• 240 syf.
    Kemikler dayanıyor sırtıma, Karbon14 metoduyla kaç yıllık olduğumu öğreniyor ismini telaffuzunda zorlanacağım ecnebiler. Bir karbon olmasa kıymeti bilinmeyecek tamtur yüzükler takmışlar parmaklarıma boğumları kalın, modern ve belki milenyum çağı zevklerini mesned edinince. Milenyum çağına bir şiir sermişler, sahibini sorunca biri Allah demiş öteki Nazım Hikmet Ran! Nazım Hikmet Ran'ı mülahaza içinde bulundurmaktan imtina ile uzaklaşmışım, zaten Büyük İnsanlık için yazdıklarını da sevmemişim, içim almamış. Büyük insanlığa da inancım kalmamış, şiire ki kendisi büyük bir şuursuzluktan başka bir şey değil diyerek mecnunluğa itibardan kendimi alıkoymuşum.

    Ben bir kitap okudum, annem buna "kitêb" der. Hakikatli olan her kitaba öyle isim verir, kendi Mezopotamya kültürünün getirisiyle. Bir de medresede okuduğu kitaplara "kitêb" dediğini dikkat-i nazara alınca hakikatinin menbaını idrake başlıyorum. Yeni Hayat'ta diyordu ki Orhan Pamuk, "Bir kitap okudum ve hayatım değişti." Oradaki kitaptan kasıt, belki de "kitêb"di, bir analoji ile başlamıştır Pamuk... Hem Pamuk, Sessiz Ev'de Doktor Selahattin ile Abdullah Cevdet'ten bahsetmiyor muydu yani? Hep imgelerle ilerlemiyor muydu? Bunları ideolojilerden soyunmuş çırılçıplak bir zihinle konuşmak biraz erotik biraz Eros okuyla isabet ettirmek isterdim. Şimdi herkes hicap ediyor çıplaklıktan, ancak hayanın sebebi normlar, yoksa Allah'la yalnız kalmak da değil.

    Erbain, kırk gün manasına geliyor. Arabî lisanında kırk böyle okunur. Kırk yılın şiirlerini topladığı bu kitapta -kitêb, kaç defa tekerrür ile hafızada diri kalır bu kelime?- 54 şiiri yer alıyor. Kronolojik bir sıralama ile ilerlediği bu harikulade şiir kitabının 16. basımını edindim- Tabii, bundan size ne değil mi? Öyle değil, 16. basım önemli çünkü her şey ben okurken oldu, bunu bilsin insanlar!- ve kaçıncı kez okuduğumu şu an ayırt edemiyorum. Şeyi - eşyaları- kaçıncı kez okuyunca anlaşılır der Bandura? Sosyal Öğrenme Kuramı ya da bilişselci ağabeyler hanımefendi ablalar ne der buna? Söz konusu İsmet Özel şiiriyse, Marx da okumalı insan, şizofreni olan Rus balet Vaclav Nijinski'yi, Fransız şair Arthur Rimbaud'u da bilmeliyiz. Avusturyalı besteci Gustav Mahler'i, Valentina Tereşkova'yı bilmeden İsmet Özel'i anlamak mümkün değil. Okumadan Kitab-ı Azimüşşan'ı hele hiç mümkün değil. Mümkün olmayan şeylerden başladım anlatmaya oysa hata ettim. Mümkün olanlardan başlasaydım daha kısa sürecekti. Daha kısa süreceği için de belki daha anlaşılmaz. Belki derken, "kesinlikle" manasını veriyorum kurduğum cümlelerde. Zira belki kelimesinin bile kökü bal ki'den gelir, bal gibi lafzına mana olarak benzetebiliriz de, kökeni de Farsî. Farsî derken aklıma Selman-ı Farisî geldi. –teda-i efkar- Selman'ül Hayr lakabına mazhar olmuş, şu lakabın güzelliğine bakıp gıpta etmemek olur mu? Gıpta etmek iyi bir şey mi? Şuhla varıyorsa hayır, sehavete eriyorsa evet.

