• 1000K Bursa Okuma grubu vesilesiyle tanıdığım çok güzel bir roman: Tatar Çölü.. Maalesef buluşmaya ailemize yeni bir üye katılmasından dolayı gidemediğimden (evet dayı oluyorum) kitapla ilgili fikirlerimi burada paylaşmak istedim.
    Tatar Çölü; Dino Buzatti’nin başyapıt eseri.. İtalya’nın Kafka’sı olarak görülen yazar simgeci ve hayalci bir üsluba sahip.. Yazarlığının yanında ressam, şair ve gazeteci..
    Kitabın konusuna gelirsek;v Harp Akademisinden yeni mezun olan Teğmen Giovanni Drogo’nun ilk görev yeri dağ başı olarak adlandırabileceğimiz Bastiani Kalesidir. Fakat kaleye varmadan önceki endişesi kaleye vardığında büyük bir korkuya dönüşür şehir hayatına alışmış olan teğmenimiz burada bir saniye bile durmak istemez. Fakat bunun mesleğinde hoş karşılanmayacağını öğrendikten sonra mecburen dört ay beklemek zorunda kalır. Her günü aynı geçen bu dört ayın sonunda Drogo kaleyi terketmekten son anda vazgeçer.. Kitap sonuna kadar bu vazgeçişin nedenleri aklıma takıldı.. Biraz zorlama gelebilir ama bunun bir sebebinin de eylemsizlik prensibi ve buna bağlı olarak alışkanlık tutsaklığı olabileceğini düşünüyorum. Malum eylemsizlik prensibi, Herhangi bir cisim üzerine bir kuvvet etki etmiyorsa, yada etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfırsa, cismin durumunu değiştirmemesidir. Drogo o kadar aynı şeyler yaşıyordu ki bu dört ay boyunca kendini o eylemsizliğe durağanlığa tutsak etmişti. İnsanoğlu korkaktır çoğu zaman kendi konfor alanı (Bastiani Kalesi) terk etmek istemez.. Bir süre sonra ruhen korkaklık davranışsal olarak eylemsizlik halini alan bu tutum alışkanlık haline dönüşür ve bunun sonucunu da doğal olarak mutsuzluk ve yalnızlıktır.. Üniversitede hocam bir deneyden bahsetmişti bir fareyi kutuya kapatıyorlar. Kutunun kapısı var ve fare sürekli çıkmaya çalışıyor fakat her seferinde kapıya vuruyor. Bir süre sonra kapıyı alıyorlar fakat fare bu durumu kabullendiği için kapı açık olmasına rağmen çıkıp gidemiyor. Eylemsiz kalmayın, alışmayın, kabullenmeyin mutlaka o kapı bir gün açılacak o gemi bir gün gelecek…
    Kitapta sanki pek bir olumsuzdu dozu da genelde hep sabit ilerledi kendimce daha bir vurucu olmasını beklediğim yerlerde kendimce bu performansı göremedim. Çevirisini de beğendiğim bu romanı sizlere gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.
    “Yaşam hayallerimizi gerçekleştirmek için kurulmuş bir sahne midir yoksa hayal kırıklıklarıyla yaşamayı öğrenmek için eşsiz bir tecrübe edinme yeri midir?”
  • Site sakinlerinden adaşım İbrahim Yusuf Pala 'nın roman türündeki ilk kitabı Kaybolan Düşler Senfonisi merakla okuduğum bir kitap oldu. Adıma imzalı şekilde hediye ederek okumamı sağladığı için kendisine teşekkürlerimi iletiyorum. Yeni yazarlara ilgim olduğundan bu eseri okuyup görmek istedim, çünkü içlerinden başarılı işler çıkıyor amatör deyip geçmemek lazım. Popüler yazarların tamamı ilk başlarda deneyimsizdi bunu unutmamak gerekir. Tür olarak nereye koysam bilemedim. Başlangıçta aşk romanı gibi görünse de, bazen yeraltı bazen de psikolojiye dönüyor kitap. Fazla karakter yer almıyor ve kısa sürede okuyup bitiremeniz mümkün çerezlik gibi diyebiliriz. Dil oldukça anlaşılır ve sade, betimlemeler kısa ve yerinde. Durağan bir yapısı yok ve olaylar hızlı geliştiğinden sıkıcı denemez. Konu biraz klasik belki ama merak uyandırıyor ilerledikçe. Hikayede Ramazan Salti adında yazar bir arkadaşımız var ve onun hayatından kesitler okuyoruz. Meltem Mira diye bir kadına fazlasıyla takıntılıdır ve ona ulaşması mümkün olmamakla birlikte biraz da onun için yazar olmak ister. Bay Şair lakaplı baş karakterin Teoman diye hayali bir arkadaşı vardır yani az biraz kaçıktır kendisi. İşin içinde şizofreni olunca değişik durumlar çıkıyor ortaya. Kitapta argo ve küfür var fakat rahatsız edici değil. Yazar sanki daha fazla küfür etmek istemiş de ayıp olur diye kaçmış gibi geldi bana. Bukowski hayranlığı gördüm kitapta, gerek kadınlarla olan ilişkileri, gerek edebiyata olan sevgisi ve aşırı dürüst tavrı öyle bir izlenim bıraktı. Sonlarda kitap yazılan bir bölüm var ki en eğlenceli kısım olabilir, çünkü sonunda kahkaha attım. Kitap içinde kitap olma durumunu beklemiyordum ancak başarılı diyebilirim. Meltem'e duyduğu bana göre aşk falan değil bayağı takıntı. Ünlülere aşırı hayranlık besleyip onsuz tek günü geçmeyen fanatikler vardır, bu baş karakterin durumu bu işte. Bir an aşırı sevgiden öldürecek diye beklediğim oldu. Aşklı meşkli kısımlar beni sıksa da genel olarak eğlendim diyebilirim. İlk roman deneyimi adına başarılı bir kitap bana göre. Biraz daha uzun olabilir mi diye düşündüm ama uzatılacak bir durum yok ortada. Funda biraz gıcık bir karakter gibi gelmişti ancak sonradan sevdiriyor kendini. Yazarın kendisini daha çok geliştirmesi lazım ancak ilk sefer için iyi bir kitap bana göre. Ben edebiyat eleştirmeni değilim okur gözüyle bakıyorum olaya, kaldı ki kitapları tek okuyan meslek grubu onlar değil. Kısacası adaşıma bundan sonraki edebi yaşamında başarılar diliyorum. İbrahim Yusuf hocam sen ağzına geleni yaz gitsin küfür dilin cilasıdır, samimiyet önemli boşver ölümlü dünya.
  • YENÎ HUDUTLAR

