• Tam 1 sene olmuş bu sayfalara katılalı, geçmişte olandan çok farklı 1 sene.. Öyle bir zamanda buldum ki siteyi, öyle ihtiyacım varmış ki.. Belki pek çoğumuz için de geçerli bir durum bu, öyle hissediyorum. Bir tutunma biçimi olarak kitaplar ve 1000kitap-1K.

    Daha çok okumamıza vesile olmasıyla, okuduklarımızla ve yazdıklarımızla, etkileşimlerimizle, belki hepsinden öte bir araya gelmemizle büyük güzellikler kattı hayatımıza. En önemli noktalardan biri de yüz yüze geldiğimiz şehir buluşmaları diye düşünüyorum. İstanbul okuma grubu sayesinde çok değerli insanlarla tanıştım. Bursa,İzmir ve Ankara’ya gitme fırsatım oldu ve bu okuma gruplarında da pek çok kıymetli insanla bu vesileyle tanıştım. Diğer şehirlerdeki buluşmalara da imkanım olursa birer kere olsun katılmak isterim ilerleyen günlerde.

    Bir de şu var ki , kitaplar dışındaki her türlü siyasi,dini,ideolojik kısırdöngü tartışmaların da ne kadar gereksiz olduğunu bir kere daha hatırlatmak istiyorum. Ayrıca "Ben bilirimci" ve "Buyurgan" bir dil kullanmanın da ne kadar saçma olduğunu..

    Kısaca, çok nitelikli kitaplar keşfettim bu süreçte ve çok değerli insanlar tanıdım. İsimlerini tek tek saysam pek çoğu eksik kalacak..

    Klasik olacak ama, “Hayat kısa, kuşlar uçuyor” demiş şair bildiğiniz gibi. Daha ne kadar bu sayfalarda kalırız, nerelere dağılırız kim bilir.. Açıkçası pek çoğumuz gibi diğer sosyal medya araçlarından bıkarak ve onları pek önemsemeyerek burada bulunduğum için, tamamen kopmak istemiyorum bu kıymetli platformdan. Yine de sanırım bir miktar daha az etkin kullanmakta yarar olabilir bundan sonra, gereksiz paylaşım ve aşırılıktan kaçınmak adına.. Ne kadar başarabilirim bilmiyorum tabi.

    Kitaplar önceliğimiz olsun, herkese selamlar,sevgiler,saygılar..
  • Yuzlerce yil önce büyük bir okçu yasarmis Japonya'da.
    Ulkenin en keskin nişancisiymis ve yayini gerdi mi hiçbir sey kurtulamazmis elinden.
    Bir süre sonra basariya doymuş ve zaferlerini geride birakarak daglara gitmis.
    Yillarca orada tek başına yaşamış.
    Yeni kuşaklar ardi ardina ok atma sanatında uzaklaşıyor,görülmemiş teknikler geliştiriyor ve okullarda egitim goruyorlarmis.
    Bir gun akillarina gelmiş,Eskiden böyle bir usta vardı,acaba ne yapiyor dağların başında?"diyerek onu ziyaret etmeye karar vermişler.
    Bir ogrenci grubu sarp daglara tirmanmis ve gunlerce aradiktan sonra artik yaslanmis olan buyuk ustayi bulmus.
    Usta bir kayanin üstüne oturmuş,kartallari seyrediyormuş.
    Ogrenciler kendilerini tanitip,saygilarini sunmuşlar ve sonra ellerindeki modern ok ve yaylari gosterip ne dusundugunu sormuşlar.Onun zamanindaki ok ve yaylarla kiyaslamasini istiyorlarmis.Usta buyuk bir hayretle kendisine uzatilan ok ve yaya bakmış ve sonra "Bunlar ne?"diye sormuş.
    Öğrenciler önce şaşırmışlar,usta alay ediyor sanmışlar.
    Daha sonra ustanin ok ve yay gereclerini gercekten unuttugunu anlamislar.
    Çünkü usta artik gözüyle kartal avlamanin peşindeymiş,butun araclari ortadan kaldırmış.
    Amacina ulasmak icin araciya ihtiyaci yokmus!

