• Dr. Abdulaziz Rantisi'nin hatırları.

    Bir basın toplantısında azetecinin sormuş olduğu soruya şiirle cevap veren Rantisi'ye hitaben Gazeteci: Sen şair misin, doktor musun, sekreter misin, şeyh misin? nesin sen diye sorunca.

    Şehit Dr. Rantisi: Filistin meselesi bizi her şey olamaya mecbur etti.
  • Ahmed Arif: Halkımın duygularına ve
    çı­karlarına yabancı ve aykırı olan bu moda akımından başka bir şiir akı­mı
    yok muydu? Vardı kuşkusuz.
    Nâzım diye bir okyanus vardı. Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Suphi Taşhan ve Abdülkadir Demirkan gibi yürekli ağa­ beyler de vardı. Bunlar, hapiste ya da sürgündeydiler. Şiire yeni başlamış devrimci bir delikanlının karşısına Nâzım'ı dikerseniz, çocuk ya paniğe kapılır ve ters akımların uydusu olur, yahut ezilir, kötü bir kopyacı ke­silir. Hidrojen bombasına karşı Kürt hançeri ne yapabilir? Üniversi­tede ve mahpusanede bazı arkadaşlarım, "Nâzım' dan sonra şiir yazmak, boşuna bir gayret, hatta saygısızlık," diyordu. Onlarla hiç tartışmadım, hep sustum. Çünkü dedikleri bir bakıma doğruydu.
    Ne var ki "Nâzım gibi şiir yazmak" ile "Nâzım'dan sonra şiir yazmak" arasında vatanımın dipsiz uçurumları gibi bir uçurum vardı. Elbette Nâzım'ı yahut başka bir ustayı budalaca izlemekle kimse şair olamazdı. Ama Nâzım'dan da, başka ustalardan da sonra şiir yazılacaktı. Yoksa Shakespeare'den sonra trajedi, Moliere'den sonra komedi yazmak gerekmezdi. Nitekim, Dede
    Korkut, Yunus, Pir Sultan, Şeyh Galip ve Fuzuli gibi büyük ustalardan sonra da soylu şiirler yazılmıştı...
  • Sahabe

    Peygamber efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem hayatanda gören veyahut peygamber efendimiz tarafından görülen bununla beraber iman ederek imanı üzere vefat eden kimsedir.Bu tarif ''Hafız ibnu Hacerul Askalanin'' dediğine göre tariflerin en sahihi olup ''Buhari ''ile ''Şeyh imamı Ahmed bin Hanbel ''(rahimuhumullah)şair incelemelerinin seçmesidir.Nitekim imamı Ahmed ibni Hanbel zatı mukaddesi nebeviyeye bir sene bir ay bir gün bir saat hemdem olan ( tecridus sarih c_1)hatta yanlız gören kimse sahabedir. Bu surette küfür halinde hazreti peygamberi sallalahu aleyhi ve sellem görüpde peygamber efendimizin ahirete irtihalinden sonra iman eden veya hali hayatında iman etmiş isede zamanı imanından sonra hazreti peygamberi görmeyen kimse ''sahebe'' değildir.
    Aynı şekilde hazreti peygamberi sallalahu aleyhi ve sellem bi'setten evvel veyahut vefatından sonra defnedilmeden evvel gören kimse sahebe değildir.Ancak''ibnu mektum''gibi bi'setten sonra hazreti peygamberin görmüş oldukları A'malar (körler) iman etmek şartıyla sahebedir.
    Hünefadan olan ''zeyd bin Amr bin Nüfeyl''gibi kablel bi'set peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin sohbetine mazhar olmuş da bi'set zamanına yetişememiş ve yahutta ''Rahip Bahira ile veraka bin Nevfel''gibi geçmiş peygamberleri kabul eden Aleyhissalatu vesselamın gönderileceğine iman edenler acaba sahabi sayılırlarmı? Abdullah bin Mende Zeyd ile bahirayı o beyanda zikretmiş ve zeyd hakkında varid olan
    ''O yevmi kıyamette tek başına bir ümmet olarak diriltilecektir.hadisi şerifini hüccet olarak sevk edilmiştir.Veraka fazla olarak nubuvvetin başlarını idrak edip hadisten malum üzere Aleyhisselam efendimizin kalbi şeriflerine muhabbeti vayhen verdiği korku ve heyacanını teskin için teselli edecek sözler söylemiştir.Bundan dolayı Taberi Bagavi İbnü kanı İbnus sekan ve sahabe tercümanlığı yapan diğerleride onunda ismini sahabe defterine kayt etmişlerdir.Diğerleri yanlız bi'set günlerindeki sohbeti sohbet saydıklarından Zeyd ile Bahira gibilerini sahabeden saymazlar.Evladı kiram risaletten ''HAZRETİ İBRAHİM BİN RESULULLAH SALLALAHU ALEYHİ VE SELLEM''in ismini zikrederlerde ''KASIM BİN MUHAMMED SALLALAHU ALEYHİ VE SELLEM ''in ismini zikretmezler çünkü hazreti kasım bi'setten evvel vefat etmiştir.

