• #Anma

    “Can Yücel” anısına...
    (21 Ağustos 1926, İstanbul - 12 Ağustos 1999, Datça, Muğla)

    “Bu dünyadan namazıyla niyazıyla göçen ‘dini bütün’ olur, kimi de Can baba gibi göçer ‘şarap tütün / şiiri bütün’ olur!”
    (Haydar Ergülen, ‘Çok Bi Şair’: Can Yücel)

    Can Yücel... Şiirimizin sokak çocuğu! En ümitsiz koşullarda bile üzümden şarap, şaraptan şiir yapmayı bilen, zekâyı ve şiiri bir şarap gibi kadehlere doldurup sunma inceliği gösteren derin bir insan sevgisinin adıdır Can Yücel.

    Hınzırdır, muziptir, içlidir, 'ser'hoştur, 'ser'şairdir. En az şiirleri kadar, yaşadıkları da söyledikleri de şarabîdir.

    Derin hüznünü, müthiş alaycılığı ve şiirinin ayrılmaz öğesi argoyla dengeleyen, hatta gizleyen devrimci bir romantiktir.

    Bas-bariton sesiyle argoyu ve küfrü bir arınma işlemi olarak gören, kıvrak zekâsı ve ironisiyle düşüncelerini dobra dobra söyleyen, sözünü esirgemeyen, sevgi dolu, sevecen, samimi bir şiir üstadıdır.

    Deyim yerindeyse, sapına kadar bir halk adamı ve hem şiirin, hem de hepimizin Can Baba’sıdır.
    * * *
    Can Yücel, Cemal Süreya’nın da bulunduğu bir arkadaş toplantısına gecikmeyle katılır. Keyifli bir kalabalığı vardır sofranın. Can Yücel daha oturmadan: “Oo, Darphane Müdürü de buradaymış!” diye lafı patlatır Cemal Süreya’ya. Ki çok da sever Cemal Süreya’yı. Cemal Süreya hemen yanıtı yapıştırır: “Darphane Müdürlüğü yaptım ama, oradan ayrılırken paçalarımı silktim ki, üzerimde altın tozu kalmasın... N’olacak sen de bakan oğlusun...”

    “Babam bakandı, evet ama benim bir şeyim yok, sadece şiirim var benim!” der, Can Yücel de.
    * * *
    Can Yücel, son dönemlerde Leman’da ve Öküz’de yazar. Bazen yazı işleri müdürü Kutlu Esendemir’i çağırıp şiirlerini bu dostuyla gönderir veya dergiyi telefonla arayarak şiiri telefonda yazdırır. O haftaki şiirini telefonla yazdıracaksa vay o gün tesadüfen telefona bakacak kişinin şansına...

    Aslan Özdemir, bu telefonlardan birine muhatap olan biri olarak şunları aktarır: “’Can Yücel’i bizzat tanıyanlar bilir, son zamanlarda konuşmaları pek iyi anlaşılmıyordu artık.’ Söylediklerini anlamakta güçlük çekiyordu dilinden anlamayanlar... Neyse, o an telefona bakan şanslı(!) Can Yücel’in telefondan yazdırdığı şiiri bir türlü anlamayıp, tekrarlamasını istedikçe, küfrün bini bir para... Toprağı bol olsun kimseden küfür esirgemiyordu. Böyle günlerde insanlar birbirine telefonun ahizesini satmaya(!) çalışırdı. Bir gün, “Telefon sana!” tuzağına ben de düştüm. Farkına vardığımda telefonu uzatacak birini bulamadım ve tam küfürler sıralanmaya başlamıştı ki imdadıma sevgili Kutlu yetişti. Kutlu, Can Yücel’in dilinden az çok anladığı için fazla küfür yemeden şiiri eksiksiz yazan tek kişiydi.

    Bize ettiği küfürler tatlıydı, şefkatli küfürlerdi. Asıl gerçek küfürleri şiirindeydi. Bunlar cılız bir sesin değil, öfkeli, sivri dilli ve cesaret sahibi bir şairin küfürleriydi. Ülkenin basiretsiz siyasetçisinden, gazetecisine ve bilumum aydınına dek en okkalı küfürleri sıraladığı şiirlerdi. Bu şekilde Leman’daki köşesinde her hafta birbirinden nefis şiirler yazdı. Aşkı da yazdı, siyaset de, mizahı da... Bunlar Türk şiirinin satir ustası olarak kabul edilen Can Yücel’in son şiirleri oldu.”

    Can Yücel’in şiirinde yozlaşmış düzene direniş vardı; yanlışa, haksızlığa, yoksulluğa karşı verilen bir direniş şiiri. Sevgiyi arayış, kötülüğe lanet eden bir şiir...

    Anısına saygıyla...
    * * *
    Siz filmlerden biliyorsunuz ya.
    Kadın erkeği, erkek kadını zehirler
    İşte o siyanürdür.
    Ben formülü vermiyeceğim size.
    Ben bütün bir beldenin zehirlenmesinden sözediyorum.
    Ve kapalı şirketlerle çevrilen
    Bir büyük ölümcül dalavereden sözediyorum.
    Bergama Ege’nin pırlantası
    Türkiye’nin de pırlantası
    Siz beş kuruşluk altın için
    Pamuğu, zeytini batıramazsınız!
    Oyun şu: Siyanürü basıp toprağa
    Altın cevherinin “çamurunu” götüreceksiniz.
    “Çamur” İngiltere’ye gittiği zaman,
    Ayıklanıp altın çıkarılacak.
    Geride kalan ne?
    Zehirlenmiş bir belde.
    Bergama.
    Bergama.
    Ne pamuk kalacak, ne turizm.
    Bre hayvanlar,
    Altına hücum ediyorsunuz da,
    İnsan denen altın parçası n’olacak?
    Altın Türkiye’nin altını kazan hayvanlardır zaten.
    Biz altın istemiyoruz.
    Altın gibi buğday başaklarımızı istiyoruz.
    Ay parçası pamuklarımızı istiyoruz.
    Masmavi denizimizi istiyoruz.
    Zehire hayır!
    Siyanüre hayır!
    Altın olan zehire hayır!
    Sağlık Tanrısı Asklepion’un
    Hastânesini siyanürleyemezsiniz!

    Can Yücel, Altına Hücum
  • 420 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan


    Ümit Yaşar Oğuzcan daha çok bir aşk şairi olarak bilinir. Ergenlerin gözdesidir. Kimi şiirlerinde ayrılık gibi evrensel izlekler oldukça başarılı bir biçimde işlenir. Hicivci ya da heccav yönü ise, belki bu başarısı nedeniyle geri planda kalmıştır. Akıllarda iki hicvi kalmıştır; bu, çeşitli seçkilerde bu ikiliye yer verilmesiyle doğrudan ilişkilidir. Bu ikili, hamama giden siyasetçilerle ve sadrazamın kavuğuyla ilgilidir. Özellikle ilki söyleyiş güzelliği açısından olmasa da ana düşünce açısından dikkat çekicidir: Hamama giden siyasetçiler, kendilerine öyle bir kese atılır ki sonunda yok olup giderler. Demek ki, tümüyle kirden oluşmaktadırlar. Peki bir aşk şairini hicve yönelten ne olmuş olabilir? Bu sorunun yanıtını şairin yayına kendi hazırladığı bütün yapıtları içindeki ‘Taşlamalar ve Hicivler’ kitabının girişinde görüyoruz.