    Günümüzün Ortadoğu’sunda iki rekabetçi düşünce var: Eski ve yeni. Eski fikirler zayıf ve bitkin oldukları için yok olacaklardır. Ortadoğu’da uyuklamaya meydan okuyan bir uyanış var. Bu Uyanış başarılı olacak çünkü lideri güneş, ordusu ise şafak.

    Ortadoğu’nun geniş mezarlıklardan oluşan tarlalarında, türbe sakinlerini ayağa kalkmaya ve yeni hudutlara doğru yürümeye davet eden Bahar gençliği bulunmakta. İlkbahar ilahilerini okumaya başladığında, kış ölüleri ayaklanacak, kefenlerini yırtacak ve ileriye doğru yürüyecekler. Ortadoğu’nun ufkunda yeni bir uyanış var; bu büyüyor ve genişliyor. Hassas ve akıllı ruhlara ulaşıp onları yutuyor. Asil kalplerin sempatisini kazanıyor.

    Bugünkü Ortadoğu’nun iki efendisi var. Biri karar veren, emir veren ve itaat edilen. Ama bu ölüm döşeğinde. Diğeri kanunlara uyuyor ve sessiz. Sessizce adalet bekliyor. Kendi gücünü bilen, varlığından emin ve kaderine inanan güçlü bir dev.

    Bugün Ortadoğu’da iki erkek var: Biri geçmişten, diğeri gelecekten. Sen hangisisin? Yakınlaş ve sana bir bakayım. Işığa mı yöneldiğini yoksa karanlığı mı tercih ettiğini, görünüşüne ve davranışlarına bakarak tayin edeyim.

    Gel ve bana kim ya da ne olduğunu söyle.

