İşte, İstanbul’da gezilmesi gereken 14 edebiyat müzesi!
1.Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi:
Gülhane Parkı’nın Sultanahmet yönündeki girişinde, surları geçince hemen solda yer alan müzede yalnızca Tanpınar’a değil Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nedim, Orhan Pamuk ve Nazım Hikmet gibi edebiyatçılara dair bölümler, salonlar ve buralarda özel eşyalar da yer alıyor.
2.Aşiyan Müzesi:
Tevfik Fikret’in kendi hazırladığı planlarla yaptırdığı ev Boğaziçi’nin en güzel yerinde bulunuyor. Edebiyat-ı Cedide akımından adını alan salonda yazarın kendi yağlı boya tablolarını, çalışma odasında eserlerini kaleme alırken kullandığı yazı takımını görebilirsiniz
3. Sait Faik Abasıyanık Müzesi:
Sait Faik, birçok hikâyesini Burgazada’daki köşkünde yazdı. Yazarın ölümünden 5 yıl sonra müzeleştirilen bu köşk, uzun süren bir tadilattan sonra 2013’te yeniden ziyarete açıldı. Yazarın yaşamından izler görebileceğiniz müzede aynı zamanda Okuma Odası, Eğitim Gösterim Salonu ve Mektup Odası gibi farklı amaçlara hizmet eden odalar var.
4. Hüseyin Rahmi Gürpınar Müzesi:
Hüseyin Rahmi’nin 1944’e kadar yaşadığı bu ev 2000 yılında müze haline getirildi. İçinde yazarın kitaplarının yanı sıra kendi yaptığı el işi eşyaları da görebilirsiniz. Yolunuz Heybeliada’ya düşerse, girişleri ücretsiz olan bu müzeye de bir uğrayın.
5. Yahya Kemal Enstitüsü ve Müzesi:
Yahya Kemal’in sevgilisinden aldığı karanfili ve bir tutam saçı görmek, Sessiz Gemi şiirine ilham veren odalarda gezmek ister misiniz? Beyazıt’taki bu müzede yazarın bütün kişisel eşyalarını bulabilirsiniz.
6. Orhan Kemal Müzesi:
Cihangir’de yer alan ve yazarın oğlu Işık Öğütçü tarafından 2000 yılında açılan Orhan Kemal Müzesi yalnızca yazarın eşyalarını, ilk kitap baskılarını, çalışmalarını değil aynı zamanda Ara Güler tarafından çekilmiş 70 kadar fotoğrafı, üç katlı binası içerisinde bir kitaplık ve İkbal Kahvesi adlı kafeyi de barındıran, hareketli bir edebiyat mekanı.
7. Tanzimat Müzesi:
Yalnızca edebiyat değil siyasi ve kültürel parçaların da yer aldığı bir müze. Devrin devlet adamlarına ait imzalı fotoğrafların, çeşitli görsel sanat eserleri, dokümanlar, Mustafa Reşid Paşa, Sadık Muhtar Bey ve Ziya Paşa’ya ait eşyalar ile birlikte Osmanlı’nın batılılaşma macerasının en önemli belgelerinden Tanzimat Fermanı da yine bu müzede yer alıyor.
8.Türkiye Yazarlar Sendikası Edebiyat Müzesi ve Yazın Belgeliği:
TYS Edebiyat Müzesi ve Belgeliği, belgelik ve kitaplık olarak iki bölümden oluşuyor. Belgelik bölümünde, sanatçıların belge değeri taşıyan yapıtları, mektup ve çalışmaları, bilgisayara yüklenmiş fotoğrafları ve yapıtları; kitaplık ölümünde araştırma kitapları, ansiklopedi, sözlük, antoloji ve derlemeler, yazarlar üzerine tezler, eleştiri ve deneme kitapları var. Ayrıca özel imzalı bazı kitaplar ve dergiler de bulunuyor.
9.Karikatür ve Mizah Müzesi:
Karikatür ve Mizah Müzesi, Karikatürcüler Derneği girişimiyle 1975’te Tepebaşı’nda açıldıysa da 1980 darbesinden nasibini alıp kapatıldıktan sonra 1989’da Saraçhanebaşı’nda yeniden ziyarete açıldı. Fakat yolculuğu burada da bitmedi ve Gazanferağa Külliyesi’nin 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’na devredilmesi sebebiyle yeniden Tepebaşı’na taşındı.
Mizah ve karikatür arşivinin yanı sıra uluslararası sergilere de ev sahipliği yapan müzede, isterseniz uzmanların gözetiminde özgün baskı atölyesinde çalışabiliyorsunuz da.
10.Divan Edebiyatı Müzesi (Galata Mevlevihanesi):
Beyoğlu Tünel’den Karaköy’e doğru inerken görebileceğiniz Galata Mevlevihanesi içerisinde yer alan müze, 1491 yılında inşa edilip, 1975 yılında müze haline getirilmiş. Esasen bir külliye şeklinde tasarlanan binada semahane, derviş hücreleri, kütüphane, türbeler, hazine, sebil, şeyh dairesi ve hünkar mahfeli gibi kısımlar bulunuyor.
11. Masumiyet Müzesi:
Orhan Pamuk’un aynı adlı romanından yola çıkılarak yine yazarın öncülüğünde hazırlanan Masumiyet Müzesi, roman kahramanlarının giydiği, kullandığı, romanda anlatılan objeleri içeriyor. 2012’de açılışı yapılan müze, romandan yola çıkmışsa da öte yandan 20. yüzyılın ikinci yarısındaki İstanbul hayatını anlatıyor.
12. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Basın Müzesi:
Doğrudan “Yazar Müzeleri” kategorisi içerisinde değerlendirilmese de içeriği itibariyle bu listenin temasını yakalayan Basın Müzesi; özellikle basın tarihinden örnekler, dizgi ve baskı makineleri, Türk basın hayatının önemli isimlerine ait anı eşyaları yer alıyor. Abdi İpekçi’den Agah Efendi’ye, Şemsettin Sami’den İbrahim Şinasi’ye, Çetin Emeç’ten Sabiha-Zekeriya Sertel’e kadar birçok ismin yağlı boya portreleri de yine müze kapsamında sergileniyor.
13. Kemal Tahir Müze Evi:
Tahir’in eşi Semiha Tahir tarafından kurulan vakıf sayesinde müze haline getirilen Şaşkınbakkal’daki ev, yazarın son 10 yılını yansıtıyor. Tahir’in son çalışmalarını yaptığı ve hayata gözlerini yumduğu bu ev, apartmanın hemen giriş katında oldukça mütevazı ve sessiz bir yer. Bu müze-evde ünlü yazara ait yaklaşık dokuz bin kitap, el yazmaları, kullandığı daktilosu, çalışma masası, çeşitli zamanlarda çekilmiş fotoğrafları, ödülleri yer alıyor. Yazarın hayatının son yıllarını geçirdiği bu evde, Kemal Tahir’in yatağını, o meşhur kalın çerçeveli gözlüğünü, piposunu, saatini ve diğer kişisel eşyalarını görmek de mümkün. Müzede sadece Kemal Tahir’in değil, uzun süre cezaevinde kalan yazarın bu süre boyunca devamlı mektuplaştığı ünlü şair Nazım Hikmet’e ait izler de yer alıyor. Nazım Hikmet’in “Oliver” marka daktilosu Kemal Tahir’in odasının ortasında, çekmecelerde ise karşılıklı yazdıkları mektupları duruyor.
14. İstanbul Modern Sanat Müzesi:
Modern sanat alanında uluslararası bir kimliği olan İstanbul Modern, bugün müzesinin, kütüphanesinin, sinemasının ve veri tabanının yanında önemli etkinliklere de ev sahibi oluyor. 2004 yılında İstanbul Boğazı kıyısında 8000 metrekarelik bir alana kurulan İstanbul Modern Sanat Müzesi, 1987’den bu yana İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından geliştirilerek oluşturulan köklü bir projenin ürünü.

(HADİ ŞİMDİ BİR PLAN YAPIN VE BU MÜZELERİ GEZİP EDEBİYATA DOYUN ;) )

Bir Söz Ustası: Şeyh Ahmed El-Cezerî Melâye Cizirî :
İslam dünyasının önemli şair ve mutasavvıflarındandır. Aynı zamanda derin bir felsefeye sahip olan Şeyh Ahmed, Cizre'lidir. Botan aşiretindendir. Babasının adı Muhammed'tir. Genellikle “Molla” kelimesinin karşılığı olan “Mela”, bazen de değişik anlamlara gelen “Nişânî” mahlaslarını kullanmıştır. Nişânî; Kürtçede atış yapılan hedef ve vücuttaki benler anlamındadır. “Aşk ve sevgi oklarının hedefi” şeklinde yorumlanacak Nişânî mahlası, kendisini toplumda hissettiren, belli başlı kimse anlamına da gelebilir.
Ana dili Kürtçe'nin bütün lehçelerini, ayrıca Arapça, Farsça ve Türkçe bilen Molla Cezerî'nin derin bir medrese kültürüne sahip olduğu anlaşılıyor. Halen Cizre'de cami olarak hizmet vermeye devam eden Medresa Sor'da (Medresetu'l-Hamra -Kırmızı Medrese) yıllarca ders vermiş.
Şeyh Ahmed'in dünya edebiyat çevrelerinde tanınmasına sebep olan meşhur eseri; Ciziri Divanı'dır. 114 şiir, 2000 beyitten oluşan Divan bir edebi şaheser olarak kabul görüyor. Dili Kürtçedir. Şiirlerinin çoğu gazel, bir kısmı da kaside şeklinde yazılmıştır. Hafız-ı Şirazi'nin etkisinde kalmasına rağmen;

Ger lu'luê mensur jı nazmê tu dixwazi
(Eğer nazımdan saçılmış incileri istiyorsan)
Wer şi're Melê bin te bi Şirazi çı hacet
(Gel, Mela'nın şiirlerini gör, Şirazi'ye ne hacet)...

diyerek kendisinin şiir dünyasındaki büyüklüğünü de dile getirmekten çekinmez. Gerçekten de Cezerî'nin üstün şiir kabiliyeti mütercim ve şârihler tarafından vurgulanmış, hatta edebiyatta Molla Camî, İbnü'l-Farız ve Fuzulî; tasavvufta Mevlana Celaleddin-i Rûmî'ye benzetilmiştir. Divanında felsefi estetik, ilahi aşk, sevgi ve tasavvuf ön plandadır. Metafizik ve deruni içeriği, yoğun benzetme, temsil, kinaye ve istiareleri dolayısıyla eserin dili ağırdır. Ancak vermek istediği fikirler anlaşılır ve açıktır.
Divanındaki 33.kasidesinden dolayı Şeyh Ahmed'in Vahdet-i Vücud felsefesine tabi olduğu iddia edilmiştir.

