• "Arıyorum yarınımı onun gözlerinde hâlâ,
    Yaşlandı gönül; ama hayali doğmadı hâlâ."

    Halepli kadın şair Naret Hasan eş-Şeyh
    (Çeviri: Cengiz Tomar)
  • Nafiz Çamlıbel öğretmen olarak Kayseri Lisesi’ne atanmıştır. Han Duvarları, 1922 yılında soğuk bir Mart sabahında başlayan ve Ulukışla’dan Kayseri’ye ‘yaylı’ denilen at arabasıyla yapılan üç günlük bir yolculuğunun hikâyesidir.

    "Garibim namıma kerem diyorlar 
    Aslı'mı el almış haram diyorlar 
    Hastayım derdime verem diyorlar 
    Maraşlı Şeyh oğlu Satılmış'ım ben" 
    Şair, yolculuk sırasında kaldığı hanların duvarlarındaki dörtlükler yoluyla, kendinden bir süre önce savaştan dönerken aynı yolculuğu yapmış Şeyh oğlu’nun izini sürer.
  • Şair demek, gönül ehli olmak demektir; iyi huylu ve yumuşak tabiat sahibi olmak demektir
  • Şeyh-i Ekber, Tanrı'nın benzerleri getirmeyi yasakladıklarını avamla kayıtlarken; peygamberi, mirasçılarını ve Tanrı aşığı şairleri bu öbeğin dışında tutar. Yine de ona göre, böyle bir ruhsat olsa bile şairlerin yaptığı/yapacağı benzerler getirmek değil, Tanrı'nın kelimelerini yinelemektir. Benzerler getiren sadece Tanrı'dır; çünkü bunların nerede kullanıldığını, yalnızca O bilir. Bu itibarla Tanrı ve Seyir aşığı bir şair, O'nun getirdiği benzerlere şahit olur; onları müşahede ve seyr eder. ***
    Cem Yavuz
    Sayfa 25 - Hayykitap
  • Ankara İstiklâl Mahkemesi Atıf Hocayla birlikte birçok hocanın muhakemesine hazırlanmaktadır. Bunlar arasında Uşaklı Hoca Süleyman, Uşak İmam - Hatip Mektebi Müdürü Antepli Salih Efendi, Bozkırlı Ahmed ve Sultaniyeli Durmuş Hocalarla Dağıstanlı Şeyh Şerefüddin ve arkadaşları vardır.

    Bunların hepsi şapka dâvasına muhalefetten ve Rize, Erzurum, Giresun, Sivas ve sair yerlerdeki taşkınlıkları körüklemekten sanık...

    Bilhassa Uşak İmam - Hatip Mektebi Müdürü Antepli Salih Hoca, en fazla sıkıştırılanlardan... Aralarında şapka hadiseleriyle hiçbir alâkası olmadığı hâlde ithamın merkezi yerinde tek şahsiyet yine Atıf Hoca...
  • saymadım. bu bilmem kaçıncısı olacak bu vişne tadını alışımın
    bir kar yağacak, bir göle bakıp hisleneceğim
    gece geç vakit acele acele bir şiir bulup unutacağım
    böyle olacak romantizmi yeniden keşfim, böyle olacak vişnenin tadı

    hem zaten ben sonbaharda doğmuş biri olarak
    hep uzaktan sevmeyi hep uzağı sevmek sanarak
    varıp gidip bir şeyh efendinin elini tutmadım mı
    bir kaşık, bir çorba, yeterince ritmik yeterince tok
    ve esnaftan biri olan babam bana hep romantizmi öğretmedi mi

    öyleyse nedir keşfetmek istediğim
    öyleyse nedir bu göle, bu karın yağışına bakıp

    karın yağışı bende başlar: karın içinde bir şarklı şair gizli
    şark dedim: oyuna yeniden başladım
  • #şiirpostu
    Ahmed Arif ‘in “Otuzüç Kurşun” şiirini yazma hikayesi
    AHMED ARİF — Nasıl yazdım “Otuzüç Kurşun”u Olay 1942-43’te olmuş. Basına 1946’dan sonra yansıyor. Bir de fısıltı var. İlginç bir durumu da var bunun.

