Tuco Herrera, Aziz Nesin'li Anılar'ı inceledi.
 04 Nis 17:33 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

"Cezaevinin Bahçesine Ayva Ağacı Diken Bir Şair ve Gözyaşını Kahkaya Çeviren Bir SİMYACININ Anıları ...

"12 Eylül sabahını (F. Otyam , Y. Özkan vb arkadaşlarla) Kuşadası'ndaki kültür gecesinde karşılamıştık. Gece yarısı , kaldığımız otelin lobisinden Fikret Otyam' ın telefonuyla uyanmıştım.Cümle aynen aklımdadır. "Aşağı gel, Evren yönetime el koydu." Bu iki küçük cümledeki gerçeğin hayatlarımızı nasıl derinden etkileyeceğini o anda kestirebilmek kolay değildi."

Bu satırların sahibini 30 küsür sene evvel Maltepe Cezaevine koymuşlardı .. Bedenen oradaydı belki ama düşünceleri hapsedemezsiniz..Ve ne diyor Bertolt Brecht Beş Paralık Roman adlı kitabında , "İnsan hapishane duvarları içinde de özgür olabilir." Düşüncelerine zincir vuramadıkları için tuttu şu satırları yazdı..

Maltepe askeri cezaevinin avlusunda
Sisler içindeki Büyükada’nın karşısında
Oturmuş yazarım bu şiiri

Eylül başlarında bir cumartesi sabahı
Lodos titretiyor ağaçları
Yağmur geceden yıkamış çiçekleri

Gökyüzü mavi, bulutlar beyaz
Ardından baharın geçti koca bir yaz
Hapisteyiz hâlâ ve güzün ilk serinlikleri

Avlunun dört yanı dikenli teller
Tellerin gerisinde nöbetçiler bekler
Kapanır uykusuzluktan gözleri

On gündür çocuk sesi duymadım
Özledim “baba” deyişini kızımın
Özledim beni görünceki sevincini...

Hayatım benim, kırk yıllık hayatım
Seni başarabildiğimce dürüst yaşadım
İçim burada da pırıl pırıl şimdi

Geçer, güzelim, bu günler de geçer
Sökülüp atılır dikenli teller
Koparır halk bir gün zincirlerini...

Diyorum ya dört duvar arasındaydı..Kim bilir başını kaldırdığında ranzasını , görüş gününde gri bulutlu gökyüzünü görüyordu .. İnsanlığını da elinden alamamışlardı yaa .. Kalktı cezaevinin bahçesine bir de AYVA AĞACI dikti.. Öyle bir ayva ağacı ki onun gölgesine kimler kimler , nice isimler konuk oldu sonrasında ..Sevdiklerine bu ağacın gölgesinde mektuplar gönderdiler yazıp yazıp.. İsmi Ataol Behramoğlu bu güzide şahsın , bu değerli şairin .. Ben şahsım adına ne şiirden anlarım, ne de öyle pek fazla şair bilirim .. Odun - kereste aromalı bizim bünye .. Pekte dingin bir ruhum yok şiir okuyacaklık .. Nerden tanıyorum kendisini derseniz Aziz BABA' dan .. Köşe yazılarını takip ederim ..Sık sık anar kendisini yazılarında , tv lerdeki sohbetlerde .. Bu kitabı öylesine çok aradım ki size anlatamam .. Bizimkisi manyaklık tabi .. Kişisel bir hayranlığın da ötesi..Bir saplantı .. N'apayım ben de böyleyim.. Kitabın baskısı uzun bir müddet yoktu.. Geçen Ankara okuma grubu ile Liman Kitap Cafe' ye gidince sorayım dedim .. Şansıma 1 tane varmış ..Aldım hatmettim ve bu büyük adamlarla ilgili bilmediğim pek çok yeni şey öğrendim .. Sizlerle de paylaşayım eğer isterseniz..

Aldım açtım ilk sayfayı .. Bu tekin yayınlarında 4. basım imiş .. 2016 basımı .. Sonra bir otobiyografi Ataol Behramoğlu' na dair.. Bir sayfa daha çeviriyorum , şaşırtan bir başlık.. "En Çok Sevdiğim ve En Çok Çatıştığım Yazar..." Açıklayayım. Kendisi , bilenler bilir ama bilmeyenler için söyleyeyim asker kökenli bir yazar ..Askerle niçin ilişiğinin kesildiğini bir başka incelememde ayrıntısıyla anlatırım .. Konu uzamasın..Dolayısıyla subaylıktan gelme olduğu için korkunç derecede otoriter , çalışkan ve disiplinli bir insan .. Bunun böyle olduğunu sadece kendisini okuyarak değil aynı zamanda karşılaştığım onu tanıyan insanlara da sorarak teyit ettim.. Oğlu Ateş Nesin' in anıları var ki onlar yeter..İnanılmaz otoriter bir şahsiyet .. Hal böyle olunca 1970 lerin başında halen daha bir sendikaları olmayan yazarları bir çatı altına getiren isim oluyor Aziz Nesin ve Yaşar Kemal (ki bu ikilinin arasında da inanılmaz bir savaş var normalinde ) İnanılmaz çalışkan , inanılmaz girişimci ama bir nebze dediğim dedik bir isim Aziz Nesin diyorum yaa..Yazarlar da esasen çalışkanlığından şikayetci değiller ..Çünkü ilkin kendilerine verilen bir "umumi heladan" yola çıkıp onlara başını sokabilecekleri bir yapı sunuyor kendisi .. Kendinden başka başkanlık edecek aday yok ama etkisini sürekli kısıtlamaya çalışıyorlar =)) En sonunda ismi otodidakta çıkıyor sendikada ..Ataol Behramoğlu da pek çok çatışmış olacak ki , şunları demiş bu konuda :

"Yakından ve kişisel olarak tanıdığım hiçbir yazarı Aziz Nesin ' i sevdiğim kadar sevmedim . Hiçbirine Aziz Nesin' e kızdığım kadar kızmadım.Hiçbir yazar konusunda Aziz Nesin konusunda olduğu kadar çelişkiye düşmedim.Hiçbiriyle Aziz Nesin' le çatıştığım kadar çatışmadım.Hiçbiri beni Aziz Nesin' in etkilediği kadar etkilemedi.Ve hiçbirine Aziz Nesin' e duyduğum kadar hayranlık duymadım.

Kendisi de tıpkı benim gibi Bir Sürgünün Anıları kitabıyla tanışmış onunla ."Gülmekten çok gözlerimin yaşardığını anımsıyorum" diyor GÖZYAŞINI KAHKAHAYA ÇEVİREN SİMYACI için .. Çok uzatmamak adına kısa kesiyorum .. Kitapta bir otel odasında atlet fanila ile arzı endam eden Aziz Nesin ve davudi sesi ile karşısında sinirden kırılan Yaşar Kemal' i, onları ayırıyım derken arada kaynamamak için en sonunda bu iki dev yazarı Fareler ve İnsanlar' daki Leni ile George benzetmek suretiyle ortamdaki gergin havayı almaya çalışan Ataol Behramoğlu' nun çareziliğini (YALNIZ ŞU SAHNENİN EPİCLİĞİNİ BİR AKLINIZA GETİRİN !!! O ANI GÖRMEK İÇİN GÖZÜMÜ DAHİ KIRPMADAN TÜM ARŞİVİMİ VERİRDİM.. PLAKLARIM DA DAHİL =)) ) , 70 lerin 80 lerin siyasi havasını , Ataol ve Nesin arasındaki mektuplaşmaları ve bu mektuplar arasındaki çok ilginç bazı olguları okuyacaksınız ..Çehovdur, Puşkindir, Gogoldur, Mayakovskidir, Sokratestir bunlar da işin bonusu..Herkes okusun mu ? Karar sizin .. Sıkılmayacağınızın garantisini veriyorum .. Şuraya da bir telefon konuşması bırakayım Aziz BABA' dan ..Niye "BABA" diyoruz anlaşılsın .. İyi oku POKE TOPU!! =))

"Aziz Ağabey" demiştim , "sizce yazarlarımız için bu kadar uğraşmaya değer mi?"

"Aslında," diye yanıtlamıştı beni ,"sen şimdi yine bir takım vatanseverlik söylevleriyle bana karşı çıkarsın ama , bu soru VATANIMIZ İÇİN DE sorulabilir... Çünkü vatanımız bok içinde ve daha da çok boka gitmekte...AMA MARİFET , GÜLLÜK GÜLİSTANLIK BİR VATAN İÇİN DEĞİL , BOK İÇİNDEKİ VATAN İÇİN BİRŞEYLER YAPABİLMEYE ÇALIŞMAKTIR..NEDEN? ÇÜNKÜ ""BİZİM"" VATANIMIZDIR DA ONDAN..."

Unutulan ve şahsım tarafından şu an eklenen , last but NOT LEAST isim , sitemizin yeni "BABA" sı, sevgili arkadaşım Necip Gerboğa .. Bu fırsatı gole çevirmemize ön ayak olduğun için pek çok ama pek çok teşekkür ederim sana .. Selam ve bitmek tükenmek bilmez bir İŞSİZLİKLE !! =))

Bu da "bebişin" bonusu olsun =)) uyurken kısık sesle veriver arkaya =))

https://www.youtube.com/watch?v=yUxb139X-N4

Eray Turkoglu, İçimizdeki Şeytan'ı inceledi.
01 Nis 15:10 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Aslında çoğumuzun içinde olan kötülükleri bir anda yüzümüze vuran güzel bir eser ve okuduğum en iyi ilan-ı aşk var bu kitapta.
Onun dışında her alanda belirtilen mermi gibi fikirsel cümleler var. Dönemin popüler yazarlarına fena giydirilmiş acımamış.
merak edenler için karakter analizi;

Ömer : Sabahattin Ali'nin kendisi,
Bedri: Sabahattin Ali'nin olmak istediği adam,
Nihat: Hüseyin Nihal Atsız
İsmet Şerif: Peyami Safa
Şair Emin Kamil : Necip Fazıl
Prof. Hikmet : Mükrimin Halil Yinanç
tatar suratlı herif: Zeki Velidi ya da Abdülkadir İnan imiş.

Nihal Atsız bu kitaptan sonra Sabahattin Ali'ye dava açıyor. Olaylar uzayınca turancı bir grup Sabahattin Ali'ye saldırıyor. 3 Mayıs'taki ikinci duruşmada Atsız yanlısı kalabalık bir öğrenci grubu Ankara sokaklarında yürüyüş yapıyor. Sabahattin Ali'nin kitapları yakılıyor. polisin karışması ile olaylar büyüdükçe büyüyor. Mayıs'taki son duruşmada Nihal Atsız, 4 ay hapis cezasına çarptırılıyor.

kitabı okurken hem hüzünlenip hem sinirleneceksiniz. listenize eklemenizi mutlaka öneririm.

DUA, Düello'yu inceledi.
 23 Şub 22:11 · Kitabı okudu · 5 günde · 10/10 puan

"Yıllar yılı
aynı kitabı okudu durdu
Adı
Acılar bilgisi
Acılar bilgisi
Acılar bilgisi
Acılar bilgisi"


1949 yılında Ankara'da doğar. Tıp fakültesini bitirip doktor olur. Sade ve hüzün kokan yüzlerce şiir yazar. Bir kaç şiiri, Ezginin Günlüğü grubu tarafından bestelenir. 1987 de Abdi İpekçi Barış Ödülünü alır.

"Sen bu şiiri okurken 
ben belki başka bir şehirde 
ölürüm."

der ve 44 yaşındayken Ankara değilde bir başka şehirde Sivas'ta 1993 yılında yakılarak öldürülen 37 kişiden biri olur. Böyle bir ölümü kendisi de düşünmemiştir eminim.

Şiirlerinde sanki hissetmiştir acı bir ölümü olacağını,
Bir masal yazar ve ölüsünü arar pencereler önünde, halbuki pencereler bile kül olmuştu.



Ve EYLÜL,
Benim ayım, hayata başlama ayım, güzel ayım.

Her gelişinde hazan dolardı içim. Yapraklarım solar, güneşim batar, yağmurlarım içime içime yağar..

Şiirlerde buram buram eylül kokuyordu, eylül kadar hüzün, eylül kadar çaresizlik ve eylül kadar yalnızlık kokuyordu. Kovulup, kovulup tekrar acılara dönülen şiirlerdi bunlar.

Şiirler içine çekiyordu birer birer.

Ansızın'la ay denize düşerdi ve birini hatırlarsınız sizde, eskilerden bir şeyler canlanırdı anılarda.

Ayna şiirinde o büyük aşkınız biterdi ve şarkılar yine hep yarım kalırdı.

Eski fotoğraflar şiirini okuyunca unutulmuş bir akşamda hüzün dolardı yüreğe.

Sonra sizlerde bir gökyüzü ararken anlardınız, acılarınızın aslında umutlarınız olduğunu.

Ve bilir misin sen yanıma gelince de "koşuşurdu yıldızlar karanlığa doğru"

"Neyse kapatalım sevda konusunu,
Bu böyle hüzündür
Bir gün, bir çözüm ona da bulunur mutlaka"



Ve KARŞI GECE

Tam kitabın ismine uygun (toplu şiirler kitabı olduğu için ayrı isim belirtiyorum) gece temalı şiirler ve şiirinde söylediği gibi ömrünün kozalaklarını çok erken zamanda yakmış daha doğrusu yakılmış bir şair.

Sen varsın şimdi bir türkü tutturup ölüme giden.
Yine hayat acıtıyordu seni ve beni ve herkesi...

Yıl 1968 olsun 1993'e gelmesin hayat dursun.

O işçi kız nerelerde acaba hala seni seviyor mu?

Hala karanlık yüzlü adamlar birilerini alıp götürüyor ve yine değişen bir şey yok dünyada

Ve benim içimde de "grev fırtınalarının
estirdiği uğultular var" artık senden sonra, ondan sonra.

''Her şey geçer,
Aşk da
Acı da geçer''
Dedin, dedin ama geçmedi."



Ve EFLATUN ÖLÜM
https://youtu.be/XvMHhMrpGwA

Noviembre (Kasım) https://youtu.be/afJuwtX6nz0
İspanyol yönetmen Achero Manas'ın 2003 yapımı filmi, Noviembre(Kasım) mutlaka izlemenizi tavsiye ediceğim bir filmdir.Filmin, konusu bir grup tiyatro aşığı idealist gencin, insanların birbirleri için karşılıksız hiçbir şey yapmadıkları, aşırı bireyci doksanların son dönemini eleştirmesi üzerine kurulmuştur.Ve sanatın duvarlar arasında değil daha cesurca ve halkla iç içe olması gerektigine inanmalarını anlatır.
Film ,Alfredo Baeza(Oscar Jaenada) adlı gencin ailesini bırakarak Murcia’dan Madrid'e konservatuar kazanmak için gelmesiyle başlar.Sırtından indirmediği garip kuklası ve sokak lambasıyla hazırladıgı mizansen(kısada olsa çok güzeldir)onun konservatuara giriş bileti olur.Alfredo ilk günden edindigi arkadaş grubu ile günlerini konservatuar ve kantinde geçirmekten artık sıkılmaya başlamıştır bir gün attıgı bir yalan yüzünden hocasıyla kavga etmesi(bu sahne çok dikkatli izlenmelidir)onun ve arkadaşlarının hayatını değiştiren gün olur.O tartışmadan sonra konservatuarı bırakır ve çalışmaya başlar.Artık hayallerini gerçekleştirme zamanıdır.Arkadaşlarıyla Noviembre adlı bi grup kurarlar bu grup ki manifestolarıda vardır,gösterilerini sokaklarda yapacak,kimseden para almayacak ve para önerilen hiçbir teklif kabul edilmeyecektir.İstedikleri bağımsız tiyatro fırsatı artık gerçekleşmeye başlamıştır.Yaptıkları oyunlarda diyalog pek yoktur, konuşmalar doğaçlama gerçekleşir ama sergiledikleri sahneler herkesin sevgisni kazanmalarını sağlar.Olaylar başta güzel gitmeye gitse de ,bir süre sonra başları ilk olarak polisle derde girer polisin malzemelerine el koyması grubu sadece daha fazla ateşler ve performansları gittikçe daha yüklü bir sosyal bilinç kazanır.
Gösterilerinde her türlü marjinalliği ele alırlar en başından beri istedikleri dünyayı degiştirme hayalleri güzelce devam eder. Bu dünyada varolan kokuşmuş sistemin tiyatrodaki etkilerini ele alıp sürekli eleştirirler, fakat sergiledikleri son gösteri daha büyük makamlarla başlarının belaya girmesine sebep olur ve sokaklarda gösteri yapmaları yasaklanır.Bu karar her türlü tehlikeye atılmaktan korkmayan gençler için ölümcül bi durumdur ama karara boyun eğmekten başka çareleri yoktur.Bir müddet birbirlerinden koparlar bu arada Alfredo ve sevgilisi Lucia’nın kızları olur bu durum Alfredo'nun iş yapmayan bir barda gitar çalmasına sebep olur. Hayat zordur ve para kazanması gerekir. Grup, birgün para karşılığı bir iş teklifi alır ama hangi yoldan gitmeleri gerektiği konusunda oyuncuların fikirleri birbirlerinden farklıdır ve bu durun grup arasında gerilime sebep olur ve kısa süreli bi dağılma başlar. Bir süre sonra, grup yeniden ortaya çıkma kararı alır ve bunu sansasyonel bir gösteriyle gerçekleştirirler. İspanyol Kraliyet Tiyatrosuna, gizlice girip kendi dünyalarını anlatmayı denerler sonunda ne mi olur? Bunu, izlediginiz zaman görseniz daha iyi olur. Filmin, ilginç bir yanı da belgesel tarzında ilerliyor olması.Yaşanan hikayenin gerçek olup, olmadığına bi türlü karar veremiyorsunuz. Belgeselin gerçeklik duygusu ile sinemanın kurgusallığı birleşince ortaya çok güzel bir film çıkmış. Yaşanılan hikaye, 9o’lı yılların sonunda geçiyor ama kişilerin son hallerini gördügünüz zaman filmin 2030-40 yılların da geçiyor gibi gözükmesi kafanızı karıştıyor.Filmde ki ,tarih-kurgu aldatmacası, izleyenin hoşuna gidiyor ve merak uyandırıyor.

Achero Manas'ın bu filmi 23.istanbul film festivalinde de gösterilmiş ve çok begenilmişti .Yönetmen, bu filmde kendi görüşlerini ortaya çok güzel koymuş yansıtılan kişilerin ilüzyon dolu gençlik ve yaşlılık dönemleri ve savaştıkları politik düzenin onları nasıl yok ettigini çok güzel sergilemiş.Filmin sonunda karakterlerden birinin söyledigi söz çok anlamlıdır ve bu konuda bazı şeyleri çok güzel özetler “Dünyayı değiştirmek istemiştik,ama perişanca yenildik.Şimdiyse değişmemek için ben dünyaya direniyorum”günümüz kapitalist dünyasında bir çok sanatsal girişim ve öğenin nasıl yok oldugunu ve acımasızca ezildiğini görüyoruz. Bu, durumu da yönetmen filmin sonunda, İspanyol Şair ,Gabriel Celayan’nın güzel bir şiiriyle çok güzel özetlemiş...

“El arte es un arma Cargada de futuro”
“Sanat,içinde geleceği barındıran bir silahtır..