    1926 yılında doğan Oğuzcan’ın ilk şiiri 15 yaşındayken yayınlanır. Demokrat Parti iktidarının başlangıcı olan 1950 onu bir siyasallaşma sürecine sokacaktır. Kendisinden dinleyelim:

    “(...) hiciv şiirlerini yazmaya çok sonraları, 1955'te başladım. 1950 yılında halkın dileği ve oyları doğrultusunda tek parti dönemi sona ermiş, DP büyük bir çoğunlukla iktidar olmuştu.
    4 yıl sonra, 1954'te yapılan seçimlerde de DP daha büyük bir zafer elde ediyor, CHP ve MP muhalefetlerini bir silindir gibi ezip geçiyordu adeta. Tüm muhalefetin TBMM'de elde ettiği sandalye sayısı, 25/30 kadardı. Geri kalan tüm milletvekilliklerini DP kazanmıştı. Ama ne var ki; Kırşehir MP lideri Osman Bölükbaşı ve arkadaşlarına oy vermiş, Malatya ise CHP lideri ve eski milli şef İnönü'yü seçmişti yeniden. Olacak iş miydi bu? Kırşehir de, Malatya da cezalandırılmalıydı! Nitekim öyle de oldu. Birincisi il'likten ilçeliğe düşürülürken, ikincisi de ikiye bölünüyordu, DP liderlerinin dileği DP milletvekillerinin oyları doğrultusunda. Böylece DP'nin 1960 ihtilaline değin sürecek hatalar zinciri de başlamış oluyordu. Giderek söz ve basın özgürlükleri kısıtlandı, muhalefet ve basına akıl almaz baskı, şiddet yöntemleri uygulanmaya başlandı. Derken üniversite olayları, vatan cephesi rezaleti, tahkikat komisyonu kepazeliği, kara cüppeliler edebiyatı ve "odunu aday göstersem, mebus olur" vecizeleriyle bir de baktık ki; 27 Mayıs 1960'a gelivermişiz.” (Oğuzcan, 2004, s.7)

    Oğuzcan’ın heccav yönüne girmeden önce nasıl bir hiciv ortamına doğduğuna dikkat çekelim: Ferit Öngören, ‘Cumhuriyetimizin 75. Yılında Türk Mizahı ve Hicvi’ adlı mizah ve hiciv seçmesinde Türkiye’de mizahın tarihçesini oldukça kapsamlı bir giriş yazısıyla ele alıyor. Antik Anadolu’dan başlayarak Selçuklu ve Osmanlı mizahından ve onun kuzeni olan hicivden cumhuriyet dönemine geliyor. Ona göre mizah, kapsamlı toplumsal değişimlerin olduğu dönemlerde can suyu buluyor. Keloğlan’ı saraylılara karşı bir göçebe Türkmen mizahı olarak değerlendiriyor. Nasreddin Hoca ise, Timur Anadolusu’ndan doğuyor. Osmanlı dönemi için Karagöz-Hacivat’ın çeşitli açılardan incelendiği kitapta Meşrutiyet’in ve İstibdat’ın mizahı ve karikatürü doruğa çıkartması süreci anlatılıyor. İşte Oğuzcan’ın 20’li yaşlarının sonlarına denk gelen süreç, yeni bir İstibdat’a karşılık geliyor. Bu yıllarda hem dönemin iktidarı yanlısı ve hem de karşıtı çok sayıda hicivci ve mizahçı ortaya çıkıyor. Bu dönemden örnekler için, Neyzen Tevfik’le ilgili kitabıyla tanınan Hilmi Yücebaş’ın 1961 tarihli ‘Hiciv Edebiyatı Antolojisi’[ Yazar bu kitabı 1976’da dönemine göre güncelleyip genişleterek onun 3. basımını yapıyor. Ancak önceki baskıyla ilgili yorumlarımız bu baskı için de geçerli. Bkz. Yücebaş (1976). ] önde gelen bir kaynak. Bu kitapta yer alanların çok çok azının günümüze kaldığını, diğer bir deyişle günümüz için de anlamlı olduğunu görüyoruz. Neden böyle? Çünkü dönem mizahının ve hicvinin çoğu, geçici güncel konulara odaklanıyor. Bunu bugünkü çeşitli mizah dergilerinde de görüyoruz. Ayrıca, hicvi kafiyeli küfür olarak gören gelenek de geleceğe kalamıyor ve neyse ki öyle. Böyle bir tarihsel arka plandan sonra Oğuzcan’ın hicviyelerini[ Hiciv şiirlerine, ilgili araştırmalarda ‘hicviye’ deniyor.] daha yakından bir biçimde gözden geçirebiliriz.

    Oğuzcan’ın hicviyeleri dönemsel olarak dörde ayrılıyor: 50’ler, 60’lar, 70’ler ve 12 Eylül dönemi. 50’lerde hiciv okları Demokrat Parti’nin ikinci beş yılına yöneliktir. 60’larda Milli Birlik Komitesi’nin umut verici ilk günleri yerini hayal kırıklığına bırakır. Bu ruh hali bize, tam da istibdata karşı savaş açmış olan Şair Eşref’in İttihat ve Terakki rejimiyle yağmurdan kaçarken doluya tutuluşunu anımsatır; “gelenler gidenlere rahmet okutmuştur” (Oğuzcan, 2004, s.116):[ Şair Eşref’in hayal kırıklıkları için bkz. Yücebaş (1978). ]

    “Tüm ulusun desteğini kazanan 27 Mayıs ihtilali de yeni yeni konular getirdi bana. Yassıada komedisi ve dramı, köpek-bebek davaları, mahkeme salonunda teşhir edilen donlar, cımbızlar, öte yandan ihtilalcilerin birbirlerini tutmayan safça beyanatları, toyca davranışları ve sonuçta kendi içlerinde bölünmeleri... Derken; demokrasiye dönüş, eski milli şefin başbakanlık dönemi, ardından ilk koalisyonlar ve Süleyman beyin sahne-i siyasete alayı vala ile adım atışı...” (Oğuzcan, 2004, s.8)

    70’lerde şair, hicv edecek çok şey bulur, çünkü Öngören’in kitabındaki giriş yazısında ileri sürüldüğü gibi, toplumsal değişim, mizahı ve hicvi besleyecektir. Özellikle de Süleyman Demirel esinleyecektir şairi. Esinler, ancak mizahı ve hicvi de hoş görür. Bunun için şairin kitabın girişinde kendisine teşekkür ettiğini görürüz. Dördüncü bölüm 12 Eylül’e ayrılır. Bu yıllar Oğuzcan’ın bu dünyadaki son yıllarıdır.[ ‘Taşlamalar, Hicivler 1’ kitabının başında yer alan, şairin kendi yazdığı önsöze 7.11.1984 tarihi düşülmüştür (s.11). Oysa şair bu dünyadan 4 Kasım 1984’te göçmüştür. Atılan tarih ya hatalıdır ya da ileri bir tarih atılmıştır. ] Hicivleri siyasetten çok ekonomiye yönelir; çünkü yazdırmazlar. Eşref’in yaşadıklarına benzer bir biçimde, her gelen, gideni aratacaktır.