    Olayı parlamentoya getiren bizim süt dayımız Mustafa Ekinci. Diyarbakır milletvekili. Mustafa Ekinci delikanlı iken sürgüne gitmiş. 1925 mi, 1927 mi ne? Benim doğumum sırası yani. Şeyh Sait isyanından sonra. İşte milletvekili seçilip geliyor. 45-50 yaşlarında dönmüş Diyarbakır’a. Parlamentoya olayı getirip önerge veren o. Demokrat Parti doğuda bununla seçimi kazandı. Yani jandarma dayağı, inayetler… Bir de sigara paketi gösterip “Bunu beş kuruşa içireceğiz” diyorlardı. Yenice sigarası. İktidara gelir gelmez 50 kuruş zam yaptılar ya, o ayrı mesele…

    “Otuzüç Kurşun”u yazdım ama, bir hamlık olduğunu biliyorum. Benim için çok yeni bir tarz. Fakat çok seviyorum. O arada başka şiirlerim de var. Şimdi söyleyeyim: “Hani Kurşun Sıksan Geçmez Geceden.” Onu yazmışım ama, yayımlanmış değil daha. Buna benzer bir-iki şiirim daha var.

    — Onları neden yayımlamadın?

    AHMED ARİF — Ben şiirleri çok bekletirim. Mesela şimdi 20 yıldır hiç dokunamadığım şiir var. Öyle kalsın. Damıtılsın. Bir yere takılmışımdır. Oraya layık, oraya yakışan bir bölüm buluncaya kadar beklesin. Çünkü başı sonu iyi, arada bir yer sıradan, esnaf işi olmasın. Ben buna çok saygı duyarım.

    — “Otuzüç Kurşun”da hiç oynadın mı?

    AHMED ARİF — “Otuzüç Kurşun”da hiç oynamadım. “Otuzüç Kurşun” diyebilirim ki ilk yazdığım gibi. Ama “Otuzüç Kurşun”un başına neler geldi, benim başıma neler geldi…

    “Otuzüç Kurşun”dan önce “Rüstemo”yu yazdım. Dergiye gönderirken sadece “Rüstem” dedim. O’yu koymadım. O kadar bir uyanıklığım var. “Rüstemo” diye yayımlamazlar dedim. Attila İlhan’dan bir mektup geldi. Varlık dergisi bir antoloji çıkaracak. Yıl yanılmıyorsam 1948. “Rüstemo”yu ona gönderdim. Derken işte Attila İlhan’dan mektup geldi. Teşekkür ediyordu. Yaşar Nabi Bey, Attila’ya şiirleri sen seç demiş. Seçtikleri arasında benim şiirim de var. Ön eleme gibi bir şey. “Ama” diyor.
    Attila, “son dakikaya kadar bir şey olmazsa kitapta çıkacak.”

    Antoloji çıktı. “Rüstemo” da orada yayımlandı ama, bu şiir o kitapta tektir. Çok ayrı bir sestir. Oraya herhalde 40-50 şair girdi. Büyük çoğunluğu benden büyük abilerim. En gençlerden biri benim. Öyle sanıyorum ki hiçbirine benzemeyen tek şiir odur. Yani bunu kişiliği belirtmek için anlattım.

    — “Rüstemo” “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabında yok ama…

    AHMED ARİF — Kitapta yok. Pek çok şiirim yok “Hasretinden Prangalar Eskittim”de.

    — Neden diye sorabilir miyim?

    AHMET ARİF — Bazılarını kitaba girecek kadar güzel saymıyorum. Oysa bir yaşa gelince bunu yapmak lazım. Belki halk için, okuyucu için gerekli değil ama, edebiyat tarihçileri için, eleştirmenler için gerekli olabilir. Türkiye’de henüz bu gelenek yok. Ama bir gün o da olur. Mesela Victor Hugo’nun sevgilisine yazdığı, Baudelaire’in hizmetçisine yazdığı mektuplar Fransa’da çok değerli belgeler olarak sunuluyor. Elbet bir milletin kültürü onlar da.

    Bizde böyle bir gelenek yok ama, öyle çocuklar gördüm ki, üniversiteli çocuklar, hayret ettim. Hiçbir edebiyat tarihçisi, eleştirmen onların getirdiği yorumu getiremez.

    — Nedir bu getirdikleri yorum?

    AHMED ARİF — Benim şiirimde tek bir yorum olamaz. Belki onu ilginç kılan öğelerden biri de bu. Biraz sürprizi bol bir şiirdir. Nasıl sürpriz mi diyeceksin… Yani bir mısra okursun, ondan sonra nasıl bir mısra gelir dünyada kestiremezsin.

    Şimdi ben bunu niye böyle yapıyorum. Hepsi başından beri bir bilinçle, ir marangoz gibi, bir mühendis gibi düşünülmüş değildir. Ben de her şair gibi planımı kurarım. Ama “Otuzüç Kurşun” bir yana, “Anadolu” bir yana bütün şiirler bu çerçeveyi zorlamış, beni dinlememiştir. Alıp götürmüştür beni. Başta tasarladığım gibi bitirememişimdir. Bundan da pişman değilim. İnsan beyni başlı başına bir mucizedir. Bir güzellikler hazinesidir. İnsan beyni ve yüreği. İkisi bir araya gelince işte bunlar doğuyor.