MİSAK MANUŞYAN
Adıyamanlı Misak
Artun Mimar, II. Dünya Savaşı’nda Fransa’da Naziler’e karşı direnişin sembol ismi olan Adıyamanlı komünist militan ve şair Misak Manuşyan’ı kurşuna dizilmesinin 69. yılında bizlere yeniden hatırlatıyor.
Artun Mimar
Bazıları onu gamlı bir şair olarak tanır, bazıları bir komünist çetesi lideri, bazıları ise düşmana karşı mücadele etmiş gözü pek bir yurtsever-partizan. Her ne olursa olsun, kaderiyle bir türlü barışamamış bir insandır Manuşyan. Ona en fazla ihtiyaç duyduğu anlarda kaderi etrafındaki bütün mutluluk ve şefkati alıp gitmiş, yerine acı ve hüznü getirmiştir. Mutluluğa ve huzura eriştiği vakitlerde ise acı ve hüznü kendisine getiren o olacaktır. 1 Eylül 1906'da, Adıyaman'da doğan Manuşyan, hayatının ilk yıllarında keder duygusuyla tanışacak, o kadar ki, benliğine işlemiş olanlar karakterine ketumiyet ve sukut olarak yansıyacaktır.
Kaderine karşı olan isyanını ve mutluluk arayışını belki de en iyi on iki yaşındayken yazdığı bir şiiri gösterecektir.
Sevimli küçük bir çocuk
Bütün gece boyunca
Hoş ve ılımlı gün ağartısında
Gül buketleri yapacağını düşündü
1925 yılında Marsilya Limanı'ndan Fransa'ya ayak bastığında, yanında ailesinden geriye kalan ve 1915’in gayya kuyusuna kaptırmadığı tek ferdi, kardeşi Garabet vardır. Suriye ve Lübnan arasında yıllar geçmiş ve Misak 18 yaşına gelmiştir. Kaçak olarak geldiği Fransa'da marangozluk öğrenir. Marsilya'daki zor hayat, Manuşyan kardeşleri şanslarını bir de Paris'de denemeye zorlar. Paris'e gelmelerinden bir süre sonra Garabet hastalanır ve yatağa düşer. Kardeşinin tıbbi ihtiyaçlarını karşılamak için Citroen'de fabrika işçisi olarak çalışmaya başlayan Misak, kaderi tarafından tekrar oyuna getirilecek, kısa bir süre sonra kardeşini kaybedecek ve Büyük Buhran döneminde işinden çıkarılacaktır. Peşpeşe vuku bulan bu iki hadiseden sonra düzensiz olarak çalışmaya başlar. Heykeltıraş ve ressamlara poz dahi verir... Ancak, bilhassa merak saldığı edebiyatla daha yakından ilgilenirken, çocuklukta bıraktığı tutkusu şiir yazmayı yeniden ihya etmek ister. Arkadaşı Keğam Atmacıyan ile 2 tane edebi dergi çıkarmaya başlarlar: Çank (Çaba) ve Mışaguyt (Kültür). Fransız ve Ermeni Edebiyatları üzerine makaleler yayınlarlar, ayrıca Baudelaire, Verlaine ve Rimbaud çevirileri yaparlar. Aynı dönemde, Sorbonne'a dışarıdan kaydolup edebiyat, felsefe, siyasi bilimler ve tarih dersleri alırlar.
Yıllar hayatta kalma mücadelesi içinde geçerken, 1934'e gelindiğinde Misak, Komünist Parti ve Ermenistan Yardım Komitesi (Hayastani Oknutyan Komite) üyesi olmuştur. Meline’si ile burada tanışacaktır...
Çoğu insan gibi Manuşyan'ın da hayatı 1939 yılının Eylül ayında radikal anlamda değişir ve sekteye uğrar: II. Dünya Savaşı başlamıştır. Komünist Parti yasaklanıp lağvedilir, kendisi işten çıkarılır ve Paris'in bir hayli kuzeyinde yer alan Rouen'de tornacı olarak çalışmak zorunda kalır. Bunun dışında bütün dergi ve çeviri işleri de yarılanır kalır...1940 yılında Paris'e geri döner ve Komünist Parti'nin lağvedilmesinden dolayı yasaklanmış olan militan hareketlere aktif olarak katılmaya başlar. 22 Haziran 1941'den, yani Almanya'nın SSCB'yi işgalinden hemen önce Misak Manuşyan antikomünist bir dalga sonucu tutuklanır ama birkaç hafta sonra salıverilir.
Hapisten çıktığında Göçmen Emekçiler'e (Main-d’œuvre immigrée) katılır ve Ermeni kolunun siyasi sorumlusu seçilir. Ayrıca, 1942'de Yahudi Boris Holban tarafından biraraya getirilmiş silahlı partizan gruplarına katılır. Bu gruplarda Romanya ve Macaristan Yahudileri ekseriyeti oluştururken, birkaç Ermeni de mevcuttur. 17 Mart 1943'te ilk kez bir silahlı hareketin içinde yer alır. Disiplinsizliği sebebiyle yoldaşları tarafından kınanır ve bir süreliğine “menkub” hale düşer.
Bundan sonraki dönemde Boris Holban, Paris Silahlı İşçi ve Partizan Grupları Başkanlığı’ndan istifa eder ve yerini Manuşyan'a bırakır. Ağustos-Kasım aylarında Manuşyan ve grubu otuza yakın operasyon yürütürler. Bunların içinde üst düzey Nazi subaylarının sokak ortasında vurulması oldukça sansasyoneldir ve ses getirir. O kadar ki bir süre sonra bazı üst rütbeli Nazi askerler sokaklarda üniforma giyemez olurlar! Bunun yanı sıra birkaç kamyonlu Nazi konvoyu da bombalanır.
16 Kasım 1943 günü Manuşyan, Evry Petit-Bourg Garı’nda yakalanır. Şiddetli işkencelere maruz kalır. Bütün amatör direniş hareketlerine gözdağı vermek amacıyla Naziler ünlü Kırmızı Afiş'i (L'Affiche rouge) hazırlarlar. Paris'in her köşesine astıkları nüshalarda Manuşyan'ı bu kelimelerle tanıtırlar: “Ermeni, çete başı, 56 suikast, 150 ölü, 600 yaralı.” Ancak Kırmızı Afiş meselesi beklenilenin tam tersi bir etki yaratır. Direniş için Manuşyan bir şehir amblemine dönüşür. Direniş sempatizanları sayısında büyük bir artış görülür.
Manuşyan ve 23 yoldaşı, bundan tam 69 yıl önce bu günlerde, 21 Şubat 1944'te kurşuna dizilirler. Grup üyesi Olga Bancic de 10 Mayıs'da boynu vurularak öldürülür...
1955'te anısına açılan “Misak Manuşyan Grubu” Sokağı vesilesiyle sürrealist yazar Aragon “Hatırlamak için kıtalar” şiirini yazar ve bu şiirin Léo Ferré tarafından “Kırmızı Afiş” adıyla bestelenir.

Ne şan ne gözyaşı istediniz
Can çekişenlerden, ne org ne de dua
On bir yıl, hemen geçer on bir yıl
Sadece silahlarınız vardı
Ölüm boyamaz gözlerini Partizanların

Şehirlerimizin duvarlarında yüzleriniz vardı
Karanlıklardı, sakalınızdan, tehditkar kaba gecelerden
İsimlerinizin telaffuz zorluğundan
Afiş bir kan lekesini andırıyordu
Geçenler korkutulmak isteniyordu

Herkes sizi Fransız görmemeyi tercih ediyordu
Gözleri olmadan gidiyordu insanlar sizin için gün boyu
Sokağa çıkma yasağında dolaşan parmaklar
“ÖLDÜLER VATAN İÇİN” yazmışlardı fotoğraflarınızın altına

Farklıydı bundan kasvetli sabahlar
Her şeyde tek rengi vardı kırağının
Şubat sonunda son zamanlarınızda
O zaman sizden biri sakin dedi ki
Sağ kalacaklara, herkese mutluluklar
İçimde nefret olmadan ölüyorum Alman halkı için

Elveda acılar elveda zevk ve güller
Elveda hayat elveda ışık ve rüzgâr
Evlen bahtiyar ol ve beni düşün sık sık
Sen ki güzellikler içinde kalacaksın
Her şey sonunda Erivan'da bittiğinde

Heybetli bir kış güneşi tepeyi aydınlatıyor
Ne kadar güzel tabiat, yüreğim çatlıyor
Muzaffer adımlarımız üstüne gelecek adalet
Ah, Meline’m, sevdalım, yetimim
Yaşamanı ve bir çocuğun olmasını istiyorum

Tüfekler patladığında yirmi üç kişiydi
Vakitlerinden önce gitti kalp veren yirmi üç
Yabancı ancak kardeşimiz yirmi üç
Hayata ölecek kadar tutkun yirmi üç
Düşerken Fransa'yı haykıran yirmi üç

AGOS

Mustafa Oner, Sineklerin Tanrısı'ı inceledi.
06 Şub 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sineklerin Tanrısı, Nobel Edebiyat Ödüllü İngiliz romancı ve şair William Golding'in 1954 yılında yazdığı romandır. Bir kurgu romanı olan Sineklerin Tanrısı 2. Dünya Savaşı sonrasında bir zamanda geçer. Bu kitap, insan doğasında bulunan hem iyi hem kötüyü konu alır. Sineklerin Tanrısı, saf ve temiz olan çocukların bile ne kadar vahşileşebileceğini, hırslarının esiri olabileceğini gösterir. Her insanın içinde hem iyilik hem de kötülük vardır. Zamanla insanlar içinde yatkın olana eğilim gösterirler. Sorgulamayı ve düşündürmeyi sağlayan Sineklerin Tanrısı basit bir konuya sahipmiş gibi görünüp içinde çok şey barındıran değerli bir eser konumundadır.
Kitap şu şekilde özetlenebilir:
Issız bir adaya düşen ve kitapta sayıları tam olarak belirtilmeyen bir çocuk grubu yaşam savaşı vermek için kendi aralarında kuvvetlenirler. Kendi aralarında iş bölümü ve uyum sorununda anlaşırlar. Bu arada bu gruba adanın başka köşelerine düşen çocuklar da katılınca, bir yönetim ihtiyacı doğar. Kargaşanın çözümünü lider seçmekte bulurlar. Sonunda lider olarak Ralph'ı seçerler. “Domuzcuk” lakaplı çocuk bulduğu deniz kabuğuyla bir anda dikkatleri üstüne çeker fakat lidere bu kabuğu kaptırınca üzerindeki tüm dikkatler de bir anda dağılır. Bununla beraber katolik lisesi öğrenci grubu da deniz kenarındaki gruba yaklaşır ve bu gruba katılırlar. Liderlik ciddi anlamda sorun olmaya başlar. Çare olarak ise liderliği bölmekte bulurlar. Avcılıkla ilgili konuları katolik okulu başkanı olan Jack’e verirler. Küçük olan çocuklara bakma görevini Domuzcuk’a verirler. Önceliği karın doyurmaya, yatacak barınaklar ayarlamaya, korunmaya ve kurtulmaya ayırırlar. Kurtulmak için dağın en tepesine ateş yakmayı planlarlar ve bunun sorumluluğunu avcılığı üstlenen Jack’e kabul ettirirler. Ne de olsa avlanırken ateşe de bakabilir düşüncesi hakimdir. Yemek ve yatma ile ilgili işlerde sahilde kalan gruba düşer. Ateşin başındaki nöbetin aksadığı bir anda, adaya yakın bir yerden gemi geçer ve ateş söndüğü için adadakileri göremezler. Sonunda zincirler kopar ve adadaki çocuklar, bir yanda Ralph diğer yanda katolik okulu başkanı Jack olmak üzere iki gruba ayrılırlar: Jack ve onun grubunda olan çocuklar dağa çıkar ve Ralph ve Ralph’in yanında bulunan çocuklara düşmanca tavırlar takınırlar. İki tarafın da belli başlı eksikleri vardır. Bunları tamamlamak için karşılıklı karşılaşmalar olur ama bu karşılaşmalar da sonuçsuz kalır. Simon’un bir gece ormanda gezerken gördüğü canavar (paraşütçü) onun sahile kadar kaçmasını sağlar. O sırada sahilde bulunan ve canavar için çözümler arayan Jack ve Ralph’in grubu Simon’u görünce karanlığın da etkisiyle canavar zannedip linç ederler. İki grup Simon’u öldürdüklerini anlayınca tekrar ayrılırlar. Tekrar barışmak için çaba harcayan Ralph ve Domuzcuk, dağdaki kalede kalan Jack ve grubunun yanına giderler. Domuzcuk, Roger'in tepeden üzerine yuvarladığı kaya ile birlikte uçurumdan yuvarlanarak denizdeki kayalara çakılıp ölür. Ralph ise kaçıp çalılıklara saklanarak kurtulur. Jack ve grubunun Ralph’ı öldürmek için tekrar aradıkları sırada adaya bir gemi yanaşır ve çocukları kurtarır.