    Muhammed Karakaya
  • İstanbul'un manevi mimarlarından olan Yahya Efendi (1494-1571), müderris, şair, alim ve mutasavvıftır ama O'nun adını tarihe yazdıran asıl özelliği Hakkı söylemekteki dirayeti ve şecaatidir. Süt kardeşi olması hasebiyle Kanuni, onun hatırını sayar.

    Osmanlı'nın cihanı titrettiği dönemde, Kanuni Sultan Süleyman'ın, “acaba bir/bu devlet ne zaman yıkılır” sorusunu “Nemelazım!” diye cevaplayıp ardından bunu adeta manifesto gibi izah ettiği şu cümleleri herkesin malumudur:

    “Bir devlette zulüm yayılsa, her tarafta haksızlık alıp yürüse, işitenler de “neme lâzım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle bir vaziyetten sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta emanet ve güven duygusu yok olur. Çöküş ve yıkılış da böylece mukadder hâle gelir...”

    Bir defasında medreseye derse giderken karşılaştığı papaz, “Siz alimsiniz, dininizde ölmüş bir gayr-i müslimden devletin vergi alması caiz midir?” diye sorar. “Hayır caiz değildir” der ve hakikaten ihmalle veya başka saiklerle, işgüzar memurların ölen gayrimüslimlerden bile vergi aldığını öğrenince, hemen Kanuni'ye ulaştırılmak üzere şu mektubu yazar:

    “Ey cihân sultanı Süleymân Han! İmdi sana hükümdarlık haram oldu. Senin zulmün ölen şahıslara kadar uzandı demek. Halbuki böyle bir zulmü senin ecdâdın yapmamıştı. Bu mudur din gayreti? Bak, müminleri bir kâfir susturuyor, çâresiz bırakıyor.”

    Sorun, bu sert mektubun ardından çabucak çözülür.  

    Haksızlığı gördüğünde buna kayıtsız kalmak, el, dil ve kalple engel olmamak mademki imanın yokluğuna delildir, o zaman zulüm ve eziyete uğrayan kimse, değil Müslüman, bir papaz bile olsa takınılacak tavır Şeyh Yahya Efendi'nin tavrıdır.

    Bu anlamda hangi siyasi cenahta yüründüğü de önemli değildir.

    Birisinden bahsedilirken; “ibadetine düşkün ancak, çevresindeki zulme müdahale etmez, işlenen melanetlere sesini çıkarmaz” deniliyorsa ya o haberde ve habercide ya da sözü edilen kişide ciddi bir problem vardır.

    Siyaset de eğer bunun için yapılmıyorsa, onun şerrinden Allah'a sığınmak erdemdir. 

    Ve madem ki, hem ıslah etmemek duaların kabulüne engeldir hem de birbirlerini kötülüklerden alıkoymayan israiloğulları, Ayet-i kerimelerin ifadesiyle lanetlenmişlerdir o halde, sırf menfaat hesabına, korkudan, zarardan güvende olmak adına vicdanı tatil etmek insanlıkla bağdaşmaz.

    Bir de bunun için yola çıkanları, kurumlar oluşturanları, ter dökenleri, maddi manevi türlü türlü fedakarlıkta bulunanları alkışlamak gerekirken ve onlara destek olmak gerekirken küçümseyip tahkir etmek de çok büyük bir talihsizliktir.