Sırre wehdet ji ezel girtiye hetta bi ebed
(Vahdet sırrı ezelden ebede kadar tutmuştur)

Wahid û ferd e bi zatê xwe wi ninın çu eded
(Zatıyla vahittir, tektir, ferttir, onun adedi yoktur)

Dı qıdem da ezel û ‘eynê ebed herdu yek in
(Başlangıcı olmayan için ezel ve ebed birdir)

Sermediyyet we dixwazit ne ezel bit ne ebed
(Devamlılık ne ezelin ne ebedin olmasını ister)

Ferq e wahid ji ehed lê di meqamê semedî
(Farklıdır vahid ehetten, ama samed makamında birdirler)

Bi haqiqet ku yek in herdu çi wahid çi ehed
(Hakikatte birdirler hem vahid hem ehed)

Yek e derya tu bizan qenci çi mewc u çı hêbab
(Şunu iyice bil ki dalga su kabarcıkları ile derya birdir)

Di esil da ku hemi av e çi av û çi cemed
(Aslında hepsi sudur hem su hem buz)

Kısacası damlaların denizde, harflerin satırda birleşmesi gibi varlıklar bir bütünlükte kendini gösterirler. Görüntüdeki farklılıklar aldatıcıdır. Zaman kavramı yoktur, kıdemde ezel ve ebed aynıdır.
Şeyh Ahmed'in kısaca değindiğimiz Divan'ının çeşitli kütüphanelerde yazma nüshaları mevcuttur. Eser ilk defa Martin Hartmann tarafından tıpkıbasımı gerçekleştirilmiştir. (Der Kurdish Divan des Schech Ahmed, Berlin 1904) Divanı M. Şefik Arsavi yeniden basmış olup, Kadri Cemil Paşa, Hawar dergisinde tefrika etmiştir. Sadık Bahaddin Amedi, Divan'ın ilmi neşrini yapmış, Zeynelabidin Zinar Latin harflerine çevirmiştir. Rusça çevirisi K.R. Eyyüpoğlu tarafından yapılmıştır. Ayrıca Divanın Fransızca, İngilizce, Almanca ve Farsça çevirisi yapılmıştır.
Divan'ın çeşitli şerhleri de yapıldı. Bunlar arasında en meşhur olanı ise Ahmed b.Muhammed el-Buhti ez-Zivingi'nin yaptığı şerhtir. Arapça olarak bu şerhi yapan Zivingi, Suriye'nin Kamışlı kenti eski müftüsüdür. Divan'ın Kürtçe şerhini yapan Abdurrahman Şerefkendî'dir. Cizre eski müftüsü Mahmut Bilgi de Divan üzerinde çeşitli araştırmalar yaptı. Ferhad Şâkelî, Uppsala Üniversitesinde Şeyh Ahmed el-Cezerî konulu bir doktora çalışması gerçekleştirdi. Ayrıca Şeyh Said'in torunlarından Abdulmukit Septioğlu Divan'ın ilk 33 kasidesini şerh etti. Türkçe olarak yapılan bu şerh maalesef tamamlanamamıştır. Nûbihar yayınları arasında çıkan kitapta, kasideler kelime kelime açıklanmaktadır. Çok değerli bilgiler veren bu çalışmanın tamamlanmamış olması oldukça üzücüdür.
Şeyh Ahmed, Divan'ındaki şiirleri alfabetik sıraya koymuş, şiirlerini alfabeye müthiş edebi bir sanatla uydurmuştur. Divan elif babı ile başlıyor ve böylece Arapça alfabeye uyarak gidiyor. Örneğin beyitlerin sonu hangi harfle bitiyorsa, o şiirin tüm beyit sonları o harfle bitmektedir. Bu da son derece yüksek bir edebi kabiliyet gerektirmektedir.
Cizre'de halk arasında Şeyh Ahmed ile ilgili rivayetler, menkıbeler anlatılmaktadır. Bunların ilmi bağlayıcılığı olmazsa bile, O'nun edebi kişiliğinin etkisini anlatmak babından şu çarpıcı menkıbeyi aktarmak yerinde olur: “Kırmızı Medrese civarında bir taşa oturup veya yaslanıp kasidelerini okuyan Şeyhin söylediği sözlerin tesiriyle taş ısınır, hatta kızarır. Bu durumu fark eden Cizreli yaşlı bir kadın, hamurunu getirip, o taşa yapıştırmak suretiyle ekmeğini pişirir.” Evet, Divan okunduğunda, Şeyhin söylediği sözlerin taşı bile ısıtacak kadar etkili olduğu gerçekten de fark edilir.
Divanda kullanılan kültürel materyal, bölgede bulunan medreselerin eğitim seviyeleri ile ilgili ipuçları verir. Zira yörede yüzlerce yıla dayanan medrese eğitimi, Şeyh Ahmed zamanında çok canlıdır. İçerik yönünden son derece zengin bir yapı arz ederler. Bu durum olduğu gibi Divan'a yansımıştır. Zira Divan'da tarihten siyasete, gramerden belâgata, felsefeden astronomiye kadar birçok konudan söz edilmektedir.
Son olarak O'nun Peygambere olan sevgisini ilan eden şu beytini aktarmak istiyorum:

Muyeki ez jı te nadım bı dısed Zin u Şirinan
(Senin bir tek kılını iki yüz Zin ve Şirine değişmem)

Çı dıbıt ger tu haseb bıki me bı Ferhad u Memê
(Ne olur Sen de eğer beni bir Ferhat veya Mem gibi saysan)

Tabi Türkçe olarak yaptığımız bu açıklamalar sözlerin şiirselliğini yansıtmıyor. Şiir veya kasideler Kürtçe olarak okunduğunda, O'nun Allah ve Peygamber aşkının yine kendisinin deyimiyle;

Bı dıl ataş jı ciger büryanım
(Kalben ateş ciğerden büryanım)

Lew perişanım u pür êşanım
(Bu nedenle çok ağrılı ve perişanım)

Aşıkê nazık u mahbubanım
(Nazik ve mahbubların aşıkıyım)

Tu mebin bê ser u bê samanım (Görme beni başsız ve sarhoşum)

Kalben ateş, ciğerden büryan olduğu anlaşılıyor. Büryan Siirt yöresinde etlerin kuşbaşı olarak doğranıp fırınlarda pişirildiği bir yemek çeşididir.
Ne yazık ki, edebiyat âleminde tanınan bu edibin doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmemektedir. Ancak 1570-1640 yılları arasında yaşadığı kabul edilmektedir. Bir zamanlar memleketimizde Arapça aleyhtarı bir yönetim anlayışı hâkimdi. Bu yöneticilerin yanlış uygulamalarından mezar taşları ve kitabeler de nasiplerini aldılar. İşte bizim Şeyh Ahmed'in ve daha birçok mezar taşı, kitabe Cizre'de bu anlayışın kurbanı edildiler.
Meşakkat ve çile ile dolu bir ömür geçiren Şeyh Ahmed, 1640 yılında vefat etti. Kabri Cizre'de ders verdiği Kırmızı Medresenin alt katındadır ve bu gün ziyaretgâh haline gelmiş durumdadır.

KAYNAKLAR:
- Şeyh Ahmed el-Cezerî, Divan
- M.Sait Özervarlı, Molla Cezerî, İslam Ansiklopedisi, TDV, Cilt:30
- M.Halil Çiçek, “Yakın Dönemde Cizre Medreseleri”, Hz. Nuh'tan Günümüze Cizre Sempozyumu, İstanbul 1999
- Amdulmukit Septioğlu, Melayê Cizîrî Divan'ının Şerhi, Nûbihar Yayınları, İstanbul 2005
- Abdullah Yaşın, Bütün Yönleri ile Cizre, 1983
- Abdullah Yaşın, Tarih Kültür ve Cizre, Ankara 2007

Azerbaycan Türk Edebiyatı
Azerbaycan Türk Edebiyatı

19. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı

20. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı

Yakın Dönem Edebiyatı

Güney Azerbaycan Edebiyatı

Edebi Meclisler

Edebiyol

Dil Edebiyat

Sayfa yazarları

edebi yol

Temmuz 2, 2010

19. Yüzyıl Azerbaycan Edebiyatı

XVIII. yy. sonu, Azerbaycan tarihinin en karışık ve en bunalımlı dönemi olmuştur. Ülkenin siyasî, ekonomik ve kültürel hayatında ardı arkası gelmeyen buhranlar yaşanmıştır. Türk asıllı Safeviler sülâlesinin, çöküşünden ve 1747 yılında, Avşarlar soyundan gelen Nâdir Şah'ın ölümünden sonra İran'ı saran iç savaş Azerbaycan'ı da etkilemişti. Bu asrın sonlarına doğru Azerbaycan, birçok hanlığa, belli sınırları olmayan, planlanmış ve istikrarlı politikalar yürütemeyen, zaman zaman birbirleriyle kanlı çatışmalara giren küçük, feodal devletlere bölünmüştü. Ülkenin topraklarında; Guba, Karadağ, Tebriz, Derbent, Şamahı, Baku, Karabağ, Gence, Talış, Nahçivan, Seki hanlıkları, Marağa ve Urmiya Malikâneleri, Şemseddin Gazalı ve İlisu Sultanlıkları, Car-Balakend Icmâsi gibi küçük, mahallî devletler kurulmuştu. Bu siyasî parçalanma, iktisadî ve kültürel hayatta da bir gerilemeye yol açmaktaydı.


Azerbaycan'ın tarihî bağlarla, dil ve din birliğiyle sıkı sıkıya bağlı bulunduğu Osmanlı İmparatorluğu ve İran'ın zayıflamaya başladığı bu dönemde, kuzeydeki komşu Rus İmparatorluğu gittikçe güçleniyordu. Deli Petro'nun gerçekleştirdiği ıslahatlar sonucunda, batıya daha fazla yakınlaşmış olan Rusya, yalnız askeri açıdan değil, ekonomik ve kültürel yönden de kısa zamanda büyük başarılar elde etmişti. Bu durum Rusya'yı, Azerbaycan'la ilgili emellerinde, Osmanlı İmparatorluğu ve İran karşısında son derece avantajlı bir konuma getirmişti.

 

180ı'den itibaren Rusya, Azarbaycan Hanlıkları'm işgal etmek için silahlı müdahaleye başladı. Bu hanlıkları şeklen kendi devletinin uzantıları sayan İran'la, 1805-1812 ve 1826-1828 yıllarında girişilen savaşlar Rusların zaferiyle sonuçlandı. 1813'te yapılan Gülistan Anlaşması ve 1828'de imzalanan Türkmençay barış sözleşmesiyle Kuzey Azerbaycan, kesin olarak Rus İmparatorluğu'na katılmış oldu. Araş nehri, Rusya ile İran arasında sınır olarak kabul edildi.