    — Sözü “Otuzüç Kurşun”a getirsek yine…

    AHMED ARİF — Evet, “Otuzüç Kurşun”a gelelim. “Otuzüç Kurşun” olayını gazeteler de oradan burdan yazmaya başladı. Tek sütun da olsa bir şeyler çıkıyor. Ayrıca parlamentoda önerge de verilmiş.

    Aklıma gelmişken burada Afyon Lisesi’nde başımdan geçen bir olayı anlatayım. Lisede bir oğlan var. Bulgar göçmeni. Bizim sınıfın en yaşlısı taş çatlasa 20 yaşındadır; bu, 30 yaşında. Bir gün sınıfın kapısındayız. Ya yatakhaneye gideceğiz ya yemekhaneye ineceğiz.
    Kitaplarımızı, çantalarımızı topluyoruz. Dönüp de bana “Eşşek Kürt” demez mi? Ben sobanın yanındayım. Sobanın pik kapağını kaptığım gibi suratına indirdim. Alnının ortasından, göz kapağından yanağına kadar indi kapak. Satır gibi. Ve oğlan düştü oraya. Hemen hastaneye götürdüler. Adı da Bulgar Hasan. Başmuavin Cemal Hoca, Cemal Tanaç beni çağırdı. “Nedir oğlum” dedi. “Hocam böyle böyle” dedim. “Niye yaptın” diye sordu. Dedim “bunun ne hakkı var. Gelmiş hem milletin parasıyla bedava okuyor, hem de bana hakaret olsun diye böyle şeyler söylüyor.” “Ben” dedim, “ailemle, memleketimle onur duyarım.”

    Bulgar Hasan’ı geceyarısı hastaneden getirdiler. Sargılar içinde. Cemal Hoca, “Ulan seni kovarım. Bu çocuk bu okuldan mezun oluncaya kadar karşısında hazırol duracaksın. Namussuz herif, bunun iki katı yaşındasın, utanmıyor musun?” dedi. Hasan, “Hocam ben şaka yaptım, öyle şeyler bilmem” diye karşılık verdi.

    Şimdi neye anlattım bunu? Bu, hep söylenir. Şimdi de vardır. Ama biz alışkınız. Politik anlamda ise bu yenidir. Kürt sorunu yani. Ama halk olarak Afyon köylüsü, Akşehir köylüsü, Antalya köylüsü ile bir Siverek köylüsü, bir Siirt köylüsü, bir Erzurum köylüsü arasında gerek baskı bakımından gerek hor görülme bakımından büyük bir fark var mıydı? O zaman bilmiyordum. Ama bir Demiralay hikâyesi var Isparta’da, bir Senirkent olayı var.

    Şimdi orada da halka tak demiş. Bir Aslanköy hikâyesi var Mersin’de. Bunlar gerçek şeyler. Ayaklanmalar. İşte “Otuzüç Kurşun” hikâyesi de öyle bir şey… Yani belgeler ortada, mahkeme tutanakları ortada. Parlamento Tahkikat Komisyonu’nun raporu ortada. Hatta o raporda tüyler ürpertici şeyler var. Diyor ki rapor, bu yalnız 33 kişiden ibaret değil. Bu dönemde, yani 1946’ya kadar tek parti döneminde yurdun çeşitli yerlerinde böyle işlenmiş başka cinayetler de var.
    Faili meçhul binlerce cinayet…

    Türkiye işte böyle bir dönemden geçmiş. Aslında bu insanlar suçsuz.
    Nasıl suçsuz? Ve neden 33 kişi?

    Evet, 33 değil 32 kişi. Onlardan birisi kızdı. Yüzbaşı Vahdet Yüzgeç “Türk askeri kadına ateş etmez” diyor. O kızı alıp ötekilere ateş ediyorlar.

    — Peki bunları nasıl öğreniyorsun o sıralar..?

    AHMED ARİF — Zahir Güvemli’nin Hürriyet Gazetesi’nde tek sayı bir röportajı çıkıyor. Ben onu okudum, başım döndü. Ondan sonra da basın yasağı geldi. 20-30 yıl da sürdü bu yasak.

    “Otuzüç Kurşun”a dönelim. Şimdi orada bir çocuk, 8-10 yaşlarında bir çocuk babasına bağırıyor, “Baba korkuyorum” diyor. Ve o çocuk için memleketin dört yanından para toplandı. Muş’tan, Erzurum’dan, Rize’den para toplandı. O çocuğu kurtarmak için yani. Para verip o çocuğun ölmesini engelleyecekler. Zahir Güvemli röportajında bunları anlatıyordu.