    Oğuzcan hicviyelerinin partizan olmaması not edilmelidir. Hiciv oklarından hiç bir parti muaf değildir. Bu da belki daha etkili olmasını sağlamıştır diyebiliriz. Öte yandan, kimi hicviyelerini oldukça soyut tutması (örneğin, başbakan yerine padişahlarla, sultanlarla, sadrazamlarla, vezirlerle vb. ilgili hicivler yazması), belki de onu tarihteki diğer heccavların kötü sonundan kurtarmıştır da diyebiliriz. Kimi zaman, hicv ederken, muhatabı anlaşılmaz. “Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” gibi. Örneğin,

    KARDAN ADAM

    “Öldüğün zaman
    Eski sıcaklığın kalmayacak
    Er geç sen de anlayacaksın
    Kardan bir adam olduğunu” (s.46)

    Fakat başka şiirlerinde, hedef, ismiyle verilecek biçimde bellidir ve aşk şairi, kimi hakaretamiz dörtlüklerinde küfürbazlaşır.


    50’ler Hicvi

    50’li yıllardan Nazım Hikmet’in “vatan çiftliklerinizse sizin” dizesiyle ilişkilendirilebilecek şu dörtlük akıllarda kalacaktır:

    “ÇİFTLİK

    Sevdikçe şımardınız, yedikçe semirdiniz
    Mukaddes bildiğimiz her şeyi devirdiniz
    Kendi keseleriniz iyice dolsun diye
    Bu yurdu baştan başa çiftliğe çevirdiniz” (s.56)

    Oğuzcan’ın hicviyelerinin bir bölümü değerli olmakla birlikte, ezen-ezilen diyalektiğini anlayamadığı ya da anlamamayı tercih ettiği ölçüde eleştirilerinin sığ olduğu anlaşılır. Bu kadar çok hiciv yazmış bir şairden kallavi bir kapitalizm eleştirisi bekleriz. Ancak o buna yanaşmayacaktır. Kapitalizmin sistemik sorunları, kimi şiirlerinde kişilere indirgenir. Şairin Kemalist olduğu bilinir; bu bilgi, hicivleri arasında yer verdiği ‘Atatürk’e Mektup’ta da görülecektir. Bu şiirde, şair, gericileri Atatürk’e şikayet edecektir. Koalisyon hükümetlerini eleştiren bir şiir yazar; ancak bunun alternatifinin ne olacağını söylemez. Tek adam rejimi mi olmalıdır bunun yerine?! Öte yandan, yalan haber yayan ve sansasyonel haberler basan boyalı basını yere yere yerin dibine batırır.

    Şair derin eleştiri yapmasa da şiirlerinde aydınların yanında yer alır her zaman:

    “AYDINLIKTAN KORKANLAR

    Aydınlara "komünist" demek bir moda oldu
    Düşmanlarımız bunu duyup bayram etmez mi
    Neden bu saldırışlar aydına, aydınlığa
    Kaç yüzyıl karanlıkta kaldığımız yetmez mi” (s.88)

    Ayrıca, oklarını doğrudan yönelttiği hicviyeleri de vardır:

    “HAŞERELER

    Meclisi haşereler istila etmiş, duyduk
    İmha edilecekmiş yakında biçareler
    Oysa; korumalıdır bu küçük cinslerini
    Partileri dolduran o büyük haşereler” (s.90)

    Bunun dışında kimi hicviyelerinde siyasetçilerin ismini bizzat anar (örneğin, İnönü, Bölükbaşı, Türkeş, Aybar, devlet bakanı Ali Fuat Alişan, Hasan Dinçer, İhsan Sabri Çağlayangil, Adnan Öztrak vd.). Bunların dava konusu olmaması, bugünkü durumla karşılaştırdığımızda dikkate değer.

    Oğuzcan’ın eleştiri okları siyasilerin ötesine geçer, çeşitli toplumsal olgulara yönelir: Ödül törenlerini (‘Salkımlı Kanarya’, s.43), kalkınma modelini (‘Kalkınma’, s.69), futbolcuların transfer ücretlerinin astronomik rakamlara ulaşmasını (s.90), turistlere kazık atılmasını (‘Turist Beklerken’, s.91) hicveder.

    Doğrudan hiciv üstüne yazdığı hicviyeler de dikkate değer:

    “TABİİ ZENGİNLİKLERİMİZ

    Hiciv yazanlar için çok zengin Türkiye'miz
    Baksanıza ne tipler doldurmuş sokakları
    İmkan olsa da biraz ihraç edebilseydik
    İktisadi bönleri, siyasi salakları” (s.93)

    Oğuzcan hicviyelerinde yaygın olarak işlenen bir konunun özgürlük olduğu görülür:

    “KELEPÇELİ HÜRİYET

    ''Türlü türlü hürriyet var" diyor ilham perisi
    Limonlusu, nanelisi, şallısı, peçelisi
    Bizim aşçıbaşıya sorarsanız; en iyisi
    Zeytinyağlısıyla, kelepçelisi” (s.97)


    60’lar Hicvi

    Oğuzcan’ın 1960’lardaki hicviyelerinde Demirel eleştirisi öne çıkar. ‘Süleyman’a Gazel’ (s.122), ‘Gazele Sığamayanlar’ (s.135), ‘Süleyman Bey Neylesin?’ (s.136), ‘Mühür Süleyman Otu’ (s.137), ‘AP İktidara Gelirse’ (s.168), ‘Atı Alan’ (s.170), ‘Devr-i Süleyman’ (s.250), ‘Allah Vergisi’ (s.283), ‘Demirel’in Dedikleri’ (s.316) gibi örnekler bu bağlamda anılabilir. Başka şiirlerinde Demirel’in şivesinin ve konuşma izleklerinin taklit edildiği görülür (örneğin, ‘Vâ mı Bunun İzah Tarzı’, s.123). Bu dönemde bir diğer öne çıkan konu, koltuk kavgasıdır:

    “Bütün istedikleri tam maaşla yolluktur
    Oturanlar kalkmıyor yarab bu ne koltuktur” (‘Koltukname’, s.124).