merve yaprak, bir alıntı ekledi.
04 Oca 2017 · Kitabı okudu · 8/10 puan

9. BÖLÜM
SONSUZ SABIR
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim? “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur,” dedi derviş. “Fakat böyle yapmazsan, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.” Kadın ondan ayrıldı ve adı Arif olan başka bir derviş aradı ve ondan sonra Hakîm’i buldu ve Deli’yi, sonra da Alim’i ve pek çok diğerlerini ...
Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi. İşte cennet ağacı oradaydı ve dallarında asılı duran parlak cennet meyvesiydi. Ağacın yanında duran ilk derviş, Sabar’dı.
“Neden ilk karşılaştığımızda cennet meyvesinin muhafızı olduğunu söylemedin? diye sordu kadın.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın. Ayrıca, ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.”
Bir zamanlar İtalya’nın bir köyünde çok yoksul bir adam yaşarmış. Delicesine, varoluşun sırrını öğrenmek istiyormuş, Böylece çok çalışıp Himalayalara gitmeye ve bir guru bulmaya karar vermiş. Sıkı bir şekilde çalışmış ve yirmi yıl sonunda yol parasını biriktirmiş.
Müthiş bir fırtına patlayıp kendini ıssız bir adanın kıyısına vurmuş halde bulduğunda yaklaşık iki haftadır yoldaymış. Sonunda bir tankerin dikkatini çekmeyi başarıncaya kadar bir sonraki yirmi yılı adada geçirmiş. Onu almışlar ve bir uçak bulduğu Bom-bay’e götürmüşler. Gemi battığında parasının bir kısmını kurtarmayı başarmışmış.
Her nasılsa bindiği uçak kaçırılmış. Ama korsanlar onu çölde
serbest bırakmaya karar vermişler. Bir köye yürümüş ve kendisini Himalayalara götürecek otobüsü beklemiş.
Birkaç ay içinde otobüs gelmiş ve onu Himalayaların eteklerine bırakmış. Uzun süre yürümüş fakat sonunda gurunun mağarasına varmış. Ve hayatın sırrı hakkındaki sorusunu guruya sormuş.
Guru, “Hayat bir ırmaktır” diye cevaplamış.
Adam çılgına dönmüş ve kollarını sallayarak guruya bağırmış, “Elli yıldır sana ulaşmaya çalışıyordum. Yol parası için çılgın gibi çalıştım. Gemim battı ve sonra da uçağım kaçırıldı ve lanet olsun -şimdi de sen bana hayatın bir ırmak olduğunu mu söylüyorsun?”
Guru şöyle dedi, “Değil mi?”
Hayat çözülecek bir bulmaca veya bir sorun değildir. Hayat sevilecek ve yaşanacak bir sırdır. Ve sır, çok uzaktaki bir şey değil, çok aşikar olan, burada-şimdi olan bir şeydir. Sır, varoluşun böyleliğidir; bu nedenle gurunun cevabı, “Hayat bir ırmaktır” olmuştur.
Guru bir ırmağın kıyısında oturuyor ve ırmağın akışını izliyor olmalıydı. O anda bilinci tamamen ırmakla doluydu, ırmaktan başka hiçbir şey yoktu.
Başka bir ustaya, “Hakikat nedir?” diye soruldu ve o, “Avludaki servi ağacı” dedi. Avludaki güzel servi ağacına bakıyor olmalıydı; o andaki herşey serviydi. O an servi ağacıyla doluydu, o an servi ağacından başka bir şey değildi.
Ve başka bir usta çay içerken ona, “Hayat nedir? diye soruldu. “Bir bardak çay” dedi, usta.
Diğer bir ustaya da, usta keten tartarken, “Buda nedir?” diye soruldu ve usta “Bir buçuk kilo keten” dedi.
Bu cevaplar olağanüstü önemlidir. İlk bakışta önemli gibi görünmezler. Ustaya ulaşmak için elli yıl çalışmış olan, ustaya ulaşmak, hayatın sırrını öğrenmek için bütün hayatını harcamış olan birini -ustanın “Hayat bir ırmaktır,” veya “Bir bardak çay,” veya “Avludaki servi ağacı,” veya “Bir buçuk kilo keten” demesi gerçekten çılgına çevirebilir. Bu herkesi çılgına çevirir. Ama cevaplar olağanüstü güzeldir.
Bu an cevaptır, o an her ne ise. Başka bir cevap yoktur. Anın
gerçekliği cevaptır. Hakikat, burada-şimdidir fakat ego, burada-şimdi olan hakikatle asla tatmin olmaz. Ego zor bir şeyler ister, o zorluklarla büyür. Ego büyük mücadelelerle yaşar. Eğer hayat bir bardak çaysa egon hangi zemin üzerinde duracak? Eğer hayat sadece avludaki servi ağacıysa nasıl büyük bir ermiş, bir mahat-ma olabilirsin? Başka olasılık yoktur -ego yok olmak zorunda kalacaktır. Eğer hakikat bu kadar basit ve aşikarsa bu durumda ego beslenemez. Beslenebileceği birşey kalmamıştır.
Usta, “Hayat bir ırmaktır,” dediğinde adamın ayağının altındaki dünyayı çekip aldı. Adam, olağanüstü anlam içeren, bir vahiy, Tanrı’nın gökten inmesi, büyük bir ışık, sonsuz ışığın oluşması, bir görüntü, tamamen olağandışı bir şey beklemiş olmalıydı.
“Hayat bir ırmaktır mı?” -bu kadar sıradan bir ifade mi? Fakat bunun üzerinde derinlemesine düşünürsen gökten Tanrı’nın inişini, büyük ışığı, sana görünen sonsuz ışığı, anormal şuur durumları meydana getiren, rengarenk, manevi deneyimleri bulabilirsin. Bunların hepsi çocukça şeylerdir. Hepsi egonun oyuncaklarıdır.
Gerçek din aşikar olandan ibarettir. Aşikar olan, sıradan olan esrarlıdır. Her zaman seninle olan, seninle olmuş olan ve seninle olacak olan aşikar, Tanrı’dır. Seninle Tanrı arasında bir mesafe yoktur. Tek bir adım bile atmaya gerek yoktur.
Eğer onu anlarsan bütün dinleri, bütün kutsal metinleri anla-mışsındır.
Fakat ego sorun yaratacaktır. Ego asla basit şeylerle ilgilenmez çünkü o, basit şeylerle yükseklerde süzülemez. Bir şey ne kadar zorsa ego için o kadar iyidir. Bu yüzden dinler gereksiz zorluklarla ilgili hale gelmişlerdir. Bu zorluklara sofuluk, çilecilik adı verilir; bunlar egonun gıdasından başka bir şey değillerdir. Hakikati bulmada kimseye yardımları olmamıştır. Aslında bunlar en büyük engellerdir.
Egonun talepleri yüzünden din bir hastalık haline gelmiştir, din nevrotikleşmiştir. Ego tamamen zor bir şey ister ki böylece, ona erişirsen özel bir ayrıcalık haline gelsin -ona sadece sen eriş-tiysen, başkası değil. Hakikatin Everest zirvesi veya ayda yürümek gibi bir şey olmasını ister; senin talep edebileceğin kadar özel bir şey olmasını ister. Onun sayesinde sen özel olursun.
Bu nedenle din yavaş yavaş sado-mazoşist hale geldi. “İşkence et kendine” -ne kadar işkence edersen o kadar dindarsın. Kişi kendine işkence ettiğinde ve başkalarına da kendilerine işkence etmelerini öğrettiğinde iki kat hastalıklı hale gelir. Kendine işkence ettiği için bir mazoşisttir ve başkalarına kendilerine işkence etmeyi öğrettiği için de bir sadist olur.
Sado-mazoşizm, din adına yeryüzünde var oldu. Bu yüzden sadece nevrotik insanlar dinle ilgilenir hale geldiler. Sağlıklı insan ondan uzak durur.
Size öğrettiğim din sağlıklı insan içindir. Egolarını tatmin etme arayışında olmayan insanlar içindir. Sıradan olmaya, tamamıyla sıradan olmaya hazır olanlar içindir. Aşikar olanın içinde erimeye hazır olanlar içindir. Evlerini bu anda, bu güzel şimdide yapmaya hazır olanlar, bir cennet özlemi çekmeyenler, hiçbir şeyin özlemini çekmeyenler içindir; herhangi bir öbür dünya arzusu olmayanlar ve bir yerlerde altın bir tahtın üzerinde oturan bir Tanrı arzusu olmayanlar içindir; Tanrı’sı bütün varoluşa yayılmış olan, kuşların ötüşlerinde ve ağaçların yeşil yapraklarında ve çiy damlalarında ve güneş ışınlarında ve sende ve bende -ve her şeyde olan içindir; Tanrı’sı hayattan ve varoluştan ayrı olmayanlar içindir; Tanrı’sı bir bardak çayda olabilenler için, Tanrı’sı akıp giden ırmak olabilenler için, Tanrı’sı avludaki servi ağacı olabilenler için ve Tanrı’sı bir buçuk kilo keten olabilenler içindir. Bu küfür değildir. Tanrı’nın, Buda’nın bir buçuk kilo ketene indirgenmesi değildir; tam tersine bir buçuk kilo keten kutsallığa, Budalığa, Tanrı’ya dönüştürülür. Bu küfür değil, bugüne kadar söylenmiş en kutsal sözlerden biridir.
Bu, anlaşılması gereken en temel hakikatlerden biridir. Ondan sonra bu güzel meselin içine girmek çok kolay olacaktır.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Her kelime üzerinde derinlemesine düşün:
Bir zamanlar cennet meyvesini işiten ...
Dindar olan insanların pek çoğu sadece malumat edinerek dindar olurlar. İşin özünü kaçırdıkları yer burasıdır; ilk adımları yanlış patikaya atılmıştır.
Eğer hayatın seni dindar yaparsa bu tamamen farklı bir şey
dir. Eğer senin kendi hayat deneyimin, senin içinde hakikat hakkında bir sorgulama başlatırsa bunun içinde bir güzellik vardır. Fakat sadece işitmiş olduğun için -insanlar Tanrı hakkında, cennet, nirvana ve aydınlanma hakkında konuşuyorlar -ve onların konuşmaları ve yüzyıllardır sürekli devam eden propaganda ve milyonlarca kitap ve kutsal metin ve kiliseler ve tapınaklar ve camiler ve dinin her yerde öğretilmesi ve çocukluktan beri Tan-rı’nın varlığına cennetin varlığına ve onu aramak zorunda olduğuna şartlandırılman yüzünden .eğer arayışla ilgilenmen bu şartlandırmalar yüzündense, arayışın en başından itibaren talihsizdir. Zaten yanlış yönde harekete geçmişsindir. bu senin arayışın değildir, ödünç alınmıştır. Kalbindeki özgün bir arzu değildir, o sadece kafandadır. Kazara olan birşeydir; sana söylendiği için vardır. Eğer sana söylenmemiş olsaydı hiç merak etmeyecektin. Bunu görebilirsin.
Bir Jaina bana geldiği zaman asla Tanrı’yı nasıl bulacağını sormaz çünkü onun kutsal metinlerinde herhangi bir Tanrı inancı yoktur. O, mokshaya, nihai özgürlüğe, kurtuluşa nasıl ereceğini sorar. Tanrı’nın onun için hiçbir anlamı yoktur çünkü Tanrı hakkında hiçbir şey öğretilmemiştir ona. Tanrı’nın yokluğu da öğre-tilmemiştir ama zihni belirli bir şekilde şartlandırıldığı için ona, tamamıyla farklı bir çağrışımı olan başka bir kelime verilmiştir. Ona, senin ruhunun dünyada esaret altında olduğu ve bu esaretten kurtulup nihai özgürlüğe erişmek zorunda olduğu öğretildi. Bütün düşkünlük, tahakküm etme, baskınlık esaretleri yok olduğunda, açgözlülük, öfke, cinsellik kalmadığında, geriye kimse kalmadığında ve sen saf bir ruh olduğunda ... o zaman ulaşacak-sındır nihai özgürlüğe. Amaç, moksha budur. O, moksha hakkında soru sorar.
Fakat hiçbir Hristiyan bana moksha, özgürlük hakkında birşey sormaz. Bu ona söylenmemiştir. O, kişinin, Tanrı’nın krallığına nasıl, hangi yollarla girebileceğini sorar. Nasıl Tanrı olunacağını asla sormaz çünkü ona böyle birşey söylenmemiştir. Aksine, ona hiç kimsenin Tanrı olamayacağı söylenmiştir. Tanrı Tanrı’dır ve sen de sensindir, Tanrı yaratıcıdır sen de yaratılan -bir yaratılan nasıl yaratıcı olabilir ki? Yani, Tanrı olma fikri bile küfür, günah, büyük bir günah olarak görünür. O asla nasıl Tanrı olunacağını, Tanrı’nın
nasıl gerçekleştirileceğini sormaz. Hayır! Onun bütün istediği, Tanrı’nın krallığına nasıl girileceğini bilmektir, hepsi bu.
Ama bir Vedantin bana geldiğinde onun sorgulaması da tamamen farklıdır. O, “Nasıl Tanrı olunur? Nasıl mutlak hakikat olunur?” der. O, Tanrı’nın krallığını sormaz. Ona, sen tat-vamasi-sin denmiştir. Sen kendi özünde Tanrı’sın, onun için Tanrı’lığına eriş. Aham brahmasmi -ben Tanrı’yım- ona annesinin sütüyle verilmiştir. Bu fikre doyurulmuştur. O, nasıl Tanrı olunacağını sorar. Bu farklı sorgulamalar nereden geliyor?
Ve bir Budist geldiğinde o asla nasıl bir Tanrı olacağını sormaz çünkü onun dinbilimine göre Tanrı yoktur. Onun dinbilimi herhangi bir Tanrı kavramı içermez. Aslında ona din bilimi demek doğru değildir çünkü bir ilah, Tanrı yoktur. Herhangi bir ruha inanmaz bu yüzden insanın -hiç olmayan -kendi varlığını nasıl gerçekleştirdiğini asla sormaz. Kendini gerçekleştirme onun için tamamıyla saçmadır. Ruha inanmadığı için kurtuluşa erme sorunu da yoktur; kurtuluşa erdirilecek hiç kimse yoktur. O halde onun sorgusu nedir?
O, nirvanayı sorar. Nirvana bu aldatıcı hayat alevini söndürmek demektir. Onun sorgusu son derece negatiftir; o yalnızca olmamayı sorar. Bir ruh olmaya dair, bir Tanrı olmaya dair, Tan-rı’nın krallığına dair herhangi bir soru yoktur. Onun sorgusu son derece negatiftir. O, olmamayı sorar, alevini tamamen nasıl söndüreceğini sorar, nasıl mutlak boşluk olacağını sorar, geriye hiçbir şey kalmamacasına boşluğun içinde nasıl kaybolacağını sorar.
Jaina kendi benliğini nasıl özgür kılacağını sorar, Budist de kendi benliğinden nasıl özgür olacağını. Fakat bu farklı sorgulamaların hepsi rastlantısaldır, ödünç alınmadır. Senin soruların bile, senin sorgulamaların bile ödünç alınmıştır. Senin sorgun bile senin değildir. Bu doğru değil ve doğru olmayan bir sorguyla başladığında asla doğru bir sonuca ulaşmazsın.
Bu, her arayanın karşılaşmak zorunda olduğu en büyük sorunlardan biridir. İşittiğinle başlama, hissettiğinle başla. Varoluşun güzelliğini ve esrarını hissedemiyor musun? Varoluşun bu mutlak şiirini hissedemiyor musun? Varoluşun şiirini hissetmek için Vedalar’a dalmak mı zorundasın? İncil’e dalmak mı zorundasın? Buda’ya, İsa’ya, Krishna’ya sormak mı zorundasın? Sen ken
di başına göremez misin? Görmek için gözlerin, işitmek için kulakların, hissetmek için bir kalbin yok mu? O halde burada ne yapıyorsun? Nesin sen? Canlı mısın, değil misin?
Canlı kişi hayata bakandır, hayata tanıklık edendir; yalnızca hayata tanıklık eden değil, tanıklığın kendisine de tanıklık edendir. İşte o zaman büyük bir sorgulama başlar -”Nedir bütün her-şey?” Bu ödünç değildir, başka birinden işitilmiş de değildir. Bir filizin tohumdan fışkırması gibi senin varlığının en derin çekirdeğinden fışkırır. Artık, sorgulama plastik değildir; o gerçek bir güldür. Ve sadece gerçek bir gülün gerçek bir kokusu vardır.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı.
O sadece işitmişti; ve işittiğinde yanlış anlamaya mecbursun-dur.
“Cennet Meyvesi” sadece bir metafordur. Sadece onu söylemenin bir yolu, onu söylemenin şiirsel bir yoludur. Nihai hakikat kelimelerle ifade edilemez. Hiçbir kelime onu ifade etmeye yetmez. Bu yüzden metaforlar kullanılmak zorundadır, benzetmeler kullanılmak zorundadır, sana sadece küçük bir işaret, küçük bir tat vermek için.
Sana hakikati doğrudan göstermek zordur bu nedenle bazı dolaylı yollar ve araçlar bulunmak zorundadır. Meseller, hikayeler anlatılmak zorundadır çünkü hikayeler doğrudan hiçbir şey söylemezler, onlar sadece sana güç algılanan, ince imalar verir.
Cennet Meyvesi -ne demektir bu? Eğer onu birinden işittiy-sen o yalnızca “cennet meyvesi” demektir. O zaman bir meyve düşünmeye başlarsın. O bir meyve değil, berekettir. Meyve yalnızca bir bereketli olma durumunu temsil eder. Meyve üç şeyi temsil eder: Biri bereket, diğeri çiçeklenme, öteki de kokudur. Bunların üçü birlikte var olduğunda -meyve, çiçek ve koku -dördüncü bir şey ortaya çıkar. Bu da ermedir. Bu, gerçek amaçtır.
Eğer Cennet Meyvesi sembolünün şifresini çözmeye, onu yorumlamaya çalışırsan nasıl çalışacaksın, şifresini nasıl çözeceksin? Hristiyan, onun Tanrı’nın Krallığı anlamına geldiğini düşünecek, Brahman Tanrı-idrakı olduğunu düşünecek, Jaina benliğinin özgürleşmesi sanacak ve Budist benliğinden özgürleşme anlamına geldiğini düşünecek. İşte yine sürünün tuzağına düştün.
Birazcık daha zeki ol. Kendi varlığına birazcık daha güvenir ol.
Bu güzel metaforların şifresini kendi başına çöz; derinlemesine düşün onlar hakkında.
Bu yüzden hikayeler üzerinden konuşuyorum. Onlar üzerinden hiç kimse konuşmamıştı. Niçin ben bu küçük hikayeler üzerinden konuşuyorum? -sadece nasıl düşüneceğine dair sana birkaç ipucu vermek için. Bunlar bu hikayeler üzerine yapılan yorumlar değiller; ben bir yorumcu değilim. Ben yalnızca senin düşünmene yardım ediyorum. Sana çok sabit bir anlam vermek istemiyorum, ben yalnızca son derece akışkan, belirsiz, puslu bir bakış vermek istiyorum. O zaman araştırmak, aramak ve bulmak zorunda kalırsın. Sonuç, senin sonucun olmak zorunda. Ben, nasıl düşüneceğine dair birkaç ipucu verebilirim sana. Burada yaptığım yalnızca bundan ibaret ... sadece nasıl düşüneceğine dair ipuçları, sonuçlar değil! Bana dayanma. Sana tek bir sonuç bile vermeyeceğim çünkü bir sonuç bir kez başka biri tarafından verildi mi, bütün hakikati kaybeder, yalan olur. Bana göre doğru olabilir ama onu sana verdiğim anda yanlış olur. Aktarmanın kendisinde bütün hakikatini kaybeder. Benim için o gerçek bir gülken, sana ulaştığı anda o bir plastik çiçektir.
Her çağın, her memleketin bütün mistiklerinin daima karşı karşıya kaldıkları büyük sorun olan lisan sorunudur bu. Lisan, günlük, sıradan gerçekliğin aktarılması için yeterince iyidir: İlahi gerçekliğin aktarılmasındaysa tamamen yetersizdir.
Fakat bazı yollar bulunmak durumundadır çünkü o, aktarılmak zorundadır. Bir mesel, bir hikaye güç anlaşılır bir yoldur, ince bir yoldur, dolaylı bir yoldur. Hikaye hedefe eriştirmez, o yalnızca senin içinde bir süreci tetikler. O, başına düşen bir taş gibi değildir. O, bir çiçeğin gelip seni sarmalayan ve seni okşayan kokusu gibidir.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Başka birinin gerçeğine inandığın an ona tamah etmeye başlarsın. Ve hakikate tamah edilemez. Hakikate tamah eden kişi ona asla eremeyecektir.
Hakikat, tamah edilecek bir mal değildir. Hakikat, arzulanacak ve özlemi çekilecek bir şey de değildir. Hakikat senin dışında bir yerde sahip olunacak bir şey değildir. Hakikat senin içinde çi
çeklenen bir şeydir; onu kimseden almazsın. Ve eğer hakikate erersen, para gibi, sen sahip olduğun için başkasının kaybettiği bir şey değildir o. O, dünyada bir nicelik değil, varlığın bir niteliğidir.
Buda aydınlandığında başka birisi acı çekmiyordu: Buda aydınlanmaya yükseldiğine göre şimdi birisi yoksun olmalıdır, aydınlanmaya erişemeyecektir. Eğer biri zenginleşirse doğal olarak, başka bir yerde başka biri yoksullaşacaktır. Hakikat için bu geçerli değildir. O bir nicelik değildir -unutma bunu -o bir niteliktir.