    Yasar Kemal'in son romanindan bolumler okuyunca cok sevdigim bu Japon hikayesi aklima geldi.
    Bizim buyuk ustamiz da roman hilelerini,yazis tekniklerini ve dil kurallarini aşıp,büyük bir safliga ulaşmış.
    Gözüyle kartal avliyor artik.
    Yaşar Kemal Kartal Avliyor-Zulfu Livaneli

    Aslinda cok zor bir işe soyundugumun farkindayim ama bir yerden baslamam gerekiyor.Benim okuyup size tanitmak istedigim kitap Omer Zulfu Livaneli'nin
    " Gözüyle Kartal Avlayan Yazar Yaşar Kemal" adli eseri.Zulfu Livaneli kitabi hazirlarken Yasar Kemal gibi evrensel bir yazarı,şairi ve kirk dört yillik dostunu kaybetmenin acisindan,Yasar Kemal'i kaybetmenin hayatinda yarattigi boşluktan ve böyle buyuk bir yazari,can dostunu anlatmanin guclugunden söz ederek basliyor önsöze.
    Eser üç bölümden oluşuyor.

    Birinci bölümde Zülfü Livaneli Yaşar Kemal ile kirk dört yillik dostluğundan geriye kalan anilarla ve Yaşar Kemal'i tanimis,yazarla zaman gecirmis,ayni ortamlari paylasmis,yazarin yakin dostu olmus olmanin sağladığı izlenimlerle Yaşar Kemal'i butun içtenliğiyle anlatiyor. Zulfu Livaneli'nin birinci bolumdeki :"Kültür Çölünde Bir Nehir,Siyasi Duruşu,Kıskançlık Denilen Dert,Yasar Kemal Üstüne Bir Konuşma,Yaşar Kemal ve Turk Halkinin Epopesi" baslikli yazilari,Yaşar Kemal'in yerelden evrensele evrilen yazarlik seruveni, evrensel bir yazar olmasini saglayan koşullar ve yazari besleyen kaynaklar,yasantilar ve kişiler,yazarlar hakkinda anilariyla da zenginlestirdigi bilgiler veriyor.Zulfu Livaneli Yaşar Kemal'in eserlerini nasil bir bakis acisiyla nasil bir algiyla olusturdugunu kimi zaman kendi dusunceleriyle,kimi zaman da Yasar Kemal'in "Agacin Çürüğü,Baldaki Tuz,Ustadir Ari,Zulmun Artsin "adli eserlerinden alintilara yer vererek anlatiyor.Yasar Kemal'in Fransiz Gazeteci Alain Bosquet ile yapmis oldugu görüşmelerin yer aldığı "Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor-Alain Bosquet Ile Gorusmeler" adli eserden alintilara da yer verdiği ilk bolumdeki yazilarinda Zülfü Livaneli kimi zaman Yaşar Kemal hakkindaki görüş ve dusuncelerini acikliyor,Yasar Kemal'le gecmiste yasadiklarini anlatiyor; kimi zaman da Yaşar Kemal'in eserlerinden yaptigi alintilarla Yaşar Kemal'in kendi ağzından yazarin sanat,siyaset,doga,ekoloji,kültür,yasam,edebiyat,yazarlik,siyasi tarih gibi konulardaki dusuncelerine yer veriyor.Ilk bölümdeki yazilarinda Zülfü Livaneli Yasar Kemal'in farkli yönlerini anlatirken daha cok insani yönüne ve kendisiyle dostluguna vurgu yapiyor.Zulfu Livaneli Yasar Kemal'le tanismalarini,Yasar Kemal'in Eşi Thilda Kemal'le olan iliskisi,Thilda Kemal'i kaybetme surecinde yasadigi acilar,icine düştüğü boşluk ve bu bosluktan cikma surecini yakin tanikliginin da sagladigi ictenlikle anlatiyor.Yasar Kemal'in siyasi gorusunu de dile getiren Zulfu Livaneli Yasar Kemal'in dostlariyla,yazar arkadaslariyla ve halkla olan iliskilerinden soz ederek anlattigi yazarin insancilligini,doga sevgisini,Cukurova'ya olan bagliligini,baris yanlisi olusunu ve Yasar Kemal'e dair daha pek cok ayrıntıyı anilariyla destekleyerek anlatiyor.Zulfu Livaneli kitabin birinci bölümünü Fransa'nin etkin gazetelerinden Le Monde'in Pazar Eki'nde Altan Gokalp'in Yasar Kemal'le yaptigi konusmayla"Turk Halkinin Epopesi" bitiriyor.
    Zulfu Livaneli kitabinin ikinci bolumunde kendi anilarina yer verdigi "Sevdalim Hayat"adli eserinden alintilarla zenginlestirdigi Yasar Kemal'le gecmis yasantilarina,dostluklarına,Yasar Kemal'e iliskin tanikliklarina yer veriyor, bizlere Yasar Kemal'le ve Yasar Kemal'in yasamiyla ilgili ilginc,zevkle ve ilgiyle okuyacagimiz kimi komik kimi hüzünlü detaylar sunuyor.
    Kitabin üçüncü bölümünde Zulfu Livaneli 1992-2012 yillari arasinda, Yasar Kemal'e iliskin yazmis oldugu kirk bir yaziya yer veriyor. Zulfu Livaneli bu yazilarinda Yasar Kemal'in Der Spiegel dergisinde yayinlanan "Zulmun Artsin" başlıklı yazisi nedeniyle DGM'de yargilanma surecine,Yasar Kemal'in dunya capinda aldigi oduller ve nişanlara,Yasar Kemal'in Nobel Odulu'ne aday gosterilmesi ve bu surecte yasanan gelismelere,Yasar Kemal'in otuz dile cevrilen ve cesitli ulkelerde yayınlanan eserlerinin niteliklerine,Yasar Kemal'in yerelden evrensele yazarlik seruvenine iliskin kendi görüş ve dusuncelerine yer veriyor ve bize Yaşar Kemal'i pek cok yonuyle tanima şansı veriyor.Yukarida alintiladigim ve yazima giris yaptigim "Yasar Kemal Kartal Avliyor" baslikli 20 Kasim 1997 tarihli Yaşar Kemal'in yazarliginin geldiği son noktayi anlatan harika yaziyla son buluyor üçüncü bölüm.