    Erbain kitabının önsözü mahiyetinde 9-10 yaşlarında yazdığı bir şiirle giriş yapıyor. Söz konusu şair İsmet Özel olunca diyorum ki - çünkü şiirler, onu söyleyenle biraz daha anlam kazanıyor yahut kaybediyor- ne büyük bir idrak. Henüz somut işlemler dönemini yeni bitirmiş biriyken üstelik, bunu Piaget ağabey diyor. Kitapta 1953 ile 1984 arasındaki şiirler yer alıyor. Hangi birinden başlamalı? Ben de kronoloik bir sıralamayla mı ilerlemeliyim? Zamanı kim parselliyor? Devlet-i Aliyye-i Muhammediye devrini de kurulma, ilerleme, dağılma, gerileme ve duraklama ve hatta çöküş (!) olarak isimlendirenler mi? İsimlendirme yetkisi kimin ve isimlendirmek ne demek anlamına gelir?
    Evet, konu dağıldı, konu ufalandı;
    "dağılmak eskilerin dilinde ufalanmak anlamına gelirdi
    iz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
    biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
    korkarız kaybolmaktan çokluk içinde. " -Şivekârın yolculuğudur, Bir Yusuf Masalı-

    İsimlendirmek, bir güç olduğunu kanıtlamanın en temel yoludur. Orta Çağ örneğin, ecnebiler için Karanlık Çağ'dır. Biz ne demişiz buna? Biz de "belî, karanlık çağ" diyerek üstünü yasemin kokulu şiltelerle küfre bulamışız. Setretmek de değil ki bu, zira ziynet olan setredilir, kötü olan küfre bulanır. Bir çocuk doğduğunda kulağına ezanı okuyan evde iktidar sahibidir, çocuğa isim veren bir kudret göstermiştir. Biri kalkıp Devlet-i Aliyye-i Muhammediye'ye Osmanlı İmparatorluğu demiş, öteki "hasta adam" –seni hain Kostok Rus çarı 1. Nikolay!- hepsini baş üstüne koymuş, kabul etmişiz. Şimdi Devlet-i Aliyye konusunu anlatmadan devam edeyim.

    1962 yılının şiirleri içerisinde bulunan -kendisi o zaman 18 yaşında- Bakır Tenli Yapraklar şiiri beni inanılmaz etkiledi. Biraz bunu irdelemek istiyorum ve bunun için evvela bir Hadis-i Şerifle başlamak istiyorum;
    “İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Cahiliye devrinde hayırlılarınız, İslam devrinde de hayırlılarınızdır."

    Bu hadis-i şerifin ilk cümlesine odaklanmak istiyorum. İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir. Altın her daim kıymetli, peki gümüş? Altına kıyasla biraz daha az. Kıyası artıralım, peki bakır? Bakır kendi içinde bir değere sahip. Altın olabilir mi hiç bakır? Olamazsa ne yapmalı? En iyi bakır olmalı. İnsanların kimi bakır tenlidir. İnsan, topraktan gelmedir. Öyleyse toprak tenli desek bir insan için hiç yanlış değil. Bakır özü için göndermedir. Belki altın olamamış ve dahi gümüş olamamışlara göndermedir? Bakır, kalaylanınca kiri çıkar. Kalaylanması için yanması lazım, yanması için ustası. Yandıktan sonra temizlenmesi lazım bir kumaşla. Parıldaması çok sürmez, yine dünyanın kiriyle haşır neşir olunca döner kararmış bir madene. Aksi takdirde saf denmesi de işe yaramaz olur.

    Zaman zaman şiirleri anladığım ölçüde şerh ediyorum, şerh çok iddialı oldu belki ama kendimce anlamını bulmaya çalışıyorum. Kendi penceremden bakıyorum Amentü'ye, Münacaat'a ve Muş'ta Bir Güz İçin Prelüdler'e.