 

Böylece, XIX. yy. başlarına gelindiğinde, Azerbaycan bu iki devlet arasında paylaşılmış oldu. Ülkenin tarihî ve siyasî hayatındaki bu köklü değişiklikler, elbette ki onun manevî hayatına ve kültürüne de yansıyacaktı. Nitekim Azerbaycan, bir Rus sömürgesi olmanın bütün ağırlığını yaşadığı bu dönemde Rus ve Avrupa medeniyeti ile ilişkiye girmiş ve uygar dünya ile temas kurmuştur. Firidrih Engels'in, Kari Marks'a gönderdiği bir mektupta yazıldığı gibi; XIX yüzyılın ilk yarısında Rusya, bütün rezilliğine ve Slavyen çirkefine rağmen, Volgaboyu ve Kafkas halklarıyla ilişkilerinde, belli ölçüde medenîleştirici bir rol oynamıştır. Farsların esareti altında kalan ve her türlü millî his ve fikirlerden mahrum bırakılan Güney Azerbaycan'dan farklı olarak, Kuzey Azerbaycan'da bir yandan yabancı işgaline ve kendi üzerindeki sömürgeci siyasete duyulan tepkinin sonucu olarak "milliyetçilik" şuuru, öte yandan, batı medeniyetiyle büyük ölçüde bütünleşmiş Rusya'nın medenîleştirici fonksiyonundan yararlanma eğilimi kısa zamanda kendisini göstermeye başladı. 1830'dan başlayarak, Kuzey Azerbaycan'ın muhtelif şehirlerinde, Rusça eğitim yapan ve modern bilimleri öğreten, çağdaş okullar açıldı. 1828'de Azerbaycan Türkçesi ile ilk gazetenin yayınlanmasına teşebbüs edildi. Öte yandan, aynı yıllarda neşrolunan ve Türkçeyi iyi bilen Ermeni ve Rus memurlarca yayma hazırlanan, "Tatar Exbârı" ve 1845'te Tiflis'te yayma başlayan "Kafkasya'nın Bu Tarafının Exbârı" gibi, devlet politikalarına hizmet eden gazeteler halk arasında itibar görmedi. Azerî matbuatının ilk gerçek numunesi, ilk sayısı 22 Temmuz 1875'te Bakü'de, Hasan Bey Zerdabî'nin başyazarlığı ile çıkan "Ekinci" oldu. "Ekinci"nin ardından, Kafkasya'nın o devirdeki asıl kültür merkezi sayılan Tiflis'te, "Ziya", "Ziya-yi Kafkaziyye", "Keşkül" gibi gazeteler ortaya çıktı ve zaman içerisinde, bir yandan gazeteye ciddî bir talep ve ilginin, öbür yandan küçümsenemeyecek seviyede bir gazetecilik geleneğinin doğmasına hizmet ettiler. "Ekinci" ise, yalnız Azerbaycan'ın değil, bütün Rusya Türklerinin ilk gazetesi olarak, onların arasında millî ve dinî birlik fikirlerinin doğmasında ve yaşatılmasında önemli rol oynadı.

 

XIX. yüzyılda Kuzey Azerbaycan'da yepyeni bir aydın nesil yetişmiş, kültür hayatının bütün sahalarında bir ilerleme ve gelişme yaşanmıştır. 1873'te Azerbaycan Millî Tiyatrosu'nun temeli atıldı. Müzik, resim gibi sanat dallarında önemli gelişmeler kaydedildi. Dilcilik, tarih, coğrafya, İslam hukuku vb. alanlarda dünya çapında tanınmış âlimler yetiştiler. "Rus Şarkiyatçılığının Babası" kabul edilen Mirze Mehemmedeli Kâzımbey (1802-1870) Kazan ve Petersburg üniversitelerinde, Mirze Cafer Topçubaşı (1784-1869) Petersburg üniversitesinde Türk-İslâm dünyasının tarihi, dili, edebiyatı hakkında değerli araştırmalara girişiyor, Türk Edebiyatının klasik örneklerini çağdaş-ilmî metotlarla hazırlayarak yayınlıyorlardı. Abbaskulu Ağa Bakıhanov (1794-1846), Mirze Adıgözel Bey (1769-1854), Mirze Cemal Karabaği (1784-1860), Şeyh İbrahim Gencevi (1815-1865) vb. tarihçilerin eserlerinde, Azerbaycan ve Kafkasya tarihinin ayrı ayrı dönemleri, çeşitli tarihî kaynaklardan hareketle araştırılıyordu. Millî okullar ve millî edebiyatla beraber, tarihî eserler de, Azerbaycan Türkleri arasında, millî şuurun yayılmasında önemli rol oynamışlardır. Asrın 80. yıllarına doğru, millî matbuat sahifelerinde yayınlanan makalelerde, Azerbaycan'da yaşayan yerli halkın, Rusların ifade ettiği şekliyle "Tatar", yahut halkın söylediği gibi yalnız "Müslüman" değil, Türk olduğu, dinlerinin İslâm olduğu, Tatarların da Türklerin bir kolu, bir boyu olduğu fikri vurgulanıyordu. Bir taraftan Batı kültürüne aşinalık, diğer yandan Ruslaştırma politikalarına bir tepki olarak doğan milliyetçilik düşüncesi, Kuzey Azerbaycan'da çok kısa bir zamanda kendine yer edinmişti. Müslüman İran devletinin terkibinde olan Güney Azerbaycan'daysa, tek din, tek dil ve tek İran sloganları altında, bu hisler her vesileyle bastırılmıştır.

 

XIX. yüzyılın birinci yarısında, Azerbaycan Edebiyatı, ister türler, ister konular, ister üslûp ve isterse kullanılan sanatlar açısından, eski geleneklerden pek de uzaklaşmamıştı. Evvelki dönemlerde olduğu gibi, gazel tarzı hâlâ edebiyatın sürükleyici türüydü. XVIII. asırda Vâgif ekolünün ve âşık edebiyatının tesiriyle halk şiiri üslûbu ortaya çıkmış ve bu üslûp, edebiyatın genellikle dil açısından halkla bütünleşmesine,halka yakınlaşmasına imkan yaratmıştı. Edebiyat, epiklikten, sosyal ve manevî hayatta ortaya çıkan ciddi değişiklikleri süratle takip ederek değerlendirmekten henüz uzaktı. Divan edebiyatı tarzında yazan şairlerin lirik gazelleri, yahut âşık koşmaları, Azerbaycan Türklerinin hayatlarını bütün yönleriyle ve belirli bir yeterlilikte işleyebilme kabiliyetinden uzaktı.

 

Yenileşen hayatla birlikte belli bir değişime uğrayan insanlar, edebiyatı da yeni şekil ve yeni tarzlara zorluyordu. Edebiyattaki bu yenilenme ihtiyacını, eski dönemin son, yeni dönemin ilk büyük sanat adamlarından biri sayılan Abbaskulu Ağa Bakıhanov Gudsi anladı ve 1838'de yazdığı "Kitab-ı Esgeriyye" adlı eseriyle, Azerbaycan Edebiyatına yeni, çağdaş nesir türünü getirmeye çalıştı. Bu eserde, gazel-kaside türünün geleneksel kahramanlarından, ıstırap çeken âşıklardan, gözyaşı döken sevgililerden farklı olarak, halkın arasından çıkmış sade insanlar, kendi problemleriyle edebiyatın konusu haline getirildi. "Kitab-ı Esgeriyye"de hâlâ eski dönemin etkisinde kalındığı, Arapça-Farsça söz ve terkiplere sıkça yer verildiği, secîli nesir prensibine bağlı kalındığı söylenebilirse de, eserin farklılığı, edebiyatın geleneksel türlere ve konulara bağlı kalınarak gelişemeyeceğini anlamış olmasındaydı Bakıhanov da, bu yeni anlayışın, söz konusu eseriyle Azerbaycan Edebiyatına girdiğini belirtmekteydi.

 

Edebiyatın yenileştirilmesi sahasında ilk adımları XIX. yüzyılın birinci yarısında, Abbaskulu Ağa Bakıhanov, İsmayılbey Kutkaşınlı, Mirze Şefî Vezeh almışlarsa da, onlar tüm çabalarına rağmen, kültür ve edebiyatta yeni bir devrin başlatıcısı olamamışlardır. XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatında gerçek mânâda modernleşme, Mirze Fetheli Ahundzâde'nin adı ve edebî faaliyetleriyle yakından ilgili bir gelişmedir. Mirze Fetheli, Azerbaycan Edebiyatını, eski divan şiirinin bin yıllık cazibesinden kopardı, onu, yeni mazmun ve yeni biçimlerle zenginleştirdi. Azerbaycan Edebiyatına ilk defa dram türünü o getirdi. Edebî tenkidin prensiplerini ortaya koydu ve ilk tarihî romanın müellifi olarak tanındı. Şiire gazellerle başlayan Ahundzâde, kısa zamanda bu tür eserlerin devrinin geçtiğini, gazel Edebiyatının, artık halkın manevî beklentilerine cevap veremediğini ileri sürmeye ve bu fikirleriyle bütün Orta Doğu halklarının edebiyat çevrelerinde büyük bir ıslahatçı olarak tanınmaya başladı. O'nun, 1850-1855 yılları arasında yazdığı altı komedi, Azerbaycan Edebiyatının daha sonraki gelişimi üzerinde belirleyici olmuş, Ahundzâde edebî mektebinin başlangıcını teşkil etmiştir. Ahundzâde'den sonra, Necefbey Vezirov, Ebdürrehimbey Hakverdiyev, Neriman Nerimanov, Reşidbey Efendiyev, Sultan Mecid Ganizâde gibi yazarlar da, edebî çalışmalarında dram türüne sık sık yer vererek, çağdaş konu ve problemleri ele alan eserlerinde halk hayatından çeşitli levhaları gözler önüne serdiler. Eksiklik ve yanlışları gösterdiler. Daha güzel, daha anlamlı bir hayatın yollarım açıklamaya çalıştılar. İlk örneklerini Ahundzâde'nin verdiği dram eserleri, millî-realist edebiyatın da dikkate değer ilk örnekleri oldu.

 

İster Mirze Fetheli Ahundzâde'nin, isterse de onun takipçilerinin kaleme aldıkları dram eserleri, Azerbaycan Edebiyatının mücerretçilikten uzaklaşmasına, yaşayan, reel insanların hayatlarıyla ilgilenmesine imkan yarattı. Eski gazel edebiyatının, toplum içinde küçük bir gruba dönük tesirine karşılık, millî tiyatronun kısa bir zaman zarfında oluşumu ile çok daha geniş kitlelerin dikkatine sunulan dram eserleri, sözün gerçek manasında, bütün halkın hayatına dâhil oluyor, ahlâkî değerlerin yüceltilmesine ve güzelleşmesine, halkın dost ve düşmanlarını tanımasına, insanın kendini idrakine hizmet ediyordu. Azerbaycanlı yazarların, XIX. yy. boyunca, dram eserler içinde komediye daha fazla ağırlık vermeleri, her şeyden önce, onların edebiyatı, halkı içten içe kemiren manevî hastalıkların tedavisi için bir ilaç gibi kullanmalarından ileri geliyordu. Asrın sonlarına doğru, komedilerin yanında ilk piyesler, trajedi ve vodviller de ortaya çıkmaya başladı. Mirze Fetheli Ahundzâde'nin büyük istidadı sayesinde, XIX. yüzyıl, Azerbaycan Edebiyatı tarihine neredeyse bir dram çağı gibi damgasını vurmuş oldu.

 

Millî Azerbaycan dramaturjisi, yalnız Azerbaycan Türkleri arasında değil, İdilboyu ve Orta Asya Türkleri arasında da popüler oldu ve onların da edebiyatlarında dram türünün ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

 

XIX. yy. aynı zamanda Azerbaycan nesrinin ilk numunelerinin ortaya çıkışıyla da dikkati çekmektedir. Abbaskulu Ağa Bakihanov'un "Kitab-ı Esgeriyye" eserinden sonra, Mirze Fetheli Ahundzâde'nin "Aldanmış Kevâkib" (1857) romanı yazıldı. Tarihî konulu bu eserinde yazar, tarihî olaylar ve şahsiyetlerin ardına gizlenerek, daha çok yaşanılan devri ve bütün zamanların en önemli problemi olan "hükümdar-halk" çekişmesini ön plana çıkarmıştı. XIX.yy. sonlarına doğru, dram sahasında olduğu gibi nesirde de Mirze Fetheli Ahundzâde'nin takipçileri yetişmiş ve ilk eserlerini vermişlerdir. Neriman Nerimanov'un, Sultan Mecid Ganizâde'nin, Zeynelabidin Merağayî'nin ve bunlar gibi daha birçok yazarın romanları, artık çağdaş Azerbaycan hayatı, Azerbaycan varlığı, halkın yüz yüze geldiği problemlerle ilgili konuları ihtiva etmekteydi.