    Zülfü Livaneli üçüncü bölümden sonra Yasar Kemal'in kisa özgeçmişine ve Yaşar Kemal'le cekildikleri fotograflara,Yasar Kemal'in 9.5.1977 tarihinde Stocholm'den Abdi İpekçi 'ye yazmis oldugu mektubun orijinal metninin fotografina,Yasar Kemal'in yasantisini yansitan fotograflara yer veriyor.Kitap Yaşar Kemal'in Yasamindan Bir Seçki bölümünün ardindan "Yaşar Kemal'in Eserleri" bolumuyle son buluyor.
    Kitap hakkinda elimden geldigince detayli bilgi vermeye çalıştım ama kitap Yaşar Kemal hakkinda o kadar cok bilgi ve yasanti barindiriyor ki kitabi burada butun detaylariyla anlatmam gercekten imkansiz.
    Ülkemizin yetistirdigi onemli değerlerden biri olan Yazar,Şair,Düşünür Yaşar Kemal'i daha yakindan tanimak ve hakkinda daha fazla bilgi edinmek istiyorsaniz,Yasar Kemal'in kirk dort yillik dostu Zülfü Livaneli'nin anilariyla ve Yaşar Kemal hakkindaki düşünceleriyle kaleme aldigi bu eseri mutlaka okumalisiniz.Ben Yasar Kemal'i ve eserlerini sevdigimden eseri ilgi ve zevkle okudum.Sizlerin de eseri zevkle okuyacaginizi düşünüyorum.
  • Yazının başlığı Mersin’de Roman Dernekleri Federasyonu’nun tertiplediği seminer. II. Cihan Harbi’nde katledilen ırkların başında Yahudiler, ardından Alman işgal bölgelerindeki Çingeneler gelir (bir zamandır kabul edilen isimle Roman). Ben de seminerde yeryüzünün halen en çok dışlanan ve kabulde zorlanan grubunun Türkiye tarihindeki rolü üzerine değerlendirme yaptım.