    Devletin senin için ne yapabileceğini sorgulayan bir politikacı mısın, yoksa ülken için ne yapabileceğini sorgulayan hevesli biri mi? Eğer ilkiysen, o zaman bir parazitsin. İkinciysen, çölde bir vahasın. Halkın yaşayabilmek için ihtiyacı olan malları, tekel ve fahiş bir kar ile satan bir tüccar mısın? Yoksa dokumacı ile çiftçi arasındaki alışverişi kolaylaştıran gayretli, çalışkan ve içten biri misin? Alıcı ve satıcı arasında mantıklı bir kar amacıyla çalışan bir aracı mısın? Eğer ilkiysen, sarayda da yaşasan, hapiste de yatsan bir suçlusun. Eğer İkincisiysen, kınansan da teşekkür de edilsen iyi bir adamsın.

    İnsanların cehaletinden olma bir pelerin giyen, onların kalbinin basitliğinden olma bir taç takan ve getirini onun üzerinden kazanmana rağmen şeytandan nefret eder gibi görünen bir din lideri misin? Yoksa bireyin din anlayışında ilerici bir toplumun temelini gören ve toplumun ruhunun derinliklerini araştırıp orada dünyayı yöneten Sonsuz Varlığa çıkan merdiveni görebilen dindar biri misin? Eğer birincisiysen, gündüz oruç tutup gece sabahlara kadar namaz kılsan bile sen kâfir ve Allah inancı olmayan birisin. Eğer İkincisiysen sen, her ne kadar insanlık artık bu kokuyu alamıyorsa da, gerçeklik bahçesinde bir menekşesin ya da bu koku çiçek kokularının saklandığı bir yerde toplanıyordur belki de.

    Sen sadece çürüyen leşlere inen bir akbaba gibi insanların acıları ile yaşayan ve fikirlerini esir pazarında satan bir gazeteci misin? Ya da hayattan tecrübeler edinip öğrendiklerini insanlarla şehir meydanlarında paylaşan bir öğretmen misin? Eğer birincisiysen, o zaman iltihaplı bir ülsersin. Eğer İkincisiysen, merhem ve ilaçsın.

    Sen, seni atayan insanların önünde eğilen ve yöneteceği kişiler önünde kendini karalayan, elini sadece ceplerine sokmak için kaldıran ve sadece hırsından dolayı bir adım atan bir yönetici misin? Yoksa sadece halkın iyi yaşaması için hizmet eden sadık bir hizmetkâr mısın? Eğer birincisiysen, ulusların harmanlarında yer alan dara gibisin. Ve eğer İkincisiysen, hasadın en iyisisin.

    Sen, karısını birçok şeyden men eden, kadının hapishanesinin anahtarını ayakkabısının içinde tutan, kadın önünde boş tabakla dururken en sevdiğin yemeği kazanla midene indiren bir koca mısın? Yoksa el ele tutuşmaktan başka bir davranışta bulunmayan, onun fikirlerine ve düşüncelerine saygı gösteren, onunla mutluluğu ve başarıyı paylaşan bir koca mısın? Eğer birincisiysen, uzun süre önce kaybolmuş ve hâlâ mağaralarda yaşayan ve hayvan derilerini elbise diye giyen bir kabilenin üyesisin. Ve eğer İkincisiysen, şafak vakti adaletin ve erdemin ışığına doğru hareket edecek bir ulusun liderisin.

    Sen, kendini beğenmiş, yararsız fikirlerin ve kıyafetlerin kalmalarının onlarca yıl kirlettiği tozlu geçmişin vadilerinde başını dik tutan bir araştırmacı yazar mısın? Yoksa, halk için neyin daha iyi ve faydalı olduğunu araştıran ve hayatını iyi olanın inşası ve kötü olanın yıkımı ile geçiren aydın bir düşünür müsün? Eğer birincisiysen, sen zayıf ve aptalsın. Ve eğer İkincisiysen, aç için ekmek susamış olan için ise susun. Sen, emirlerin kapılarında tambur çalan, düğünlerde çiçek atan, törenlerde ağzında sıcak su ile şişmiş sünger var gibi konuşan ve mezarlığa ulaşıldığında süngeri diliyle ve dudakları ile itmek zorunda kalan bir şair misin? Yoksa, hayattaki güzelliklere doğru kalplerimizi çeken melodileri çalma kabiliyetini Allah’ın bahşettiği bir hediye misin? Eğer birincisiysen, ruhlarımızda niyetinin tam tersini uyandıran bir hokkabazsın. Ve eğer İkincisiysen, kalplerimizdeki aşk ve beyinlerimizdeki tezahürsün.