 

XIX. yy. Azerbaycan Edebiyatında, edebî tenkidin ilk numuneleri de yine Mirze Fetheli Ahundzâde tarafından kaleme alınmıştır. Her ne kadar, söz konusu dönemden önce, Azerbaycan'da edebiyat tarihçiliği ve edebî tenkit sahalarında bazı çalışmaların yapıldığı doğruysa da, bu çalışmalar daha ziyade eski "Tezkirecilik" geleneğine da-yanıyordu. Yalnız Şark değil, Rus ve Batı edebiyatına da hakim olan Ahundzâde ise, tenkidde tasvircilik ve eserin mazmunlarının nakledilmesiyle yetinmiyordu. O'nu bir sanat eserinin her şeyden evvel estetik açıdan, sanat açısından araştırılması, edebiyata ne getirdiğinin açıklanması ilgilendiriyordu. Hayatla ilgisi olmayan edebiyat ve sanat, onun düşüncesine göre sahte ve kalptı. Öyle ki, güncel hayattan, onun toplum gündemine getirdiği çeşitli problemlerden uzaklaşan her türlü hayalperver şiirin, mersiye ve medhiyenin, bir kısım mevhumların ardınca giden mistisizmin karşısında, gittikçe realizm prensiplerine dayanan hikaye, roman ve dramları, halk ve edebiyat için en lüzumlu eserler olarak kabul ediyordu.

 

Edebiyatta yeni türlerin ortaya çıkması, şiirin de kendi içinde yenileşmesinde etkili olmuştu. Her şeyden önce şiir yeni mazmunlar edinmişti. 1840 yıllarından itibaren, Azerbaycan'da mizahî şiir büyük önem kazanmıştı. Bu tür şiirlerin hemen hemen tamamı, ülkenin genel durumu, Rus memurların ve onları destekleyen yerli asilzadelerin keyfîlikleri, ülkeyi saran kanunsuzluklar, rüşvet ve istikrarsızlık üzerineydi. Mirze Bahış Nadim, Baba Bey Şâkir, Kasım Bey Zâkir gibi Azerbaycan şairlerinin mizahî şiirlerinde, yalnız yerli memurlar değil, gemilikle Çarlık Dönemi idari sistemi, Rus sömürgeciliği, imparatorluğun Ruslaştırma politikası gibi konular cesaretle işlenmekteydi.

 

Dilinin berraklığı ve güzelliği, mazmunların herkesçe anlaşılabilir olmasıyla farklanan âşık şiiri ile dîvan edebiyatının sentezi şeklinde ortaya çıkan ve "halk şiiri" adını alan yeni tarz şiir de, XIX. yy. boyunca büyük bir gelişme dönemi geçirmişti. Azerbaycan âşık şiirinin usta temsilcileri Aşık Elesker, Âşık Alı, Âşık Hüseyn Şemkirli, Âşık Musa gibi sanatçıların kurduğu ekol, çeşitli türlerde yazdıkları eserler, besteledikleri yeni saz havaları, yetiştirdikleri talebeler, bunların Rus İmparatorluğunun Türk ve Müslüman bölgelerine, Iran ve Osmanlı İmparatorluğu'na seyahatleri ve tesirlerini oralara kadar yaymaları ile uluslararası bir şöhrete ulaştıklarını, başarılarını her yerde aynı ustalıkla devam ettirdiklerini görmekteyiz. Onların temsil ettiği halk şiiri, bir yandan lirik-samimi konuların, şahsi duygu ve düşüncelerin ele alınması, diğer yandan halkın hayatı, günlük mücadelesi, geleceğe dönük ümitleri ve beklentilerini dile getiren konuları yüksek bir sanatkarlıkla işleyebilmiş olmasıyla dikkat çekiyordu.

 

Tek bir Dünya Edebiyatının konuşulduğu, medeniyetler ve edebiyatlar arası karşılıklı ilişkilerin güçlendiği ve hızlandığı bir dönem olan XIX. Yy. Azerbaycan Edebiyatının da mahalliliğin kalıplarını kırdığı, bir ölçüde de olsa Dünya Edebiyatıyla entegre olma sürecine girdiği bir devredir. 1830 yıllarından itibaren, Azerbaycan Edebiyatının muhtelif örnekleri yabancı dillere çevrilir. Bu dönemin ilk nesir örneklerinden olan "Reşidbey ve Seadet Hanım" kısa hikayesi (müellifi Ismayılbey Kutkaşmlı) Fransızcaya çevrilerek Varşova'da yayınlanmıştı. 1850-1880 yıllarında, şair Mirze Şefî'nin şarkıları, dünyanın onlarca diline çevrilerek, büyük tirajlarla basılmıştı. Çağdaş Batı matbuatının, "Müslümanların Molier"i olarak tanıttığı Mirze Fetheli Ahundzâde'nin komedileri İngilizce, Fransızca, Almanca gibi yabancı dillere çevrilmiş, Türk lehçeleri dersi okutan üniversitelerin büyük bir kısmında en önemli konuşma ve dil örneklerinden biri sayılmıştı. XIX. yy. Azerbaycan yazarlarından Abbaskulu Ağa Bakıhanov'un, Ismayılbey Kutkaşanlı'nm, Mirze Şefî Vazeh ve benzerlerinin ad-ları, Rusya'da geniş şöhret bulmuştu.

 

Azerbaycan Edebiyatının örnekleri dünya dillerine çevrildiği gibi, dünya dillerinden muhtelif numunelerin de Azerbaycan Türkçesine tercümesine teşebbüs edilmişti. Rus Edebiyatı klasiklerinden Krılov'un, Puşkin'in, Lermontov'un, Nekrasov'un ve daha birçok şairin şiirleri, Lev Tolstoy'un hikaye ve dramaları, Şekspir'in "Otello"su, Ghöte'nin "Faust" adlı eserinin bazı bölümleri, İran ve Hind Edebiyatından örnekler bu dönemde tercüme edilmişlerdir. Söz konusu tercümeler, Azerbaycan Edebiyatının gelişmesinde belirli ölçüde etkili olmuş, Batı Edebiyatı ve batılı yazarlar hakkındaki düşüncelerin netleşmesine ve pekişmesine hizmet etmiştir.

Hasibe Dal, bir alıntı ekledi.
29 Nis 21:16 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Hem gurur duyar hem nefret ederiz...
Bizde ulusal geçmişimizden gurur duyarız, Pir Sultan Abdal'ı, Şeyh Bedrettin'i, Nazım'ı yetiş­tirdiği için ulusal geçmişimizden gurur duyarız; ulusal kur­tuluş savaşını verdiğimiz için, emperyalizmi kendi toprağı­mızda da olsa yendiğimiz, hilafeti ve saltanatı yıkıp cumhu­riyeti kurduğumuz için geçmişimizden gurur duyarız; geçmi­şimizden nefret de ederiz. Pir Sultan'ı asan, Kubilay'ı kesen geçmişimizden nefret ederiz; Kürtler üzerinde yüzyıldır sü­ren ve kanlı zulümlere varan bugünümüzden, ülkeyi yeniden yarı-bağımlı duruma getiren bugünümüzden, Denizler'i idam eden bugünümüzden, yüzlerce gencimizi işkence altın­da inleten, yüzlerce gencimizin canına kıyan zulüm ve baskı­dan dolayı da bugünümüzden nefret ederiz.

Üç Şair, Muzaffer İlhan Erdost (Sayfa 90 - Onur Yayınları)Üç Şair, Muzaffer İlhan Erdost (Sayfa 90 - Onur Yayınları)

Şiir
Yazmayı bilerek,
yazar olunmaz.
Okumayı bilerek,
okur olunmaz.

Sevmeyi bilerek,
aşık olunmaz.
hacca giderek,
hoca olunmaz.

Kasapta çalışarak,
kasap olunmaz.
Neşter tutmayı bilerek,
doktor olunmaz.

Aşk acısı çekerek,
şair olunmaz.
kendini geliştirmeyerek,
gelişmiş olunmaz.

Mevla’yı bilerek,
mümin olunmaz.
Bol giyinerek, sakal bırakarak,
şeyh olunmaz.

Kendi derdine düşerek,
dertli olunmaz.
kitap yazarak,
aydın olunmaz.

İnsanları yanlış yola götürerek,
sanatkar olunmaz.
arkadan kuyu kazarak,
dost olunmaz.

Hayvanlara eziyet ederek,
insan olunmaz.
yere tükürerek,
eğitimli olunmaz.

Çok kitap okuyarak,
bilgili olunmaz.
geceleri uyumayarak,
zeki olunmaz.

Dosta küfür ederek,
samimi olunmaz.
nankörlük ederek,
haysiyetli olunmaz.

İsmin Sinan olmakla,
mimar olunmaz.
sadece zengin olmakla,
akıllı olunmaz.

Taklit ederek,
başarılı olunmaz.
insan seçerek,
terbiyeli olunmaz.

Çıplak gezerek,
medeni olunmaz.
Atalara saygı göstermeyerek,
milliyetçi olunmaz.

Yanlışı düzelterek,
medeni olunmaz.
inançlara söverek,
Adam olum olunmaz.

Okuduğun için teşekkür ederim, kendine iyi bak.
Kendine değer ver, görüşmek üzere... (Bu mesaj sadece iyi insanlar için yazılmıştır.)

Mine, Portreler'i inceledi.
 20 Nis 20:30 · Kitabı okudu · 2 günde · 4/10 puan

Portreler
1.Baskı:Doğan Yayıncılık,2008
Can Yücel (21 Ağustos 1926, İstanbul - 12 Ağustos 1999)

“İmgesini Bul,Biçimini Yeniden Yarat”

Şair için edebiyatın en önemli yanılgısı“edebiyatın edepli bir şey” sanılmasıdır. Edebiyat her şeyi içinde barındırmalıdır. Bundan ötürü şiirlerinde argo, müstehcen kelimelere yer veren sanatçının adının geçtiği her yerde hep aklıma babası Hasan Âli Yücel gelir.Kolay olmasa gerek böyle anlı şanlı bir babanın oğlu olmak.


İmge dolu şiirler ? Öznel,hayal ...

Şiirlerinde kelimeleri özenle kullanan sanatçı, bu şiirlerde dıştan görünmeyen özellikleri anlattığı için eser “Portreler “diye adlandırılır.
Argo ve kaba sözcüklerin rahatsız edici olduğu kadar çekici bir yanı olduğunun bilincindedir.Ve rahatça şiirlerinde bunu uygular.

Beklediğimi bulamadığım bir eser ama öncesinde içeriği hakkında bilgi serpiştirelim.