Eğer ayın güzelliğini gördüysem bu, ayın güzelliğinin bir kısmını aldığım ve ben ona sahip olduğum için artık başka hiç kimsenin güzelliği göremeyeceği anlamına gelmez. O bir niteliktir! Milyonlarca insan güzelliği görebilir. Bu bir mücadele meselesi değildir, ortada bir münakaşa yoktur. Aksine, ayın güzelliğini ne kadar çok insan görürse ay o kadar güzelleşir.
Aslında bu, şairlerin, ressamların ve estetik ilminin alanına girmiş insanların en büyük gözlemlerinden biri olmuştur: öyle ki, bir şair ay hakkında bir şiir yazdığında ayın, daha önce farkedil-memiş bir güzelliğini açığa çıkarır. Pek çok insan onu görebilecektir artık; duyarlılıkları uyandırılacaktır.
Gün doğumunu görmüşsündür ama Vincent Van Gogh’un doğan güneşini, gün ortasındaki güneşini ve batan güneşini gördüğünde hayrete düşersin; güneşe dair tamamen farklı bir bakışa sahiptir o. O, güneşe hiç kimsenin olmadığı kadar çılgıncasına aşıktı. Bir yıl boyunca sürekli olarak güneşi, güneşi ve güneşi resmediyordu. Bir yıl boyunca sürekli olarak güneşin altında dikiliyordu. Hava çok sıcaktı fakat o, güneşi bütün halleriyle yakalamak istedi. Güneşi bütün halleriyle, bütün kaprisleriyle, bütün ifadeleriyle yakaladı ama kendisi aklını kaçırdı. Bir yıl sadece güneşin altında dikilmek, güneşe bakmak -hava aşırı sıcaktı ve o, buna dayanamadı. Güneşe karşı öyle bir sevgisi vardı ki onun için aklını kaçırdı.
Eğer Van Gogh’un güneş resimlerini görürsen, ilk defa olarak, güneşin güzelliğinin farkına varırsın. Güneşe baktığın zaman, Van Gogh’un görme gücünden bir şeyler senin ruhuna işleyecektir.
Doğa şairleri olduğu için doğa daha güzeldir. Doğa ressamları olduğu için doğa daha güzeldir. Pek çok insan ondaki güzelliği gördüğü ve bu bizim varlığımıza işlemiş olan bir miras olduğu için doğa daha güzeldir.
Hakikat para gibi değildir, hakikat güzellik gibidir. Onu ne kadar çok insan görürse o kadar berraklaşır. Ona ne kadar çok insan sahip olursa o kadarı da sahip olabilir. Ortada tamah etme meselesi yoktur.
Fakat kadın sadece işitmişti, kadın sadece cennet meyvesi hakkındaki söylentileri toparlamıştı. Şimdi son derece mutsuz ve çaresiz olmalı: “Başkaları erişti ama ben erişemedim. Dünyaya göstermek zorundayım, kendimi kanıtlamak zorundayım.”
Bu bir ego tribidir, doğru bir arayış değildir; bu o aynı ego tri-bidir. Bazı insanlar daha çok ve daha çok para biriktirmeye çalışıyorlar ki para yığınının üzerinde dikilip dünyaya, “Kimse benden daha çoğuna sahip değil” diyebilsinler. Birisi de iktidar-siyaset dünyasına dalıp bir ülkenin başkanı olabilir ve “Bak! Ben ulaştım” diyebilir. Ve sonra, cennet meyvesine eriştiklerinde dünyaya: “Şimdi benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben bir Gerçekleşmiş Kişiyim. Ben eriştim ve sizin hepiniz Cahilsiniz ve hepiniz Günahkarlarsınız ve hala dünyanın çamuru içinde sürünüyorsunuz. Ben onun ötesine geçtim” diye ilan edeceklerini düşünen başkaları var. O zaman da birileri, “Senden daha kutsalım” diyen bir ifadeye sahip olabilir.
Bu kadın ona tamah etti. Eğer hakikat, Tanrı, aydınlanma hakkında bir şeyler işitirsen, içinde büyük bir arzu doğar: “Diğerleri bende olmayan bir şeye sahip oluyorlar. Ona sahip olmalıyım.
Tam da başka birinin güzel bir eve sahip olması ve senin tamah etmen; başka birinin güzel bir karısının olması ve senin tamah etmen gibidir. Hakikat bir güzel ev midir? Hakikat bir güzel kadın mıdır?
Hakikat bir ‘şey’ değildir, hakikat bir ‘hiçbir şey’dir. Hakikat senin dışındaki bir mal değildir, o bir deneyimdir, o senin mane-viliğindir. O, varlığının tam merkezinde hissedilir, yaşanır. Ona sahip olunamaz, ona tamah edilemez -ama böyle olmaya devam ediyor.
Daha geçen gün birisi, onu ikna edersem bir sanyasin olacağını söyleyip, turuncu giyerek ve mala takarak mutluluğa erişeceğine onu ikna edip edemeyeceğimi sormuştu... İşte bu açgözlülüktür ve açgözlü birisi sanyasin olamaz. Ve mesele benim seni ikna etmem değil; sen, sanyaslığa kabul edilmeye değer olduğun konusunda beni ikna etmek zorunda olacaksın. Sen beni, sadece Tanrı hakkında konuşan diğerlerini duyduğun için sorgulamaya gelmediğin konusunda, tam tersine, içinde büyük bir içsel arzu, bir özlem, bir susuzluk uyandığı, tutuşmuş olduğun, içinde “Eğer kim olduğumu bilmiyorsam, eğer nereden gelip nereye gitmekte olduğumu bilmiyorsam hayat yararsızdır. Bunu bilmek zorundayım çünkü bunu bilmediğim sürece, yapmakta olduğum ne olursa olsun ahmaklıktır, aptallık olacaktır. Kim olduğumu bilmeden her ne yaparsam anlamsızdır. Anlam ancak doğamı anladığımda ve doğama göre hareket etmeye başladığımda ortaya çıkar. Ancak, benimle çevremi saran varoluş arasında bir uyum olduğu zaman sevinç ve mutluluk varolabilir” diyen bir tutku doğduğu konusunda ikna etmek zorunda olacaksın.
Mutluluk arzulanacak bir şey değildir, tamah edilecek bir şey değildir.
Fakat bunu bana sormuş olan kişi, başkalarının, eğer bir san-yasin olursan Tanrı’ya, mutluluğa erersin dediklerini duyarak buraya gelmiş olmalı. Şimdi benden onu ikna etmemi istiyor.
Ben bir satıcı değilim! Sana Tanrı satmıyorum! Seni niçin ikna edeyim ki? Eğer susadıysan ırmağa sen gelirsin. Irmağın umurunda olmaz, ırmak hiçbir şekilde “Ben suyum ve senin susuzluğunu giderebilirim” diyerek seni ikna etme ihtiyacı hissetmez. Eğer susadıysan sen uğraşacaksın. Sen uğraşmak zorunda olacaksın, başka bir yolu yok bunun.
Fakat sorun daima, başkalarını işittiğimiz için, kendi varlığımızın içinde doğan herhangi bir tutku hissetmediğimiz için ortaya çıkar. Bizim tutkumuz ödünçtür, yüzeyseldir. Fakat, hakikate dair kendine ait bir tutkusu olmayan bir insan, henüz insan değildir. O hala hayvanlar aleminin bir parçasıdır, bilinçsiz yaşıyordur. En azından, sadece küçük bir susuzluk bile olur ama kendine ait bir susuzluk getirmek zorundasın.
Duydum ki.
Avarenin biri, bir kır evinin kapısını çaldı ve kapı açıldığında ev hanımına, “Afedersiniz hanımefendi, acaba benim için bir ceketin üzerine düğme dikebilir misiniz diye soracaktım” dedi.
“Tabii” dedi kadın kibarca, “İçeri gel.”
Avare girdi ve kadının eline bir düğme tutuşturdu.
“Güzel,” dedi kadın, “Peki ceket nerede?”
“Şey, bende düğmeden başka birşey yok hanımefendi. Belki
siz düğmeye bir ceket dikersiniz diye düşünmüştüm.”
Fakat Tanrı arayışına giren insanların düğmesi bile yok. Ben ceketi vermeye hazırım ama en azından düğmeyi getir! En azından kendi susuzluğunu, biraz daha hızla atan kendi kalbini, bir risk alma istekliliği, bir şey adama, ithaf etme istekliliği, birşey-lerden fedakarlık etme istekliliği . bir risk alma istekliliği.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim?”
Sabr veya Sabar önemli bir kelimedir, sabır demektir.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim?”
Bu meseller nesnel sanat örnekleridir. Her kelimenin bir önemi vardır ve her kelime üzerinde derinlemesine düşünülmek zorundadır. Bu dervişe niçin Sabar diyoruz? Bu, kesinlikle onun adı değil. Bu yüzden hikaye, “Adına Sabar diyeceğiz” diyor.
Sabar, sabr kelimesinden gelir: sonsuz sabır demektir. Arayışta olanlar sonsuz sabra ihtiyaç duyacaklardır. Sabır en büyük dini niteliktir; eğer sabrın varsa başka birşeye gerek yoktur. Sabır yeterlidir, kendi başına yeterlidir. Sabır, umut, güven, acelesi olmamak, sabırsız olmamak demektir. Sabırsızlık, senin kolay güvenen biri olmadığını gösterir. Sabırsızlık, kendini Tanrı’nın dileğinin üzerine geçirmek istediğini, onu hemen şimdi istediğini gösterir. Tanrı’nın kendi başına çalışmasını istemezsin. Sabırsızlık, “Benim dileğim senin dileğinden daha büyük” anlamına gelir. Sabır, “Dileğimi senin dileğine teslim ediyorum. Sen benim dileğim ol, yani ben ne zaman olgunlaşırsam o zaman -sonsuza kadar beklemem gerekse de sorun değil -güveneceğim, ümit edeceğim. Cesaretimi kaybetmeyeceğim, hevesim kırılmayacak” demektir.
Sabır üzerinde sadece düşün. O bile kendi başına bir meditas-yon yaratacaktır. Sabırlı insan meditatif bir hal alır çünkü o rahattır. “Tanrı nasıl olsa bana göz kulak oluyor, bunu neden dert edeyim ki?” der.
Tanrı yeryüzünden ne kadar yok olduysa o kadar sıkıntı girdi yeryüzüne. Bunu izleyebilirsin; arada kesin bir ilişki var. İnsanlar güvenirken, inanç içindeyken, Tanrı’nın varlığını, bize göz kulak olunduğunu, bu yeryüzünde yabancılar olmadığımızı, ait oldu
ğumuzu, bizi daima doğru yola götürmeye hazır görünmez bir el olduğunu, dert etmeden yaşayabileceğimizi bildiği zaman bir memnuniyet doğar, huzur, sessizlik, sükûnet, bir dinginlik ortaya çıkar.
Bunların hepsi kayıptır artık çünkü Tanrı’ya güven kaybedilmiştir. İnsan Tanrı’yı kaybettiği an herşeyi kaybeder -çünkü artık yalnızca kendine güvenmek zorundadır ve o çok miniktir, varo-luşsa devasa büyüklüktedir. İnsan sadece bir atomdur ve bu atom, sonsuz varoluşla mücadele etmeye çalışmaktadır. Gerilim, keder, umutsuzluk, hüsran, sıkıntı, intihar, delilik tabii ki olmak zorundadır.
Dindar kişi varoluşla rahat olandır, ırmağı yönlendirmeye çalışan değil tam tersine ırmağın içinde eriyen ve ırmağa, “Nereye gidiyorsan beni de götür çünkü amaç senin gitmekte olduğun yerdir” diyendir. Dindar kişi sabırlı olandır, “Kendime ait bir hedefin peşinde olmayacağım, peşinde olacağım özel bir hedefim yok. Bu sonsuz evren nereye gidiyorsa ben de gidiyorum” diyendir. Yani bütünün kaderi neyse parçanın kaderi de odur. Bu sabırdır. Bu, sabrdır.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?... “
Yanlış bir soru sormaktadır. “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?” diyor.
Lao Tzu’nun ünlü sözünü hatırlayın: “Ara ki asla bulamayasın; arama ki bulunmuş olsun”. Aramakla kötü yola saparsın çünkü aramak “benim dileğim” anlamına gelir, aramamak bırakmak egonun kaybolması anlamına gelir. Ve sen her olmadığında Tanrı olur. Lao Tzu haklıdır: Ara ki kaçırasın; arama ki bulasın.
Aramayış bulmanın yoludur. Tuhaf, mantıksız görünecektir ama bu böyledir. Bu varoluş mantıksızdır; o yüzden ona esrar diyoruz. Eğer mantıklı olsaydı hiçbir esrarı olmayacaktı. Eğer varoluş mantıklı olsaydı o zaman dine ihtiyaç olmayacaktı, bilim yeterli olacaktı. Varoluş mantıklı olsaydı bilim herşeyi keşfedecekti. Fakat, çok şükür, mantıklı değil. Mantık ancak bir yere kadar gider sonrası fiyaskodur. Ve mantığın bittiği yerde gerçek varoluş başlar.
Varoluş bir esrardır. Onun yolu mantık değil sevgidir. Onun
yolu düz yazı değil şiirdir. Onun yolu kafa değil kalptir.
Şimdi bu kadın, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?” diyor. “Nasıl” sorusu, kafanın sorusudur ve bu meyveyi bulma fikri egoistçedir: “Sahip olmalıyım.” Bu, sahip olma, fethetme ve olma arzusudur, “ki böylece mevcut bilgiye erebileyim.” İşte bütün arzu, meyveye nasıl erişeyim ki böylece mevcut bilgi erişilebilir olsun.
İnsanların acelesi var -hazır kahve gibi, hazır Tanrı istiyorlar. Bekleyemiyorlar. Bekleyemiyorsan pek umursamıyorsun demektir. Eğer umursarsan bekleyebilirsin; ne kadar umursarsan o kadar bekleyebilirsin. Eğer gerçekten umursuyorsan sonsuza kadar bekleyebilirsin. Umursamıyorsan da acelen vardır. “Eğer hemen şimdi mümkünse, anında, tamam; yoksa zamanımı harcamam, zaman harcamaya değmez” diyorsun.
Tanrı mevsimlik bir çiçek değildir, o bir Lübnan sediridir -büyümesi zaman alır. Bulutlara ulaşmak zaman alır. Aslında zaman yeterli değildir, o sonsuza kadar sürer. Zaman kısa kalır.
Ve ben Tanrı’nın şimdi ulaşılabilir olmadığını söylemiyorum. Anlaşılması gereken diğer bir paradoks da şudur: Sonsuzluk daima şimdidir. Şimdi, sonsuzluğa açılan kapıdır. Fakat o kapı yalnızca sabırlı olan için mevcuttur çünkü acelesi olanlar ve “Hemen bunu istiyorum,” diyenlerin acelesi, zihinlerinde öyle bir bulut ve gürültü yaratır ki şimdiyi göremezler. Şimdiyi görmek için insanın son derece berrak bir zihne ihtiyacı vardır. Ve bilinç yalnızca orada hiçbir arzu, hiçbir acele, hiçbir özlem olmadığında berraktır. Bilinç yalnızca sen hiçbir yere gitmiyorken berraktır. Sadece sessizce oturuyor, hiçbir şey yapmıyorken bahar gelir ve otlar kendiliğinden yeşerir. Bu sabırdır.
“Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur,” dedi derviş. “Fakat böyle yapmazsan, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.”
Bu, bilen herhangi birinin söyleyeceği şeydir: “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur” Ne demek istiyor?
“Çalışmak” kelimesi, Sabar’ın kullanmış olması gereken kelimenin karşılığı değildir.
Hindistan’da bizim swasthya diye bir kelimemiz var. Çalışmak olarak tercüme edilebilir fakat bu bütün anlamı kaybettirir. As
lında swasthya, öz-çalışma, kendini çalışma anlamına gelir. Bu bir, kutsal metin okuma meselesi değildir, gittikçe daha fazla bilgiye gark olma meselesi de değildir. Bu, gittikçe daha fazla, kendi içine yönelme, dönüşüme yönelme meselesidir.
Sufiler, “Bizimle çalış,” demekle, “Bizimle ol,” demek isterler sadece. Bir ustayla olmak çalışmadır; sadece ustayla olmak, adap, sadece, bilen birisinin huzurunda olmak, onun huzurunu içmek, onun varlığının zevkine varmak, onun tadına bakmak, onun enerjisini hazmetmek. Eğer bir Sufi çalışma meclisine gelirsen hayrete düşersin: Batının çalışma meclisleriyle hiç alakası yoktur. Batılı bir çalışma meclisinde bir kitap okursun, sonra sorular sorulur, cevaplar verilir ve bunu tartışma takip eder.
Bir Sufi çalışma grubunda hiçbir soru sorulmaz, hiçbir kitap okunmaz. İnsanlar saatler boyu sessizce otururlar ve belki birisi sallanmaya başlar. Fakat hatırlanması gereken bir nokta hiç kimsenin birşey yapmak zorunda olmamasıdır. Birinin birşey yapması iyidir. Bazen birisi birşey söylemeye başlar, ama kurala uyulmak zorundadır: Kimse birşey söylemeye uğraşmamalıdır. Eğer kendiliğinden olursa, eğer bir işi birşeyin söylenmesi gerektiğini, söylenmeye kendiliğinden hazır olduğunu, dilin ucunda olduğunu ve “bana rağmen” dışarı çıkmak istediğini düşünürse o zaman tamamdır.
Aynen Quakerların dua toplantısı gibi. Quakerlar bunu Sufi-lerden öğrendi. Orta Çağ’da Sufiler Avrupa ülkelerinin içlerine kadar ilerlediler. Quakerlar sessizce oturmayı Sufilerden öğrendiler. Quakerlar saatlerce sessizlik içinde otururlar, sonra birisi ayağa kalkıp bir şeyler söylemeye başlayabilir fakat bunlar büyük ölçüde esinle gelen ifadelerdir. Kişinin kendisinden değildir -sanki Tanrı ona sahip olmuş gibidir. İçi boş bir bambuya, bir flüte dönüşmüştür ve bilinmeyen bir enerji onun aracılığıyla şakımaya başlamıştır.
Kurala uyulmak zorundadır. Ama bir Quaker grubunda kurala uymak çok zordur çünkü temel birşey eksiktir -usta eksiktir.
Bir Sufi grubunda usta bir zorunluluktur. Sufi grubu yalnızca merkez orada olduğunda oluşur. Quaker grubu sadece geleneksel bir şeydir. Bunu Sufilerden öğrendiler ama bir şeyi kaçırdılar. Zahirî olanı, adabı, etiketi, sessizlik içinde nasıl oturulacağını öğ
rendiler -bir usta olmadan bile bu güzeldir, sessizce oturmak güzeldir -fakat zihin çok kurnazdır. Zihnin sana hileler yapabilir; zihnin bir şeyler söylemek isteyebilir, zihnin, “Artık ben Tanrı’nın aracıyım” fikrine kapılabilir. Ve bu, sen diğerlerini aldatmaya çalıştığın için değildir; zihnin seni aldatabilir ve sen ayağa kalkabilirsin ve sen hiçbir şey yapmıyormuş gibi hissedersin. Çünkü bir Quaker grubunda kontrol yoktur.
Sen bir Sufi ustayla beraberken kontrol vardır. O seni anında durduracaktır; bunun, zihninin bir oyunu olduğunu anlayacaktır. Bu belki de senin bilinçaltı zihninden gelir ama yine de senin zih-nindendir. Onun nereden geldiğinin farkında olmayabilirsin; bu, onun Tanrı’dan geldiği anlamına gelmez. Senin farkında olmadığın kendi derin bilinçaltından geliyor olabilir bu yüzden, Tan-rı’dan geliyor gibi görünebilir. Bir usta gereklidir, başından sonuna herşeyi görebilen, sadece bilinç zihnine değil bilinçaltı zihnine de bir ayna olan, önünde tamamen çıplak olduğun, önünde hiçbir şey gizleyemediğin bir usta. Onun mevcudiyetinin kendisi zihnin bütün stratejilerini önler.
Bir ustayla birlikte olmak bu anlama gelir, adap. Sabar, “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman, benimle olman, burada olmayı öğrenmen olur. Sadece burada cereyan eden şeyleri izle” dediğinde bunu demek istiyor.
Fakat kadının acelesi vardı. Çalışmak mı? Çalışmak için gelmemişti o. O, hemen, ağacın nerede olduğunu, bahçenin nerede olduğunu ve Cennet Meyvesinin nerede olduğunu öğrenmek istiyordu. Bir takım saçma şeyler üzerinde çalışarak zamanını harcamaya gelmemişti. Eldeki mevcut sonuçları istiyordu, acelesi vardı. Sabar bunu anında hissetmiş olmalıydı. Bu yüzden ilk söylediği, “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur, fakat böyle yapmazsan...” oldu. Kadının zihnini -onunla çalışmayacağını -görmüş olmalıydı. Çok fazla acelesi vardı; bir ustanın huzurunda olamazdı.
“Kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.”
Artık gidebilirsin ama sana bir tek şeyi hatırlatmak zorundayım. Unutma, bütün dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına. Seyahat
uzun olacak. Eğer onu bu kadar acele istersen seyahat çok uzun olacaktır. Eğer beklemeye hazırsan seyahat çok kısa olabilir. Eğer sonsuza kadar bekleyebilirsen hemen şimdi de olabilir ama bek-leyemezsen yıllar, hatta hayatlar sürebilir. Bu sana bağlı.
Kadın fırsatı kaçırdı. Acelesi olan insanlar ustaları daima kaçırırlar çünkü bir ustayla olmanın temel gerekliliği sabırdır ve onlar sabırsızdırlar. “Bana bir kestirme yol gösterebilecek başka birine gitsem daha iyi” diye düşünmüş olmalı.
Kadın onun yanından ayrıldı ve başka birini aradı, Arif’i.