    Ünlü Amerikan tarihçi ve sosyoloğu Ian Hancock adına toplanan ‘Bin Yılllık Var Oluş’ sempozyumuna Ian Hancock gelemedi. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’yi güvenli bölge saymıyormuş ve gidilmemesini tembihlemiş. Hürriyet başka, tembih(!) başka... Tembihe uymamak hiç de iyi sonuçlar sağlamıyor. Hancock 50 bin başlığı geçen arşiv ve kütüphanesini hassaten bu konu üzerinde meydana getirmiş ve Türkiye kütüphanelerine bağışlamayı düşünüyormuş. Açılış konuşmalarından birini yapmak için katıldım. Toros Üniversitesi rektörü ve bölge milletvekillerinin katıldığı programda doğrusu çok ilginç tebliğler dinledim.

    EGZOZ BORUSU İÇERİ ÇEKİLMİŞ ARABALARDA YOK ETTİLER

    “Bu dünyada kimsenin hakkı verilmiyor” diye kötü bir faraziye vardır. Yalnız, kimsenin ahı da çamurun içinde kalmıyor. II. Cihan Harbi’nde katledilen ırkların başında Yahudiler gelir. Ardından Alman işgal bölgelerindeki bütün Çingeneler gelir (bir zamandır kabul edilen isimle Roman). Sonra acımazsızca katledilen başka gruplar vardır, Polonyalılar ve hatta Kızıl Ordu’nun harp esirleri. Nitekim birtakım imha deneylerinin önce bu esir askerler üstünde yapıldığı bilinir. Yüz binlerce insanın imha edildiği yerler şüphesiz Auschwitz, Birkenau, Treblinka vs gibi toplama kamplarıdır. Ama herkes bu fırınlarda yok edilmedi. Bireysel olarak sokakta gezinirken yakaladıkları Çingeneleri ya da Yahudileri egzoz borusu içeri çekilmiş arabalarda yok ettikleri de oluyordu.

    İşin garibi bu insanların kaderini tayin eden, onlar üzerinde tıbbi deneyler yapan veya imhaların için projeler hazırlayan Alman uzmanlar Yahudilerin donanımlı olmaları, ısrarlı olmaları, destek bulmalarıyla bir ölçüde yakalanıp cezalandırılırken, Çingenelere böyle işler yapanlar için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Eva Justin gibileri ancak 1960’larda tespit edilmiştir ve mesela Eva Justin adaletten kurtulmak için intihar yolunu seçmiştir (1966). Bu tiplerin en korkuncu Hermann Arnold 90 yaşına kadar büyük Çingene uzmanı diye Avrupa Konseyi gibi beynelmilel kuruluşlarca bile bilgisine başvurulan bir adam olarak yaşamıştır. Nazilerin Çingenelerin aşağılık adamlar olduğunu ispat için kullandıkları yöntemler, yaptıkları anketler ve testler hiç şüphesiz ki sahtekârlıktan ibarettir.

     

    SORUNLARI BAŞTA İSKÂN OLMAK ÜZERE CİDDİ BOYUTTA

    Birincisi Ankara’da yapılan bu seminerin ikincisi Mersin’de düzenlendi. Mersin’in yaz sıcağı dışında son zamanlarda en çok istifade ettiğim bir sempozyum izleyebildim. Başkan Orhan Galjus’tu. Hristo Kyuchukov Türkçe bilen Bulgaristan romanlarından. Çingeneleri imhaya götüren adamların bütün ahlaksızlıklarını ve buna rağmen insanlar arasında uzman olarak yaşayabildiklerini enteresan örneklerle verdi. İlk gün Fransa’dan profesör Marcel Courthiade dört dörtlük entelektüel konuşma yaptı. Dünyada bu sorunun ne olduğu, erimek şöyle dursun ilk başladığı gün kadar canlı olduğunu lengüistik ve sosyolojik örneklerle verdi. Bu ırkın entelektüelleri var. Mesela müteveffa Elena Hümanova Prag Üniversitesi’nin etnoloji profesörüydü ve Çingene tetkiklerini orada kurmuştu. İtalya’daki Çingenelere yapılan baskıları protesto için Roma’da olan ve sempozyuma sonradan katılan profesör Santino Spinelli aynı zamanda iyi bir folklor uzmanı ve müzisyendir.