    Ortadoğu’da iki grup var: Biri, sırtları kambur, bastonları kambur yaşlılar grubu. Yokuş aşağı olmasına rağmen yollarında nefes nefeseler. Diğeri ise gençler grubu. Sanki kanatları varmış gibi koşuyorlar, sanki gırtlaklarında müzik telleri varmış gibi sevinçliler, sanki dağda onları çeken bir manyetik alan varmış ve kalpleri büyülenmiş gibi tüm engelleri aşıyorlar.

    Bunlardan hangisi sensin ve hangi gruba dahilsin?

    Kendine bir sor ve gecenin dinginliğinde meditasyon yap. Dünün esiri mi yoksa yarının özgürü mü olduğunu keşfet. Sana söyleyeyim: Dünün çocukları, kendileri için yarattıkları devrin cenazesinde yürüyorlar. Pek yakında kopabilecek bir ipi çekiyorlar ve bu da onları unutulmuş bir uçuruma doğru itiyor. Temelleri zayıf olan evlerde oturuyorlar. Patlamak üzere olan fırtına çıktığında evleri başlarına yıkılacak ve onların tabutu olacak. Bunların tüm düşünceleri, söylemleri, kavgaları, kompozisyonları, kitapları ve çalışmaları onları çeken zincirlerden başka bir şey değiller. Çünkü bu yükü kaldıramayacak kadar zayıflar.

    Ama yarının çocuklarını hayat çağırıyor. Sağlam adımlarla, başları dik olarak takip edenler yeni hudutların şafakları. Hiçbir sis onların gözlerini kapatamayacak ve seslerinden zincirlerin çıngırdaması duyulmayacak. Sayıları az ama buğday tanesi ile bir çuval saman nasıl da farklıdır. Kimse onları tanımıyor. Ama onlar birbirini tanıyor. Onlar, birbirini gören ve duyan doruklar gibiler, duyamayan ve göremeyen mağaralar gibi değil. Allah’ın kendi elleriyle tarlaya ektiği tohumlar gibiler. Güneşe doğru yapraklarını çevirecekler. Sonra ulu birer ağaç olup köklerini dünyanın kalbine, dallarını gökyüzüne salacaklar.
  • "Cezaevinin Bahçesine Ayva Ağacı Diken Bir Şair ve Gözyaşını Kahkaya Çeviren Bir SİMYACININ Anıları ...

    "12 Eylül sabahını (F. Otyam , Y. Özkan vb arkadaşlarla) Kuşadası'ndaki kültür gecesinde karşılamıştık. Gece yarısı , kaldığımız otelin lobisinden Fikret Otyam' ın telefonuyla uyanmıştım.Cümle aynen aklımdadır. "Aşağı gel, Evren yönetime el koydu." Bu iki küçük cümledeki gerçeğin hayatlarımızı nasıl derinden etkileyeceğini o anda kestirebilmek kolay değildi."

    Bu satırların sahibini 30 küsür sene evvel Maltepe Cezaevine koymuşlardı .. Bedenen oradaydı belki ama düşünceleri hapsedemezsiniz..Ve ne diyor Bertolt Brecht Beş Paralık Roman adlı kitabında , "İnsan hapishane duvarları içinde de özgür olabilir." Düşüncelerine zincir vuramadıkları için tuttu şu satırları yazdı..

    Maltepe askeri cezaevinin avlusunda
    Sisler içindeki Büyükada’nın karşısında
    Oturmuş yazarım bu şiiri

    Eylül başlarında bir cumartesi sabahı
    Lodos titretiyor ağaçları
    Yağmur geceden yıkamış çiçekleri

    Gökyüzü mavi, bulutlar beyaz
    Ardından baharın geçti koca bir yaz
    Hapisteyiz hâlâ ve güzün ilk serinlikleri

    Avlunun dört yanı dikenli teller
    Tellerin gerisinde nöbetçiler bekler
    Kapanır uykusuzluktan gözleri

    On gündür çocuk sesi duymadım
    Özledim “baba” deyişini kızımın
    Özledim beni görünceki sevincini...