Arif, bilen demektir. Gerçek bir ustaya, mükemmel bir ustaya gidersen senden pek çok şey talep edecektir. Senden mutlak teslimiyet isteyecektir, aynen Krishna’nın, müridi Arjuna’ya dediği gibi: Sarva dharma parityajya mamekam sharnam braja -”Bütün dinlerini vesaire terket ve ayağıma gel, teslim ol.”
Gerçek usta talep edecektir ve mürit ne kadar büyükse talep de o kadar büyük olacaktır, potansiyel ne kadar büyükse talep de o kadar büyük olacaktır. Gerçek usta sadece sana bilgi vermek için orada değildir, o seni dönüştürmek için vardır. Fakat dönüştürülmeyi kim istiyor ki? İnsanlar, karşılığını vermeden istiyorlar bir şeyleri.
Kadın bu yüzden Arif’e gitti. “Arif” bilen demektir. O bir usta değil, bir hocadır. Hoca çoktur ama usta çok nadir bulunur. Bu yüzden Sabar, “Bütün dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın, bütün dünyayı gezmek zorunda kalacaksın. O zaman da eğer ustayı tekrar bulabilirsen bu çok büyük bir şans olacaktır” diyor.
Pek çok hocayla karşılaşacaksın; onlar her yerde varlar. İnsanlara çok çekici de gelirler çünkü onlar asla talepte bulunmazlar. Aksine onlar verirler, sana bilgi verirler, seni daha bilgili yaparlar. “Arif”, çok bilgili olan demektir, kutsal metinleri, doktrinleri, dogmaları bilen, zor din bilim problemlerini açıklayabilen, detaylara, sistemlerin çok derin, mantıklı karmaşıklıklarına girebilen bilgili biri. Fakat bilgi asla tatmin edemez. Karnı aç birini ekmek hakkında bilgilendirmek kadar nafiledir: Bilgi hep ekmek hakkındadır ama ekmek asla verilmez. Ekmek hakkında müthiş bir konuşma ama ekmek sadece hakkında konuşarak nasıl doyurabilir? Lamba hakkında konuşmak ışık yaratmayacaktır.
Kadın kısa sürede hüsrana uğramış olmalı. Müthiş bir bilgi bi
riktirmiş olmalı fakat hüsrana uğramış olmalı. Böylece yola devam ediyor.
İnsanlar bir hocadan diğerine böyle geçerler. Bir ustayla karşılaşsalar bile onu kaçırma ihtimalleri çok yüksektir -çünkü beklentilerle gelirler. Ve hiçbir usta, hiç kimsenin beklentilerini gerçekleştirmemiştir; bu mutlak bir kriterdir. Eğer biri senin beklentilerini yerine getirirse o bir hocadır. Aslında, o senin bir takipçin-dir -o senin beklentilerini gerçekleştiriyor. Gerçek usta senin beklentilerini asla karşılamaz. Aksine, senin beklentilerini yıkmaya devam eder. Beklediğin her neyse o asla yapmayacaktır; o tam da aksini yapacaktır. Neden -çünkü eğer senin beklentilerini yerine getirirse seni asla değiştiremeyecektir.
Sen tamamen değiştirilmek, mutlak bir şekilde değiştirilmek zorundasın. Sen bütünüyle yakılmak zorundasın. Beklentilerin senin zihninden kaynaklanır; zihnin yok edilmek zorundadır. Ancak ve ancak o zaman Tanrı kâbil olur. Durum böyleyken, gerçek bir usta senin beklentini nasıl yerine getirebilir?
İnsanlar bir hocadan diğerine geçmeye devam ederler. Bir hocayla birkaç günlüğüne balayındadırlar ve sonra her balayı gibi bu da geçer ve birkaç gün sonra tükenirler. Bir hocayla ilk karşılaştıklarında mest olurlar; sanki arzularının gerçekleştirilmesinin zamanı şimdi gelmiş gibi görünür. Fakat kısa sürede bilgi sağlanır ama bilgi susuzluğunu dindiremez.
Kadın hüsrana uğramış olmalıdır, bu yüzden başka birine gitti, Hakîm’e. “Hakîm” karakter sahibi olan kişi demektir, “arif” bilgi sahibi olan anlamına gelir. Kadının bilgiyle işi bitmiştir. Geniş bilgi sahibi birini buldu ama bu ne işe yarar ki? Şimdi, yalnızca bilgi sahibi olan değil pratiği de olan, karakterindeki bir şeyin, adamın bilgisini yansıttığı birisini istiyor.
Böylece, başka birine gitmiş olmalı, Hakîm’e. Şimdi, karakter adamı bilgi adamından daha çekicidir çünkü bilgi adamı çok az insanın anlayabildiği entelektüel bir dünyada yaşar ama karakter adamı son derece dünyevidir, onu anlayabilirsin. Günde sadece bir kez yemek yer, yoksulluk içinde yaşar -bu çok aşikardır -ve o inancı gereği bir bekardır. Aptal biri bile onu anlayabilir. Zekaya hiç ihtiyaç yoktur, hiç zeka gerekmez bu nedenle ahmak insanlara çok çekici gelir karakter. Çevrelerinde karakter oluşturan in
sanlar da vasattırlar çünkü karakter yaratarak bir şey değişmez, asla. Sadece yüzeyde iyi bir boyadır bu, içsel gerçekliğin aynı kalır.
Ama insanlar üzerinde müthiş etkiye sahiptir. “Evet, bu adam sadece bilgili biri değil, Tanrı’ya adanmış biri. Nasıl yaşadığına bak, ne kadar basit, ne kadar alçakgönüllü, ne kadar egosuz biri.” Görünüşte bu çok barizdir; herhangi biri görebilir.
Böylece kadın hocaya gitti, Hakîm’e, karakter adamına. Fakat er ya da geç onun ikiyüzlülüğünü görürsün. Eğer karakter adamıyla yeterince uzun yaşarsan, gerçek varlığının yüzeye çıktığı anlar olduğunu, sözde karakterini kontrol edemediği anlar olduğunu, ondaki ikiliği görürsün. Eğer yeterince uzun yaşarsan ve karakter adamını izlersen hayatının çelişkilerini, ikiyüzlülüğü görebilirsin. O, bir değildir, o pek çoktur -en azından ikidir o. Biri, arada sırada belli anlarda, belli kışkırtmalarla ortaya çıkan gerçek özüdür. Herşey ona uygun olarak gelişirse müthiş şefkatli bir adam olabilir. Eğer aksi bir şeyler olursa öfke yüzeye çıkabilir. Bu öfkeyi görmek için böyle bir adamla uzun yıllar yaşaman gerekir çünkü tepesi arada sırada atar. Cinselliğini bastırmış olabilir, bekar olmuş olabilir ama arada sırada, bastırılmış arzu bilinç zihnine gelebilir -karakteriyle çelişik hareket edebilir. Çünkü ikilik çözülmemiştir, bu ortaya konmak zorundadır -böylece, ikiyüzlülüğü görmekten yorulmuş olabilir.
Kadın, Mojud’a, Deli’ye gitti. “Mojud” deli demektir. Kadın bir şekilde yaklaşıyordu. İlk önce bilgi adamına, Arif’e gitti ki bu son derece yüzeyseldi. Sonra, biraz daha pratik ama kuvvetli olmayan karakter adamına gitti. Adam, hayatında bir şeyler yapmaya çalışmıştı, hatalı olsa bile; ama samimiyetinden şüphe duyula-mazdı. Yanlışlarla dolu olabilir ama ama samimiydi. Yapmaya çalışmıştı -tabii ki aptalca bir şekilde -ama yapmaya çalışmıştı.
Kadın şimdi bir deliye, Mojud’a gitti. “Mojud” tamamen Tan-rı’ya gark olmuş, kaybolmuş, fenâ haline erişmiş kişi anlamına gelir. En iyi adama gelmişti kadın.
Fakat mojudun bir sorunu vardır: O bir usta olamaz. O kadar delidir ki, yardım edemez. Tamamen kayıptır, herhangi bir şekilde yardım edebilmesi mümkün değildir. Aslında kendisinin aydınlanmış birinin yardımına ihtiyacı vardır ki aklı biraz başına gel
sin.
Böyle bir iş dünyada çok nadiren yapıldı fakat bu çağın en büyük ustalarından biri olan Meher Baba bunu yaptı. Burada, Pu-ne’da da bulundu ve Pune halkı, aynı nedenlerle -çünkü onların beklentilerini karşılamayacaktı -ona da, bana karşı olduğu kadar karşıydılar. O bir Tanrı adamıydı. Nadiren yapılan, son derece değerli bir şey yaptı fakat hiçbir tarih kitabı ondan bahsetmez çünkü tarih, ahmaklar tarafından diğer ahmaklar hakkında yazılır. Tarih, cereyan etmekte olan daha derin olgular hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlar tarafından yazılır. Tarih, politikacılar hakkında, aptal politikacılar hakkında, Adolf Hitler hakkında yazılır ve pek çok kitap....
Adolf Hitler hakkındaki bütün kitapları görmek istersen Sa-marpan’ın odasına gidebilirsin. Bütün kitaplar onda var; o bir uzman; pek çok kitap. Ve insanlar sanki önemli birşey varmış gibi yazmaya devam ediyor. Bu aptal, nevrotik insanları unutamaz mısınız? Onların hatıralarını sonsuza kadar saklamanın bir gereği var mı? Onları tarihin dışına atmak çok daha iyi olur. Onlar yaralardır! Çiçekler hakkında konuşulmuyor, sadece yaralar hakkında konuşuluyor.
Meher Baba tarihin bir parçası değildir. Onun yaptığı müthiş deneyi kimse görmeye çalışmadı. Her türlü deliyi, meczubu yakalamak için bütün ülkeyi dolaştı çünkü onlar Tanrı’ya çok yakındırlar. Yalnızca bir şeye ihtiyaç vardı: Onların aklını başına getirecek birine ihtiyaç vardı. O zaman onlar büyük ustalar olabilirler. Yalnızca biraz akıl sağlığı gerekecek; o zaman deliliklerinin bir yöntemi olacak. Şu anda onlar yöntemi olmayan deliler; yardım edemezler. Ve onları takip etmek tehlikeli, zararlı olabilir. Onları takip etmekle yalnızca kendini takip ediyor olacaksın çünkü sana asla bir ipucu vermeyecekler. Ve ne söylerlerse söylesinler, eğer dediklerini yaparsan seni doğru yoldan saptırabilir. Seni derin bir tuzağa düşürebilir çünkü onlar kendilerinde değiller, kendilerini Tanrı’ya o kadar gark etmişlerdir ki adeta sarhoşturlar, ayyaştırlar. Tanrı’yı bilirler ama onu sana iletmenin bir yolunu bilmezler. Onlar usta olamazlar.
Her usta, usta olmadan önce mojud olur -müthiş bir delilik sürecinden geçer -ama bütün meczublar usta değildirler. Eğer
bir mojud, mojud olarak ölürse Tanrı’ya erecektir ama hiç kimseye yardım etmeden.
Şimdi doğru kişiye gelmişti ama bu kişi bir usta değildi ve usta da olamazdı. Bir yol gösteremezdi.
Böylece, bir yöntem gösterebilecek birine doğru ilerlemeye başladı. Dördüncüye, Alim’e gitti. “Alim”, bilim insanı, yöntembi-limci, sana yöntemleri gösterebilen kişi anlamına gelir. Kadın yine çok uzağa gitmişti çünkü sana yöntem gösteren kişinin yapmakta olduğu şeyi bilmesi gerekmez çünkü yöntemler kutsal metinlerden bir araya getirilebilirler. Patanjali’nin Yoga Sutraları-nı okuyabilir ve başkalarına yöntemler sunmaya başlayabilirsin; bunun yardımı olmayacaktır.
Bir mojud yöntem gösteremez. Ve yöntem gösteren kişinin, eğer mojud halini yaşamamışsa, bir faydası olmaz. Mojud takip edilemez -bu tehlikelidir, çünkü deli birini takip ediyor olacaksın -ve Alim’i de, bilim insanını da, takip edemezsin çünkü o kendisi de birşey bilmez. Sadece yöntemler hakkında bilgi toplamıştır, ilgilidir, o bir yöntem koleksiyoncusudur.
Patanjali ‘nin Yoga Sutralarının tefsirlerini yazmakta olan pek çok insan vardır ve bunlar asla meditasyon yapmamış insanlardır, meditasyonun ne olduğunu hiçbir zaman bilmiş değillerdir. Ama meditasyon hakkında her şeyi bilirler. Pek çok defalar bana geldiler; çok güzel tefsirler yazmışlardı, zeki, bilgili, bilimsel insanlardır bunlar. Kullandıkları dilde, izahatlarında hiçbir hata bulamazsın ama söylemekte oldukları şeyi destekleyecek hiçbir deneyim yoktur ortada. Onlarla cahil insanlar arasında fazla fark yoktur.
. ve pek çok diğerlerini.
Kadın, pek çok diğerine gitti.
Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi.
Bahçe, yine bir semboldür. Dünyanın hikayesi bahçeyle başlar, Cennet Bahçesiyle, Adem ve Havva’yla ve hayat ebediyen güzel ve mutluluk doluydu. Bahçe varoluşun başlangıcıdır. Ve sonra, Adem ile Havva Bilgi Ağacının meyvesini yiyerek dışarı atıldılar veya kendilerini attırdılar. Bilgi sahibi olduğun an, masumiyetini kaybettin. Ve masumiyet bahçedir. Masumiyette çiçekler açar. Masumiyette kokular yayılır. Masumiyette herşey mut
luluktur. Bahçe masumiyetin sembolüdür. Ve Adem ile Havva bahçeyi terk ettiklerinden beri, insanoğlu tekrar tekrar bahçeyi arayadurmuştur.
Bu tekir ya da ustanın okulu, ustanın bahçesi diye adlandırılır -çünkü bir ustayla birlikteyken Bilgi Ağacının meyvesini kusmaya başlarsın. Usta, bütün bilgi zehrini senin sisteminden dışarı atma sürecinden başka bir şey değildir. Böylece masumiyetini tekrar geri kazanman mümkün olur. Adem masum olduğunda İsa’ya dönüşür. Bahçeye tekrar girer -kayıp cennet geri kazanılır..
Cennet (E.N: İngilizce paradise-paredays diye okunur) kelimesi ne anlama gelir biliyor musun? Bir Sufi kelimesi olan fir-devsden gelir. Firdevs duvarla çevrili bahçe demektir. Cennet kelimesi buradan gelir. Cennet, bahçedir. Bahçeyi geçmişte bir yerde kaybettik: Onu geri kazanmalıyız. Tekrar, bir çocuk gibi masum olmak zorundayız ki hemen bahçeye geri dönelim. Aslında biz hep bahçedeydik ama gözlerimiz bilgiyle o kadar dolu ki bahçeyi göremiyoruz. Gözler bilgiden temizlendiğinde ve bilgi tozu bilinç aynasından üflendiğinde aniden bütün bahçe ortaya çıkıverir.
Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi. İşte cennet ağacı oradaydı ve dallarında asılı duran parlak cennet meyvesi.
Ağacın yanında duran, Sabar’dı.
Kadının yaşamış olması gereken şoku hayal edebilirsin. Sa-bar? O, kadının ilk karşılaştığıydı. Ağacın yanında duran, Sabar’dı.
Bu da güzel bir metafor. Eğer Cennet Meyvesine ermek istiyorsan muhafızın, sabarın, sabrın elinden geçmek zorunda olacaksın.
Sabır, cennete dönüşün kapısıdır. İlk derviş ağacın yanında dikiliyordu.
“Neden ilk karşılaştığımızda cennet meyvesinin muhafızı olduğunu söylemedin? diye sordu kadın.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın.”
Bir hakikat, ancak sen ona hazır olduğunda söylenebilir. Bir hakikat, ancak sen onu almaya değer olduğunda verilebilir. Bir
hakikat, ancak sen onun için bir hazne olduğunda aktarılabilir, daha önce değil, tek bir an bile önce değil. Sen olgun olduğunda, erişkin olduğunda, hazır olduğunda tek bir an bile geçmeden; derhal... işte olgunsun ve işte anında hakikat verilir.
Usta seni gereksiz bir şeyle yükleyemez. Gereksiz yük sana çok ağır gelecektir. Zarar verici olabilir, bir zehir haline gelebilir, seni beslemeyecektir. Sana ağırlık verebilir ama canlılık vermeyecektir.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın. Ayrıca, ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.”
İnanmış olsaydın bile beklemek zorunda olacaktın. İnanmış olsaydın bile, bu süre sonsuz sabır içinde geçmek zorundaydı ki, sen de hazır değildin. Yani en iyi yol buydu: Bir hocadan diğerine, bir okuldan diğerine gitmene ve olgunlaştığında tekrar geri gelmene izin vermeliydim. Şimdi olgunsun çünkü yanlış olan herşeyi gördün.
Arif’e, bilgi adamına gittin, o yeterli değildi. Bilgi nasıl yeterli olabilir ki zaten? Bilgi bilgidir. Suyu bilmek senin susuzluğunu gi-dermeyecektir.
Hakim’e, karakter adamına gittin ama gerçek adamın karakteri yoktur. Gerçek adam an be an yaşar. Gerçek adamın bilinci vardır ama vicdanı yoktur. Gerçek adam ahlaklılığa dair hiçbir şey bilmez; ahlaklılık içinde yaşamasına rağmen ona dair hiçbir şey bilmez. Gerçek adamın karakteri yoktur; karaktere sahip olan bir tek o olmasına rağmen, karaktersizdir.
Bu karşıtlıkla ne demek istiyorum? Onun programlanmış bir karakteri yoktur, önceden hazırlanmış bir şekilde yaşamaz, öngörülebilir değildir o. Her an yepyeni bir şekilde tepki verir. O, hakikidir, birdir, bütünleşmiştir ama bunlar ona doldurulmuş şeyler değildirler. Onlarla idman yapmamıştır. O sadece birşey için çalıştı: Gittikçe daha fazla bilinçli olma çabasını sürdürdü. Şimdi onun bilincinin sonucu olarak, her an karakterler doğar ve kaybolur. Ama o, kendi çevresinde bir yapının yükünü taşımaz. Hiçbir karakter zırhına sahip değildir. O daima özgürdür; o özgürlüktür.
Hakim’e gittin ve bütün karakterlerin, yüklenmiş karakterlerin içlerinde ikiyüzlülük taşıdıklarını öğrendin.
Sonra Mojud’a gittin, o gerçek bir adamdı ama sana bir şey öğretemeyecek kadar deliydi. Onun sana hiçbir yöntem gösteremeyeceğini görerek Alim’e, yöntemler hakkında herşeyi bilen yöntembilimciye gittin. Fakat o asla bir şey yapmamıştı; onun kendi deneyimlerinden edindiği bir şey yoktu.
Bunların hepsi gerekliydi, herşey iyiydi ve tam zamanında geri döndün çünkü “Bu ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.” İnanmış olsaydın bile -ki bu mümkün değildi -anlayamazdın. “Ben muhafızım,” demiş olsaydım bile, “Bu adam çok egoist, kendisinin muhafız olduğunu iddia ediyor” diye düşünebilirdin. Bu seni caydırabilirdi. Anlamayabilirdin çünkü bilgi adamının alçakgönüllü olduğu beklentisiyle gelmiştin.
Gerçekten anlamış insan ne kibirli ne de alçakgönüllüdür. İkisi de değildir, o sadece gerçeği beyan eder. Bu senin canını acıtabilir ama o senin sorumluluğundur, senin sorunundur. O senin canını acıtmak istemez, hiç kimsenin canını acıtmak için bir arzusu yoktur ama onun beyanları acıtabilir. Onlar acıttığı zaman da sen bunların kibirlilikle, öfkeyle yapılıyor olduklarını düşünürsün. Oysa hiçbir öfke veya kibirle yapılmazlar; o yalnızca bir gerçeği olduğu gibi beyan etmektedir.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın” der Sabar.
“Ve sana inanamayacağın bir şeyi söylememek daha iyiydi. Benim için seni beklemek daha iyiydi; ve ben de zaten beklemekteydim. Ben Sabar’ım, bekleyebilirim; bu yüzden ben muhafızım. Ve sen tam zamanında geldin. Artık endişelenme ve otuz yılın israf olduğunu düşünme. Hiçbir şey israf değildir. Bütün o deneyimler -yanlış hocalara gidişin bile, yanlış yollardan gidişin bile -sana yardımcı oldu. Seni olgunlaştırdı, seni erişkin yaptı. Şimdi hazırsın; sana meyveyi verebilirim”
Ve burada olmakta olan da budur: Pek çoğu gelir, sadece birkaçı kalır. Pek çoğu gelir ama ben onlara bir yere gitmeye gerek olmadığını eve geldiklerini söyleyemem. Bunu sadece birkaç kişiye, sadece anlamaya hazır olanlara, anlayacak kadar olgun olanlara söyleyebilirim. Böyle olmayınca, insanlara araştırmaya, aramaya gitmelerini söylemek zorundayım. İnşallah, otuz yıl ve otuz gün sonra ben burada olursam ve sen geri dönersen, muhtemelen anlayabilirsin ve ben sana hemen şimdi verebileceğim şeyi
muhtemelen verebilirim ama sen onu almazsın.
Hayattaki en müthiş şey almaya, kabul etmeye, dişil olmaya, bir rahim olmaya hazır olmaktır. Ve gerçek mürit, dişil hale gelen, rahim haline gelendir. Ustayla birlikteyken o sadece alıcıdır, pasiftir. Bütün aramayı, araştırmayı, özlemleri bırakır. Hakikat hakkındaki ,Tanrı ve cennet hakkındaki herşeyi unutur. O yalnızca ustasının içine nüfuz etmesine izin vermeye devam eder; ustaya ev sahibi olur.
Ve bütünüyle yok olduğunda ve usta seni bütünüyle doldurduğunda usta da yok olur. İşte mürit ve ustanın yok oluşu cennettir, bahçedir. Eve geri dönmüş olursun.
Bugünlük bu kadar yeter.