Bölüm bölüm olan eserin ilk bölümü: “Şairler İçin” bu bölümde;Şeyh Galip’ten tutun Neyzen Tevfik,Melih Cevdet Anday,Orhan Veli,Cemal Süreya ,İlhan Berk ,Küçük İskender daha niceleri için şiirler kaleme dökülmüş ama bu güzel isimleri andığıma bakmayın ruha hitap edecek türden değiller.Misal:

İLHAM BERK İÇİN
Epiydir görüşmüyoruz kendisiyle
seksenlik merdivenini
çıka çıka bitiremediği halde
hala dinçmiş öyle diyorlar
bunamamış da
ama oldumbittim bunaktı zaten
haa bi de
şiirlerini gerdirmek için
avrupaya gidiyormuş arasıra (sayfa 28,İş Bankası)

İkinci bölüm: ”Yazarlar,Sanatçılar,Siyasetçiler İçin” bu bölümde de Mustafa Kemal Atatürk,Haldun Taner,Tezer Özlü,İlber Oktaylı gibi isimlere şiirler yazılmış ama bu bölüme de geçer not veremiyorum.
Bir örnek sunmak gerekirse:

ŞEKVA (İLBER ORTAYLI’YA)

Eskici diye çağırıyor adam sokaktan
Müştekî bir sesle
Neden tarihçi yetişmiyor diye
şekvâ ettiğim bu beldede
Onun için de eşkiya oldum ya ben" (Sayfa 65,İş Bankası)


Diğer bölümler ise “ Başka Sesler İçin”, “Bir Siyasinin Mapusları İçin” benzer yazım benzer üslup…

Şiir benim için ruha hitap etmeli,okuduğum zaman bir duygu hissetmeliyim.Bu şiirde imge olmamalı,iğneleyici unsurlar bulunmasın demek değil ama ruh,hissiyat temel şart benim için.Bu şiirlerde ise bir duygu bulamadım.
Bir cuma akşamı işten,okuldan çıkılmış.Bol köpüklü bir kahve yanında güzel bir şiir aslında tadından yenmez olabilirdi.https://i.hizliresim.com/qGV355.jpg Fakat bu şiirlerden bir tat alamadım.Kitabı hazır bitirmişken kahveme https://www.youtube.com/watch?v=gIdnhxjgvSk bu eşlik etsin.
Ben sevemedim ama okuyacaklara keyifler olsun.

《Mizgine_İslâm / ميزگينه اسلام》Ӝ̵, bir alıntı ekledi.
 30 Mar 17:39 · Kitabı okudu · 10/10 puan

Eşrefoğlu Abdullah Rumi Hayatı:
*Eşrefoğlu Abdullah Rûmî (ö. 1469), Türk şair, mutasavvıf. Eşref-i Rûmî veya Eşrefoğlu Rûmî olarak anılır.

Anadolu'da yaşayan büyük velîlerden, şâir. İsmi Abdullah olup, babasınınki Eşref'dir. Babasının ismi ile şöhret buldu. Babası, Mısır'dan İznik'e göç etti. Eşrefoğlu Rûmî İznik'te doğdu. Doğum târihi belli değildir. 1484 (H. 889)'da İznik'te vefât etti. Türbesi İznik'tedir. Eşrefzâde-i Rûmî diye de bilinir.

Babasının terbiyesi altında büyüyen Eşrefoğlu Rûmî, önce İznik'te bulunan medreselerde çeşitli âlimlerden ders aldı. Zamânın zâhirî ilimlerinde üstün başarılar elde etti. Sonra Bursa'ya giderek Pâdişâh Çelebi Mehmed'in medresesine girdi. Burada tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimleri üzerinde söz sâhibi olan âlimler derecesine yükseldi. Buradan mezun olunca, Bursa'da müderrislik yapan hocası büyük âlim Alâeddîn Ali hazretlerinin yardımcısı oldu. Çelebi Mehmed Han Medresesinde bir müddet ders veren Eşrefoğlu Rûmî bir sabah vakti medrese civârında dolaşırken, zamânın velîlerinden olan Ebdal Mehmed'e rastladı. Kalbinden; "Tasavvuf yolundan bana nasîb var ise bâzı alâmetler görünsün." diye geçirerek ona yaklaştı. Ebdal Mehmed kendisine bakarak; "Ey medreseli! Bize köfteli çorba getir." dedi. Bu söz üzerine çarşıya gidip, köfteli çorba aradı. Fakat bulamadı ve eli boş dönmemek için köftesiz çorba aldı. Ebdal Mehmed'e gelirken yoldaki çamurdan bir parça alarak, birkaç yuvarlak köfte hâline getirip, çorbanın içine attı. Ebdal Mehmed çorbayı karıştırıp köfte bulamayınca Eşrefzâde'ye; "Hani bunun köftesi?" diye sordu. Daha sonra çorbayı iyice karıştırdı ve Eşrefoğlu'na uzatarak; "Ye bunu!" dedi. Eşrefoğlu büyük bir teslimiyet ile tereddüd etmeden çorbayı yedi. Çorbanın içine atılan çamur parçaları köfteye dönmüştü. Bunun üzerine o zât; "Ya sen olmayıp da kim olsa gerek." şeklinde bir söz söyleyip oradan uzaklaştı. Eşrefoğlu bu sözlerden bir mânâ çıkaramamasına rağmen, tasavvuf yoluna girmesi hususunda bir işâret olduğuna inandı.

Nefsini terbiye etmek, kalp aynasını cilâlamak için kendi kendine uğraşmaya başladı. Bu yolda bir hoca bulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını dağıttı ve Bursa'da bulunan Emîr Sultan'ın huzûruna gitti. Talebesi olup, hizmetiyle şereflenmek istediğini bildirdi. Emîr Sultan, Abdullah'ın tasavvuf yolunun aşkıyla yandığını görünce, onu evliyânın büyüğü Ankara'daki Hacı Bayrâm-ı Velî'ye gönderdi. Sonra, Ankara'ya gidip, yeni hocasına tam teslim oldu.

Hacı Bayrâm-ı Velî hazretleri, Abdullah'daki kâbiliyeti keşfederek ona nefsini terbiye edecek vazîfeler verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir âlim olduğu halde, hocasının emîrlerine "Bâşüstüne" diyerek sarıldı. Kendisine verilen helâ temizleme vazîfesini, bütün gayretiyle yapmaya başladı. Nefsinin isteklerini terkedip, istemediklerini yapmak için büyük çaba sarfetti. Bu şekilde riyâzet ve mücâhedeye devâm etti. Hocası Hacı Bayrâm-ı Velî'ye on bir sene hizmet etmekle şereflendi. Bu kadar zaman zarfında hocasının; "Üstâdın huzûrunda lüzumsuz konuşmak edebe aykırıdır." sözü üzerine, yanında bir kelime bile konuşmadı. Sadece sorulan suâllere kısa ve öz olarak cevap verir, edebe, ziyâde dikkat ederdi. Eşrefoğlu Abdullah, on bir sene içinde pekçok imtihandan geçti. Yaptığı güç işlerden hiç şikâyette bulunmadı. Bu sabrı ve hocasına karşı muhabbeti ve hürmeti üzerine, Hacı Bayrâm-ı Velî kızı Hayrünnisâ'yı ona nikâh ederek zevceliğe verdi. Bir müddet daha hizmete devâm eden Eşrefoğlu Abdullah, hocasından izin alarak Allahü teâlânın emîr ve yasaklarını bildirmek üzere İznik'e gitti. Orada kendi iç âlemiyle başbaşa kaldı. Hocasından ayrılığı onu yaktı, hasretine fazla dayanamadı ve tekrar Ankara'ya döndü. Hacı Bayrâm-ı Velî, dâmâdını, tasavvuf yolunda derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik'e gönderdi. Orada kırk gün nefsini terbiye etmesi için halvete girmesini, sonra Ankara'ya gelmesini emretti. İznik'e gidip geldikten sonra, hocasının; "Hama şehrinde Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Hüseyin Hamevî'nin huzûruna gidip, Kâdirî yolunu öğreniniz." buyurdu. Bu emri yerine getirmek üzere hazırlığa başladı. Hanımını ve biricik kızı Züleyhâ'yı bir merkebe bindirerek, Hacı Bayrâm-ı Velî ile vedâlaştı. Günlerce zahmetli ve yorucu yolculuktan sonra, Hama'ya yeni hocasının huzûruna vardı.

O gün hacdan dönen Hüseyin Hamevî, ilâhî bir ilhâm ile Eşrefzâde'nin gelmekte olduğunu anlayarak, talebelerine; "Bugün Anadolu'dan bir er geliyor. Gidip karşılayınız." buyurdu. Karşılamaya çıkan talebeler zahmetli ve zorlu yolculuktan dolayı elbiseleri eskimiş olduğu için Eşrefoğlu Rûmî yanlarından geçtiği halde, hocalarının söylediği zâtın o olduğunu anlayamadılar. Dergâhın kapısına varan Eşrefzâde Rûmî, Hüseyin Hamevî tarafından îtibârla içeri alındı. Hanımı ve çocuğu ise Hüseyin Hamevî'nin hanımı tarafından kendilerine ayrılan odaya götürüldü.

Hüseyin Hamevî, bu yeni talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir hücreye koydu. Eşrefoğlu Abdullah, Hama'da da sıkı bir riyâzet ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah'a ziyâde teveccühlerde bulundu. Bir gün bir hizmetçi hücresine yemek götürdü. Eşrefoğlu'nu hareketsiz görünce, öldü zannedip, telaşlandı ve durumu hocasına bildirdi. Fakat kırk gün dolmadığı için Hüseyin Hamevî bu duruma aldırış etmedi. Abdullah kırkıncı günü hücreden çıkartıldığında, büyük bir vecd hâli içinde kendinden geçmiş, gözleri kapalı ve hareketsiz bir halde görüldü. Kendisini melekler âlemini seyretmenin lezzetinden ayırdıklarında; "Sultanım bize kıydınız." diyerek gözlerini açtı. Bu kırk günlük imtihânı başarıyla veren Abdullah, tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin Hamevî'nin halîfesi olarak Anadolu'da Kâdirî yolunu yaymak üzere vazîfelendirildi.

"Halk senin zâhirine de bakar. Onun için kıyâfetini biraz düzeltmen lâzımdır. Şu hırkayı ve pabuçları al, giy." buyurunca, Eşrefoğlu hırkayı giydi, pabuçları da başına geçirerek; "Hocamın verdiği pabuç ayağıma değil, başıma olsa gerektir." dedi.

Hocasının emri üzerine yola çıkmak üzere hazırlık yaptığı sırada, Hüseyin Hamevî'nin eski talebeleri aralarında; "Biz bu kadar zamandan beri hocamızın hizmetindeyiz. Bize himmet verilmedi. Bu Rûmî denilen ve Anadolu'dan gelen kimseye kırk günde hem himmet, hem de icâzet verildi. Bu nasıl iştir?" diye konuşuyorlardı. Hüseyin Hamevî, Allahü teâlânın izniyle bu duruma vâkıf oldu. Talebelerini toplayıp bir konuşma sırasında; "Yâ Rûmî! Bu kadar misâfirimiz oldun. Sana bir ziyâfet veremedik. Bir ziyâfette bulunalım. İnşâallah ondan sonra gidersin." dedi. Yemekler hazırlanıp, talebeleri ile yeşillik bir yere gittiler. Hüseyin Hamevî suyu bulunmayan bir yerde oturulmasını emretti. Talebeleri; "Sultanım, burada su yoktur, namaz zamânı abdest almak îcâb ettiğinde sıkıntı çekeriz." demelerine rağmen Hüseyin Hamevî oturulmasını istedi. Talebeler hocalarının emri üzerine oturdular. Namaz vakti girince abdest almak îcâb etti. Hüseyin Hamevî, Eşrefoğlu hâriç bütün talebelerine su aramalarını söyledi. Talebelerin; "Sultanım burada su yoktur." demelerine rağmen; "Hele siz bir arayın belki vardır." buyurdu. Talebeler aramalarına rağmen bulamadılar. Bunun üzerine Hüseyin Hamevî; "Rûmî! Gerçi sen misâfirsin. Misâfire hizmet ettirmek doğru değildir. Bir de sen ara. Belki su bulursun." deyince, Eşrefoğlu; "Emriniz başım üstüne." diyerek hemen aramaya başladı. Bir ağacın yanına gidip, teyemmüm etti ve secdeye varıp Allahü teâlâya şöyle yalvardı: "Yâ Rabbî! Hocam su istiyor. Lutfet, su ihsân eyle." Daha sonra başını secdeden kaldırdı. Secde ettiği yerden bir pınarın kaynadığını gördü. Hemen tası doldurup hocasına götürdü. Hüseyin Hamevî talebelerine dönerek; "Su olmadığını iddiâ ediyordunuz. Bakın Rûmî nasıl bulmuş!" dedi. Talebeler hemen suyun bulunduğu yere gittiler. Suyun daha yeni çıkıp akmaya başladığını görünce, hocalarının Eşrefoğlu'na himmet etmesinin sebebini anladılar.