    ‘CHP’nin Ağır Topları’ (s.125), ‘CHP İktidara Gelirse’ (s.168), ‘CHP İçin’ (s.173) gibi şiirlerde hedef tahtasına CHP’yi ve CHP’lileri oturtur. Bu dönemde şairin İnönü hicivleri de sürecektir (örneğin, ‘Allah Gecinden Versin’, s.136; ‘İnönü’, s.174; ‘Ortanın Solu Destanı’, s.379-380). ‘Ortanın Solunda Bir Aday İçin’ (s.126) ve ‘Ortanın Sağında Bir Aday İçin’ (s.127) adlı şiirlerinde partilerin ötesine geçilerek seçim vaatleri eleştirilir. İnönü hükümetinin Kıbrıs’a bir askeri müdahale hazırlığında olduğu bir dönemde, ABD başkanınca kaleme alınmış ve sömürge valisini azarlar bir tonda yazılan, “böyle birşey yaparsanız size verdiğimiz silahları kullanamazsınız” tarzı ifadeler içeren Johnson mektubu da Oğuzcan şiirinde ti’ye alınacaktır (‘Johnson’un Mektubu’, s.130). Bu bağlamda Kıbrıs’ta yaşanan çatışmalar da hicivlerine konu olacaktır (‘Kıbrıs İşi’, s.131; ‘Makarios’, s.132).

    Demirel ve İnönü’ye ek olarak bu dönemde Türkeş, Bölükbaşı ve Aybar ve dönemin partilerine ilişkin hicviyeleri de görülür (s.175, s.179). Ancak TİP ve Aybar’la ilgili hicvi eleştirel değil, sanki el altından destekleyici bir niteliktedir. CHP’ye yönelttiği keskin okları TİP’ten esirgeyecektir.

    Bir başka uzun ve eğlenceli şiirinde ülkenin az gelişmişlik hallerini ortaya döker:

    “Palavramız bol bizim, en uzun diller bizde
    Köyden fakir ilçeler, okulsuz iller bizde
    Cahil aydınlar bizde, kara cahiller bizde

    Bir çağdaş uygarlığa ulaşmaktır gayemiz
    Fakat elden ne gelir az gelişmiş ülkemiz
    (...)

    Bir kazanç hırsı sarmış herkesin yüreğini
    Düşünen yok yurtsever olmanın gereğini
    Yağmacılar paylaşmış Hasanın böreğini

    Çoğumuz sıska amma bir kısmımız pek semiz
    Kimsede kabahat yok az gelişmiş ülkemiz” (‘Az Gelişmiş Ülkemiz’, s.133-134).

    Bu az gelişmişlik halleri ve nüfus sayımı bu dönemde kendine yer bulacaktır:

    “SAYIM GÜNÜ

    Yıllardır her sayım günü
    Sayıyoruz sayıyoruz
    Sonuç hiç değişmiyor
    Yıllardır
    Yerimizde sayıyoruz” (s.146).

    Bir diğer izlek, İstanbul, İstanbul yaşantısı ve idaresi olacaktır:

    “İSTANBUL'DA OLANLAR

    İnsan bu şehirde her şey olur
    Örneğin aşık olur önceleri
    Bir bakış için, bir gülüş için
    Deli olur, divane olur
    Kahrından içip içip sarhoş olur her gece
    Fakir gelip, zengin olanlar başka
    Kimi de zengin gelir, fakir olur
    Yek ekmeğe muhtaç olur
    Bir gün bakarsın terbiyesiz olur en terbiyelisi
    Hür düşüneni softa olur
    Hasta gelen iyi
    İyi gelen hasta olur
    Böyledir bu şehrin havası
    Yazı kışa benzer
    Kışın yaz olur
    Milyonlarla olur olmaz yaşarken
    Olmaz olur
    Velhasıl İstanbul' da
    Her şeyin kötüsü olur iyisi olur
    Kimi de avantadan
    Belediye reisi olur” (s.150)

    Yine bu dönemde çeşitli meslek gruplarını (‘Bir Politikacı İçin’, ‘Bir Doktor İçin’, ‘Bir Avukat İçin’, s.163; ‘Bir Müteahhit İçin’, ‘Bir Kapıcı İçin’, s.164; ‘Bir Büyük Tüccar İçin’, ‘Bir Sporcu İçin’ s.165) hedef alır ve öğretmenlere, küçük memurlara ve küçük çiftçilere hürmet eder (‘Bir Öğretmen İçin’, s.164; ‘Bir Küçük Memur İçin’, s.165; ‘Bir Küçük Çiftçi İçin’, s.166):

    “Bazan akıl durdurur senin kâr hesapların
    Nerde ihale varsa atlarsın balıklama
    Malzeme çürük olsun, yeter ki ucuz olsun
    Dinin göz boyamadır, imanın kazıklama” (‘Bir Müteahhit İçin’, s.164).

    “Çifte çifte araba, apartman, yazlık köşk
    Anlaşıldı bunları yoktan var ediyorsun
    Vatanseverliğine bir diyecek yok amma
    Vergi beyannamende hep zarar ediyorsun” (‘Bir Büyük Tüccar İçin’, s.165).

    Bu dönem hicviyeleri, başka şairlerin şiirlerinden (Yahya Kemal, Orhan Veli, Köroğlu, Bekir Sıtkı Erdoğan) ve türkülerden (Genç Osman türküsü) yaptığı hiciv uyarlamalarıyla şenlenir (s.187- 195). Sonrasında Oğuzcan’ın ‘Dostlara Taşlar’ adıyla Çetin Altan, Yaşar Kemal, İlhan Selçuk, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Haldun Taner ve Ahmet Muhip Dranas gibi dostlarını alaya aldığını görürüz (s.196-206), ancak bunların çok azı başarılı örnekler olarak anılabilir:

    “Dr. FARUK BAYÜLKEM'E
    (B.Köy Akıl Hast. Baş Tab.)

    Bu gidişle artacak işleri Faruk Beyin
    Her akıllı bilinen bir divaneye döndü
    İçerdekini geçti dışardaki deliler
    Memleket baştan başa tımarhaneye döndü” (s.205)

    Yine bu dönemde Ecevit’i de dostları arasında anmasını not edebiliriz (s.407). Ve burada da durmayacaktır Oğuzcan. Kendisiyle barışık bir şair olarak kendisini de taşlayacaktır (s.207- 209):

    “(...)
    Hatası affedilmez valideyle pederin
    Dünyaya getirirken fikrimi sormadılar” (s.207)

    “İNTİHARA DAİR

    Biraz insaf ederek söyleyin, bir insanı
    Öldürmez de ne yapar bunca kahır, bu cefa
    İntihara teşebbüs ettim, elbet doğrudur
    Ama çok fazla değil topu kırk defa” (s.209)

    Daha sonra şair 27 Mayıs’ı ve sonrasındaki başarısız darbe girişimlerini hicvetmeye yönelecektir (‘İhtilali Nasıl Yaptık’, s.214-216, ‘Gizli Kalmış Mektuplar’, s.221-225). Bu bize Levent Kırca’nın darbecilerle ilgili parodisiyle Aziz Nesin’in konuyla ilgili kitabını anımsatır. Adnan Menderes’in asılmasıyla ilgili hicviye ise başarısız olmanın ötesinde ne komik ne nezaketlidir (‘Ayhan Beyi Kim Astırdı’, s.217-220). Aslında onu asanların yaptıklarının arkasında durmamalarını, suçu başkalarına atmalarını eleştirir, ancak yine de daha iyi bir ifade gerekliydi. Darbecilerle ilgili hicviyeleri genel olarak zayıf görünmektedir ve gülünç değillerdir.