Sır, OshoSır, Osho
merve yaprak, bir alıntı ekledi.
04 Oca 2017 · Kitabı okudu · 8/10 puan

Bu güzel metaforların şifresini kendi başına çöz; derinlemesine düşün onlar hakkında.
Bu yüzden hikayeler üzerinden konuşuyorum. Onlar üzerinden hiç kimse konuşmamıştı. Niçin ben bu küçük hikayeler üzerinden konuşuyorum? -sadece nasıl düşüneceğine dair sana birkaç ipucu vermek için. Bunlar bu hikayeler üzerine yapılan yorumlar değiller; ben bir yorumcu değilim. Ben yalnızca senin düşünmene yardım ediyorum. Sana çok sabit bir anlam vermek istemiyorum, ben yalnızca son derece akışkan, belirsiz, puslu bir bakış vermek istiyorum. O zaman araştırmak, aramak ve bulmak zorunda kalırsın. Sonuç, senin sonucun olmak zorunda. Ben, nasıl düşüneceğine dair birkaç ipucu verebilirim sana. Burada yaptığım yalnızca bundan ibaret ... sadece nasıl düşüneceğine dair ipuçları, sonuçlar değil! Bana dayanma. Sana tek bir sonuç bile vermeyeceğim çünkü bir sonuç bir kez başka biri tarafından verildi mi, bütün hakikati kaybeder, yalan olur. Bana göre doğru olabilir ama onu sana verdiğim anda yanlış olur. Aktarmanın kendisinde bütün hakikatini kaybeder. Benim için o gerçek bir gülken, sana ulaştığı anda o bir plastik çiçektir.
Her çağın, her memleketin bütün mistiklerinin daima karşı karşıya kaldıkları büyük sorun olan lisan sorunudur bu. Lisan, günlük, sıradan gerçekliğin aktarılması için yeterince iyidir: İlahi gerçekliğin aktarılmasındaysa tamamen yetersizdir.
Fakat bazı yollar bulunmak durumundadır çünkü o, aktarılmak zorundadır. Bir mesel, bir hikaye güç anlaşılır bir yoldur, ince bir yoldur, dolaylı bir yoldur. Hikaye hedefe eriştirmez, o yalnızca senin içinde bir süreci tetikler. O, başına düşen bir taş gibi değildir. O, bir çiçeğin gelip seni sarmalayan ve seni okşayan kokusu gibidir.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Başka birinin gerçeğine inandığın an ona tamah etmeye başlarsın. Ve hakikate tamah edilemez. Hakikate tamah eden kişi ona asla eremeyecektir.
9. BÖLÜM
SONSUZ SABIR
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim? “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur,” dedi derviş. “Fakat böyle yapmazsan, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.” Kadın ondan ayrıldı ve adı Arif olan başka bir derviş aradı ve ondan sonra Hakîm’i buldu ve Deli’yi, sonra da Alim’i ve pek çok diğerlerini ...
Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi. İşte cennet ağacı oradaydı ve dallarında asılı duran parlak cennet meyvesiydi. Ağacın yanında duran ilk derviş, Sabar’dı.
“Neden ilk karşılaştığımızda cennet meyvesinin muhafızı olduğunu söylemedin? diye sordu kadın.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın. Ayrıca, ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.”
Bir zamanlar İtalya’nın bir köyünde çok yoksul bir adam yaşarmış. Delicesine, varoluşun sırrını öğrenmek istiyormuş, Böylece çok çalışıp Himalayalara gitmeye ve bir guru bulmaya karar vermiş. Sıkı bir şekilde çalışmış ve yirmi yıl sonunda yol parasını biriktirmiş.
Müthiş bir fırtına patlayıp kendini ıssız bir adanın kıyısına vurmuş halde bulduğunda yaklaşık iki haftadır yoldaymış. Sonunda bir tankerin dikkatini çekmeyi başarıncaya kadar bir sonraki yirmi yılı adada geçirmiş. Onu almışlar ve bir uçak bulduğu Bom-bay’e götürmüşler. Gemi battığında parasının bir kısmını kurtarmayı başarmışmış.
Her nasılsa bindiği uçak kaçırılmış. Ama korsanlar onu çölde
serbest bırakmaya karar vermişler. Bir köye yürümüş ve kendisini Himalayalara götürecek otobüsü beklemiş.
Birkaç ay içinde otobüs gelmiş ve onu Himalayaların eteklerine bırakmış. Uzun süre yürümüş fakat sonunda gurunun mağarasına varmış. Ve hayatın sırrı hakkındaki sorusunu guruya sormuş.
Guru, “Hayat bir ırmaktır” diye cevaplamış.
Adam çılgına dönmüş ve kollarını sallayarak guruya bağırmış, “Elli yıldır sana ulaşmaya çalışıyordum. Yol parası için çılgın gibi çalıştım. Gemim battı ve sonra da uçağım kaçırıldı ve lanet olsun -şimdi de sen bana hayatın bir ırmak olduğunu mu söylüyorsun?”
Guru şöyle dedi, “Değil mi?”
Hayat çözülecek bir bulmaca veya bir sorun değildir. Hayat sevilecek ve yaşanacak bir sırdır. Ve sır, çok uzaktaki bir şey değil, çok aşikar olan, burada-şimdi olan bir şeydir. Sır, varoluşun böyleliğidir; bu nedenle gurunun cevabı, “Hayat bir ırmaktır” olmuştur.
Guru bir ırmağın kıyısında oturuyor ve ırmağın akışını izliyor olmalıydı. O anda bilinci tamamen ırmakla doluydu, ırmaktan başka hiçbir şey yoktu.
Başka bir ustaya, “Hakikat nedir?” diye soruldu ve o, “Avludaki servi ağacı” dedi. Avludaki güzel servi ağacına bakıyor olmalıydı; o andaki herşey serviydi. O an servi ağacıyla doluydu, o an servi ağacından başka bir şey değildi.
Ve başka bir usta çay içerken ona, “Hayat nedir? diye soruldu. “Bir bardak çay” dedi, usta.
Diğer bir ustaya da, usta keten tartarken, “Buda nedir?” diye soruldu ve usta “Bir buçuk kilo keten” dedi.
Bu cevaplar olağanüstü önemlidir. İlk bakışta önemli gibi görünmezler. Ustaya ulaşmak için elli yıl çalışmış olan, ustaya ulaşmak, hayatın sırrını öğrenmek için bütün hayatını harcamış olan birini -ustanın “Hayat bir ırmaktır,” veya “Bir bardak çay,” veya “Avludaki servi ağacı,” veya “Bir buçuk kilo keten” demesi gerçekten çılgına çevirebilir. Bu herkesi çılgına çevirir. Ama cevaplar olağanüstü güzeldir.
Bu an cevaptır, o an her ne ise. Başka bir cevap yoktur. Anın
gerçekliği cevaptır. Hakikat, burada-şimdidir fakat ego, burada-şimdi olan hakikatle asla tatmin olmaz. Ego zor bir şeyler ister, o zorluklarla büyür. Ego büyük mücadelelerle yaşar. Eğer hayat bir bardak çaysa egon hangi zemin üzerinde duracak? Eğer hayat sadece avludaki servi ağacıysa nasıl büyük bir ermiş, bir mahat-ma olabilirsin? Başka olasılık yoktur -ego yok olmak zorunda kalacaktır. Eğer hakikat bu kadar basit ve aşikarsa bu durumda ego beslenemez. Beslenebileceği birşey kalmamıştır.
Usta, “Hayat bir ırmaktır,” dediğinde adamın ayağının altındaki dünyayı çekip aldı. Adam, olağanüstü anlam içeren, bir vahiy, Tanrı’nın gökten inmesi, büyük bir ışık, sonsuz ışığın oluşması, bir görüntü, tamamen olağandışı bir şey beklemiş olmalıydı.
“Hayat bir ırmaktır mı?” -bu kadar sıradan bir ifade mi? Fakat bunun üzerinde derinlemesine düşünürsen gökten Tanrı’nın inişini, büyük ışığı, sana görünen sonsuz ışığı, anormal şuur durumları meydana getiren, rengarenk, manevi deneyimleri bulabilirsin. Bunların hepsi çocukça şeylerdir. Hepsi egonun oyuncaklarıdır.
Gerçek din aşikar olandan ibarettir. Aşikar olan, sıradan olan esrarlıdır. Her zaman seninle olan, seninle olmuş olan ve seninle olacak olan aşikar, Tanrı’dır. Seninle Tanrı arasında bir mesafe yoktur. Tek bir adım bile atmaya gerek yoktur.
Eğer onu anlarsan bütün dinleri, bütün kutsal metinleri anla-mışsındır.
Fakat ego sorun yaratacaktır. Ego asla basit şeylerle ilgilenmez çünkü o, basit şeylerle yükseklerde süzülemez. Bir şey ne kadar zorsa ego için o kadar iyidir. Bu yüzden dinler gereksiz zorluklarla ilgili hale gelmişlerdir. Bu zorluklara sofuluk, çilecilik adı verilir; bunlar egonun gıdasından başka bir şey değillerdir. Hakikati bulmada kimseye yardımları olmamıştır. Aslında bunlar en büyük engellerdir.
Egonun talepleri yüzünden din bir hastalık haline gelmiştir, din nevrotikleşmiştir. Ego tamamen zor bir şey ister ki böylece, ona erişirsen özel bir ayrıcalık haline gelsin -ona sadece sen eriş-tiysen, başkası değil. Hakikatin Everest zirvesi veya ayda yürümek gibi bir şey olmasını ister; senin talep edebileceğin kadar özel bir şey olmasını ister. Onun sayesinde sen özel olursun.
Bu nedenle din yavaş yavaş sado-mazoşist hale geldi. “İşkence et kendine” -ne kadar işkence edersen o kadar dindarsın. Kişi kendine işkence ettiğinde ve başkalarına da kendilerine işkence etmelerini öğrettiğinde iki kat hastalıklı hale gelir. Kendine işkence ettiği için bir mazoşisttir ve başkalarına kendilerine işkence etmeyi öğrettiği için de bir sadist olur.
Sado-mazoşizm, din adına yeryüzünde var oldu. Bu yüzden sadece nevrotik insanlar dinle ilgilenir hale geldiler. Sağlıklı insan ondan uzak durur.
Size öğrettiğim din sağlıklı insan içindir. Egolarını tatmin etme arayışında olmayan insanlar içindir. Sıradan olmaya, tamamıyla sıradan olmaya hazır olanlar içindir. Aşikar olanın içinde erimeye hazır olanlar içindir. Evlerini bu anda, bu güzel şimdide yapmaya hazır olanlar, bir cennet özlemi çekmeyenler, hiçbir şeyin özlemini çekmeyenler içindir; herhangi bir öbür dünya arzusu olmayanlar ve bir yerlerde altın bir tahtın üzerinde oturan bir Tanrı arzusu olmayanlar içindir; Tanrı’sı bütün varoluşa yayılmış olan, kuşların ötüşlerinde ve ağaçların yeşil yapraklarında ve çiy damlalarında ve güneş ışınlarında ve sende ve bende -ve her şeyde olan içindir; Tanrı’sı hayattan ve varoluştan ayrı olmayanlar içindir; Tanrı’sı bir bardak çayda olabilenler için, Tanrı’sı akıp giden ırmak olabilenler için, Tanrı’sı avludaki servi ağacı olabilenler için ve Tanrı’sı bir buçuk kilo keten olabilenler içindir. Bu küfür değildir. Tanrı’nın, Buda’nın bir buçuk kilo ketene indirgenmesi değildir; tam tersine bir buçuk kilo keten kutsallığa, Budalığa, Tanrı’ya dönüştürülür. Bu küfür değil, bugüne kadar söylenmiş en kutsal sözlerden biridir.
Bu, anlaşılması gereken en temel hakikatlerden biridir. Ondan sonra bu güzel meselin içine girmek çok kolay olacaktır.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Her kelime üzerinde derinlemesine düşün:
Bir zamanlar cennet meyvesini işiten ...
Dindar olan insanların pek çoğu sadece malumat edinerek dindar olurlar. İşin özünü kaçırdıkları yer burasıdır; ilk adımları yanlış patikaya atılmıştır.
Eğer hayatın seni dindar yaparsa bu tamamen farklı bir şey
dir. Eğer senin kendi hayat deneyimin, senin içinde hakikat hakkında bir sorgulama başlatırsa bunun içinde bir güzellik vardır. Fakat sadece işitmiş olduğun için -insanlar Tanrı hakkında, cennet, nirvana ve aydınlanma hakkında konuşuyorlar -ve onların konuşmaları ve yüzyıllardır sürekli devam eden propaganda ve milyonlarca kitap ve kutsal metin ve kiliseler ve tapınaklar ve camiler ve dinin her yerde öğretilmesi ve çocukluktan beri Tan-rı’nın varlığına cennetin varlığına ve onu aramak zorunda olduğuna şartlandırılman yüzünden .eğer arayışla ilgilenmen bu şartlandırmalar yüzündense, arayışın en başından itibaren talihsizdir. Zaten yanlış yönde harekete geçmişsindir. bu senin arayışın değildir, ödünç alınmıştır. Kalbindeki özgün bir arzu değildir, o sadece kafandadır. Kazara olan birşeydir; sana söylendiği için vardır. Eğer sana söylenmemiş olsaydı hiç merak etmeyecektin. Bunu görebilirsin.
Bir Jaina bana geldiği zaman asla Tanrı’yı nasıl bulacağını sormaz çünkü onun kutsal metinlerinde herhangi bir Tanrı inancı yoktur. O, mokshaya, nihai özgürlüğe, kurtuluşa nasıl ereceğini sorar. Tanrı’nın onun için hiçbir anlamı yoktur çünkü Tanrı hakkında hiçbir şey öğretilmemiştir ona. Tanrı’nın yokluğu da öğre-tilmemiştir ama zihni belirli bir şekilde şartlandırıldığı için ona, tamamıyla farklı bir çağrışımı olan başka bir kelime verilmiştir. Ona, senin ruhunun dünyada esaret altında olduğu ve bu esaretten kurtulup nihai özgürlüğe erişmek zorunda olduğu öğretildi. Bütün düşkünlük, tahakküm etme, baskınlık esaretleri yok olduğunda, açgözlülük, öfke, cinsellik kalmadığında, geriye kimse kalmadığında ve sen saf bir ruh olduğunda ... o zaman ulaşacak-sındır nihai özgürlüğe. Amaç, moksha budur. O, moksha hakkında soru sorar.
Fakat hiçbir Hristiyan bana moksha, özgürlük hakkında birşey sormaz. Bu ona söylenmemiştir. O, kişinin, Tanrı’nın krallığına nasıl, hangi yollarla girebileceğini sorar. Nasıl Tanrı olunacağını asla sormaz çünkü ona böyle birşey söylenmemiştir. Aksine, ona hiç kimsenin Tanrı olamayacağı söylenmiştir. Tanrı Tanrı’dır ve sen de sensindir, Tanrı yaratıcıdır sen de yaratılan -bir yaratılan nasıl yaratıcı olabilir ki? Yani, Tanrı olma fikri bile küfür, günah, büyük bir günah olarak görünür. O asla nasıl Tanrı olunacağını, Tanrı’nın
nasıl gerçekleştirileceğini sormaz. Hayır! Onun bütün istediği, Tanrı’nın krallığına nasıl girileceğini bilmektir, hepsi bu.
Ama bir Vedantin bana geldiğinde onun sorgulaması da tamamen farklıdır. O, “Nasıl Tanrı olunur? Nasıl mutlak hakikat olunur?” der. O, Tanrı’nın krallığını sormaz. Ona, sen tat-vamasi-sin denmiştir. Sen kendi özünde Tanrı’sın, onun için Tanrı’lığına eriş. Aham brahmasmi -ben Tanrı’yım- ona annesinin sütüyle verilmiştir. Bu fikre doyurulmuştur. O, nasıl Tanrı olunacağını sorar. Bu farklı sorgulamalar nereden geliyor?
Ve bir Budist geldiğinde o asla nasıl bir Tanrı olacağını sormaz çünkü onun dinbilimine göre Tanrı yoktur. Onun dinbilimi herhangi bir Tanrı kavramı içermez. Aslında ona din bilimi demek doğru değildir çünkü bir ilah, Tanrı yoktur. Herhangi bir ruha inanmaz bu yüzden insanın -hiç olmayan -kendi varlığını nasıl gerçekleştirdiğini asla sormaz. Kendini gerçekleştirme onun için tamamıyla saçmadır. Ruha inanmadığı için kurtuluşa erme sorunu da yoktur; kurtuluşa erdirilecek hiç kimse yoktur. O halde onun sorgusu nedir?
O, nirvanayı sorar. Nirvana bu aldatıcı hayat alevini söndürmek demektir. Onun sorgusu son derece negatiftir; o yalnızca olmamayı sorar. Bir ruh olmaya dair, bir Tanrı olmaya dair, Tan-rı’nın krallığına dair herhangi bir soru yoktur. Onun sorgusu son derece negatiftir. O, olmamayı sorar, alevini tamamen nasıl söndüreceğini sorar, nasıl mutlak boşluk olacağını sorar, geriye hiçbir şey kalmamacasına boşluğun içinde nasıl kaybolacağını sorar.
Jaina kendi benliğini nasıl özgür kılacağını sorar, Budist de kendi benliğinden nasıl özgür olacağını. Fakat bu farklı sorgulamaların hepsi rastlantısaldır, ödünç alınmadır. Senin soruların bile, senin sorgulamaların bile ödünç alınmıştır. Senin sorgun bile senin değildir. Bu doğru değil ve doğru olmayan bir sorguyla başladığında asla doğru bir sonuca ulaşmazsın.
Bu, her arayanın karşılaşmak zorunda olduğu en büyük sorunlardan biridir. İşittiğinle başlama, hissettiğinle başla. Varoluşun güzelliğini ve esrarını hissedemiyor musun? Varoluşun bu mutlak şiirini hissedemiyor musun? Varoluşun şiirini hissetmek için Vedalar’a dalmak mı zorundasın? İncil’e dalmak mı zorundasın? Buda’ya, İsa’ya, Krishna’ya sormak mı zorundasın? Sen ken
di başına göremez misin? Görmek için gözlerin, işitmek için kulakların, hissetmek için bir kalbin yok mu? O halde burada ne yapıyorsun? Nesin sen? Canlı mısın, değil misin?
Canlı kişi hayata bakandır, hayata tanıklık edendir; yalnızca hayata tanıklık eden değil, tanıklığın kendisine de tanıklık edendir. İşte o zaman büyük bir sorgulama başlar -”Nedir bütün her-şey?” Bu ödünç değildir, başka birinden işitilmiş de değildir. Bir filizin tohumdan fışkırması gibi senin varlığının en derin çekirdeğinden fışkırır. Artık, sorgulama plastik değildir; o gerçek bir güldür. Ve sadece gerçek bir gülün gerçek bir kokusu vardır.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı.
O sadece işitmişti; ve işittiğinde yanlış anlamaya mecbursun-dur.
“Cennet Meyvesi” sadece bir metafordur. Sadece onu söylemenin bir yolu, onu söylemenin şiirsel bir yoludur. Nihai hakikat kelimelerle ifade edilemez. Hiçbir kelime onu ifade etmeye yetmez. Bu yüzden metaforlar kullanılmak zorundadır, benzetmeler kullanılmak zorundadır, sana sadece küçük bir işaret, küçük bir tat vermek için.
Sana hakikati doğrudan göstermek zordur bu nedenle bazı dolaylı yollar ve araçlar bulunmak zorundadır. Meseller, hikayeler anlatılmak zorundadır çünkü hikayeler doğrudan hiçbir şey söylemezler, onlar sadece sana güç algılanan, ince imalar verir.
Cennet Meyvesi -ne demektir bu? Eğer onu birinden işittiy-sen o yalnızca “cennet meyvesi” demektir. O zaman bir meyve düşünmeye başlarsın. O bir meyve değil, berekettir. Meyve yalnızca bir bereketli olma durumunu temsil eder. Meyve üç şeyi temsil eder: Biri bereket, diğeri çiçeklenme, öteki de kokudur. Bunların üçü birlikte var olduğunda -meyve, çiçek ve koku -dördüncü bir şey ortaya çıkar. Bu da ermedir. Bu, gerçek amaçtır.
Eğer Cennet Meyvesi sembolünün şifresini çözmeye, onu yorumlamaya çalışırsan nasıl çalışacaksın, şifresini nasıl çözeceksin? Hristiyan, onun Tanrı’nın Krallığı anlamına geldiğini düşünecek, Brahman Tanrı-idrakı olduğunu düşünecek, Jaina benliğinin özgürleşmesi sanacak ve Budist benliğinden özgürleşme anlamına geldiğini düşünecek. İşte yine sürünün tuzağına düştün.
Birazcık daha zeki ol. Kendi varlığına birazcık daha güvenir ol.
Bu güzel metaforların şifresini kendi başına çöz; derinlemesine düşün onlar hakkında.
Bu yüzden hikayeler üzerinden konuşuyorum. Onlar üzerinden hiç kimse konuşmamıştı. Niçin ben bu küçük hikayeler üzerinden konuşuyorum? -sadece nasıl düşüneceğine dair sana birkaç ipucu vermek için. Bunlar bu hikayeler üzerine yapılan yorumlar değiller; ben bir yorumcu değilim. Ben yalnızca senin düşünmene yardım ediyorum. Sana çok sabit bir anlam vermek istemiyorum, ben yalnızca son derece akışkan, belirsiz, puslu bir bakış vermek istiyorum. O zaman araştırmak, aramak ve bulmak zorunda kalırsın. Sonuç, senin sonucun olmak zorunda. Ben, nasıl düşüneceğine dair birkaç ipucu verebilirim sana. Burada yaptığım yalnızca bundan ibaret ... sadece nasıl düşüneceğine dair ipuçları, sonuçlar değil! Bana dayanma. Sana tek bir sonuç bile vermeyeceğim çünkü bir sonuç bir kez başka biri tarafından verildi mi, bütün hakikati kaybeder, yalan olur. Bana göre doğru olabilir ama onu sana verdiğim anda yanlış olur. Aktarmanın kendisinde bütün hakikatini kaybeder. Benim için o gerçek bir gülken, sana ulaştığı anda o bir plastik çiçektir.
Her çağın, her memleketin bütün mistiklerinin daima karşı karşıya kaldıkları büyük sorun olan lisan sorunudur bu. Lisan, günlük, sıradan gerçekliğin aktarılması için yeterince iyidir: İlahi gerçekliğin aktarılmasındaysa tamamen yetersizdir.
Fakat bazı yollar bulunmak durumundadır çünkü o, aktarılmak zorundadır. Bir mesel, bir hikaye güç anlaşılır bir yoldur, ince bir yoldur, dolaylı bir yoldur. Hikaye hedefe eriştirmez, o yalnızca senin içinde bir süreci tetikler. O, başına düşen bir taş gibi değildir. O, bir çiçeğin gelip seni sarmalayan ve seni okşayan kokusu gibidir.
