• Baki Ayhan'dan:

    Sevgili dostlar,

    Edebiyat dünyası tuhaftır; değişik ve değişkendir. Bu dünyada bazı insanlar vardır, sizin hayatınıza ucundan kıyısından dokunur ama hayat boyu kalacak izler bırakır sizde. Bazı insanlar vardır, sık sık iletişim hâlindesinizdir ama hiçbir iz bırakmaz. Bazıları da vardır ki hem günlük hayatın dağdağasından sıyrılıp buluşmalar vasıtasıyla suretleriniz ve vücutlarınız, telefon vasıtasıyla da sesleriniz birbirine değer hem de edebiyat dünyası içinde sık sık yollarınız kesişir. Enver Ercan, bu sonunculardandı; hiç olmazsa benim için öyleydi.

    Yerel veya ulusal/uluslararası şiir festivallerinde, ödül törenlerinde, sempozyumlardaki rastlaşmalarımızın ardından, 2000’lerin başlarından itibaren Varlık’ın Sultanahmet-Çemberlitaş arasındaki binasında, Yasakmeyve’nin Kadıköy’deki ev-ofisinde veya bazen baş başa bazen de arkadaş gruplarıyla Kadıköy lokantalarında buluşur olmuştuk. En uzun süreli ve düzenli görüşmelerimiz BENUSEN akşamlarında gerçekleşti; birkaç yıl boyunca her perşembe akşamı kalabalık bir masada onun fıkralarını ve anekdotlarını dinledik, dergiciliğin sorunlarına kulak verdik, genç kuşağa dair izlenimlerine tanıklık ettik.

    Genç kuşak demişken… Elbette başkalarının farklı görüşleri, deneyimleri vardır ama benim bilebildiğim, yeni kuşaklara -Yaşar Nabi’den sonra ve elbette onun mirasçısı olarak- Enver Ercan kadar yakın duran başka bir editör olmadı edebiyatımızda. Varlık’ta akademisyenlere ve genç kuşağa her zaman sayfa açtı, Yasakmeyve’nin çıkışında ben dâhil pek çok genç arkadaşa, “Derginin yazı kurulundasınız, dergi sizindir.” deme cesaret ve içtenliğini gösterdi, Eşik Cini’nde ve Siyahi’de genç ve enerjik bir kadroyla çalıştı. Gençlere her zaman inandı ve yayın desteği verdi.

    İnsan yönüyle şair-editör-yayıncı yönü bu kadar birbiriyle örtüşen şahsiyet bizde pek az az bulunur. Gençsiniz, edebiyat dünyasına yeni yeni adım atıyorsunuz… Bazı editörler dosya vereceksiniz, şiir veya yazı yollayacaksınız korkusuyla sizden köşe bucak kaçarlar, bazıları da samimiyeti sululukla karıştırıp sizi tetikçi gibi kullanmaya heveslenir, yapamayınca da dünyalar ayrılır. Enver Ercan’da bu ikisi de yoktu; şair Enver neyse editör-yayıncı Enver de oydu. Bunu, birkaç buluşmadan sonra hemen anlardınız. Ha, elbette, karşıdakinin ölçüsüzlüğünü gördüğünde sınırların gerekmeyecek derecede aşılmasına izin vermezdi. Çok sevdiğim bir abim, arkadaşım, sırdaşım, dostumdu.

    Bununla birlikte, editörlüğü ve/veya yayıncılığı sırasında yaptığı her şeyi kayıtsız şartsız onaylayıp imzalıyor muyum? Elbette hayır. Anlaşamadığımız, keşke öyle olmasaydı dediğimiz pek çok konu da vardı. Ama bunda ne var ki? Onun yerine bir başkasını, çok sevdiğim şair arkadaşlarımdan birini, hatta kendimi de koysam durum değişmeyecekti, değişmezdi. İnsan, binlerce kişiyi ilgilendiren tercihlerinde doğru yapıyorum derken yanlış da yapabilir, yanlış yaptığını düşündüğü şey bir gün doğruya ulaşabilir. Önemli olan, içtenliktir; önemli olan, editör veya yayıncının işini içten gelerek yapması, kendisine ve yaptığı işe inanmasıdır.

    Enver Ercan her zaman içten bir adam oldu, onun doğrularını da yanlışlarını da bu özelliğine bakarak değerlendirmek hakkaniyetli olacaktır. İkimizin de dostu olup sonra benimle veya onunla arası açılanların sayısı az değildir. Fakat hiçbir zaman, kendisinden uzaklaşıp bana hâlâ yakın olanlar hakkında tek kötü söz etmemiş, ettirmemiştir. Karşısındakinden de aynı davranışı beklemiştir. Aramızdan ayrılacağı son dakikaya kadar içtenliğini korumuş, hayata sıkı sıkıya bağlı kalmış, “merhaba kardeş” diye açtığı telefonda fıkra anlatmak veya dinlemek istemiş, gülmüş ve güldürmüş, dudaklarından tebessümü eksik etmemek için çaba harcamış ve bir şiirinde dediği gibi bu dünyadan gülümseyerek geçip gitmiştir.

    O öğle vakti, havanın ağır bir hüzünle üzerimize kapandığı o öğle vakti, tabutuna yakın duran insanlara baktığımda gördüm ki henüz üniversiteyi bitirmemiş gençler de var, benim gibi orta yaşını sürenler de, 90’ına merdiven adamış ihtiyarlar da… Hepimizin de onunla ilgili acı-tatlı anılarımız, kısa veya uzun yaşantılarımız, çokça paylaşımlarımız var. Kuşakları bu kadar birbirine yakın tutabilmek, bir editör ve yayıncı için kolay ve sıradan bir iş değildir. Şair olarak da öyleydi; bir yandan kendi kuşağı içinde yer yer Cemal Süreya’ya yer yer de Dağlarca’ya yakın bir dil tutturup kendi şiirini kurmuş, genç şiiri yakından izlemiş, son yıllarında da daha esprili bir dille hayat yorumları yapar olmuştu.

    Vefatı haberini duyduğumda da, Deniz Durukan’la cenaze töreni planlaması için görüşürken de, tabutu başında sevgili kızı Özge Ercan’a sarılırken de Enver Abi’nin öldüğüne inanıyor değildim. En son, Karacaahmet’te onu toprağa verip mezarlıktan ayrıldıktan sonra sisli ve soğuk havaya gözlerimi çevirip göğe bakarken bu acıyı kabullenebildim. Hafta başından bu yana biraz da yaşamıyor gibi yaşıyorum. Sosyal medyadan uzağım, fakülteye gidemiyorum. Okumakta olduğum Ölüyaprak Vuruşu romanının sayfaları arasında kaybolmak, akşamları Enver Abi’nin şiirlerini okumak, arada da Varlık ve Yasakmeyve’nin eski sayılarını karıştırmak dışında pek bir şey yapamıyorum. Salı gününden beri onun için bir şeyler yazmayı çok istediğim halde elim varmadı, ne zaman yazmaya otursam kilitlenip kaldım.

    Zaman akıyor, akmasın da bu acının yakınlığını layıkıyla yaşayalım dediğimiz halde akıyor. Bende her zaman sıcak kalacak olan anısı önünde saygı ve sevgiyle eğiliyorum. Zaman, benim için, onun anısını soğutma gücünden yoksun akacak.

    //:: Baki Ayhan sayfası, 27 Ocak 2018