    Caravaggio'nun The Sacrifice of İsaac'ten uzattığı eli tutarız İsmet Özel'in şiirlerinde. Şiirlerinde tuttuğumuz el nefsimizin elidir. Tabloda resmedilen Hz. İbrahim aleyhisselamın Allah'a kurban etmek üzere olduğu anda Cebrail aleyhisselam vasıtasıyla gelen koçu resmeder. Nefsimizin elidir bu el, zira nefsin türlü mertebesi vardır. İlk basamakta nefs-i emmareye giydirir İsmet ağabey. Kendisiyle kavgalıdır, henüz 73'e ermeden, 74'e varmadan evvel de bu kavganın ilk muhatabıdır kendisi.

    "çeşme var, kurnası murdar
    yazgım
    kendi avucumda seyretmek kırgın aksimi."
    diyen İsmet ağabey, kırgın aksiyle bana öyle geliyor ki narkissos'a da gönderme yapmıştır ve bu konuya ve isme sahip bir Ovidius şiirine de. Kendi avucunda kırgın aksini insan nasıl seyreder başka? Belki el falıyla. Elfabeyle yahut. Sadece şu dizelerle dahi mite, fala gönderme yapan bir şair var karşımızda. Üstelik kendisini cesur bulmayan bir isim olarak. -"yazık, şairler kadar cesur değilim" Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak-

    "vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!"
    Bu dizede geçen leylak, şehirde sık sık görülen bir çiçek. Oysa çevgen -kimi yörelerde çevgan denir- öyle değil, dağlarda yetişir. İsmet ağabey, şehirden dağlara göçüşünü anlatıyor.
    Arasta, aynı çeşit ürünlerin satıldığı bir çeşit çarşı. Aynılıktan dem vuruyor. Irmaklara çark ediş; değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu en çok bu metaforla anlatırız. Suyun akışıyla bir değişim peyda olur, asla su bir önce nanosaniyedeki ırmakta değildir. İsmet ağabey, şiirinde bir itirafta bulunuyor. Medeniyet denen tek dişi kalmış canavardan yüzünü dönüşünü anlatıyor. Allah'a bir yalvarışta bulunuyor. Zaten bu şiirini de İslam'a girdikten sonra yazıyor.

    "bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
    ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
    büklümlerinin içten ve dıştan sarmalandığı günlerde"
    Yani eski inanç ve anlayışıyla göçüp gitmeden, şehirden dağa göçünü anlatır, itiraflarını anlatır bu şiirde.
    Akla bir soru geliyor, İsmet ağabey için şehir, medeniyet nasıl bir anlama sahip? Şehir onun için özden uzaklaşmaya tekabül ediyor. Kentleşme, medenileşme -Medinelilik, medenilik kavramına denk düşüyor.- Aslında sonradan türeyen, tamahkârların yamadığı bir kavram olarak bakan İsmet ağabey, Batı medeniyetiyle birlikte tüm uydurulmuş medeniyetlere karşı duruş sergiliyor. İslam bir medeniyete ihtiyaç duymaz diyerek, zaten sünnetin ve vahyin yeterince şumüllü olduğuna vurgu yapıyor. Medeniyet, kentleşme adı altında çarpık algıların sövgüsünü yaparak İslam'ın da medeniyet denen tek dişi kalmış canavarla mücadelesini de kâfi bulur; bulmamak namümkün, amümkün ve hatta imümkün.

    Baştan sona bir şiirini şerh etmek sayfalar süreceği için buna yeltenmeden sözlerimi sonlandırmaya niyetleniyorum. Umarım hakkıyla okuyup anlarız beyefendiyi, anladığımın onda birini dahi söylememiş vaziyetteyim. Aklıma takılan şeyler de var elbette. Örneğin erbain kavramı, kırk güne işarettir. Ancak bu kırk gün kışın ilk kırk günü müdür yoksa yazın mı? Söz konusu İsmet ağabeyken ona kışın kırk günü diyerek klasik bir açı getirmek yeterli gelmiyor. Kürtçede kışın ilk kırk günü için “çilê zivistanê” yazın ilk kırk günü içinse “çile havînê” deniyor. Sanki yazın ilk kırk günü, onun yakıcılığına bir gönderme var, ben hiç değilse böyle anlamak istiyorum.