Hüseyin Hamevî, Abdullah'ı Anadolu'ya uğurladıktan bir müddet sonra, arkasından baktı ve; "Abdullah-ı Rûmî koca bir deniz imiş. Bizde bulunan her şeyi çekip sînesine aldı." buyurdu. Çocukları ile birlikte Ankara'ya giden Abdullah-ı Rûmî, kayınpederi Hacı Bayrâm-ı Velî'nin yanında bir müddet daha kaldıktan sonra İznik'e gitti.

İznik'te önceleri münzevî, yalnız bir hayat yaşayan Eşrefoğlu, şan ve şöhretten hiç hoşlanmazdı. Kimsenin dikkatini çekmeden fakirâne bir hayat yaşadı ve insanlardan uzak kalmaya çalıştı. İznik'e Hama'dan bir zâtın gelmesi ile durum değişti. O zât herkese Eşrefoğlu'nun menkıbelerini anlatmaya başlayınca, İznik halkı kendisine hürmet ve îtibâr göstermeye başladı. Bundan rahatsız olan Eşrefoğlu Rûmî dağlara çekildi, tekrar uzlet hayâtına başladı. Dağlarda dolaşırken bir köylü onu gördü ve suçlu sanarak yakaladı. Gâyesi onu teslim edip mükâfât almaktı. Fakat onun şöhretini duyan köylünün annesi, kendisini tanıyınca mesele anlaşıldı, köylü ve annesi de Eşrefoğlu'na talebe oldu. Bunun üzerine İznik'e dönen Eşrefoğlu asıl vazîfesi olan insanlara doğru yolu anlatmaya başladı. İlk talebesi olan ve kendisini yakalayan köylü onun için Pınarbaşı denilen yerde bir dergâh yaptırdı. Eşrefoğlu Rûmî burada talebelerine ders vermeye, Kâdirî yolunu yaymak için çalışmalara başladı. Talebelerinin nefsini terbiye etmek için, riyâzet ve mücâhedeler yaptırmaya, gurur, kibir, ucb gibi kalp hastalıklarından kurtarmaya büyük gayret gösterdi.

Bir gece Eşrefoğlu Rûmî dergâhında ibâdet ediyordu. Bu sırada bir ışık peydâ oldu. O ışıktan şöyle bir hitap duyuldu: "Ey kul!Dile benden ne dilersen. Bütün haram olan şeyleri sana helâl kıldım." Eşrefoğlu bir anda Allahü teâlânın izni ile sesin sâhibi olan şeytanı yakaladı. Avucunun içinde sıkmaya başladı. O anda şeytan; "Yâ şeyh! Ne yapıyorsun? Allah bana kıyâmete kadar mühlet vermiştir. Sen ise beni öldürmek istiyorsun." deyince, Eşrefoğlu; "Ey mel'ûn! Sen benim talebelerimin ve dostlarımın îmânlarına kasdetmeyeceğine dâir söz verirsen, salarım." dedi. Şeytan da; "Onların îmânlarına kasdetmeyeceğime söz veriyorum." dedi. Bunun üzerine Eşrefoğlu Rûmî; "Ey mel'ûn! Allahü teâlâ ile olan ahdine vefâ etmedin. Benimle olan ahdine mi vefâ edeceksin. Bildiğin şeyden geri kalma." dedi ve saldı. Talebeleri; "Onun şeytan olduğunu nereden anladınız?" diye sorunca; "Bütün haramları sana helâl kıldım, deyince anladım. Çünkü Allahü teâlânın haram ettiği şeyler zâta mahsus değildir. Kıyâmete kadar bâkidir." buyurdu.

Eşrefoğlu'nun gayretli çalışmaları ve büyüklüğü çevreden işitilmeye başlandı. Bursa'dan, İstanbul'dan ve diğer vilâyetlerden akın akın gelip talebesi olmakla şereflenmek isteyenler çoğaldı. Hattâ Sadrâzam Mahmûd Paşa, onun talebesi olmak isteğinde bulundu. Onun yoluna girdi. Abdullah-ı Rûmî hazretleri, talebeleri arasında en ileri olan Abdürrahîm-i Tırsî'yi yerine halîfe, vekil bıraktı ve kızı Züleyhâ ile nikahladı. Abdürrahîm-i Tırsî, hocası ve kayınpederi Abdullah-ı Rûmî'ye çok bağlı idi.

Abdullah-ı Rûmî, Fâtih Sultan Mehmed Hanın İstanbul'u fethinden önce Müzekkin-Nüfûs isimli bir kitap yazdı. Bu kitabını okuyan herkes çok beğendi. Bundan ayrı olarak Tarîkatnâme, Delâlil-ün-Nübüvve, Fütüvvetnâme, İbretnâme, Mâzeretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Hayretnâme, Münâcaatnâme, Cinân-ül-Cenân, Tâcnâme, Esrâr-ut-Tâlibîn gibi eserleri vardır. Dîvânında pek güzel şiirler, kasîdeler bulunmaktadır. Yûnus Emre'nin şiirleri tipinde şiirler söylemiştir. Şiirlerinde, "Eşrefoğlu Rûmî" mahlasını kullanan Abdullah-ı Rûmî daha çok öğüt tarafındadır. Halk arasında en çok söylenen ve en meşhur şiiri tövbeye geldir.

Abdullah-ı Rûmî, bir sohbetinde Ebülleys-i Semerkandî'den naklen şöyle anlattı:

Bir târihte Bağdât'ta, zenginler hacca gidiyorlardı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan bir fakîr de, o sene hacca gitmeye niyet etti ve hac kâfilesiyle yola çıktı. Kâfile hareket etmeden önce, herkes eşi-dostu ile helâllaştı.
Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden biri bir fakîrin de hacca gittiğini görünce;
"Bineğin yok, azığın yok. Sen hacca nasıl gideceksin? Bâri cebinde birkaç bin altının var mıdır?" diye alay etti.
Fakîr, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve;
"Allahü teâlâ ne güzel vekîldir. Mahlûkâtın rızkını o vermektedir. Hepimiz O'nun verdiklerini yiyoruz." diyerek, zenginin bulunduğu yerden mahzûn bir şekilde ayrıldı. Hac vazîfelerini yapana kadar da o zengine hiç görünmedi. Herkes Mekke-i mükerremeden, Medîne-i münevvereye yola çıktıkları zaman, o zengin, fakîri sağ sâlim tekrar karşısında görünce hayret etti ve;
"Komşu, sen de buraya kadar gelip hac vazîfeni yapabildin mi?" diye sormaktan kendini alamadı.
Fakîr de;
"Allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar olsun. Yüzümüzün karasına bakmayıp, bu mübârek makâmı ziyâret etmeyi nasîb etti. Geldim, Beyt-i şerîfi tavaf ettim. Sağ sâlim dönüyorum." dedi.
Zengin;
"Hacı efendi! Acabâ sana da berât verdiler mi?" diye sordu.
Fakîr; "Bu ne berâtıdır ki?" dedi.
Zengin;
"Beyt-i şerîfi ziyâret edenlere, Cehennem'den âzâd olduğuna dâir berât kâğıdı verilir." diyerek, koynundan herhangi bir kağıt çıkarıp fakîri aldattı.
Fakîr, berât kâğıdının kendisine verilmediğine çok üzüldü. Derhal geriye dönüp Harem-i şerîfe geldi. İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlı yaşlar akıtarak çok inledi. Allahü teâlâya kırık bir gönülle duâlar etmeye, yalvarmaya başladı:
"Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen herşeye kâdirsin, ganî bir pâdişâhsın. İhsânların bütün kullarına her ân yağmaktadır. Cehennem'den âzâd olup orada incinmemeleri için kullarının bâzısına berat vermişsin. Bu fakîr kuluna berât verilmedi. Yoksa bu garîb kulun âzâd olmadı mı?" deyip bayıldı. Baygın hâlde iken, mânâ âleminden yanına bir kimse gelip;
"Ey fakîr! Başını kaldır ve şu berâtını alıp arkadaşlarına yetiş!" diyerek elindekini ona verdi. O ânda fakîr kendine gelerek ayıldı. Elinde, dünyâ kâğıtlarına hiç benzemeyen, yeşil renkli nûrdan yazıları olan ve misk gibi kokan bir berât kâğıdı vardı. Kâğıdı defâlarca öpüp başına koyan fakîrin sevincinden neredeyse aklı gidecekti. Şükür secdesine kapandı. Ömründe hiç görmediği o berâtı, yüzüne ve gözüne sürdü, bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına yetişmek için hızlı adımlarla yürümeğe başladı. Arkadaşları, geriden fakîrin geldiğini görünce gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelen fakîre alayla;
"Cehennem'den âzâd olma berâtını alabildin mi?" diye sordular.
Fakîr de koynundan berâtını çıkararak;
"İşte! Rabbimizin ihsânı olan berâtım!" diyerek, misk kokulu berâtını zengine sunuverdi. Herkes yerinde donakalmıştı. Berâtı alan zengin, nûrdan yazılarla fakîrin Cehennem'den âzâd olduğunu okuyunca, aklı başından gidip, atından düştü. Bir süre yerde baygın yatan zengini zor ayılttılar. Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeye, misk kokusunu koklamağa başladı. Kendi kendine de; "Vâh, vâh benim boşa geçen ömrüme! Keşke ben de bu fakîr gibi sâdık bir fakîr olsa idim. Onun kavuştuğu bu saâdete ben de kavuşsaydım. Bu fakîr, sadâkati sebebiyle bu mertebelere ulaştı. Ben ise zenginliğim sebebiyle gurûra kapıldım ve bundan mahrûm oldum. Bütün malımı versem, bu kâğıttakilerin bir noktasını alamam" diyerek âh eyledi. Gözlerinden kanlı yaşlar döktü.
Fakîr;
"Hacı efendi! Berâtım sende kalsın. Sakla. Ben öldüğüm zaman kefenimin arasına koyun da kabrimde suâl meleklerine onu göstereyim." dedi.
Hacı efendi berâtı büyük bir îtinâ ile koynuna koydu. Uzun yolculuktan sonra evlerine ulaştılar. Zengin olan hacı, berâtı sandığına koydu. Aradan günler geçti. Zengin, ticâret için başka memlekete gittiğinde, fakir vefât etti. Yıkayıp kefenlediler, fakat berâtını bulup kefenin içine koyamadılar. Fakîrin cenâzesini kabre defnettiler. Ancak birkaç ay geçtikten sonra, zengin ticâretinden döndü. Fakîri sorduğunda; "Sizlere ömür! Sen gittikten sonra vefât etti." dediler.
Zenginin sanki dünyâsı başına yıkıldı. Çok ağladı ve;
"O zavallının bende pek kıymetli bir emâneti vardı. Onu yerine getiremedim. Böylece vasiyetini yapamamış oldum. O âhirete göçtü, berâtı ise bende kaldı. Berâtını yanına koyamadım." dedi. Hemen sandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat berâtı koyduğu yerde bulamadı. Tekrar tekrar aramasına rağmen yine bulamadı. "Kabrine gidip bakayım. Belki, birisi beratı alıp ona vermiştir." dedi.
Kazma kürek alarak kabre gitti. Mezarını açmak istedi. O anda;
"Kabri açma! Biz ona o berâtı verdik, dışarıda bırakmadık!" diyen bir ses işitti. Nereden geldiği belli olmayan bu ses karşısında zengin, düşüp bayıldı. Mânâ âleminde fakîri gördü.
Fakîr;
"Ey hacı efendi! Allahü teâlâ sana selâmet versin. O berât bana verildi. Hamdolsun. Münker ve Nekîr meleklerine gösterdim. Onu görünce sorgu suâl bile etmediler. Bu berâtı almama hacdan dönerken sen sebeb olmuştun. Cenâb-ı Hak senden râzı olsun." deyip kayboldu. Zengin ayıldığında, doğru evine gidip, fakir için hatimler okuttu. Yemekler pişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu."