    Ayrıca hicviyelerinde sosyete eleştirisi (s.278-279, s.377-378), orta sınıf yaşantısı eleştirisi (s.254-257), ABD’deki ırkçı uygulamaların eleştirisi (s.251-253), Amerikan emperyalizminin eleştirisi (‘Amerika, Ay Lav Yu’, s.294-295), savaş eleştirisi (s.298-299), film taşlamaları (s.342-344), trafik (s.169, s.351-354), gericilerin eleştirisi (s.365-366), 50’lerde olduğu gibi kalkınma modeli eleştirisi (s.370) gibi öğelerle karşılaşırız. ‘Ninni’ adlı görece uzun bir şiirde her kötülüğü solculara yükleyenleri hicvediyor (s.274-276).


    Sonuç

    Bu yazıda çıkarabileceğimiz sonuçlar şunlar: Birincisi, şairin hicivlerinde niceliğin niteliğin önüne geçtiği görülüyor. Çok başarılı hicviyeleri olduğu gibi çok başarısızları da var. Bu, Oğuzcan’ın editoryal destek konusunda eksik olduğunu gösteriyor. Hicviyelerinin yaklaşık yarısının kitapları içinde yer almaması daha doğru olurdu. İkincisi, dostlarıyla ilgili yazdıklarının neredeyse tümünün başarısız olduğunu görüyoruz. Şair, ağır olmamakla birlikte kimi zaman küfürbazlaşabiliyor. Eleştirileri, siyasal bilinç eksikliği nedeniyle yüzeysel kaçıyor. Yine de günümüze kalan başarılı hicviyeleriyle bugün anımsanmayı hak ediyor.[ Bu yazıda yalnızca 50’ler ve 60’lara odaklandık. 70’ler ve 80’lerde yazdığı hicviyeler ayrı bir inceleme gerektiriyor. ]


    Kaynakça

    Oğuzcan, Ü.Y. (2004). Taşlamalar Hicivler 1. İstanbul: Özgür Yayınları.

    Öngören F. (1998). Cumhuriyetimizin 75. Yılında Türk Mizahı ve Hicvi. İstanbul. Türkiye İş Bankası Yayınları.

    Yücebaş, H. (der.). (1978). Şair Eşref Bütün Şiirleri ve 80 Yıllık Hatıraları. İstanbul: Gül Matbaası.

    Yücebaş, H. (1976). Hiciv ve Mizah Edebiyatı Antolojisi (genişletilmiş 3. baskı). İstanbul.

    Yücebaş, H. (1961). Hiciv Edebiyatı Antolojisi (2. baskı). İstanbul: Aka Kitabevi.




    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 158 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var


    Ulaş Başar Gezgin


    Marko Paşa. Kim? Marko Apostolidis. 19. yüzyılda yaşamış olan Rum asıllı Osmanlı hekimi, önce “derdini Marko Paşa’ya anlat” sözüne; ondan sonra ise Sabahattin Ali’li, Aziz Nesin’li, Rıfat Ilgaz’lı ve bol kahkahalı ve bol kara mizahlı haftalık bir mizah gazetesinin ismi için esin kaynağı olacaktı. 1946-1947 yıllarında topu topu 22 sayı çıkmış, baskılar nedeniyle kapatılıp başka adlarla varlığını devam ettirmiş, ancak yeni adlar altında o ilk addaki heyecanı yakalayamamış olan Marko Paşa mizah gazetesini bugün için güncel kılanlar nelerdir? Zamanında en çok satan mizah gazetesi olmuş Marko Paşa (üstelik o dönem en çok satan gazeteden de çok satmış), nasıl olur da sanki dün yazılmış havası verebilir? Bunu elbette gazetenin usta yazarlarca çıkarılmasına bağlayabiliriz. Fakat yalnızca o değil, bu yazarların bir tercihte bulunduğu anlaşılıyor. Bugün anımsanıp yarın unutulacak günlük ayrıntılara dayanmayan bir anlayış söz konusu. Bugün birçok mizah dergisi, haftaya anımsanmayacak olaylar üstünden mizah yapıyor. Oysa Marko Paşa, anlaşıldığı kadarıyla, sistemin yüzeyine değil derinine odaklanan bir eleştiri anlayışıyla basılmış. Bu görüşü gerekçelendirmek için, gelin Sabahattin Ali’nin Marko Paşa ve Merhum Paşa yazılarına bakalım.


    Toplumsal Adaletsizlikleri Görmezden Gelenlere Yönelik Eleştiri

    Bilindiği gibi, Sabahattin Ali, 1932’de bir şiirinde Atatürk’e hakaret ettiği iddiasıyla hapis yatar. Aslında o şiiri Atatürk için yazmamıştır, bir komploya kurban gittiği söylenir. Fakat bir şiir için hapis yatılabiliyor olması, dönemin baskı koşullarının bir göstergesi olarak not edilebilir. Kemalist tarihyazımının görmezden geldiği bu durum, yazarın kimi Marko Paşa yazılarında da gözlemlenir. Örneğin, 27 Ocak 1947’de yayınlanmış ‘Hep Laf’ adlı yazısında, cumhuriyeti hiç eksiği yokmuş ve tamamına ermişmiş gibi yüceltenleri ve özellikle de toplumsal adaletsizlikleri görmezden gelenleri eleştirir. Şöyle der:

    “Şimdi, bu devrim yaygaracılarına soruyoruz. Ellerini vicdanlarına koyup, cevap versinler.
    Bu milletin özü olan en az 17 milyonluk kitlenin kültürü kaç arpa boyu, kaç iğne başı ilerlemiştir?
    Daha insanca yaşanacak evlerde mi barınmaktadırlar?
    Zevkte, sanatta eskiyi aratmayacak bir yükselme var mı? Bu koskoca kitleyi asırlardan beri kemiren sıtma, trahom, frengi, hele verem eksilmiş mi, yoksa artmış mıdır?
    Bu paçavralar içinde gezenler, evvelce çıplak mı geziyorlardı?
    Hele, en mühimi, bu on yedi milyon, acaba eski yediğinden yılda bir lokma fazla yiyebiliyor mu?” (s.131-132)