    Son olarak İsmet ağabeye, özellikle ağabey hitabını uygun görüyorum ki; kendisinin de ilkokuldan bu yana yazımı konusunda tembihlerle öğretildiği biçimiyle “ağabey” yazdığını ve buna bir titizlikle yaklaştığını öğrendim. Öyleyse var ol İsmet ağabey, muhabbetle.
  • *Çeviri bir şiir nasıl bu kadar güzel ve etkileyici olabilir!...*

    Notre Dame Katedrali yanmış.
    Fransa’nın Paris Kentinde bulunan tarihi binanın göklere yükselen kan kırmızısı/simsiyah alevleri, adeta, benim de içimde bir yerleri tutuşturdu.

    Hatırladım.
    *Norte Dame benim* için, Victor Hugo demek.
    Ve *Victor Hugo* da, Peygamberimize yazdığı o meşhur şiir demek: *Mahomet/Hz. Muhammed* başlığı ile sürgünde iken yazdığı o şiiri Ağrı, İbrahim Çeçen Üniversitesinden değerli Hocamız Yakup Yaşa Türkçeye çevirmiş, ne iyi etmiş emeğine teşekkür, sesine, soluğuna sağlık hocam.

    Bir de şunu hatırladım; Victor Hugo, bir gün, tarihi Notre Dame’ı gezerken, Katedralin kule duvarlarından birinin üzerinde biraz silikçe bir yazı görür: Fatalis/Kader.
    Kim bilir, belki de, ondan sonradır ki Victor Hugo’nun kaderi bambaşka bir çizgiye doğru evrilmiştir ve bir torunu ile iki oğlunu vaftiz yaptırmayınca, ayrıca, Allah (cc), İslam ve Kur’an Ayetleri üzerine bir hayli şiirler yazdığı için onun, Müslüman olduğu konusunda yorumlar yapılmasına sebep olmuştur.

    Romantizmin öncüsü, meşhur düşünür, şair ve yazar Victor Hugo; " _Kim olduğumu ve adımın ne olduğunu yalnız Allah bilir_ " demişti.

    Gerçekten Müslüman oldu mu, bunu da yalnız Allah biliyor fakat, onun, Peygamberimiz (as) için yazdığı aşağıdaki uzun ve yetkince şiirinden İslam’ı, Peygamberimizi derinlemesine incelediğini çok iyi biliyoruz:

    *Victor Hugo*
    *La Legande des Siecle*
    ( *_Yüzyılların Efsanesi_* )

    Mahomet/ Hz. Muhammed
    Vazifesinin yakın olduğu içine doğmuştu
    Metindi, kimseyi kınamıyor, incitmiyordu
    Yolda gördüğü kimselerle selamlaşıyordu
    Her gün sanki biraz daha yaşlanıyordu
    Oysa sadece yirmi ak vardı siyah sakalında

    Durup su içen develeri izliyordu arada sırada
    Böylece, deve güttüğü zamanları hatırlıyordu.
    Sanki Cenneti görmüş, İlahi Aşkı bulmuştu
    Sanki kâinatın yaratılışına şahit olmuştu

    Alnı dik, yanakları kusursuz, benzersizdi
    Kaşları ince, bakışları anlamlı ve keskindi
    Boynu, gümüş bir testinin boğazıydı sanki.
    Tufanın sırlarını bilen Nuh'un havası vardı.
    Ona danışmaya gelenlere, adil davranırdı

    Kimi itiraf eder, kimi güler ve inkâr ederdi
    Sessizce dinler, en son konuşurdu kendisi
    Ağzından dua ve zikir hiç eksik olmazdı
    Çok az yer, karnının üzerine taş koyardı.
    Boş durmaz, koyunlarını sağıp oyalanırdı
    Oturur yere, elbiselerini kendi yapardı

    Artık genç değildi, eski gücü de kalmamıştı
    Yine de, herkesten daha fazla oruç tutardı
    Altmış üç yaşında, bir ateş sardı vücudunu
    Kutsal Kitap Kur'an'ı bir kez daha okudu
    Sonra, sancağı, Said'in oğluna teslim etti.
    Onlara: "Artık aranızdan ayrılma vakti geldi
    Allah birdir, hep onun yolunda savaş" dedi.
    Mahzundu, bakışlarında, yurdundan zoraki
    Sürülen yaşlı bir kartalın hüznü vardı sanki