    Yeryüzünün halen en çok dışlanan ve kabulde zorlanan grubunun Türkiye tarihindeki rolü üzerinde bir değerlendirme yaptım. Doğrusu merhum profesör Tayyib Gökbilgin hocanın “Osmanlı Toplumunda Çingeneler” ve Dumlupınar Üniversitesi’nden Emine Dingeç’in “XVI. Yüzyılda Osmanlı Ordusunda Çingeneler” başlıklı makaleleri iyi kilometre taşlarıdır. Türkiye tarihinde Çingeneler askeri sistemin içinde de yardımcı kuvvet olarak kullanılmış ve belirli muafiyetler elde etmişler. Günümüzdeki sorunlar başta iskân olmak üzere ciddi boyutta. Yalnız şunu da söylemek gerekir: Avrupa’da halen var olan dışlama ve hatta itiş burada onunla mukayese edilmeyecek kadar geriliyor ve belki de o şekilde mevcut olmadı. Bütün sorun en iyisini yapmak ve 16. asrın Türkiye devleti ve toplumu gibi bu grubu da hayatın içinde benimseyip ondan yararlanmak.

    SEVR TARTIŞMASITÜRK Tarih Kurumu Sevr Anlaşması’nı resmen bir antlaşma değil bir belge olarak ifade etti. Bu ayrıntının üzerinde durması ilginç. Hepimiz bunu “muahede” diye biliyoruz. Kurum ise “belge” olduğunu ileri sürüyor. 10 Ağustos 1920’de bugün artık Paris’in metro sınırları içinde kalan Sevr Porselen Fabrikası’nda anlaşmayı imzalayan heyette ortaelçi Reşad Halis Bey, ayan meclisi üyesi Rıza Tevfik Bey (şair, filozof) ve Hadi Paşa vardı. Damat Ferit Paşa imza atanlar arasında değildir. Hükümet reisidir. Antlaşma metninde Osmanlı İmparatorluğu’nun adı Türkiye diye geçmektedir. Daha mayıs ayında İtilaf Devletleri öngörülen antlaşma metnini bize malumat için sundular, hiçbir itirazı da kabul etmediler. Bizzat Georges Clemenceau’nun önceden Damat Ferit’e hakaret dolu bir nutuk çektiği malumdur. Hükümet ve saltanat meclis ortada olmadığı, dağıtıldığı için eski ayan azalarından ve devletlulardan oluşan bir şûra-yı saltanat teşkil ettiler, bir üye (Maraşlı Ferik Ali Rıza Paşa) hariç herkes bu anlaşma metnini onayladı. Giden heyet de tasdik etti.

    Tabii bu 10 Ağustos tarihli muahede metni Ankara Hükümeti tarafından reddedildi. Tasdik eden heyet vatan haini ilan edildi. İtilaf Devletleri arasında da farklı görüşler ortaya çıkmaya başladığı ve antlaşmanın bazı konularda tadili söz konusu olduğu için akan zaman içinde makam-ı saltanat bunu tasdik etmedi. Muahedede de yer alan hükümlerin çoğu zaten yürürlükteydi.

    BELGEDEN İBARET KALDIĞINI SÖYLEMEK ZOR

    Bu bakımdan metni tasdik etmeyen Birleşik Devletler senatosunun durumuna rağmen bu anlaşmanın belgeden ibaret kaldığını söylemek zor. Çünkü yeni Türkiye’nin milli mücadelesi fiilen o tarihten sonra bu antlaşma hükmüne göre çizilen yeni statüyü değiştirmek içindir. Sevr bugüne kadar çok kullanıldığı üzere reddedilen bir antlaşmadır. Zaten 1920 yılından itibaren Adana, Dörtyol, Maraş, Antep, Urfa gibi bölgelerde Sevr statüsünün bize kabul ettirmek istediği fiili işgal kırılmaya, zedelenmeye başlamıştı ve 1921 yılı eylülünde de Sakarya çok şeyi değiştirdi.