    Hayatım benim, kırk yıllık hayatım
    Seni başarabildiğimce dürüst yaşadım
    İçim burada da pırıl pırıl şimdi

    Geçer, güzelim, bu günler de geçer
    Sökülüp atılır dikenli teller
    Koparır halk bir gün zincirlerini...

    Diyorum ya dört duvar arasındaydı..Kim bilir başını kaldırdığında ranzasını , görüş gününde gri bulutlu gökyüzünü görüyordu .. İnsanlığını da elinden alamamışlardı yaa .. Kalktı cezaevinin bahçesine bir de AYVA AĞACI dikti.. Öyle bir ayva ağacı ki onun gölgesine kimler kimler , nice isimler konuk oldu sonrasında ..Sevdiklerine bu ağacın gölgesinde mektuplar gönderdiler yazıp yazıp.. İsmi Ataol Behramoğlu bu güzide şahsın , bu değerli şairin .. Ben şahsım adına ne şiirden anlarım, ne de öyle pek fazla şair bilirim .. Odun - kereste aromalı bizim bünye .. Pekte dingin bir ruhum yok şiir okuyacaklık .. Nerden tanıyorum kendisini derseniz Aziz BABA' dan .. Köşe yazılarını takip ederim ..Sık sık anar kendisini yazılarında , tv lerdeki sohbetlerde .. Bu kitabı öylesine çok aradım ki size anlatamam .. Bizimkisi manyaklık tabi .. Kişisel bir hayranlığın da ötesi..Bir saplantı .. N'apayım ben de böyleyim.. Kitabın baskısı uzun bir müddet yoktu.. Geçen Ankara okuma grubu ile Liman Kitap Cafe' ye gidince sorayım dedim .. Şansıma 1 tane varmış ..Aldım hatmettim ve bu büyük adamlarla ilgili bilmediğim pek çok yeni şey öğrendim .. Sizlerle de paylaşayım eğer isterseniz..

    Aldım açtım ilk sayfayı .. Bu tekin yayınlarında 4. basım imiş .. 2016 basımı .. Sonra bir otobiyografi Ataol Behramoğlu' na dair.. Bir sayfa daha çeviriyorum , şaşırtan bir başlık.. "En Çok Sevdiğim ve En Çok Çatıştığım Yazar..." Açıklayayım. Kendisi , bilenler bilir ama bilmeyenler için söyleyeyim asker kökenli bir yazar ..Askerle niçin ilişiğinin kesildiğini bir başka incelememde ayrıntısıyla anlatırım .. Konu uzamasın..Dolayısıyla subaylıktan gelme olduğu için korkunç derecede otoriter , çalışkan ve disiplinli bir insan .. Bunun böyle olduğunu sadece kendisini okuyarak değil aynı zamanda karşılaştığım onu tanıyan insanlara da sorarak teyit ettim.. Oğlu Ateş Nesin' in anıları var ki onlar yeter..İnanılmaz otoriter bir şahsiyet .. Hal böyle olunca 1970 lerin başında halen daha bir sendikaları olmayan yazarları bir çatı altına getiren isim oluyor Aziz Nesin ve Yaşar Kemal (ki bu ikilinin arasında da inanılmaz bir savaş var normalinde ) İnanılmaz çalışkan , inanılmaz girişimci ama bir nebze dediğim dedik bir isim Aziz Nesin diyorum yaa..Yazarlar da esasen çalışkanlığından şikayetci değiller ..Çünkü ilkin kendilerine verilen bir "umumi heladan" yola çıkıp onlara başını sokabilecekleri bir yapı sunuyor kendisi .. Kendinden başka başkanlık edecek aday yok ama etkisini sürekli kısıtlamaya çalışıyorlar =)) En sonunda ismi otodidakta çıkıyor sendikada ..Ataol Behramoğlu da pek çok çatışmış olacak ki , şunları demiş bu konuda :

    "Yakından ve kişisel olarak tanıdığım hiçbir yazarı Aziz Nesin ' i sevdiğim kadar sevmedim . Hiçbirine Aziz Nesin' e kızdığım kadar kızmadım.Hiçbir yazar konusunda Aziz Nesin konusunda olduğu kadar çelişkiye düşmedim.Hiçbiriyle Aziz Nesin' le çatıştığım kadar çatışmadım.Hiçbiri beni Aziz Nesin' in etkilediği kadar etkilemedi.Ve hiçbirine Aziz Nesin' e duyduğum kadar hayranlık duymadım.