Bir zamanlar cennet meyvesini işitmiş olan bir kadın vardı. Ona tamah etti.
Başka birinin gerçeğine inandığın an ona tamah etmeye başlarsın. Ve hakikate tamah edilemez. Hakikate tamah eden kişi ona asla eremeyecektir.
Hakikat, tamah edilecek bir mal değildir. Hakikat, arzulanacak ve özlemi çekilecek bir şey de değildir. Hakikat senin dışında bir yerde sahip olunacak bir şey değildir. Hakikat senin içinde çi
çeklenen bir şeydir; onu kimseden almazsın. Ve eğer hakikate erersen, para gibi, sen sahip olduğun için başkasının kaybettiği bir şey değildir o. O, dünyada bir nicelik değil, varlığın bir niteliğidir.
Buda aydınlandığında başka birisi acı çekmiyordu: Buda aydınlanmaya yükseldiğine göre şimdi birisi yoksun olmalıdır, aydınlanmaya erişemeyecektir. Eğer biri zenginleşirse doğal olarak, başka bir yerde başka biri yoksullaşacaktır. Hakikat için bu geçerli değildir. O bir nicelik değildir -unutma bunu -o bir niteliktir.
Eğer ayın güzelliğini gördüysem bu, ayın güzelliğinin bir kısmını aldığım ve ben ona sahip olduğum için artık başka hiç kimsenin güzelliği göremeyeceği anlamına gelmez. O bir niteliktir! Milyonlarca insan güzelliği görebilir. Bu bir mücadele meselesi değildir, ortada bir münakaşa yoktur. Aksine, ayın güzelliğini ne kadar çok insan görürse ay o kadar güzelleşir.
Aslında bu, şairlerin, ressamların ve estetik ilminin alanına girmiş insanların en büyük gözlemlerinden biri olmuştur: öyle ki, bir şair ay hakkında bir şiir yazdığında ayın, daha önce farkedil-memiş bir güzelliğini açığa çıkarır. Pek çok insan onu görebilecektir artık; duyarlılıkları uyandırılacaktır.
Gün doğumunu görmüşsündür ama Vincent Van Gogh’un doğan güneşini, gün ortasındaki güneşini ve batan güneşini gördüğünde hayrete düşersin; güneşe dair tamamen farklı bir bakışa sahiptir o. O, güneşe hiç kimsenin olmadığı kadar çılgıncasına aşıktı. Bir yıl boyunca sürekli olarak güneşi, güneşi ve güneşi resmediyordu. Bir yıl boyunca sürekli olarak güneşin altında dikiliyordu. Hava çok sıcaktı fakat o, güneşi bütün halleriyle yakalamak istedi. Güneşi bütün halleriyle, bütün kaprisleriyle, bütün ifadeleriyle yakaladı ama kendisi aklını kaçırdı. Bir yıl sadece güneşin altında dikilmek, güneşe bakmak -hava aşırı sıcaktı ve o, buna dayanamadı. Güneşe karşı öyle bir sevgisi vardı ki onun için aklını kaçırdı.
Eğer Van Gogh’un güneş resimlerini görürsen, ilk defa olarak, güneşin güzelliğinin farkına varırsın. Güneşe baktığın zaman, Van Gogh’un görme gücünden bir şeyler senin ruhuna işleyecektir.
Doğa şairleri olduğu için doğa daha güzeldir. Doğa ressamları olduğu için doğa daha güzeldir. Pek çok insan ondaki güzelliği gördüğü ve bu bizim varlığımıza işlemiş olan bir miras olduğu için doğa daha güzeldir.
Hakikat para gibi değildir, hakikat güzellik gibidir. Onu ne kadar çok insan görürse o kadar berraklaşır. Ona ne kadar çok insan sahip olursa o kadarı da sahip olabilir. Ortada tamah etme meselesi yoktur.
Fakat kadın sadece işitmişti, kadın sadece cennet meyvesi hakkındaki söylentileri toparlamıştı. Şimdi son derece mutsuz ve çaresiz olmalı: “Başkaları erişti ama ben erişemedim. Dünyaya göstermek zorundayım, kendimi kanıtlamak zorundayım.”
Bu bir ego tribidir, doğru bir arayış değildir; bu o aynı ego tri-bidir. Bazı insanlar daha çok ve daha çok para biriktirmeye çalışıyorlar ki para yığınının üzerinde dikilip dünyaya, “Kimse benden daha çoğuna sahip değil” diyebilsinler. Birisi de iktidar-siyaset dünyasına dalıp bir ülkenin başkanı olabilir ve “Bak! Ben ulaştım” diyebilir. Ve sonra, cennet meyvesine eriştiklerinde dünyaya: “Şimdi benim kim olduğumu biliyor musunuz? Ben bir Gerçekleşmiş Kişiyim. Ben eriştim ve sizin hepiniz Cahilsiniz ve hepiniz Günahkarlarsınız ve hala dünyanın çamuru içinde sürünüyorsunuz. Ben onun ötesine geçtim” diye ilan edeceklerini düşünen başkaları var. O zaman da birileri, “Senden daha kutsalım” diyen bir ifadeye sahip olabilir.
Bu kadın ona tamah etti. Eğer hakikat, Tanrı, aydınlanma hakkında bir şeyler işitirsen, içinde büyük bir arzu doğar: “Diğerleri bende olmayan bir şeye sahip oluyorlar. Ona sahip olmalıyım.
Tam da başka birinin güzel bir eve sahip olması ve senin tamah etmen; başka birinin güzel bir karısının olması ve senin tamah etmen gibidir. Hakikat bir güzel ev midir? Hakikat bir güzel kadın mıdır?
Hakikat bir ‘şey’ değildir, hakikat bir ‘hiçbir şey’dir. Hakikat senin dışındaki bir mal değildir, o bir deneyimdir, o senin mane-viliğindir. O, varlığının tam merkezinde hissedilir, yaşanır. Ona sahip olunamaz, ona tamah edilemez -ama böyle olmaya devam ediyor.
Daha geçen gün birisi, onu ikna edersem bir sanyasin olacağını söyleyip, turuncu giyerek ve mala takarak mutluluğa erişeceğine onu ikna edip edemeyeceğimi sormuştu... İşte bu açgözlülüktür ve açgözlü birisi sanyasin olamaz. Ve mesele benim seni ikna etmem değil; sen, sanyaslığa kabul edilmeye değer olduğun konusunda beni ikna etmek zorunda olacaksın. Sen beni, sadece Tanrı hakkında konuşan diğerlerini duyduğun için sorgulamaya gelmediğin konusunda, tam tersine, içinde büyük bir içsel arzu, bir özlem, bir susuzluk uyandığı, tutuşmuş olduğun, içinde “Eğer kim olduğumu bilmiyorsam, eğer nereden gelip nereye gitmekte olduğumu bilmiyorsam hayat yararsızdır. Bunu bilmek zorundayım çünkü bunu bilmediğim sürece, yapmakta olduğum ne olursa olsun ahmaklıktır, aptallık olacaktır. Kim olduğumu bilmeden her ne yaparsam anlamsızdır. Anlam ancak doğamı anladığımda ve doğama göre hareket etmeye başladığımda ortaya çıkar. Ancak, benimle çevremi saran varoluş arasında bir uyum olduğu zaman sevinç ve mutluluk varolabilir” diyen bir tutku doğduğu konusunda ikna etmek zorunda olacaksın.
Mutluluk arzulanacak bir şey değildir, tamah edilecek bir şey değildir.
Fakat bunu bana sormuş olan kişi, başkalarının, eğer bir san-yasin olursan Tanrı’ya, mutluluğa erersin dediklerini duyarak buraya gelmiş olmalı. Şimdi benden onu ikna etmemi istiyor.
Ben bir satıcı değilim! Sana Tanrı satmıyorum! Seni niçin ikna edeyim ki? Eğer susadıysan ırmağa sen gelirsin. Irmağın umurunda olmaz, ırmak hiçbir şekilde “Ben suyum ve senin susuzluğunu giderebilirim” diyerek seni ikna etme ihtiyacı hissetmez. Eğer susadıysan sen uğraşacaksın. Sen uğraşmak zorunda olacaksın, başka bir yolu yok bunun.
Fakat sorun daima, başkalarını işittiğimiz için, kendi varlığımızın içinde doğan herhangi bir tutku hissetmediğimiz için ortaya çıkar. Bizim tutkumuz ödünçtür, yüzeyseldir. Fakat, hakikate dair kendine ait bir tutkusu olmayan bir insan, henüz insan değildir. O hala hayvanlar aleminin bir parçasıdır, bilinçsiz yaşıyordur. En azından, sadece küçük bir susuzluk bile olur ama kendine ait bir susuzluk getirmek zorundasın.
Duydum ki.
Avarenin biri, bir kır evinin kapısını çaldı ve kapı açıldığında ev hanımına, “Afedersiniz hanımefendi, acaba benim için bir ceketin üzerine düğme dikebilir misiniz diye soracaktım” dedi.
“Tabii” dedi kadın kibarca, “İçeri gel.”
Avare girdi ve kadının eline bir düğme tutuşturdu.
“Güzel,” dedi kadın, “Peki ceket nerede?”
“Şey, bende düğmeden başka birşey yok hanımefendi. Belki
siz düğmeye bir ceket dikersiniz diye düşünmüştüm.”
Fakat Tanrı arayışına giren insanların düğmesi bile yok. Ben ceketi vermeye hazırım ama en azından düğmeyi getir! En azından kendi susuzluğunu, biraz daha hızla atan kendi kalbini, bir risk alma istekliliği, bir şey adama, ithaf etme istekliliği, birşey-lerden fedakarlık etme istekliliği . bir risk alma istekliliği.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim?”
Sabr veya Sabar önemli bir kelimedir, sabır demektir.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim ki böylece mevcut bilgiye erebileyim?”
Bu meseller nesnel sanat örnekleridir. Her kelimenin bir önemi vardır ve her kelime üzerinde derinlemesine düşünülmek zorundadır. Bu dervişe niçin Sabar diyoruz? Bu, kesinlikle onun adı değil. Bu yüzden hikaye, “Adına Sabar diyeceğiz” diyor.
Sabar, sabr kelimesinden gelir: sonsuz sabır demektir. Arayışta olanlar sonsuz sabra ihtiyaç duyacaklardır. Sabır en büyük dini niteliktir; eğer sabrın varsa başka birşeye gerek yoktur. Sabır yeterlidir, kendi başına yeterlidir. Sabır, umut, güven, acelesi olmamak, sabırsız olmamak demektir. Sabırsızlık, senin kolay güvenen biri olmadığını gösterir. Sabırsızlık, kendini Tanrı’nın dileğinin üzerine geçirmek istediğini, onu hemen şimdi istediğini gösterir. Tanrı’nın kendi başına çalışmasını istemezsin. Sabırsızlık, “Benim dileğim senin dileğinden daha büyük” anlamına gelir. Sabır, “Dileğimi senin dileğine teslim ediyorum. Sen benim dileğim ol, yani ben ne zaman olgunlaşırsam o zaman -sonsuza kadar beklemem gerekse de sorun değil -güveneceğim, ümit edeceğim. Cesaretimi kaybetmeyeceğim, hevesim kırılmayacak” demektir.
Sabır üzerinde sadece düşün. O bile kendi başına bir meditas-yon yaratacaktır. Sabırlı insan meditatif bir hal alır çünkü o rahattır. “Tanrı nasıl olsa bana göz kulak oluyor, bunu neden dert edeyim ki?” der.
Tanrı yeryüzünden ne kadar yok olduysa o kadar sıkıntı girdi yeryüzüne. Bunu izleyebilirsin; arada kesin bir ilişki var. İnsanlar güvenirken, inanç içindeyken, Tanrı’nın varlığını, bize göz kulak olunduğunu, bu yeryüzünde yabancılar olmadığımızı, ait oldu
ğumuzu, bizi daima doğru yola götürmeye hazır görünmez bir el olduğunu, dert etmeden yaşayabileceğimizi bildiği zaman bir memnuniyet doğar, huzur, sessizlik, sükûnet, bir dinginlik ortaya çıkar.
Bunların hepsi kayıptır artık çünkü Tanrı’ya güven kaybedilmiştir. İnsan Tanrı’yı kaybettiği an herşeyi kaybeder -çünkü artık yalnızca kendine güvenmek zorundadır ve o çok miniktir, varo-luşsa devasa büyüklüktedir. İnsan sadece bir atomdur ve bu atom, sonsuz varoluşla mücadele etmeye çalışmaktadır. Gerilim, keder, umutsuzluk, hüsran, sıkıntı, intihar, delilik tabii ki olmak zorundadır.
Dindar kişi varoluşla rahat olandır, ırmağı yönlendirmeye çalışan değil tam tersine ırmağın içinde eriyen ve ırmağa, “Nereye gidiyorsan beni de götür çünkü amaç senin gitmekte olduğun yerdir” diyendir. Dindar kişi sabırlı olandır, “Kendime ait bir hedefin peşinde olmayacağım, peşinde olacağım özel bir hedefim yok. Bu sonsuz evren nereye gidiyorsa ben de gidiyorum” diyendir. Yani bütünün kaderi neyse parçanın kaderi de odur. Bu sabırdır. Bu, sabrdır.
Adına Sabar diyeceğimiz bir dervişe sordu, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?... “
Yanlış bir soru sormaktadır. “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?” diyor.
Lao Tzu’nun ünlü sözünü hatırlayın: “Ara ki asla bulamayasın; arama ki bulunmuş olsun”. Aramakla kötü yola saparsın çünkü aramak “benim dileğim” anlamına gelir, aramamak bırakmak egonun kaybolması anlamına gelir. Ve sen her olmadığında Tanrı olur. Lao Tzu haklıdır: Ara ki kaçırasın; arama ki bulasın.
Aramayış bulmanın yoludur. Tuhaf, mantıksız görünecektir ama bu böyledir. Bu varoluş mantıksızdır; o yüzden ona esrar diyoruz. Eğer mantıklı olsaydı hiçbir esrarı olmayacaktı. Eğer varoluş mantıklı olsaydı o zaman dine ihtiyaç olmayacaktı, bilim yeterli olacaktı. Varoluş mantıklı olsaydı bilim herşeyi keşfedecekti. Fakat, çok şükür, mantıklı değil. Mantık ancak bir yere kadar gider sonrası fiyaskodur. Ve mantığın bittiği yerde gerçek varoluş başlar.
Varoluş bir esrardır. Onun yolu mantık değil sevgidir. Onun
yolu düz yazı değil şiirdir. Onun yolu kafa değil kalptir.
Şimdi bu kadın, “Bu meyveyi nasıl bulabilirim?” diyor. “Nasıl” sorusu, kafanın sorusudur ve bu meyveyi bulma fikri egoistçedir: “Sahip olmalıyım.” Bu, sahip olma, fethetme ve olma arzusudur, “ki böylece mevcut bilgiye erebileyim.” İşte bütün arzu, meyveye nasıl erişeyim ki böylece mevcut bilgi erişilebilir olsun.
İnsanların acelesi var -hazır kahve gibi, hazır Tanrı istiyorlar. Bekleyemiyorlar. Bekleyemiyorsan pek umursamıyorsun demektir. Eğer umursarsan bekleyebilirsin; ne kadar umursarsan o kadar bekleyebilirsin. Eğer gerçekten umursuyorsan sonsuza kadar bekleyebilirsin. Umursamıyorsan da acelen vardır. “Eğer hemen şimdi mümkünse, anında, tamam; yoksa zamanımı harcamam, zaman harcamaya değmez” diyorsun.
Tanrı mevsimlik bir çiçek değildir, o bir Lübnan sediridir -büyümesi zaman alır. Bulutlara ulaşmak zaman alır. Aslında zaman yeterli değildir, o sonsuza kadar sürer. Zaman kısa kalır.
Ve ben Tanrı’nın şimdi ulaşılabilir olmadığını söylemiyorum. Anlaşılması gereken diğer bir paradoks da şudur: Sonsuzluk daima şimdidir. Şimdi, sonsuzluğa açılan kapıdır. Fakat o kapı yalnızca sabırlı olan için mevcuttur çünkü acelesi olanlar ve “Hemen bunu istiyorum,” diyenlerin acelesi, zihinlerinde öyle bir bulut ve gürültü yaratır ki şimdiyi göremezler. Şimdiyi görmek için insanın son derece berrak bir zihne ihtiyacı vardır. Ve bilinç yalnızca orada hiçbir arzu, hiçbir acele, hiçbir özlem olmadığında berraktır. Bilinç yalnızca sen hiçbir yere gitmiyorken berraktır. Sadece sessizce oturuyor, hiçbir şey yapmıyorken bahar gelir ve otlar kendiliğinden yeşerir. Bu sabırdır.
“Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur,” dedi derviş. “Fakat böyle yapmazsan, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.”
Bu, bilen herhangi birinin söyleyeceği şeydir: “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur” Ne demek istiyor?
“Çalışmak” kelimesi, Sabar’ın kullanmış olması gereken kelimenin karşılığı değildir.
Hindistan’da bizim swasthya diye bir kelimemiz var. Çalışmak olarak tercüme edilebilir fakat bu bütün anlamı kaybettirir. As
lında swasthya, öz-çalışma, kendini çalışma anlamına gelir. Bu bir, kutsal metin okuma meselesi değildir, gittikçe daha fazla bilgiye gark olma meselesi de değildir. Bu, gittikçe daha fazla, kendi içine yönelme, dönüşüme yönelme meselesidir.
Sufiler, “Bizimle çalış,” demekle, “Bizimle ol,” demek isterler sadece. Bir ustayla olmak çalışmadır; sadece ustayla olmak, adap, sadece, bilen birisinin huzurunda olmak, onun huzurunu içmek, onun varlığının zevkine varmak, onun tadına bakmak, onun enerjisini hazmetmek. Eğer bir Sufi çalışma meclisine gelirsen hayrete düşersin: Batının çalışma meclisleriyle hiç alakası yoktur. Batılı bir çalışma meclisinde bir kitap okursun, sonra sorular sorulur, cevaplar verilir ve bunu tartışma takip eder.
Bir Sufi çalışma grubunda hiçbir soru sorulmaz, hiçbir kitap okunmaz. İnsanlar saatler boyu sessizce otururlar ve belki birisi sallanmaya başlar. Fakat hatırlanması gereken bir nokta hiç kimsenin birşey yapmak zorunda olmamasıdır. Birinin birşey yapması iyidir. Bazen birisi birşey söylemeye başlar, ama kurala uyulmak zorundadır: Kimse birşey söylemeye uğraşmamalıdır. Eğer kendiliğinden olursa, eğer bir işi birşeyin söylenmesi gerektiğini, söylenmeye kendiliğinden hazır olduğunu, dilin ucunda olduğunu ve “bana rağmen” dışarı çıkmak istediğini düşünürse o zaman tamamdır.
Aynen Quakerların dua toplantısı gibi. Quakerlar bunu Sufi-lerden öğrendi. Orta Çağ’da Sufiler Avrupa ülkelerinin içlerine kadar ilerlediler. Quakerlar sessizce oturmayı Sufilerden öğrendiler. Quakerlar saatlerce sessizlik içinde otururlar, sonra birisi ayağa kalkıp bir şeyler söylemeye başlayabilir fakat bunlar büyük ölçüde esinle gelen ifadelerdir. Kişinin kendisinden değildir -sanki Tanrı ona sahip olmuş gibidir. İçi boş bir bambuya, bir flüte dönüşmüştür ve bilinmeyen bir enerji onun aracılığıyla şakımaya başlamıştır.
Kurala uyulmak zorundadır. Ama bir Quaker grubunda kurala uymak çok zordur çünkü temel birşey eksiktir -usta eksiktir.
Bir Sufi grubunda usta bir zorunluluktur. Sufi grubu yalnızca merkez orada olduğunda oluşur. Quaker grubu sadece geleneksel bir şeydir. Bunu Sufilerden öğrendiler ama bir şeyi kaçırdılar. Zahirî olanı, adabı, etiketi, sessizlik içinde nasıl oturulacağını öğ
rendiler -bir usta olmadan bile bu güzeldir, sessizce oturmak güzeldir -fakat zihin çok kurnazdır. Zihnin sana hileler yapabilir; zihnin bir şeyler söylemek isteyebilir, zihnin, “Artık ben Tanrı’nın aracıyım” fikrine kapılabilir. Ve bu, sen diğerlerini aldatmaya çalıştığın için değildir; zihnin seni aldatabilir ve sen ayağa kalkabilirsin ve sen hiçbir şey yapmıyormuş gibi hissedersin. Çünkü bir Quaker grubunda kontrol yoktur.
Sen bir Sufi ustayla beraberken kontrol vardır. O seni anında durduracaktır; bunun, zihninin bir oyunu olduğunu anlayacaktır. Bu belki de senin bilinçaltı zihninden gelir ama yine de senin zih-nindendir. Onun nereden geldiğinin farkında olmayabilirsin; bu, onun Tanrı’dan geldiği anlamına gelmez. Senin farkında olmadığın kendi derin bilinçaltından geliyor olabilir bu yüzden, Tan-rı’dan geliyor gibi görünebilir. Bir usta gereklidir, başından sonuna herşeyi görebilen, sadece bilinç zihnine değil bilinçaltı zihnine de bir ayna olan, önünde tamamen çıplak olduğun, önünde hiçbir şey gizleyemediğin bir usta. Onun mevcudiyetinin kendisi zihnin bütün stratejilerini önler.
Bir ustayla birlikte olmak bu anlama gelir, adap. Sabar, “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman, benimle olman, burada olmayı öğrenmen olur. Sadece burada cereyan eden şeyleri izle” dediğinde bunu demek istiyor.
Fakat kadının acelesi vardı. Çalışmak mı? Çalışmak için gelmemişti o. O, hemen, ağacın nerede olduğunu, bahçenin nerede olduğunu ve Cennet Meyvesinin nerede olduğunu öğrenmek istiyordu. Bir takım saçma şeyler üzerinde çalışarak zamanını harcamaya gelmemişti. Eldeki mevcut sonuçları istiyordu, acelesi vardı. Sabar bunu anında hissetmiş olmalıydı. Bu yüzden ilk söylediği, “Sana verebileceğim en iyi tavsiye benimle çalışman olur, fakat böyle yapmazsan...” oldu. Kadının zihnini -onunla çalışmayacağını -görmüş olmalıydı. Çok fazla acelesi vardı; bir ustanın huzurunda olamazdı.
“Kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın.”
Artık gidebilirsin ama sana bir tek şeyi hatırlatmak zorundayım. Unutma, bütün dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın, kararlı bir şekilde ve bazen yerinde duramamacasına. Seyahat