TESBİH EDEN MENEKŞELER

Vakit ilk bahar olduğu için çiçekler yeni açmıştı. Abdest alıp namaz kıldıktan bir süre sonra Hüseyin Hamevî talebelerine; "Biraz menekşe toplayıp, getirin." buyurdu. Talebelerin herbiri bir tarafa dağıldı. Demet demet menekşe toplayıp, hocalarına getirdiler, Eşrefoğlu ise hocasının huzûruna elindeki bir menekşe ile vardı. Hüseyin Hamevî; "Rûmî, misâfir olduğun için menekşenin yerini bulamadın herhalde." deyince, o; "Sultanım hangi menekşeyi koparmak istedimse; "Allah rızâsı için beni koparma, zikir ve ibâdetimden ayırma." diye söyledi. Ben de dolaştım. Bir yerde ibâdeti bitmiş bir menekşe gördüm. Onu koparıp getirdim." dedi. Bu sözleri işiten diğer talebeler onun üstünlüğünü bir kere daha anlamış oldular ve düşüncelerinden tövbe ettiler.

TÖVBEYE GEL
1
Ey hevâsına tapan,
Tövbeye gel, tövbeye,
Hakka tap, Haktan utan,
Tövbeye gel, tövbeye.
2
Nice nefse uyasın,
Nice dünyâ kovasın,
Vakt ola usanasın,
Tövbeye gel, tövbeye.
3
Nice beslersin teni,
Yılan çıyan yer anı,
Ko teni, besle cânı,
Tövbeye gel, tövbeye.
4
Sen dünyâ-perest oldun,
Nefsin ile dost oldun,
Sanma dirisin, öldün,
Tövbeye gel, tövbeye.
5
Sen teni, sandın seni,
Bilmedin senden teni,
Odlara yaktın cânı,
Tövbeye gel, tövbeye.
6
Gör bu müvekkelleri,
Yazarlar hayrı, şerri,
Günâhtan gel sen beri,
Tövbeye gel, tövbeye.
7
Ey miskin Âdemoğlu,
Usan tutma âlemi,
Esmeden ölüm yeli,
Tövbeye gel, tövbeye
8
Ölüm gelecek nâçar,
Dilin tadını şeşer,
Erken işini başar,
Tövbeye gel, tövbeye.
9
Göçer bu dünyâ kalmaz.
Ömür pâyidâr olmaz,
Son pişman, assı kılmaz
Tövbeye gel, tövbeye.
10
Tövbe suyuyla arın,
Deme gel bugün yârın,
Göresin Hak dîdârın,
Tövbeye gel, tövbeye.
11
Eşrefoğlu Rûmî sen,
Tövbe kıl erken uyan,
Olma yolunda yayan,
Tövbeye gel, tövbeye.

DÜNYÂ DEDİKLERİ

Eşrefzâde Rûmî bir vâzında şöyle buyurdu: Ey müslümanlar! Dünyâ dedikleri bir hiçten ibârettir. Hiç olduğu şuradan anlaşılıyor ki, sonucu hiçtir. Hiç olan dünyâya gönül veren, yolunda ömrünü çürüten ve hiç olan şeyi isteyenler de bir hiçten ibâret kalacaklardır. Amma hiçi hiç sayan âriftir.

Azîzim! Sen o sultanları gözünün önüne getir ki, onlar dünyâya geldiler. Lâkin dünyâya îtibâr etmediler. Dünyânın arkasına düşüp hırsla dünyâlık toplamaya çalışmadılar. Âhiret amelleriyle meşgûl oldular. Onlar, bu dünyânın âhiret yolunun üzerinde bir yol uğrağı olduğunu anladılar. Buna aldanmak olur mu? Yol tedârikinde bulunup kâfileden ayrılmadılar. Bu dünyâya gönül verip aldanmadılar.

Azîz kardeşim! Temiz ve pak erler ile aziz canları gör. Onlar bu dünyâya aldanmadılar. Allahü teâlâ kendilerine ne verdi ise nefislerinden kestiler. Kendi nefislerine vermeyip fakirlere dağıttılar. Açları doyurup, çıplakları giydirdiler. Muhtaçları arayıp buldular. Kapılarına gelenleri mahrum etmediler. Darda kalanların gönüllerini ferahlattılar, işlerini gördüler. Şu hadîs-i şerîfi kendilerine düstûr edindiler: "Bir kimse, din kardeşinin bir işine yardım etse, Allahü teâlâ da onun işini kolaylaştırır. Bir kimse, bir müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmet gününün en sıkıntılı zamanlarında Allahü teâlâ onu sıkıntıdan kurtarır."

Akıllılar bu dünyâda şu üç şey ile meşgul olurlar. Böylece onlar herkesin üzüldüğü gün, bayram ederler: 1) Dünyâ seni terk etmeden sen dünyâyı terk edesin. 2) Her şeyden kurtulasın. 3) Rabbinle buluşmadan, Rabbin senden râzı olsun. Bunlara riâyet eden kimse, Allahü teâlâ ile görüşüp kabrine öyle gider.

1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.17
2) Müzekkin Nüfûs
3) Menâkıb-il-Eşrefiye
4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baskı); s.1074
5) Tâc-üt-Tevârih; c.5, s.179
6) Güldeste-i Riyâz-i İrfan; s.180, 182, 317
7) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.98
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.374

Eşɾefoğlu eseɾleɾinde genelde yalın biɾ Tüɾkçeyi teɾcih etse de az da olsa Aɾaρça ve Faɾsça sözcükleɾ de kullanıɾ. Eseɾleɾinde tasavvufi etki ɾahatlıkla göɾülebiliɾ. En çok işlediği konu tasavvuf olduğu gibi genellikle kullandığı motifleɾ ve kuɾgusal unsuɾlaɾ da tasavvufi imgeleɾdiɾ. Bunun dışında eseɾleɾi genel dini öğütleɾ de içeɾiɾ. Heɾ ne kadaɾ teknik bakımdan çok büyük başaɾı gösteɾmese de, Tüɾk tasavvufi halk edebiyatının en önemli isimleɾindendiɾ.

Eşɾefoğlu'nun en önemli eseɾi Divan'ı olsa da, Müzekinnüfûs isimli meşhuɾ biɾ eseɾi de bulunuɾ. Müzekinnüfûs dini ve tasavvufi nasihatleɾ içeɾen biɾ eseɾdiɾ. Bunlaɾ dışında matbu olmayan fakat yazma nüshalaɾ halinde olan çeşitli eseɾleɾi vaɾdıɾ: Taɾîkatnâme, Fütüvvetnâme, Delâil ün nübüvve, İbɾetnâme, Mâziɾetnâme, Hayɾetnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Esɾaɾüttâlibîn, Münâcaatnâme ve Tâcnâme.

Müzekki'n Nüfus, Eşrefoğlu RumiMüzekki'n Nüfus, Eşrefoğlu Rumi
Erdinç BİGE, Edebiyat Mahkemeleri'ni inceledi.
 15 Mar 00:46 · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

Eser üç ana bölümden oluşuyor:
1. EDEBİYAT MAHKEMELERİ
2. DOĞU EDEBİYATI
3. DİL RAPORLARI

Edebiyat Mahkemeleri bölümünde Türk edebiyatının önemli simalarından başta Tevfik Fikret olmak üzere Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Nurullah Ataç bir mahkeme mizanseninde muhakeme edilip haklarında hüküm veriliyor.

Fikir vermesi hasebiyle verilen hükümleri kısa kısa özetlemek gerekirse:

TEVFİK FİKRET: Şiir dilini nesir dili haline sokarak adi bir tebliği vasıtası haline getiren, şiir ve fikirde hiçbir derinliğe ulaşamamış, misilsiz bir hodbinliği ahlak ve fadakârlık şeklinde gösteren, bir namevcud, bir gülünç, bir yalan, binbir rücu ve malumdan ibaret nasipsiz ve rahmetsiz Fikret!

YAHYA KEMAL: Dünyaları kavramakta en ileri (plastik) zevk hadlerinin mağrur inzivasına çekilmiş ve buradan büyük idrake yol bulamamış sanatkar!

MEHMET AKİF: Gününün biricik büyük aksiyon planına geçebilmiş ve bu planda gerçekten ahlaklı ve feragatli bir kahraman hayatı yaşamış fakat aynı yolun beklediği gerçek kahramanların gerçek vasıfları önünde mahçup kalmış kabul edebiliriz. Doğru yolun kifayetsiz mütefekkirine, küçük şairine fakat hayatıyla büyük feragatkâr ve namuskârına Allah rahmet etsin.

NURULLAH ATAÇ: Hiçbir tenkit anlayışı yoktur. Fikirlerini ve görüşlerini istinat ettirdiği hiçbir dünya görüşü yoktur. Ezbere tekerlenen ve sadece zarafet oyunu halinde beliren nakillerden başka, kafasında zati idrak ve ölçü merkezine ulaşabilmiş hiçbir irfan hamulesi yoktur.

NAZIM HİKMET bu mahkemeye dahil edilmemiş fakat 1965 yılında Yeni İstanbul Gazetesi'nde yayımlanmış olan "Necip Fazıl, Nazım Hikmet'i Anlatıyor" yazısı alınmış. Görüşlerini özetlememe gerek yok sanırım.

Necip Fazıl'ın büyük şair Mehmet Akif'i de içine alan muhakeme neticeleri beni çok şaşırtmadı açıkçası. Zaten Necip Fazıl "Konuşmalar" isimli eserinden aldığım şu cümleler Türk edebiyatı hakkındaki görüşünü özetliyor:

"Türkiye'de Tanzimat'a gelinceye kadar Şeyh Galip'te biter benim alakam. Mesela Fuzuli'yi alın, Baki'yi alın, hatta benim meşrebimden olmadığı halde Nedim'i alın. Bunlar büyük çapta insanlardır. Evet, Şeyh Galip'ten sonra -ki o son ışıktır- her şey bitmiştir. O günden bu güne böyle pensle bile ayıramayacağınız bir cüceler kalabalığından başka bir şey görmüyorum. Cüce... Roman cüce... Tiyatro cüce... Şiir cüce... Her şey cüce..."