    Lânetli Egemen Sınıflar

    Başka bir yazısında (‘Lânet Olsun’, Marko Paşa, 10 Mart 1947), 2. Paylaşım Savaşı sonunda ABD’yle yakınlaşan İnönü iktidarına ve bu iktidarın ülkeyi savaşmadan bir yarı-sömürgeye çevirme yönlü politikalarına veryansın edecektir. Fakat yazar yazıyı öyle bir biçimde yazmıştır ki; bu, her dönemin egemen sınıflara yönelik bir eleştiri niteliği kazanır:
    “Kendi menfaatlerini milletlerin menfaatinden üstün tutanlara, kendi hak edilmemiş ekmeklerini yiyebilmekte devam etmek için milletlerini kölelik zincirleri, cehalet karanlığı, korku uyuşukluğu içinde bırakmaya çabalayanlara lânet olsun ...
    Hiçbir fikre inanmadıkları için fikirlere, insanı insan eden duygulara yabancı oldukları için insanlık sevgisine, herhangi bir şeyi bilip öğrenemeyecek kadar beyinsiz ve tembel oldukları için bilgiye ve kitaba düşman olanlara lânet olsun ...
    (...)
    Üzerinde yaşadıkları toprakları, boş lakırdı ve gösterişten ileri geçmeyen akılsız, bilgisiz tedbirler ve tedbirsizliklerle günden güne bakımsız, verimsiz, perişan bir toprak yığını haline
    getirenlere, o toprağın üstünde yaşayanları, oralarda eskiden insan gibi yaşamış olan milletin hatırası için yüz karası olacak kadar düşük seviyelere indirenlere lânet olsun ...”(s.142-143)

    Başka bir yazısında (‘Adalet’, Marko Paşa, 17 Mart 1947), bir alıntıya yer verecektir:
    "Bir memleketin ordusu bozuk olabilir, harbe girmedikçe bu meydana çıkmaz; maarifi bozuk olabilir, bunun acısı da ancak aradan bir nesillik bir zaman geçince kendini gösterir; iktisadiyatı bozuksa, millet uzun seneler süren bir sefalet içinde sürüklenir gider. Ama bir memlekette adalet bozulursa, halk adalete inanmamaya başlarsa, anarşi hemen kendini gösterir, herkes hakkını kendi aramaya kalkar ve o insan cemiyeti derhal dağılmaya, batmaya mahkumdur." (s.144)


    Gençlere ve Halka Hitap

    Bir başka yazısında (‘Genç Arkadaş’, Merhum Paşa, 26 Mayıs 1947) gençlere seslenir:
    “Yurdunu, milletini dünyada her şeyin üstünde tut. Bütün varlığını, bu toprakları şenlendirmek, bu topraklar üstünde yaşayan insanların yüzünü güldürmek yolunda harca.
    Birbirini boğazlamadan yaşamak isteyen bütün insanlara dostluk göster; kendi menfaatleri için dünyayı kana bulamak isteyenlere inanma. Bunları insanlığın, yurdunun ve milletinin
    düşmanı say.” (s.156)

    Halka seslenen aşağıdaki yazısı (‘Milletin Postunu Paylaşıyorlar’, Merhum Paşa, 25 Ekim 1947) sizce de dün yazılmış gibi değil midir?
    “Ey benim bahtı kara milletim! Sekiz yüz yıldan beri seni, ya sana yabancı olanlar, yahut da arandan çıktıkları halde sana yabancılaşmış bulunanlar sömürdü. (...) Seni çoluğundan çocuğundan, çiftinden çubuğundan ayırıp cepheden cepheye sürerken, yürekleri elbette ki sızlamadı. (...) Sen kendi bahtını kendi eline almadıkça, sen sana yabancılaşmış olanların hâlâ senin adına konuşmalarına göz yumdukça, hiçbir şey değişmez.” (s.159)

    Sonra vurdular Sabahattin Ali’yi ve yazılara bakınca görüyoruz ki 70 yılda pek birşey değişmemiş. Peki nasıl umutlu olmalı? Aslında, umutlu olmak için çok fazla nedenimiz var. Sabahattin Alilerin döneminde, özgür düşünce, çok küçük bir azınlığa karşılık geliyordu. Bugün, yaşananları sorgulayan, verili olarak kabul etmemiz istenenleri olduğu gibi benimsemeyen, başka bir dünya düşleyen milyonlarca insan var... Bu hem günümüzde böyle hem de tarihsel olarak... Sabahattin Alilerin Nazım Hikmetlerin yaşadığı yıllar bu güne göre çok daha karamsar olmayı gerektirecek bir dönemdi; yine de o dönemin özgür düşünceli yazarları umudu elden bırakmadılar. Bir şiirimle yazıyı noktalamak istiyorum:

    Sen Ben Bizim Oğlan

    Kimi zamanlar canım sıkılır
    Boşuna okuyup boşuna yazıyoruz diye
    Kim okuyor ki bir kere?!
    Sen ben bizim oğlan.

    Artmış sayısı yayınevlerinin
    Daha çok kitap basılıyor evet çok doğru
    Kitap var ama kim okuyor onları?!
    Sen ben bizim oğlan.

    Gırtlağımız patladı, sesimiz kısıldı kısılacak,
    Evet doğru, bu yaptıklarımız.
    Ama söylesene kim duyacak sesimizi?!
    Sen ben bizim oğlan.

    Gördün işte kaldık yine bir başımıza,
    Namlular bize doğrultulunca
    Timur’un fillerinden şikayet edip sonra kim durdu arkamızda?!
    Sen ben bizim oğlan.

    İnanmasaydım sınıf kavgasına,
    Tam da bu karamsarlıkla
    Son verirdim yaşamıma, ve senin yaşamına da.
    Ama biliyorum tarihsel açıdan bakıldığında,
    Sen, ben ve bütün bir dünya var arkamızda.


    Ulaş Başar Gezgin, 15 Nisan 2017




    Kaynak

    Sabahattin Ali (2006). Marko Paşa Yazıları ve Ötekiler (haz. H.Altınkaynak). İstanbul: YKY.