    Sevr’in belge haline gelmesi, onun bize sunulduğu, hiçbir değişiklik yapılmadan tartışıldığı ve nihayet tasdik ettirildiği 10 Ağustos 1920’den sonraki safahatla, sıcak mücadeleyle kabul edilmeyen değil edilebilemez bir belge haline dönüşmesi 1921 yılı yazına kadar devam etti ve safha safha filli işgalin kalkması yolunda antlaşmanın öngördükleri dışına çıkıldı, bu nedenle de Sevr üzerinde tadilat girişimlerine de İtilaf Devletleri temsilcileri başvurdular. Mesela İstanbul’un Britanya kuvvetleri tarafından 1920 Martı’ndaki işgali meclisin kapatılması, mebusların tevkifi ve Malta’ya sürülmesine karşılık, Büyük Millet Meclisi hükümeti Meclis Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Erzurum’da albay Rawlinson, Konya’da İngiliz yüzbaşı C. L. Campbell gibi subaylar başta olmak üzere daha birçok Anadolu mevki komutanları ve askerler tevkif edilmiş, Mondros Mütarekesi zaten burada ilk darbeyi yemişti. Sevr’in hazırlanıp dayatılması bundan sonradır ama bu sefer de mahalli ulusalcı direnişlerin başarıya ulaşması ve meclis hükümetinin ordusunu düzenlemesiyle ilk esir mübadelesi görüşmeleri ve sözleşmesi de yapıldı ve İnebolu’da Malta sürgünlerinin de bulunduğu Britanya gemisi Anadolu’daki İngiliz askeri tutsaklarla mübadeleyi tamamladı. Bu, Britanya’nın artık Ankara hükümetini bir varlık olarak resmen tanımak zorunda kalmasıdır, Fransa ve İtalya ise epeydir daha realist ve dinamik bir uzlaşmacı politika izlemeye başlamışlardı.
    Ilber Ortaylı
  • Geometri: 3
    Kimya: 1
    Fizik: 2
    Hüznün Fiziği: 4

    1k İzmir Okuma Grubu 13. Buluşması Kitabı

    Hüznün Fiziği, "Bulgaristan'da da edebiyat mı varmış?" sorusuna karşı fırlatılabilecek bir taş. Kitabın yazarı Gospodinov'dan başka ismini şu an hatırlayamadığım bir şair dışında Bulgar edebiyatçı ismi gelmiyor aklıma. Ya zayıf bir edebiyatları var ya da dünyaya iyi pazarlanamamış denebilir Bulgar edebiyatı için.

    Peki Hüznün Fiziği bize ne vadediyor? Minotor* ve soyağacı kapsamında mitolojik seyahat; akıcı, sıkmayan, espritüel anlatım; post-modern anlatıdan faydalanma, okurlarla münasebet; özellikle sosyalist dönem Bulgaristan'ı hakkında folklorik, gündelik ipuçları...

    Kitabın kapak resmindeki öküz başlı insan figürü(minotor) ve arka kapak yazısındaki kuple benim kitabın genel kurgusuna dair yanılmama sebep oldu. Ya da yanılttı demeyelim de metin kafamdaki kurgudan farklı seyretti diyelim. Nasıl farklı seyretti:

    ***sıpoylır***

    Kapakta minotor'u görünce metin tümden onun üstüne inşa edilecek fikrine kapılmıştım. Belki romanın derin yapısında zaten biz hep minotoru hissettik ama satır aralarında değil, satırlarda da daha fazla "minotor" yazmasını beklemiştim ilk görüşte.

    Ve de başkalarının öykülerini satın alarak kendi hayatına yamayan bir kahramanın kurgunun genelinde bunu yapacağı fikrine kapılmış ve yine yanılmıştım.

    Edebiyatın, kurgunun güzelliği de bu aslında; yoksa kitabın kapağına, metnine baktığımızda düşündüğümüz şeylerin aynını kitapta da bulursak pek bir tadı olmazdı herhalde okuma eyleminin.