    Yine, her günkü vaktinde mescide geldi,
    Ali'ye tabi olanlar da arkasından geliyordu
    Ve, kutsal sancak rüzgarda dalgalanıyordu.
    Benzi soluktu, döndü ve kalabalığa seslendi

    "Ey insanlar, ömür bitiyor, hayat gelip geçici
    Biz, karanlıkta birer zerreyiz, yüce olan O'dur
    Ey insanlar, O'ndan başka rehberim yoktur
    Onsuz bir değerim olmazdı."

    Bir zat ona: "Ey müminlerin gerçek Sultanı!
    Seni dinler dinlemez, herkes inandı sözüne
    Sen doğduğunda, bir yıldız doğdu gökyüzüne
    Kisra sarayının üç kulesi birden devrildi" dedi.
    O da: "Melekler ölümümü müzakere etti;
    Vakit tamam, dinleyin! Eğer herhangi birinize
    Bir kötülük yaptıysam, çıksın herkesin önünde
    Ben ölmeden, gelsin intikamını alsın şimdi;
    Kime vurmuşsam, o da bana vursun" dedi.
    Ve uzattı usulca asasını oradan geçenlere.

    Yaşlı bir kadın, bir koyunu kırpıyordu eşikte
    Ona: "Tanrı yardımcın olsun!" diye seslendi.
    Bakışlarında bir hüzün vardı, oldukça bitkindi
    Dalgındı; birden, şöyle dedi:

    "Herkes duysun!
    Allah benim adımı andı! Bundan emin olun
    Topraktan insan, nurdan bir peygamberim
    İsa'nın getirdiği dini tamamlamaya geldim.
    Ashabım, ben sabır taşıyım, İsa tatlı dilliydi.
    Zira her şafak, doğacak güneşin müjdecisi
    İsa benden önce, ama ne Tanrıdır ne de oğlu
    O, gülü koklayan Bakire Meryem'den doğdu.
    Unutmayın, ben de etten kemikten bir faniyim
    Kuruyan bir balçıktan başka bir şey değilim;
    Şu dünyada başıma gelmeyen şey kalmadı;
    Çektiğim çilelere, yol olsa, dayanmazdı
    Baskı ve işkenceden, şu bedenim çok çekti;
    Ve eğer işlediğimiz her bir günahın bedeli
    Korkunç bir haşere olsaydı, o karanlık mezarı
    Bize dar eder, cehenneme çevirirdi orayı.
    Tekrar tekrar bedenlenir cehennem ehli
    Ve kurtlar yeniden kemirir tüm bedenlerini
    Böylece, defalarca tükenir ve yeniden dirilir
    Cezalarını çekince de, yeniden huzura erişir.
    Ben, kutsal savaşların mütevazı meydanıyım
    Bazen bir efendi bazen de bir köle gibiyim
    Kelamım, tıpkı çöldeki kum ve kuyular gibidir
    Bir sözüm korkutuyorsa, bir diğeri müjdecidir;
    Ey inananlar! Çektiklerimi görüyorsunuz işte!
    Karşıma alıp, insanı aldatıp yeniden delalete
    Sürüklemek isteyen o dehşet saçan iblisleri
    Engellemeye çalıştım, bağladım o pis ellerini
    Çoğu zaman, Yakup gibi, karanlıklar içinde
    Çarpıştım durdum, görmediğim kimselerle;
    Fakat insanlar beni özellikle öldürmek istedi
    Bana karşı sürekli kin ve kıskançlık besledi
    Ben ise, asla, Hak davamdan vazgeçmedim
    Onlarla savaştım, ama kimseden incinmedim
    Savaş boyunca: "Bırakın yapsınlar!" diyordum
    Kanlar içinde tek yaralı ben olayım istiyordum
    Varsın hepsi vursun bana, zaten durmazlar ki
    Zira sağ ellerine Ayı, sol ellerine Güneşi
    Versem de, düşmanlarım vazgeçmezdi asla
    Yine de saldırırlardı bana şu çileli yolculukta
    Fakat ne olursa olsun geri adım atmadım
    Zira bu kutsal dava uğruna tam kırk yıl savaştım
    İşte, böyle geçen bir ömrü nihayet tamamladım
    Şimdi Allah'a gidiyorum, dünyayı geride bıraktım.
    Greklerin Hermès'i, Yahudilerin de Lévi' yi
    Desteklediği gibi siz de hiç bırakmadınız beni
    Çektiğiniz bu sıkıntılar, mutlaka son bulacak
    Bu soğuk, ıssız geceye elbet Güneş doğacak
    Müminler, asla ümidinizi kesmeyin O'ndan
    Zira Kronnega dağlarını aslan yuvası yapan,
    Denizleri incilerle, karanlıkları da yıldızlarla
    Donatan Allah, elbet sizleri de koymaz darda.