uzun olacak. Eğer onu bu kadar acele istersen seyahat çok uzun olacaktır. Eğer beklemeye hazırsan seyahat çok kısa olabilir. Eğer sonsuza kadar bekleyebilirsen hemen şimdi de olabilir ama bek-leyemezsen yıllar, hatta hayatlar sürebilir. Bu sana bağlı.
Kadın fırsatı kaçırdı. Acelesi olan insanlar ustaları daima kaçırırlar çünkü bir ustayla olmanın temel gerekliliği sabırdır ve onlar sabırsızdırlar. “Bana bir kestirme yol gösterebilecek başka birine gitsem daha iyi” diye düşünmüş olmalı.
Kadın onun yanından ayrıldı ve başka birini aradı, Arif’i.
Arif, bilen demektir. Gerçek bir ustaya, mükemmel bir ustaya gidersen senden pek çok şey talep edecektir. Senden mutlak teslimiyet isteyecektir, aynen Krishna’nın, müridi Arjuna’ya dediği gibi: Sarva dharma parityajya mamekam sharnam braja -”Bütün dinlerini vesaire terket ve ayağıma gel, teslim ol.”
Gerçek usta talep edecektir ve mürit ne kadar büyükse talep de o kadar büyük olacaktır, potansiyel ne kadar büyükse talep de o kadar büyük olacaktır. Gerçek usta sadece sana bilgi vermek için orada değildir, o seni dönüştürmek için vardır. Fakat dönüştürülmeyi kim istiyor ki? İnsanlar, karşılığını vermeden istiyorlar bir şeyleri.
Kadın bu yüzden Arif’e gitti. “Arif” bilen demektir. O bir usta değil, bir hocadır. Hoca çoktur ama usta çok nadir bulunur. Bu yüzden Sabar, “Bütün dünyayı dolaşmak zorunda kalacaksın, bütün dünyayı gezmek zorunda kalacaksın. O zaman da eğer ustayı tekrar bulabilirsen bu çok büyük bir şans olacaktır” diyor.
Pek çok hocayla karşılaşacaksın; onlar her yerde varlar. İnsanlara çok çekici de gelirler çünkü onlar asla talepte bulunmazlar. Aksine onlar verirler, sana bilgi verirler, seni daha bilgili yaparlar. “Arif”, çok bilgili olan demektir, kutsal metinleri, doktrinleri, dogmaları bilen, zor din bilim problemlerini açıklayabilen, detaylara, sistemlerin çok derin, mantıklı karmaşıklıklarına girebilen bilgili biri. Fakat bilgi asla tatmin edemez. Karnı aç birini ekmek hakkında bilgilendirmek kadar nafiledir: Bilgi hep ekmek hakkındadır ama ekmek asla verilmez. Ekmek hakkında müthiş bir konuşma ama ekmek sadece hakkında konuşarak nasıl doyurabilir? Lamba hakkında konuşmak ışık yaratmayacaktır.
Kadın kısa sürede hüsrana uğramış olmalı. Müthiş bir bilgi bi
riktirmiş olmalı fakat hüsrana uğramış olmalı. Böylece yola devam ediyor.
İnsanlar bir hocadan diğerine böyle geçerler. Bir ustayla karşılaşsalar bile onu kaçırma ihtimalleri çok yüksektir -çünkü beklentilerle gelirler. Ve hiçbir usta, hiç kimsenin beklentilerini gerçekleştirmemiştir; bu mutlak bir kriterdir. Eğer biri senin beklentilerini yerine getirirse o bir hocadır. Aslında, o senin bir takipçin-dir -o senin beklentilerini gerçekleştiriyor. Gerçek usta senin beklentilerini asla karşılamaz. Aksine, senin beklentilerini yıkmaya devam eder. Beklediğin her neyse o asla yapmayacaktır; o tam da aksini yapacaktır. Neden -çünkü eğer senin beklentilerini yerine getirirse seni asla değiştiremeyecektir.
Sen tamamen değiştirilmek, mutlak bir şekilde değiştirilmek zorundasın. Sen bütünüyle yakılmak zorundasın. Beklentilerin senin zihninden kaynaklanır; zihnin yok edilmek zorundadır. Ancak ve ancak o zaman Tanrı kâbil olur. Durum böyleyken, gerçek bir usta senin beklentini nasıl yerine getirebilir?
İnsanlar bir hocadan diğerine geçmeye devam ederler. Bir hocayla birkaç günlüğüne balayındadırlar ve sonra her balayı gibi bu da geçer ve birkaç gün sonra tükenirler. Bir hocayla ilk karşılaştıklarında mest olurlar; sanki arzularının gerçekleştirilmesinin zamanı şimdi gelmiş gibi görünür. Fakat kısa sürede bilgi sağlanır ama bilgi susuzluğunu dindiremez.
Kadın hüsrana uğramış olmalıdır, bu yüzden başka birine gitti, Hakîm’e. “Hakîm” karakter sahibi olan kişi demektir, “arif” bilgi sahibi olan anlamına gelir. Kadının bilgiyle işi bitmiştir. Geniş bilgi sahibi birini buldu ama bu ne işe yarar ki? Şimdi, yalnızca bilgi sahibi olan değil pratiği de olan, karakterindeki bir şeyin, adamın bilgisini yansıttığı birisini istiyor.
Böylece, başka birine gitmiş olmalı, Hakîm’e. Şimdi, karakter adamı bilgi adamından daha çekicidir çünkü bilgi adamı çok az insanın anlayabildiği entelektüel bir dünyada yaşar ama karakter adamı son derece dünyevidir, onu anlayabilirsin. Günde sadece bir kez yemek yer, yoksulluk içinde yaşar -bu çok aşikardır -ve o inancı gereği bir bekardır. Aptal biri bile onu anlayabilir. Zekaya hiç ihtiyaç yoktur, hiç zeka gerekmez bu nedenle ahmak insanlara çok çekici gelir karakter. Çevrelerinde karakter oluşturan in
sanlar da vasattırlar çünkü karakter yaratarak bir şey değişmez, asla. Sadece yüzeyde iyi bir boyadır bu, içsel gerçekliğin aynı kalır.
Ama insanlar üzerinde müthiş etkiye sahiptir. “Evet, bu adam sadece bilgili biri değil, Tanrı’ya adanmış biri. Nasıl yaşadığına bak, ne kadar basit, ne kadar alçakgönüllü, ne kadar egosuz biri.” Görünüşte bu çok barizdir; herhangi biri görebilir.
Böylece kadın hocaya gitti, Hakîm’e, karakter adamına. Fakat er ya da geç onun ikiyüzlülüğünü görürsün. Eğer karakter adamıyla yeterince uzun yaşarsan, gerçek varlığının yüzeye çıktığı anlar olduğunu, sözde karakterini kontrol edemediği anlar olduğunu, ondaki ikiliği görürsün. Eğer yeterince uzun yaşarsan ve karakter adamını izlersen hayatının çelişkilerini, ikiyüzlülüğü görebilirsin. O, bir değildir, o pek çoktur -en azından ikidir o. Biri, arada sırada belli anlarda, belli kışkırtmalarla ortaya çıkan gerçek özüdür. Herşey ona uygun olarak gelişirse müthiş şefkatli bir adam olabilir. Eğer aksi bir şeyler olursa öfke yüzeye çıkabilir. Bu öfkeyi görmek için böyle bir adamla uzun yıllar yaşaman gerekir çünkü tepesi arada sırada atar. Cinselliğini bastırmış olabilir, bekar olmuş olabilir ama arada sırada, bastırılmış arzu bilinç zihnine gelebilir -karakteriyle çelişik hareket edebilir. Çünkü ikilik çözülmemiştir, bu ortaya konmak zorundadır -böylece, ikiyüzlülüğü görmekten yorulmuş olabilir.
Kadın, Mojud’a, Deli’ye gitti. “Mojud” deli demektir. Kadın bir şekilde yaklaşıyordu. İlk önce bilgi adamına, Arif’e gitti ki bu son derece yüzeyseldi. Sonra, biraz daha pratik ama kuvvetli olmayan karakter adamına gitti. Adam, hayatında bir şeyler yapmaya çalışmıştı, hatalı olsa bile; ama samimiyetinden şüphe duyula-mazdı. Yanlışlarla dolu olabilir ama ama samimiydi. Yapmaya çalışmıştı -tabii ki aptalca bir şekilde -ama yapmaya çalışmıştı.
Kadın şimdi bir deliye, Mojud’a gitti. “Mojud” tamamen Tan-rı’ya gark olmuş, kaybolmuş, fenâ haline erişmiş kişi anlamına gelir. En iyi adama gelmişti kadın.
Fakat mojudun bir sorunu vardır: O bir usta olamaz. O kadar delidir ki, yardım edemez. Tamamen kayıptır, herhangi bir şekilde yardım edebilmesi mümkün değildir. Aslında kendisinin aydınlanmış birinin yardımına ihtiyacı vardır ki aklı biraz başına gel
sin.
Böyle bir iş dünyada çok nadiren yapıldı fakat bu çağın en büyük ustalarından biri olan Meher Baba bunu yaptı. Burada, Pu-ne’da da bulundu ve Pune halkı, aynı nedenlerle -çünkü onların beklentilerini karşılamayacaktı -ona da, bana karşı olduğu kadar karşıydılar. O bir Tanrı adamıydı. Nadiren yapılan, son derece değerli bir şey yaptı fakat hiçbir tarih kitabı ondan bahsetmez çünkü tarih, ahmaklar tarafından diğer ahmaklar hakkında yazılır. Tarih, cereyan etmekte olan daha derin olgular hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlar tarafından yazılır. Tarih, politikacılar hakkında, aptal politikacılar hakkında, Adolf Hitler hakkında yazılır ve pek çok kitap....
Adolf Hitler hakkındaki bütün kitapları görmek istersen Sa-marpan’ın odasına gidebilirsin. Bütün kitaplar onda var; o bir uzman; pek çok kitap. Ve insanlar sanki önemli birşey varmış gibi yazmaya devam ediyor. Bu aptal, nevrotik insanları unutamaz mısınız? Onların hatıralarını sonsuza kadar saklamanın bir gereği var mı? Onları tarihin dışına atmak çok daha iyi olur. Onlar yaralardır! Çiçekler hakkında konuşulmuyor, sadece yaralar hakkında konuşuluyor.
Meher Baba tarihin bir parçası değildir. Onun yaptığı müthiş deneyi kimse görmeye çalışmadı. Her türlü deliyi, meczubu yakalamak için bütün ülkeyi dolaştı çünkü onlar Tanrı’ya çok yakındırlar. Yalnızca bir şeye ihtiyaç vardı: Onların aklını başına getirecek birine ihtiyaç vardı. O zaman onlar büyük ustalar olabilirler. Yalnızca biraz akıl sağlığı gerekecek; o zaman deliliklerinin bir yöntemi olacak. Şu anda onlar yöntemi olmayan deliler; yardım edemezler. Ve onları takip etmek tehlikeli, zararlı olabilir. Onları takip etmekle yalnızca kendini takip ediyor olacaksın çünkü sana asla bir ipucu vermeyecekler. Ve ne söylerlerse söylesinler, eğer dediklerini yaparsan seni doğru yoldan saptırabilir. Seni derin bir tuzağa düşürebilir çünkü onlar kendilerinde değiller, kendilerini Tanrı’ya o kadar gark etmişlerdir ki adeta sarhoşturlar, ayyaştırlar. Tanrı’yı bilirler ama onu sana iletmenin bir yolunu bilmezler. Onlar usta olamazlar.
Her usta, usta olmadan önce mojud olur -müthiş bir delilik sürecinden geçer -ama bütün meczublar usta değildirler. Eğer
bir mojud, mojud olarak ölürse Tanrı’ya erecektir ama hiç kimseye yardım etmeden.
Şimdi doğru kişiye gelmişti ama bu kişi bir usta değildi ve usta da olamazdı. Bir yol gösteremezdi.
Böylece, bir yöntem gösterebilecek birine doğru ilerlemeye başladı. Dördüncüye, Alim’e gitti. “Alim”, bilim insanı, yöntembi-limci, sana yöntemleri gösterebilen kişi anlamına gelir. Kadın yine çok uzağa gitmişti çünkü sana yöntem gösteren kişinin yapmakta olduğu şeyi bilmesi gerekmez çünkü yöntemler kutsal metinlerden bir araya getirilebilirler. Patanjali’nin Yoga Sutraları-nı okuyabilir ve başkalarına yöntemler sunmaya başlayabilirsin; bunun yardımı olmayacaktır.
Bir mojud yöntem gösteremez. Ve yöntem gösteren kişinin, eğer mojud halini yaşamamışsa, bir faydası olmaz. Mojud takip edilemez -bu tehlikelidir, çünkü deli birini takip ediyor olacaksın -ve Alim’i de, bilim insanını da, takip edemezsin çünkü o kendisi de birşey bilmez. Sadece yöntemler hakkında bilgi toplamıştır, ilgilidir, o bir yöntem koleksiyoncusudur.
Patanjali ‘nin Yoga Sutralarının tefsirlerini yazmakta olan pek çok insan vardır ve bunlar asla meditasyon yapmamış insanlardır, meditasyonun ne olduğunu hiçbir zaman bilmiş değillerdir. Ama meditasyon hakkında her şeyi bilirler. Pek çok defalar bana geldiler; çok güzel tefsirler yazmışlardı, zeki, bilgili, bilimsel insanlardır bunlar. Kullandıkları dilde, izahatlarında hiçbir hata bulamazsın ama söylemekte oldukları şeyi destekleyecek hiçbir deneyim yoktur ortada. Onlarla cahil insanlar arasında fazla fark yoktur.
. ve pek çok diğerlerini.
Kadın, pek çok diğerine gitti.
Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi.
Bahçe, yine bir semboldür. Dünyanın hikayesi bahçeyle başlar, Cennet Bahçesiyle, Adem ve Havva’yla ve hayat ebediyen güzel ve mutluluk doluydu. Bahçe varoluşun başlangıcıdır. Ve sonra, Adem ile Havva Bilgi Ağacının meyvesini yiyerek dışarı atıldılar veya kendilerini attırdılar. Bilgi sahibi olduğun an, masumiyetini kaybettin. Ve masumiyet bahçedir. Masumiyette çiçekler açar. Masumiyette kokular yayılır. Masumiyette herşey mut
luluktur. Bahçe masumiyetin sembolüdür. Ve Adem ile Havva bahçeyi terk ettiklerinden beri, insanoğlu tekrar tekrar bahçeyi arayadurmuştur.
Bu tekir ya da ustanın okulu, ustanın bahçesi diye adlandırılır -çünkü bir ustayla birlikteyken Bilgi Ağacının meyvesini kusmaya başlarsın. Usta, bütün bilgi zehrini senin sisteminden dışarı atma sürecinden başka bir şey değildir. Böylece masumiyetini tekrar geri kazanman mümkün olur. Adem masum olduğunda İsa’ya dönüşür. Bahçeye tekrar girer -kayıp cennet geri kazanılır..
Cennet (E.N: İngilizce paradise-paredays diye okunur) kelimesi ne anlama gelir biliyor musun? Bir Sufi kelimesi olan fir-devsden gelir. Firdevs duvarla çevrili bahçe demektir. Cennet kelimesi buradan gelir. Cennet, bahçedir. Bahçeyi geçmişte bir yerde kaybettik: Onu geri kazanmalıyız. Tekrar, bir çocuk gibi masum olmak zorundayız ki hemen bahçeye geri dönelim. Aslında biz hep bahçedeydik ama gözlerimiz bilgiyle o kadar dolu ki bahçeyi göremiyoruz. Gözler bilgiden temizlendiğinde ve bilgi tozu bilinç aynasından üflendiğinde aniden bütün bahçe ortaya çıkıverir.
Otuz yıl boyunca aradı. Sonunda bir bahçeye geldi. İşte cennet ağacı oradaydı ve dallarında asılı duran parlak cennet meyvesi.
Ağacın yanında duran, Sabar’dı.
Kadının yaşamış olması gereken şoku hayal edebilirsin. Sa-bar? O, kadının ilk karşılaştığıydı. Ağacın yanında duran, Sabar’dı.
Bu da güzel bir metafor. Eğer Cennet Meyvesine ermek istiyorsan muhafızın, sabarın, sabrın elinden geçmek zorunda olacaksın.
Sabır, cennete dönüşün kapısıdır. İlk derviş ağacın yanında dikiliyordu.
“Neden ilk karşılaştığımızda cennet meyvesinin muhafızı olduğunu söylemedin? diye sordu kadın.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın.”
Bir hakikat, ancak sen ona hazır olduğunda söylenebilir. Bir hakikat, ancak sen onu almaya değer olduğunda verilebilir. Bir
hakikat, ancak sen onun için bir hazne olduğunda aktarılabilir, daha önce değil, tek bir an bile önce değil. Sen olgun olduğunda, erişkin olduğunda, hazır olduğunda tek bir an bile geçmeden; derhal... işte olgunsun ve işte anında hakikat verilir.
Usta seni gereksiz bir şeyle yükleyemez. Gereksiz yük sana çok ağır gelecektir. Zarar verici olabilir, bir zehir haline gelebilir, seni beslemeyecektir. Sana ağırlık verebilir ama canlılık vermeyecektir.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın. Ayrıca, ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.”
İnanmış olsaydın bile beklemek zorunda olacaktın. İnanmış olsaydın bile, bu süre sonsuz sabır içinde geçmek zorundaydı ki, sen de hazır değildin. Yani en iyi yol buydu: Bir hocadan diğerine, bir okuldan diğerine gitmene ve olgunlaştığında tekrar geri gelmene izin vermeliydim. Şimdi olgunsun çünkü yanlış olan herşeyi gördün.
Arif’e, bilgi adamına gittin, o yeterli değildi. Bilgi nasıl yeterli olabilir ki zaten? Bilgi bilgidir. Suyu bilmek senin susuzluğunu gi-dermeyecektir.
Hakim’e, karakter adamına gittin ama gerçek adamın karakteri yoktur. Gerçek adam an be an yaşar. Gerçek adamın bilinci vardır ama vicdanı yoktur. Gerçek adam ahlaklılığa dair hiçbir şey bilmez; ahlaklılık içinde yaşamasına rağmen ona dair hiçbir şey bilmez. Gerçek adamın karakteri yoktur; karaktere sahip olan bir tek o olmasına rağmen, karaktersizdir.
Bu karşıtlıkla ne demek istiyorum? Onun programlanmış bir karakteri yoktur, önceden hazırlanmış bir şekilde yaşamaz, öngörülebilir değildir o. Her an yepyeni bir şekilde tepki verir. O, hakikidir, birdir, bütünleşmiştir ama bunlar ona doldurulmuş şeyler değildirler. Onlarla idman yapmamıştır. O sadece birşey için çalıştı: Gittikçe daha fazla bilinçli olma çabasını sürdürdü. Şimdi onun bilincinin sonucu olarak, her an karakterler doğar ve kaybolur. Ama o, kendi çevresinde bir yapının yükünü taşımaz. Hiçbir karakter zırhına sahip değildir. O daima özgürdür; o özgürlüktür.
Hakim’e gittin ve bütün karakterlerin, yüklenmiş karakterlerin içlerinde ikiyüzlülük taşıdıklarını öğrendin.
Sonra Mojud’a gittin, o gerçek bir adamdı ama sana bir şey öğretemeyecek kadar deliydi. Onun sana hiçbir yöntem gösteremeyeceğini görerek Alim’e, yöntemler hakkında herşeyi bilen yöntembilimciye gittin. Fakat o asla bir şey yapmamıştı; onun kendi deneyimlerinden edindiği bir şey yoktu.
Bunların hepsi gerekliydi, herşey iyiydi ve tam zamanında geri döndün çünkü “Bu ağaç yalnızca otuz yıl ve otuz günde bir meyve verir.” İnanmış olsaydın bile -ki bu mümkün değildi -anlayamazdın. “Ben muhafızım,” demiş olsaydım bile, “Bu adam çok egoist, kendisinin muhafız olduğunu iddia ediyor” diye düşünebilirdin. Bu seni caydırabilirdi. Anlamayabilirdin çünkü bilgi adamının alçakgönüllü olduğu beklentisiyle gelmiştin.
Gerçekten anlamış insan ne kibirli ne de alçakgönüllüdür. İkisi de değildir, o sadece gerçeği beyan eder. Bu senin canını acıtabilir ama o senin sorumluluğundur, senin sorunundur. O senin canını acıtmak istemez, hiç kimsenin canını acıtmak için bir arzusu yoktur ama onun beyanları acıtabilir. Onlar acıttığı zaman da sen bunların kibirlilikle, öfkeyle yapılıyor olduklarını düşünürsün. Oysa hiçbir öfke veya kibirle yapılmazlar; o yalnızca bir gerçeği olduğu gibi beyan etmektedir.
“Çünkü o zaman söylesem bana inanmazdın” der Sabar.
“Ve sana inanamayacağın bir şeyi söylememek daha iyiydi. Benim için seni beklemek daha iyiydi; ve ben de zaten beklemekteydim. Ben Sabar’ım, bekleyebilirim; bu yüzden ben muhafızım. Ve sen tam zamanında geldin. Artık endişelenme ve otuz yılın israf olduğunu düşünme. Hiçbir şey israf değildir. Bütün o deneyimler -yanlış hocalara gidişin bile, yanlış yollardan gidişin bile -sana yardımcı oldu. Seni olgunlaştırdı, seni erişkin yaptı. Şimdi hazırsın; sana meyveyi verebilirim”
Ve burada olmakta olan da budur: Pek çoğu gelir, sadece birkaçı kalır. Pek çoğu gelir ama ben onlara bir yere gitmeye gerek olmadığını eve geldiklerini söyleyemem. Bunu sadece birkaç kişiye, sadece anlamaya hazır olanlara, anlayacak kadar olgun olanlara söyleyebilirim. Böyle olmayınca, insanlara araştırmaya, aramaya gitmelerini söylemek zorundayım. İnşallah, otuz yıl ve otuz gün sonra ben burada olursam ve sen geri dönersen, muhtemelen anlayabilirsin ve ben sana hemen şimdi verebileceğim şeyi
muhtemelen verebilirim ama sen onu almazsın.
Hayattaki en müthiş şey almaya, kabul etmeye, dişil olmaya, bir rahim olmaya hazır olmaktır. Ve gerçek mürit, dişil hale gelen, rahim haline gelendir. Ustayla birlikteyken o sadece alıcıdır, pasiftir. Bütün aramayı, araştırmayı, özlemleri bırakır. Hakikat hakkındaki ,Tanrı ve cennet hakkındaki herşeyi unutur. O yalnızca ustasının içine nüfuz etmesine izin vermeye devam eder; ustaya ev sahibi olur.
Ve bütünüyle yok olduğunda ve usta seni bütünüyle doldurduğunda usta da yok olur. İşte mürit ve ustanın yok oluşu cennettir, bahçedir. Eve geri dönmüş olursun.
Bugünlük bu kadar yeter.

Sır, OshoSır, Osho