    ***sıpoylır***

    Klasik roman kurgusundan fersah fersah uzak bir roman. Klasik roman/hikaye kurgusunda bir asıl kahraman vardır, bu kahramanın çözmesi gereken bir sorun/ulaşması gereken bir amaç vardır ve bu doğrultuda olaylar gelişir. Ancak romanımızda yazar -kitabın yazarı aynı zamanda anlatıcı da gibi geldi bana, yani yer yer otobiyografik olarak değerlendirilebilir sanıyorum- giriş bölümündeki ilginçlikle bizi yakalarken dokuz bölüme ayırdığı romanının kimi bölümlerini şahsi fikirlerini dillendirmek için doldurmuş. Bir bölümde vejetaryenlik, bir bölümde dünyanın sonu fikri, başka bir bölüm yaşlılığa dair "kurgu içi deneme yazısı" hüviyetinde.

    Kitabın ilk bölümünde on kadar alıntı var: Gaustin'den, Flaubert'ten, Pessoa'dan... Özellikle kitaptaki zıpır ve zihni sinir karaktere de ismini verdiği Gaustin'den yaptığı "Sadece çocukluk ve ölüm vardır. Aralarındaysa hiçbir şey yoktur." alıntısı kitabın sloganı olmaya aday bir cümle.

    Soyut konuları somutlaştırıp akılla açıklamaya çalışması ve bunu yaparken keyifli bir üslup tutturması bana Alain de Botton'u anımsattı.