    Sonra: "O'na inanıp teslim olun " diye ekledi
    İnanmayan, ancak, inkâr da etmeyenlerin yeri
    Cennet ile cehennemi ayıran duvarın üzeri
    Kararmıştır kalpleri, günah işlemek tek işleri;
    Hiç kimse tamamen günahsız değildir belki
    Ama çabalayın ki, Allah cezalandırmasın sizi
    Namaz kılın, bütün azalarınız değsin yere
    Zira o dayanılmaz cehennem ateşi, sadece
    O'nun için yere kapanmayan bedenleri yakar
    O, kapkaranlık dünyayı, masmavi gökle açar;
    Misafiri sevin, dürüst olun, adaletle hükmedin
    Yüce katında türlü türlü nimetler var sizin için
    Yedi göğü geçmek için altın eğerli atlar,
    Ve yıldırımları geride bırakan hızlı arabalar
    Huriler, tertemiz, hep ter ü taze ve neşeli
    İncilerden yapılmış köşklerde oturur her biri
    Cehennem ateş ehlini bekler, vay hallerine!
    Ateşten ayakkabıları olacak ve giydiklerinde,
    Sıcaklıkları kazan gibi beyinlerini kaynatacak
    Cennet ehli ise, pek neşeli ve gururlu olacak."

    Biraz durdu, hep ümitli olmalarını öğütledi
    Sonra, ağır adımlarla yürümeye devam etti
    Ardından:

    "Ey insanlar! Size sesleniyorum
    Vakit saat doldu, ebedi bir âleme gidiyorum
    Belki bu sizinle son görüşmemiz, acele edin
    Beni tanıyan herkes gelip son kez dinlesin
    Bir hatam olduysa, yüzüme söylesin" dedi.

    Kalabalık sessizce sağa sola açılıp yol verdi
    Gitti ve Ebufleya Kuyusunda sakalını yıkadı
    Biri ondan üç drahmi istedi, çıkardı verdi
    "Şimdi, mezara bırakmaktan daha iyi" dedi.
    Herkesin, bir güvercininki gibi ışıl ışıldı gözleri
    Bakıp, kendilerini hep kollayan o yüce insana,

    Ağlıyordu halk; evine kadar eşlik ettiler ona
    Birçoğu gözünü bile kırpmadan orada bekledi
    Bütün geceyi dışarıda taşların üzerinde geçirdi
    Ve ertesi sabah, günün ağardığını fark edince
    "Ben artık kalkamıyorum, dedi, Ebubekir'e
    Kitap'ı alıp yanına, sen kıldıracaksın namazı."
    Eşi Aişe de o sırada cemaatin arkasındaydı
    Ebubekir okuyor, Muhammed ise dinliyordu
    Nihayet, okuduğu ayetleri usulca bitiriyordu
    O, dua ve zikrini yaparken herkes ağlıyordu

    Ve, Ölüm Meleği çıka geldi akşama doğru
    "İçeri girebilir miyim" diye müsaade istedi
    "Gelsin" dedi. Dünyaya açtığı o ilk günkü gibi
    Yine ışıl ışıl parlıyor ve gülümsüyordu gözleri,
    Ve, Melek ona: "Allah seni bekliyor" dedi
    Memnuniyetle, dedi. Şakakları şöyle bir titredi
    Bir an aralandı dudakları ve ruhunu teslim etti.