    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • “...ölmek bu dünyada yeni bir şey değildir, ama yaşamak daha da az yenidir.” der Rus şair Yessenin “Elveda” adlı şiirinde, intihar etmeden önce. Benzer ya da farklı sebeplerle, sözlerini doğrulamak için kendini öldürmüş pek çok büyük sanatçı vardır. Aklımıza Kleist, Neryal, Mayakovski, Pavese, Crevel, Vaché, Duprey, Caravan gibi şairler ve London, Hemingway, Woolf gibi romancılar gelebilir; ki yürekleriyle zihinlerinin sentezinin düzenini değiştirmeye çalışmış, ancak umutsuzluğa kapılarak pes etmişlerdir, ölümü ısrarla kapıda bekleterek ıstıraplarını kendilerine ve başkalarına ölüm ve intihar giysileri dikerek ifade etmiş kişileri de anımsarız elbette; Lautréamont, Rimbaud, Dostoyevski, Baudelaire, Rilke, Artaud ve Kafka gibi.
  • 280 syf.
    Hiç bilmediğimiz, görmediğimiz bir yer hakkında bilgi sahibi olabilmemiz için yapmamız gereken şeyler hemen hemen bellidir. Orada olma amacımıza göre “ düşüncemizde dahil “ bir rota çizebiliriz… Tatil için gitmişsek şayet pekala hoşça vakit geçirmek üzerede ve özellikle de hiç kimsenin bilmediği yerlerin ağırlığında mekanlarla olmak isteriz. Tesadüfen keşfettiğimiz bir sokak arasındaki o koparılmış, bir köşeye atılmış, kirletilmiş bir kaldırım çiçeğinin dahi sahibi olabilmek… Her şey tek bir fotoğrafa ve onu en albenilisinden allanıp pullanıp bir güzelde yumurtalanıp – sarısı olacak, birazda toz şeker pembelik için, - çörek otunu unutma!! – fırınla, pardon sosyal alemdeki takipçilerimizle, takip ettiklerimizle, nispet ettiklerimizle dahi – kabartma tozunuda unutmayın. – paylaşmayı isteriz. Öyle ki mucidi bizizdir, o kaldırım çiçeğini bulan Baş Kaşif. O sokağın adının bizim adımızı taşıması dahi gerekir ve içten içe bilinçaltımızın kuytularında da onu kutsal atfederiz. Kim bilir belki o ilk ve elbet son olacak aşkımızı götüreceğimiz bir mekan yahut yine kim bilir kendimizi belki hiç bulmayı dahi ummadığımız, kendimizle tıpkı koparılıp bir köşeye atılan, kirletilmiş o kaldırım çiçeğinin diyelim ki yanında biriken bir başka unutulmuş “kirli” bir yağmur suyunda, aksimizi, bizzat aksimizi dahi görebiliriz. Ve hatta, ürkedebiliriz….

    İşte bahsimiz bir şiir üzerinden, hiç doğmamış, hiç yaşamamış belki, bir tebessüm üzerinden, o gülüş üzerinden ki Özdemir Asaf Gülüşü diyorum ben; tatilden de erkenden apar topar geldiğimizi varsayalım, düşlerimizide en ince ayrıntısına kadar toplayıp, konuşmanın bahsidir.

    Bir şehri, hiç bilmediğimiz o bir yeri tanımak için bunca plana gerek varken;
    Bir insanı tanımak için; ona yolculuk yapmak için ne yapmak gerekir peki?
    Açık adres: Özdemir Asaf'ın Gülüşü
    Eser: “Benden Sonra Mutluluk”
    Doğru yerdesiniz.


    Doğru yerde misiniz?
    Peki kimsiniz,
    Siz?
    ……

    Özdemir Asaf'ın Benden Sonra Mutluluk adı verilen, gazete küpürleriyle, o ilk yazılarıyla da oluşturulmuş olan bu eserinde ipin ucunda Nazi gizli ve de pek gizemli dostu, yeterince etik olamamış yüksek vicdan haysiyetli elit kişisi Heidegger bulunuyor. Egzistansiyalizm'in akıl babalarından. Özdemir Asaf'ında içerisinde yer aldığı ve kelimelerinde de çokça düşünceyi bir oyun, bir körebe olarak kıldığı yitik sessiz harfler ülkesi. Tebessümüyle de anlaşılacağını umuyor Şair, anlayacağımızı da üstelik…
    Ve yine Şair,
    “ Herkesin bir öyküsü vardır ama herkesin bir şiiri yoktur “ derken ne söylemektedir?
    Üstelik Kime? Ve Şair, kimdir?
    Nedir?
    …..

    Egzistansiyalizm, İkinci Dünya Savaşının bir buhran paranoması olmakla birlikte bir sonuç odaklı sonuçsuz bir muhtevatınıda içerisinde barındırmaktadır. Merkezinde insanı alan bu düşünce Heidegger'in izinde ve Sartre'nin aklıyla da “Bir düşüş” psikolojisini harmanlar. Varlık, özden önce gelmektedir ve insan dünya üzerinde de deyim yerindeyse buruşturulup o bir köşeye atılmış olan kağıt müsveddesini tanımlar. Mürekkep onundur, mürekkep elleriyledir ve yazgısı budur. Kalem de onundur, kaleminin tanrılığı ve hükümranlığı yine bizzat kendisiyledir. O halde insana düşen tek ve başlıca şey, esas sorumluluk, bu hiçliği ve terk edilmişliği ortasında, katlarını açarak ve aslında kendini aşarak, keşfederek “topluma faydalı bir birey” olması ve bir saygınlık edinmesidir; Akıl ile de var olan bir fayda ve faydacılık da üzerine…


    Albert Camus'un iki uç dikenli bir yol olarak eserlerinde bizlere sunduğu ve bizlerin eserlerindeki hiçlik ve yokluk üzerinden tadına doyamadığımız, günlük yaşamda da çok daha gerçek kurgularıyla da karşılaştığımız İntihar ve Cinayet görseli ve de seyri kendi içerisinde bir başka iki ucu ve aslında çıkmazı oluşturmaktadır. Egzistansiyalizm içerisindeki Absürd'ü. Normaldeki o anormal oluşu; Normalden sıyrılan dengeyi. Ve bir İnsanı dahi suçlu kılabilen bir seyri. Değil midir ki Camus da son seçenek olan ve geri dönüşü pek mümkün olmayan İntihar düşüncesi, varlığı tanımlar. Kıymetsiz bir hayat, anlamsız bir hayat, üzerinde intihar düşüncesi edinilecek kıymette değildir. O halde intihar ve ölüm ve absürd hayatın kıymetini ortaya çıkarır. Peki ya cinayet? Sanırım orada da var olmaya çalışan başka bir insanlık görselidir, şansı varsa Absürd'de hayatta kalmayı başaracak ve intiharın eşiğinden de dönüp hayatı pekala anlamlı kılabilecektir….