    Bunu okuyunca “Otuzüç Kurşun” benim gözümde küçüldü. Çünkü bilgim yok. Nasıl yazılır? Bunun tiyatrosu olur, hikâyesi olur, romanı olur. Sonradan bir çocuk çıktı işte, röportajını yazdı, Cumhuriyet’in Yunus Nadi Ödülü’nü aldı.

    — Bir de sen anlatsan “Otuzüç Kurşun”un hikâyesini…

    AHMED ARİF — Şimdi konu şu: Bu adamları, 45-50 kişi toplamışlar. Baki Vandemir var, yanılmıyorsam o zaman korgeneral. O diyor ki: “Bunları mahkemeye verelim, biz niye elimizi ateşe sokuyoruz. Mahkeme var, ne yaparsa yapsın.” Veriyorlar mahkemeye. Savcılık ayıklıyor bunları.
    İçlerinde ufak tefek suçları olanlar var. Hani o zaman yol vergisi var ya, adam altı lirayı verememiş. Altı lirayı vermezsen ya yolda çalıştırıyorlar, ya da hapis yatıyorsun. Ufak tefek hırsızlık olayları var. Böyle adi suçlular ayıklanıyor, 33 kişi kalıyor. Ama bu 33 kişinin hiçbir ilişiği yok mahkemeyle, karakolla, jandarmayla. Sanık bile değil hiçbiri. Bunları bırakıyorlar. Keşke bırakmayaydılar. Onlar da tutuklu kalaydı. Hiç olmazsa ölmezdiler. Öldürülmezdiler. Ötekiler yattılar, çıktılar. Cezalarını çektiler.

    Bunları salıverince içlerinde bir de kız çocuğu var. Mehmedi Mısto dedikleri bir adamın kızı. Mehmedi Mısto Türk, İran ve Sovyet pasaportu taşıyor. Ve Türk istihbaratının adamı. Yani görevli bir adam. Aynı zamanda bir aşiret reisi. Olay da onun bir mektubuyla çıkıyor ortaya.

    Adam Türkiye’de değil. Bir mektup yazıyor, “Benim malım mülküm var Türkiye’de, bu yağma ediliyor, kaymakam sahip çıkmıyor” diyor. Adamın bu tür şikayetleri var.

    Fakat kimse bunları dikkate almıyor. Tersine adama hakaret ediyorlar, ok ağır mektuplar yazıyorlar. “Kızına böyle yaparız, senin karına şöyle yaparız” diyorlar.

    Bunları zabıtlardan okudum ben. Tahkikat Komisyonu tutanaklarından yani.

    Olay böyle gelişiyor işte. Ve bir talan gelip geçiyor Özalp’tan. yağma gibi bir şey oluyor. İyi ama bunların hiçbiri yakalanmıyor. Sağdan soldan biçare adamlar toplanıyor. Kişisel düşmanlıklar, başka bir şey olamaz ki… Orada bir arzuhalci var, kör bir adam. Bu çok önemli.
    Asıl şebekenin, iftiranın başı bu adam. Biri daha var. Şube’de çalışıyor. İşte bunların karaçalmasıyla olay böylece gelişiyor.

    — Ya baskılar..?

    AHMED ARİF — Şimdi bana söylenen şudur: Sen niye yazdın bunu? Bir konu yasağı mı var kardeşim? Ben yazmasam kim yazacak?

    Şunu da söyleyeyim: “Otuzüç Kurşun”u bir ağıt olarak yazdım. Bugün de öyle düşünüyorum. Klasik ağıt. Bizim Türkçemizde sözlü ağıtlar var ya, divan. Öyle kaleme aldım. Yayımlayacağım filan hiçbir zaman aklıma gelmedi.

    Çok yakınlarım, arkadaşlarım “Niye yazdın bunu” dediler. “Bunu yazacağına Mustafa Suphi’yi yaz.” Ben Mustafa Suphi hakkında bir şey bilmiyorum ki… Ayrıca Mustafa Suphi çok eskide kalmış. Bu ise gözümün önünde canlı bir olay. Dedim ki: “Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, sokağa atsa, ertesi gün Ulus Gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu, 33 tane senin vatandaşın. Hiçbir suçu yok. Tertemiz. Belki hepimizden daha suçsuz. Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar, o kadar.”

    İçlerinde genci var, yaşlısı var. Öldürmüşler, kurşuna dizmişler. Birisi ölmemiş. Bunu da çok sonradan öğrendim. Sürüne sürüne İran’a gitmiş. Orada tedavi görmüş. Yıllar sonra mektup yazmış. Olay da böylece su yüzüne çıkmış. Bir kardeşi var o yaralı adamın, ya da amcasının oğlu. Dişli bir adam, hukukçu. Deva