İkinci bölümde ise Arap, Mısır ve Fars edebiyatının ünlü simaları (Firdevsi, Ömer Hayyam, El-Maarri, Sadi-i Şirazi...) eserlerinden alıntılarıyla anlatılıyor.

Üçüncü ve Son bölümde ise "Zavallı Türkçe" başlığıyla giriş yapıp dilimizin sokulduğu çıkmazları, yanlışları, "Öz Türkçe" anlayışını irdeliyor, çözüm yolları sunuyor. Geçmişte dilimizin "mücerret mefhumlar" fakirliğini doyurmak maksatlı veya başka sebeplerle yabancı kelimelerin -gramer mimarimizin ve milli hançeremizin potasında eritmeden- olduğu gibi alınması hatasına dikkat çekiyor.

Ön yargısız, nesnel, aynı zamanda eleştirel bir bakış açısıyla okunduğunda istifade edilebilecek bir eser.

Keyifli okumalar...

İddia :
En çok toprak kaybeden Sultan II.Abdülhamid idi. Kıbrıs ve 12 adalar İngilizlere verildi.

Cevap:

Tarihlere dikkat… Sultan II.Abdülhamid Han “31 Ağustos 1876″da tahta geçti. Aradan çok geçmeden yani “1877”de ise 93 Harbi denilen Osmanlı-Rus harbi başladı. Sultan II.Abdülhamid’in karşı olmasına rağmen İttihat ve Terakkicilerin iftihar ettikleri mason Mithat Paşa ve avenesinin ısrarlarıyla harbe girildi. Bu mason güruh, Sultan Abdülaziz’i katledip yerine kendileri gibi mason olan Beşinci Murad’ı Padişah yaptılar, fakat onun akli dengesini kaybetmesi üzerine Sultan II.Abdülhamid’i tahta geçirmek mecburiyetinde kaldılar. Yani o tarihte henüz ipler Sultan’ın elinde değildi. Dolayısıyla Osmanlı-Rus harbinin neticesinden sorumlu tutulamaz. Işte Kıbrıs meselesi Sultan’ın sorumlu olmadığı bu harbin neticesiyle alakalıdır.

Burada sözü Gazi Üniversitesi’nden Yavuz Güler’e bırakalım:

“Yeşilköy’e kadar ilerlemiş olan Rus kuvvetlerinden, İngiltere Hükûmeti çıkarları açısından tedirgin olmuştur. Rusların Anadolu içlerine doğudan da saldırması ihtimalini gündeme getiren Ingiltere; Kars, Ardahan ve Batum’u işgal eden Rusların, Anadolu’daki gayrimüslimleri ve Suriye-Irak bölgesindeki ahaliyi Osmanlı Devletine karşı kışkırtabileceğini belirtmiştir. Böyle bir durumun Osmanlı Devleti’nin sonu olacağını Ingiltere Hükûmeti Osmanlı Devletine tebliğle bildirmiştir. Bu durum karşısında çözümün Türk-İngiliz ittifakı olduğunu belirten Ingilizler, bunun karşılığında Osmanlı Hükûmetinden iki talepte bulunmuştur.

İngilizlerin birinci talebi Asya’da bulunan Hıristiyan ve sair tebaanın hâlini ıslah için Osmanlının teminat vermesidir. Ikinci talep ise, Ingiltere’nin Rusları işgal ettikleri yerlerden çıkarmak ve Osmanlı topraklarını tecavüzden korumak taahhüdünü yerine getirebilmesi amacıyla Ingiltere’ye, Suriye veya Anadolu sahillerine yakın bir yerin verilmesidir. Ingiltere bu yerin Kıbrıs adası olduğunu Osmanlı Hükûmetine verdiği tebliğde belirtmiştir. Tebliğde; Kıbrıs’ın Osmanlı Devletine ait olacağını, vermekte olduğu vergiyi Osmanlı Hazinesine ödemeye devam edeceği, sadece askerî ve stratejik mülahazalarla İngiltere tarafından kullanılacağı belirtilmiştir. Rusların işgal ettikleri yerlerden çekildikleri vakit İngiltere’nin de Kıbrıs’tan çekileceği taahhüt edilmiştir.

Ancak durum Osmanlı Devleti’nin I.Dünya Savaşına girmesiyle değişti. Savaşın başlamasını müteakip 5 Kasım 1914 günü, Ingiltere Bakanlar Kurulu, hem Osmanlı Devletine resmen savaş ilânı hem de Kıbrıs’ı ilhak kararı almıştır.

Kabine toplantısında alınan kararda Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında başlayan savaş nedeniyle 1878 Antlaşmasının geçerliliği kalmadığı belirtilmekte ve şöyle denilmektedir: ‘Yukarıda belirtilen tarihten itibaren Kıbrıs adası ilhak edilecek ve Majestelerinin mülkünün bir parçası haline gelecektir. Bu kararnâme, 1914 Kabinesinin Kıbrıs’ı ilhak kararı adını taşıyacaktır.’ Bu karar tek taraflı idi ve 1878 Antlaşmasına ve uluslararası hukuka aykırı, yasa dışı bir karardı.”[11]

Osmanlı Devleti bu kararı tanımadı. Fakat İttihat ve Terakki “kahramanları” ve İnönü, Lozan Antlaşmasıyla hukuka aykırı olan bu kararı tanıdılar.[12]

İttihat ve Terakki rejim Kıbrıs’ı İngiltere’ye bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 20’inci maddesi:

“Türkiye, Britanya Hükumeti tarafından Kıbrıs’ın 5 teşrinisani 1914’de ilan olunan ilhakını tanıdığını beyan eder.”
***
Oniki Ada meselesine gelince… Oniki Ada, 1912’de Balkan Savaşı’nın çıkması üzerine, Uşi Antlaşması gereğince “geçici” olarak İtalya’ya verilmişti. Dolayısıyla adaların bize iadesi hukuki olarak güvence altına alınmıştı. Peki sonra ne oldu? Oniki Ada, yine İttihat ve Terakki “kahramanları” ve İnönü tarafından Lozan masasında emperyalistlere peşkeş çekildi.[13]

Kaldı ki 1912’de Sultan II.Abdülhamid tahtta değildi. Sultan, 1909 yılında mason güdümlü İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından bir darbeyle tahttan indirilmiş ve idare bu cemiyetin eline geçmişti.

Eğer Kıbrıs ve Adaları Osmanlı döneminde kaybetmiş olsaydık, Lozan’da buradaki haklarımızdan feragat etmemiz istenmezdi. Bu iddiaları ortaya atanlar, kendi “kahramanlarının” hezimetlerini Osmanlı’ya yamamaktan vazgeçmelidirler.
***
(Oniki adayı osmanlı döneminde mi kaybettik, oniki ada italya, oniki ada lozan, oniki ada ismet inönü, 12 ada lozan, lozan maddeleri,)

İttihatı Terakki rejim Adalar’ı İtalya’ya bıraktı. Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 15’inci maddesi:

“Türkiye zirde tadat olunan adalar üzerindeki bilcümle hukuk ve müstenidatından Italya lehine feragat eder.”
***
Ayrıca harpte mağlup olup toprak kaybetmek utanılacak bir şey midir? Elbette mağlup olan taraf toprak kaybeder veya birtakım yaptırımlara maruz kalır. Mesele o değil… Asıl utanılacak olan şey, “yedi düveli yendik” naraları atanların “masa başında” vatan toprağını kaybetmeleridir.

Madem yedi düveli yenip düşmanı kovdunuz, o halde Musul, Kerkük, Süleymaniye, Halep, Adalar, Batum, Batı Trakya vs. neden Lozan masasında kaybedildi? Böyle zafer mi olur?

**********
KAYNAKLAR:
[1] Celal Bayar’ın bankanın ilk Genel Müdürü olduğuna dair bakınız; Uygur Kocabaşoğlu, G. Sak, F. Erkal, S. Sönmez, Ö. Gökmen, N. Şeker, M. Uluğtekin, “Iş Bankası Tarihi”, Türkiye Iş Bankası Kültür Yayınları, Istanbul 2001,

[2] Metin Toker, Tek Partiden Çok Partiye, Milliyet Yayınları, Istanbul 1970, sayfa 112, 113.

[3] Feroz Ahmad, Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi (1945-1971), Bilgi Yayınevi, Istanbul 1976, sayfa 16, 17.

[4] Fahir Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mevkii, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1965, sayfa 131.

[5] Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 136.

Ahmet Emin Yalman da Bayar’ın bu tutumunu methediyor. Bakınız; Ahmet Emin Yalman, Gördüklerim ve Geçirdiklerim (1945-1971), cild 4, Rey Yayınları, Istanbul, sayfa 39, 40.

[6] Fahir Giritlioğlu, Türk Siyasi Tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mevkii, Ayyıldız Matbaası, Ankara 1965, sayfa 144.

[7] Inönü’nün Hatıra Defteri’nden sayfalar. (Metin 11), Hürriyet gazetesi, 23 Ocak 1974.

Ayrıca bakınız;

Cemil Koçak, Türkiye’de Milli Şef Dönemi (1938-1945), cild 1, 6. Baskı, Iletişim Yayınları, Istanbul 2012, sayfa 227.

[8] Mahir Iz, Yılların Izi, Irfan Yayınevi, Istanbul 1975, sayfa 334.

[9] Ilber Ortaylı, Cumhuriyet’in Ilk Yüzyılı (1923-2023), 9. Baskı, Timaş Yayınları, Istanbul 2014, sayfa 160.

[11] Yavuz Güler, “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Kuruluşuna Kadar Kıbrıs Meselesi” Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, cild 5, sayı 1, (2004), sayfa 102

[12] Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 20’inci maddesi.

[13] Bakınız; Lozan Antlaşması’nın 15’inci maddesi.

[16] Ismail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 39-45.

[17] Mahmut Çetin, Isyancı Bedirhan Bey’in Yaramaz Çocukları ve Bir Kardeşlik Poetikası Kart-Kurt Sesleri, Biyografi.net, Istanbul 2005, sayfa 40.

[18] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, cild 2, Hürriyet Vakfı Yayınları, Istanbul 1986, sayfa 188, 189.

[19] Ismail Göldaş, Kürdistan Teali Cemiyeti, Doz Yayınları, Istanbul 1991, sayfa 190.

Naci Kutlay, Ittihat ve Terakki ve Kürtler, Beybun Yayınları, Ankara 1992, sayfa 330.

[20] Şükrü Mehmet Sekban, Kürt Sorunu, Kamer Yayınları, Istanbul 1998, sayfa 28, 29.

Yaşar Ertürk, Doğu Güneydoğu ve Musul Üçgeni (1918-1923) Büyük Oyunun Eski Perdesi, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, Istanbul 2007, sayfa 162.

[21] Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said Isyanı 1880-1925, (Tercüme: Bülent Peker-Nevzat Kıraç), Öz-Ge Yayınları, Ankara 1992, sayfa 47.

[22] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 1, cild 24, Içtima 135, 9 Kasım 1922, sayfa 439.

[23] Hüsamettin Ertürk’ün Hatıraları, Iki Devrin Perde Arkası, (Kaleme alan: Samih Nafiz Tansu), Sebil Yayınevi, Istanbul 1996, sayfa 470, 471.