    Son söz:
    The Saddest Places in The World**

    The saddest places is the world.***


    * minotor: mitolojide kralın karısının bir boğa ile sevişmesinden doğan yarı hayvan yarı insan canlı.
    ** Dünyadaki En Hüzünlü Yer
    *** En hüzünlü yer, dünyanın ta kendisi.
  • 1000K Bursa Okuma grubu vesilesiyle tanıdığım çok güzel bir roman: Tatar Çölü.. Maalesef buluşmaya ailemize yeni bir üye katılmasından dolayı gidemediğimden (evet dayı oluyorum) kitapla ilgili fikirlerimi burada paylaşmak istedim.
    Tatar Çölü; Dino Buzatti’nin başyapıt eseri.. İtalya’nın Kafka’sı olarak görülen yazar simgeci ve hayalci bir üsluba sahip.. Yazarlığının yanında ressam, şair ve gazeteci..
    Kitabın konusuna gelirsek;v Harp Akademisinden yeni mezun olan Teğmen Giovanni Drogo’nun ilk görev yeri dağ başı olarak adlandırabileceğimiz Bastiani Kalesidir. Fakat kaleye varmadan önceki endişesi kaleye vardığında büyük bir korkuya dönüşür şehir hayatına alışmış olan teğmenimiz burada bir saniye bile durmak istemez. Fakat bunun mesleğinde hoş karşılanmayacağını öğrendikten sonra mecburen dört ay beklemek zorunda kalır. Her günü aynı geçen bu dört ayın sonunda Drogo kaleyi terketmekten son anda vazgeçer.. Kitap sonuna kadar bu vazgeçişin nedenleri aklıma takıldı.. Biraz zorlama gelebilir ama bunun bir sebebinin de eylemsizlik prensibi ve buna bağlı olarak alışkanlık tutsaklığı olabileceğini düşünüyorum. Malum eylemsizlik prensibi, Herhangi bir cisim üzerine bir kuvvet etki etmiyorsa, yada etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfırsa, cismin durumunu değiştirmemesidir. Drogo o kadar aynı şeyler yaşıyordu ki bu dört ay boyunca kendini o eylemsizliğe durağanlığa tutsak etmişti. İnsanoğlu korkaktır çoğu zaman kendi konfor alanı (Bastiani Kalesi) terk etmek istemez.. Bir süre sonra ruhen korkaklık davranışsal olarak eylemsizlik halini alan bu tutum alışkanlık haline dönüşür ve bunun sonucunu da doğal olarak mutsuzluk ve yalnızlıktır.. Üniversitede hocam bir deneyden bahsetmişti bir fareyi kutuya kapatıyorlar. Kutunun kapısı var ve fare sürekli çıkmaya çalışıyor fakat her seferinde kapıya vuruyor. Bir süre sonra kapıyı alıyorlar fakat fare bu durumu kabullendiği için kapı açık olmasına rağmen çıkıp gidemiyor. Eylemsiz kalmayın, alışmayın, kabullenmeyin mutlaka o kapı bir gün açılacak o gemi bir gün gelecek…
    Kitapta sanki pek bir olumsuzdu dozu da genelde hep sabit ilerledi kendimce daha bir vurucu olmasını beklediğim yerlerde kendimce bu performansı göremedim. Çevirisini de beğendiğim bu romanı sizlere gönül rahatlığı ile tavsiye ediyorum.
    “Yaşam hayallerimizi gerçekleştirmek için kurulmuş bir sahne midir yoksa hayal kırıklıklarıyla yaşamayı öğrenmek için eşsiz bir tecrübe edinme yeri midir?”
  • Site sakinlerinden adaşım İbrahim Yusuf Pala 'nın roman türündeki ilk kitabı Kaybolan Düşler Senfonisi merakla okuduğum bir kitap oldu. Adıma imzalı şekilde hediye ederek okumamı sağladığı için kendisine teşekkürlerimi iletiyorum. Yeni yazarlara ilgim olduğundan bu eseri okuyup görmek istedim, çünkü içlerinden başarılı işler çıkıyor amatör deyip geçmemek lazım. Popüler yazarların tamamı ilk başlarda deneyimsizdi bunu unutmamak gerekir. Tür olarak nereye koysam bilemedim. Başlangıçta aşk romanı gibi görünse de, bazen yeraltı bazen de psikolojiye dönüyor kitap. Fazla karakter yer almıyor ve kısa sürede okuyup bitiremeniz mümkün çerezlik gibi diyebiliriz. Dil oldukça anlaşılır ve sade, betimlemeler kısa ve yerinde. Durağan bir yapısı yok ve olaylar hızlı geliştiğinden sıkıcı denemez. Konu biraz klasik belki ama merak uyandırıyor ilerledikçe. Hikayede Ramazan Salti adında yazar bir arkadaşımız var ve onun hayatından kesitler okuyoruz. Meltem Mira diye bir kadına fazlasıyla takıntılıdır ve ona ulaşması mümkün olmamakla birlikte biraz da onun için yazar olmak ister. Bay Şair lakaplı baş karakterin Teoman diye hayali bir arkadaşı vardır yani az biraz kaçıktır kendisi. İşin içinde şizofreni olunca değişik durumlar çıkıyor ortaya. Kitapta argo ve küfür var fakat rahatsız edici değil. Yazar sanki daha fazla küfür etmek istemiş de ayıp olur diye kaçmış gibi geldi bana. Bukowski hayranlığı gördüm kitapta, gerek kadınlarla olan ilişkileri, gerek edebiyata olan sevgisi ve aşırı dürüst tavrı öyle bir izlenim bıraktı. Sonlarda kitap yazılan bir bölüm var ki en eğlenceli kısım olabilir, çünkü sonunda kahkaha attım. Kitap içinde kitap olma durumunu beklemiyordum ancak başarılı diyebilirim. Meltem'e duyduğu bana göre aşk falan değil bayağı takıntı. Ünlülere aşırı hayranlık besleyip onsuz tek günü geçmeyen fanatikler vardır, bu baş karakterin durumu bu işte. Bir an aşırı sevgiden öldürecek diye beklediğim oldu. Aşklı meşkli kısımlar beni sıksa da genel olarak eğlendim diyebilirim. İlk roman deneyimi adına başarılı bir kitap bana göre. Biraz daha uzun olabilir mi diye düşündüm ama uzatılacak bir durum yok ortada. Funda biraz gıcık bir karakter gibi gelmişti ancak sonradan sevdiriyor kendini. Yazarın kendisini daha çok geliştirmesi lazım ancak ilk sefer için iyi bir kitap bana göre. Ben edebiyat eleştirmeni değilim okur gözüyle bakıyorum olaya, kaldı ki kitapları tek okuyan meslek grubu onlar değil. Kısacası adaşıma bundan sonraki edebi yaşamında başarılar diliyorum. İbrahim Yusuf hocam sen ağzına geleni yaz gitsin küfür dilin cilasıdır, samimiyet önemli boşver ölümlü dünya.