    Ve yine Camus'un “Zamanımızın tek bilge” ruhu olarak belirttiği, Nobel ödülünü almadan önce tıpkı bir azizeyi ziyaret eder gibi, o bir ruhu ve insanı arayışa dönük olarak da andığı Simone Weil, şöyle der:
    “Bir yıldızın uzaklardaki parıltısı, denizdeki dalgaların çıkardığı ses, tan ağarırken ortaya çıkan sessizlik kaç kez insanların dikkatini çeker? Dünyanın güzelliklerine dair kayıtsızlığın sonunda varacağımız yer, sıradan bir hayattır “
    Yineler; İnsanlığa şimdiye kadar verilmiş olan paha biçilmez şey ölümdür. Bu nedenle en büyük hata onu kötüye kullanıp yanlış ölmektir.
    Yineler; İnsan hayatını ilgilendiren tüm kararlar, kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar tarafından alınır. “
    Simone Weil, Egzistansiyalizm'in o en buhranlı zamanlarında, başlangıçlarında ve mutlak doğumunda kendini köşesine çekebilen evet bir azizedir. Albert Camus'u dahi belki O yapan, bizzat elleriyle de yakasına yapıştığı berrak bir vicdanın temsili. Bir başka çağ. Ve bir panzehir…


    Nietzsche, “Tanrı, Öldü!!” diyor, Bir Zerdüşt'ün gölgesinde de. Aslında ölen Tanrı değildi ve bu tam olarak da Nietzsche'nin sözleri. Ölen, insanın içindeki Tanrı'ydı, ölen ve unutulan, yitirilen, bulunması umulan, hala umut edilen İnsandı. İnsanın içindeki Tanrıydı, Nietzsche'nin ruhunda da aranan ve elbet onunda bizzat aradığı…


    Salt aklın yeterli olamadığı bir Akıl çağında, üstelik Akıla tapınılan bir akımla da Akıl, kendi başına ve kendi içerisinde ne denli yeterli olabilirdi? Aklımızda varken ve başımızdayken üstelik….


    Bu Varoluşçu akımın düşüncesinden etkilenen yalnızca Özdemir Asaf değildir, elbet. Oğuz Altay'ın Olric'inde, Sait Faik'in o salaş ve bir o kadar toplumcu, derli toplu kaleminde, Tezer Özlü'nün tanımlanamayan ağır kimsesizliğinde, Yusuf Atılgan'ın çekimser ve de ketum karamsarlığında, karanlığında ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur'u arayan o huzurunda da izler bulabiliriz.
    Peki Özdemir Asaf'ı tüm bunlardan da ayrı kılabilen, bir düşüncede özgün olarak atfettiren, onu Şiir ve Şair olarak da belirten nedir?
    Düş/ünce.
    Nietzsche'nin bıyıklarını dahi bir Hulisi Kentmen edasında keyifle ve İnsana duyduğu o hasretle büktüren Düşünce. Belki Heidegger'in suretinde dahi bir tebessüm bırakan,
    Tebessümüyle de….

    Lavinia'sında, neredeyse yarım asır sonra bestelenecek olan şiirinde, aslında bir kişiden ve bir kadından daha çok ve muhakkak Aşktan da onu şahıslara, şahısların özgürlüğüne, beden ve zihin kalıbına koymayı reddeden bir düşünce. Yalnızca ve yalnızca Aşk'a ve duyguya seslendiği bir saygı ve de saygınlıkla da….


    “ Konu sevimsiz,
    Şiir de öyle olsun. “ diyor Asaf, - samimiyetimizdendir mutlak. -
    Öyle olmasın diyorum ben de. Hiçbir şey öyle olmasın, kalmasın bir durgun su gibi, acı.
    “Benden Sonra Mutluluk” deyişininde kulakları çınlasın…
    İnsan(lık) nefes alsın….

    #75685789 “ Eğer bir şiir olsaydım, konu: …. :)) “ diye yineliyor Mavi,
    Eğer bir Şiir olsaydım, konu: Özlem, olurdu, diyorum. Yenilenerek :)
    O İnsan'a, Kardeşliğe, Sevgiye ve gerçek bir Akıl'a, Özlem…


    ….
    Mustafa Kemal Atatürk'ün Şura-ı Devlet'in kurulması üzerine Mülkiye Müfettişi olarak Ankara'ya çağırılan Mehmet Asaf Bey 'in oğludur Özdemir Asaf yani Halit Özdemir Arun. R'leri söyleyemez imiş, bu bir kusur mudur? Hayır. Ve bunun bir kusur olmadığını dostluğuyla da yineleyen Oktay Akbal, kalemi üzerine bir kolaylık için Özdemir Asaf imzasını kullanmasını ister. Özdemir Ören ve Özdemir Yasaman olur, zamanla, Özdemir Asaf. Kusur mudur peki R' ler, küçük olsalar dahi?
    Hayır, kusur, kusuru görenin gözlerindedir… Her şey ayan beyan nettir ve eşittir.

    1942'de İstanbul Hukuğu, 1945'de İktisat Fakültesini kazanır daha sonra da gazeteciliği dener, geniş ufuklu, çok nazarlıdır. “Özgür”dür, Özgündür, şahsına münhasırdır. İncecik bir adamdır ÖzdemiR Asaf…

    Bakışıyla, duruşuyla, suskunluğuyla, zihnindeki o med-cezirlerle bir başka Ülke.

    Aşktır, Aşıktır.
    Aşktanda şansı pek olmayandır, üstelik. Ben'i ve ben içerisinde benliğini ben'liğinde oyar oyar. Arayan, bulandır. Yitiren, tekrar arayan… İnsandır.

    “Sayılardan korkuyorum” demişti ya son kez, röntgeninin arkasına yazdığı o bir şiirin düşüncesinde de Jak Deleon'un kulağına sessizce dile getirerek de halini. Sayılar kayıptı. Özdemir, tuhaftı. Özdemir bir başkaydı… Her insanın çağlar boyunca da varlığını yazdığı, kendi elleriyle de çizdiği, asla müsvette bir kağıdın kıymetinde de olmadığı ve belki yazarın bunu yeterince de bilemediği bir kıymet….

    Özdemir Asaf, evet düşünceydi.
    Ve sual o ki, biz kendimizin ne olduğunu,
    Ben kendimin ne olduğunu “henüz dahi” bilmiyorum
    Akıl çağında ve aklımla da üstelik.
    Sokrates'in küpeleri kulaklarımda çınlıyor.
    Teki, mutlak, kayıp…
    Siz de mi?
    Pardon,
    Kimdiniz, Siz?

    https://youtu.be/77ygz-MC6_8
    https://youtu.be/P1exPQEzqm8


    Özdemir Asaf kalemine yeni yeni aşina olduğum bir yazar diyebilirim. Ve eseri Sevgili arkadaşım Mavi ile birlikte okuduk. Çok keyif aldığım, öyle ki yazarla kırk yıllık ahbapmışız gibi eğlendiğim, yanıbaşında, satırlarının o dizinin dibinde hüzünlendiğim bir İnsan'dı… Birbirimizi anladığımıza ve anlaşılacağımıza ise inanıyorum :)

    Ve eser dahil yazarla beni tanıştıran, zamanıma ruhunun aydınlığıyla ve maharetlerinden bir maharettir ki Kaptan'lığıyla da eşlik eden (#76840405)
    Mavi Kelebek 'e buradan ayrıca teşekkür ediyorum.
    Ve sizlere elbet; Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim :)


    Sevgilerimle...