    Kendisi de tıpkı benim gibi Bir Sürgünün Anıları kitabıyla tanışmış onunla ."Gülmekten çok gözlerimin yaşardığını anımsıyorum" diyor GÖZYAŞINI KAHKAHAYA ÇEVİREN SİMYACI için .. Çok uzatmamak adına kısa kesiyorum .. Kitapta bir otel odasında atlet fanila ile arzı endam eden Aziz Nesin ve davudi sesi ile karşısında sinirden kırılan Yaşar Kemal' i, onları ayırıyım derken arada kaynamamak için en sonunda bu iki dev yazarı Fareler ve İnsanlar' daki Leni ile George benzetmek suretiyle ortamdaki gergin havayı almaya çalışan Ataol Behramoğlu' nun çareziliğini (YALNIZ ŞU SAHNENİN EPİCLİĞİNİ BİR AKLINIZA GETİRİN !!! O ANI GÖRMEK İÇİN GÖZÜMÜ DAHİ KIRPMADAN TÜM ARŞİVİMİ VERİRDİM.. PLAKLARIM DA DAHİL =)) ) , 70 lerin 80 lerin siyasi havasını , Ataol ve Nesin arasındaki mektuplaşmaları ve bu mektuplar arasındaki çok ilginç bazı olguları okuyacaksınız ..Çehovdur, Puşkindir, Gogoldur, Mayakovskidir, Sokratestir bunlar da işin bonusu..Herkes okusun mu ? Karar sizin .. Sıkılmayacağınızın garantisini veriyorum .. Şuraya da bir telefon konuşması bırakayım Aziz BABA' dan ..Niye "BABA" diyoruz anlaşılsın .. İyi oku POKE TOPU!! =))

    "Aziz Ağabey" demiştim , "sizce yazarlarımız için bu kadar uğraşmaya değer mi?"

    "Aslında," diye yanıtlamıştı beni ,"sen şimdi yine bir takım vatanseverlik söylevleriyle bana karşı çıkarsın ama , bu soru VATANIMIZ İÇİN DE sorulabilir... Çünkü vatanımız bok içinde ve daha da çok boka gitmekte...AMA MARİFET , GÜLLÜK GÜLİSTANLIK BİR VATAN İÇİN DEĞİL , BOK İÇİNDEKİ VATAN İÇİN BİRŞEYLER YAPABİLMEYE ÇALIŞMAKTIR..NEDEN? ÇÜNKÜ ""BİZİM"" VATANIMIZDIR DA ONDAN..."

    Unutulan ve şahsım tarafından şu an eklenen , last but NOT LEAST isim , sitemizin yeni "BABA" sı, sevgili arkadaşım Necip Gerboğa .. Bu fırsatı gole çevirmemize ön ayak olduğun için pek çok ama pek çok teşekkür ederim sana .. Selam ve bitmek tükenmek bilmez bir İŞSİZLİKLE !! =))

    Bu da "bebişin" bonusu olsun =)) uyurken kısık sesle veriver arkaya =))

    https://www.youtube.com/watch?v=yUxb139X-N4
  • Aslında çoğumuzun içinde olan kötülükleri bir anda yüzümüze vuran güzel bir eser ve okuduğum en iyi ilan-ı aşk var bu kitapta.
    Onun dışında her alanda belirtilen mermi gibi fikirsel cümleler var. Dönemin popüler yazarlarına fena giydirilmiş acımamış.
    merak edenler için karakter analizi;

    Ömer : Sabahattin Ali'nin kendisi,
    Bedri: Sabahattin Ali'nin olmak istediği adam,
    Nihat: Hüseyin Nihal Atsız
    İsmet Şerif: Peyami Safa
    Şair Emin Kamil : Necip Fazıl
    Prof. Hikmet : Mükrimin Halil Yinanç
    tatar suratlı herif: Zeki Velidi ya da Abdülkadir İnan imiş.