    *Victor Hugo*
    *La Legande des Siecle*
    ( *_Yüzyılların Efsanesi_* )
  • Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında.
    Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
    ben yaşarken koptu tufan 
    ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat
    her şeyi gördüm içim rahat
    gök yarıldı, çamura can verildi
    linç edilmem için artık bütün deliller elde
    kazandım nefretini fahişelerin
    lanet ediyor bana bakireler de.
    Sözlerim var köprüleri geçirmez
    kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
    kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
    uçtum ama uçuşum
    radarlarla izlendi
    gayret ettim ve sövdüm 
    bu da geçti polis kayıtlarına.

    Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
    ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
    kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
    laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
    ruhum sahte
    evi Nepal'de kalmış
    Slovakyalı salyangozdur ruhum
    sınıfları doğrudan geçip
    gerçekleri gören gençlerin gözünde.

    Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
    kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
    sanki ne anlıyorum?
    Ola ki
    şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.
    Telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum 
    çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir
    devlet sırrıyla birlikte insanın
    sinematografik bir hayatı olabilir
    o kibar çevrelerden gizli batakhanelere
    yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri
    ve sonunda estetik bir 
    idam belki!
    Evet, evet ruhu olmak
    bütün bunları sağlayamaz insana.
    Doğruysa bu yargı 
    bu sonuç
    bu çıkarsama
    neden peki her şeyi bulandırıyor 
    ertelenen bir konferans
    geç kalkan bir otobüs?
    Milli şefin treni niçin beyaz?
    Ruslar neden yürüyorlar Berlin'e?
    Ne saçma! Ne budalaca!
    Dört İncil'den Yuhanna'yı
    tercih edişim niye?
    Ben oysa
    herkes gibi
    herkesin ortasında
    burada, bu istasyonda, bu siyah
    paltolu casusun eşliğinde
    en okunaklı çehremle bekliyorum
    oyundan çıkmıyorum
    korkuyorum sıram geçer
    biletim yanar diye
    önümde bir yığın açalya
    bir sürü çarkıfelek
    gergin çenekli cesetleriyle
    önümde binlerce çiçek
    korkuyorum sıra sende
    sen de başla ve bitir diyecek.
    Yo, hayır
    yapamaz bunu, yapmasın bana dünya
    söyleyin 
    aynada iskeletini
    görmeye kadar varan kaç
    kaç kişi var şunun şurasında?

    Gelin
    bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
    Bana kötü
    bana terkettiğiniz düşünceleri verin
    o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
    ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
    onları verin, yakınmalarınızı
    artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
    ben aştım onları dediğiniz ne varsa
    bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
    boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
    içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
    verin bana 
    verin taammüden işlediğiniz suçları da.
    Bedelinde biliyorum size çek 
    yazmam yakışık almaz
    bunca kaybolmuş talan
    parayla ölçülür mü ya?

    Bakın ben, bir çok tuhaf
    marifetimin yanısıra
    ilginç ödeme yolları bulabilen biriyim
    üstüme yoktur ödeme hususunda
    sözün gelişi
    üyesi olduğunuz dernek toplantısında
    bir söyleve ne dersiniz?
    Bir söylev: Büyük İnsanlık İdeali hakkında!
    Yahut adınıza bir çekiliş düzenleyebilirim
    kazanana vertigolar, nostaljiler
    karasevdalar çıkar.
    Yapılsın adil pazarlık 
    yapılsın yapılacaksa
    işte koydum işlemeyi düşündüğüm suçları
    sizin geçmiş hatalarınız karşısına.
    Ne yapsam
    döl saçan her rüzgarın
    vebası bende kalacak
    varsın bende biriksin
    durgun suyun sayhası
    yumuşatmayı bilen ateş
    öğüt sahibi toprak
    nasıl olsa geri verecek
    benim kılıcımı.
    İsmet Özel
    Sayfa 231 - 1984
  • Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında.
    Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
    ben yaşarken koptu tufan 
    ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat
    her şeyi gördüm içim rahat
    gök yarıldı, çamura can verildi...!
  • https://youtu.be/3rzrbGcbBac

    Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında.
    Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
    ben yaşarken koptu tufan
    ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat
    her şeyi gördüm içim rahat
    gök yarıldı, çamura can verildi
    linç edilmem için artık bütün deliller elde
    kazandım nefretini fahişelerin
    lânet ediyor bana bakireler de.
    Sözlerim var köprüleri geçirmez
    kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
    kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
    uçtum ama uçuşum
    radarlarla izlendi
    gayret ettim ve sövdüm
    bu da geçti polis kayıtlarına.

    Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
    ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
    kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
    laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
    ruhum sahte
    evi Nepal'de kalmış
    Slovakyalı salyangozdur ruhum
    sınıfları doğrudan geçip
    gerçekleri gören gençlerin gözünde.
    Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
    kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
    sanki ne anlıyorum?

    Ola ki
    şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.
    Telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum
    çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir
    devlet sırrıyla birlikte insanın
    sinematografik bir hayatı olabilir
    o kibar çevrelerden gizli batakhanelere
    yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri
    ve sonunda estetik bir
    idam belki...
    Evet, evet ruhu olmak
    bütün bunları sağlayamaz insana.
    Doğruysa bu yargı
    Bu sonuç
    Bu çıkarsama
    Neden peki her şeyi bulandırıyor
    Ertelenen bir konferans
    Geç kalkan bir otobüs?
    Milli şefin treni niçin beyaz?
    Ruslar neden yürüyorlar Berlin'e?
    Ne saçma! Ne budalaca!
    Dört İncil'den Yuhanna'yı
    Tercih edişim niye?
    Ben oysa
    Herkes gibi
    Herkesin ortasında
    Burada, bu istasyonda, bu siyah
    Paltolu casusun eşliğinde
    En okunaklı çehremle bekliyorum
    Oyundan çıkmıyorum
    Korkuyorum sıram geçer
    Biletim yanar diye
    Önümde bir yığın açalya
    Bir sürü çarkıfelek
    Gergin çenekli cesetleriyle
    Önümde binlerce çiçek
    Korkuyorum sıra sende
    Sen de başla ve bitir diyecek.
    Yo, hayır
    Yapamaz bunu, yapmasın bana dünya
    Söyleyin
    Aynada iskeletini
    Görmeye kadar varan kaç
    Kaç kişi var şunun şurasında?

    Gelin
    Bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
    Bana kötü
    Bana terkettiğiniz düşünceleri verin
    O vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
    Ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
    Onları verin, yakınmalarınızı
    Artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
    Ben aştım onları dediğiniz ne varsa
    Bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
    Boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
    İçinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
    Verin bana
    Verin taammüden işlediğiniz suçları da.
    Bedelinde biliyorum size çek
    Yazmam yakışık almaz
    Bunca kaybolmuş talan
    Parayla ölçülür mü ya?

    bakın ben, bir çok tuhaf
    marifetimin yanısıra
    ilginç ödeme yolları bulabilen biriyim
    üstüme yoktur ödeme hususunda
    sözün gelişi
    üyesi olduğunuz dernek toplantısında
    bir söyleve ne dersiniz?
    Bir söylev: Büyük İnsanlık İdeali hakkında!
    Yahut adınıza bir çekiliş düzenleyebilirim
    kazanana vertigolar, nostaljiler
    karasevdalar çıkar.

    Yapılsın adil pazarlık
    yapılsın yapılacaksa
    işte koydum işlemeyi düşündüğüm suçları
    sizin geçmiş hatalarınız karşısına.
    Ne yapsam
    döl saçan her rüzgârın
    vebası bende kalacak
    varsın bende biriksin
    durgun suyun sayhası
    yumuşatmayı bilen ateş
    öğüt sahibi toprak
    nasıl olsa geri verecek
    benim kılıcımı.
  • "Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında.
    Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin
    insanlar
    Ben yaşarken koptu tufan
    Ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kâinat
    Her şeyi gördüm içim rahat."