    Nihal Atsız bu kitaptan sonra Sabahattin Ali'ye dava açıyor. Olaylar uzayınca turancı bir grup Sabahattin Ali'ye saldırıyor. 3 Mayıs'taki ikinci duruşmada Atsız yanlısı kalabalık bir öğrenci grubu Ankara sokaklarında yürüyüş yapıyor. Sabahattin Ali'nin kitapları yakılıyor. polisin karışması ile olaylar büyüdükçe büyüyor. Mayıs'taki son duruşmada Nihal Atsız, 4 ay hapis cezasına çarptırılıyor.

    kitabı okurken hem hüzünlenip hem sinirleneceksiniz. listenize eklemenizi mutlaka öneririm.
  • "Yıllar yılı
    aynı kitabı okudu durdu
    Adı
    Acılar bilgisi
    Acılar bilgisi
    Acılar bilgisi
    Acılar bilgisi"


    1949 yılında Ankara'da doğar. Tıp fakültesini bitirip doktor olur. Sade ve hüzün kokan yüzlerce şiir yazar. Bir kaç şiiri, Ezginin Günlüğü grubu tarafından bestelenir. 1987 de Abdi İpekçi Barış Ödülünü alır.

    "Sen bu şiiri okurken 
    ben belki başka bir şehirde 
    ölürüm."

    der ve 44 yaşındayken Ankara değilde bir başka şehirde Sivas'ta 1993 yılında yakılarak öldürülen 37 kişiden biri olur. Böyle bir ölümü kendisi de düşünmemiştir eminim.

    Şiirlerinde sanki hissetmiştir acı bir ölümü olacağını,
    Bir masal yazar ve ölüsünü arar pencereler önünde, halbuki pencereler bile kül olmuştu.



    Ve EYLÜL,
    Benim ayım, hayata başlama ayım, güzel ayım.

    Her gelişinde hazan dolardı içim. Yapraklarım solar, güneşim batar, yağmurlarım içime içime yağar..

    Şiirlerde buram buram eylül kokuyordu, eylül kadar hüzün, eylül kadar çaresizlik ve eylül kadar yalnızlık kokuyordu. Kovulup, kovulup tekrar acılara dönülen şiirlerdi bunlar.

    Şiirler içine çekiyordu birer birer.

    Ansızın'la ay denize düşerdi ve birini hatırlarsınız sizde, eskilerden bir şeyler canlanırdı anılarda.

    Ayna şiirinde o büyük aşkınız biterdi ve şarkılar yine hep yarım kalırdı.

    Eski fotoğraflar şiirini okuyunca unutulmuş bir akşamda hüzün dolardı yüreğe.

    Sonra sizlerde bir gökyüzü ararken anlardınız, acılarınızın aslında umutlarınız olduğunu.

    Ve bilir misin sen yanıma gelince de "koşuşurdu yıldızlar karanlığa doğru"

    "Neyse kapatalım sevda konusunu,
    Bu böyle hüzündür
    Bir gün, bir çözüm ona da bulunur mutlaka"



    Ve KARŞI GECE

    Tam kitabın ismine uygun (toplu şiirler kitabı olduğu için ayrı isim belirtiyorum) gece temalı şiirler ve şiirinde söylediği gibi ömrünün kozalaklarını çok erken zamanda yakmış daha doğrusu yakılmış bir şair.

    Sen varsın şimdi bir türkü tutturup ölüme giden.
    Yine hayat acıtıyordu seni ve beni ve herkesi...

    Yıl 1968 olsun 1993'e gelmesin hayat dursun.

    O işçi kız nerelerde acaba hala seni seviyor mu?

    Hala karanlık yüzlü adamlar birilerini alıp götürüyor ve yine değişen bir şey yok dünyada

    Ve benim içimde de "grev fırtınalarının
    estirdiği uğultular var" artık senden sonra, ondan sonra.

    ''Her şey geçer,
    Aşk da
    Acı da geçer''
    Dedin, dedin ama geçmedi."



    Ve EFLATUN ÖLÜM
    https://youtu.be/XvMHhMrpGwA