    Ne diyor koca Yunus:

    “Yol odur ki doğru vara
    Göz odur ki Hak'kı göre
    Er odur alçakta dura
    Yüceden bakan göz değil”

    On bir ayın Sultanı da veda ederken herhalde aynı şeyi söyledi: “Ben şeytanı zincire vurdum. Siz de, şeytanlara, şeytanlıklara karşı susmayın ki, Kur'an sizi kadir kıymet ehli kılsın.”

    Alıntı - Doğruhaber
  • Cemal Süreya – Biliyor musun, ilkokulda ben adımdan, soyadımdan, okulumdan, mahallemizin adından, sokağımızın adından utanırdım. Düşün: Adım Cemalettin, soyadım Seber (ki anlamı yok, herkes yanlış anlıyor); Pürtelaş Mahallesi’nde oturuyoruz, sokağımızın adı da: Tavukuçmaz … Okulum da ahşap bir yapı; A, B, C, diye şubeleri olmayan çok küçük bir okul. Pürtelaş’ın anlamını da bilmiyordum. Yıllar sonra anladım gerçeği: O adlar (benim kendi adım dışında) ne güzel adlarmış! Ben o sıralar 8-10 yaşlarındaydım. Ama beş on yıl önce kocaman kocaman adamlar Tavukuçmaz gibi son derece ince bir sokak adını değiştirdiler. Şimdi Akyol Sokak, o sokağın adı. Şeyi de değiştirdiler. Sormagir Sokağı’nın adını. Bilmem ne efendi sokağı yaptılar.

    Ece Ayhan – Değiştirirler, değiştirirler! En ufak bir yapısal değişime gidilmediği içindir herhalde; hem de bin yıldır. Ben şimdi eski Sormagir’de oturuyorum. Semtlerin adı bile değiştirildi, galiba artık Denizabdal da yok.

    Cemal Süreya – Kış günlerinde Kazancı Yokuşu’ndan aşağı bir iskemleyi kızak yaparak indiğimi anımsıyorum. Fındıklı Durağı’nın oraları odun depolarıyla kaplıydı. Aralarından geçip denize yaklaşamazdın. Dolmabahçe Camii’nin yanındaki denizden ayrılmış havuzda suya girerdik. Fındıklı, Cihangir, Kabataş’ın set üstü baştan başa ahşap. Ben namaz kılıyorum. İki kez de Cihangir Camii’nin minaresinde ezan okudum. Müezzin ödülü olarak.

    Ece Ayhan – Ben birşey ekleyeceğim: Dolmabahçe Camii’nin yanındaki havuz değildi, cumhurbaşkanlığı deniz motoru Acar’ın bulunduğu bir korunaktı; ben yüzmeyi 1944 ya da 1945 yazında orada derin yerde öğrendim, önce ‘sivil’ giriyorduk. Taksim’de Sakızağacı’nda oturuyoruz. Evet, insanın herhangi bir ‘iş’e kendi özel tarihinden girmesi bence iyidir.

    Cemal Süreya – Ama her zaman mı?

    Ece Ayhan – Cumhuriyet’te özellikle (1953 gibi) 1955’ten bu yana (Keldani, Süryani … kemiklerinin bekçisi onlar ayrı – “Ben kemiklerin bekçisiyim!” diyordur bir Rum-Ortodoks patriği) süsüne kaçılmış olsun olmasın bütün Anadolu; aşiretleriyle mezralarıyla, Zap Suyu’yla, cinleriyle bunun karıştırmalarıyla töreleriyle, Siirt’teki ünlü Tilo köyüyle, Fırat’ın en kalın kollarından biri olan alabalıklı Tohma Çayı’yla … akın akın İstanbul’a, bir çağlayan gibi boşalır, boşalıyor.

    Herhalde ve yalnız, 41 insan-yılı Dolmabahçe önlerinde denizle hiç kıpırdamadan yatan Missouri’yi görmek için değil ama! Evet, geçmişte ve serüvende her birşeyin bir başlangıcı ya da başlaması vardır: Missouri’nin Amerika’dan getirildiği 1946 tarihi (iktisatçı Keynes de ölmüştür) bizler için bir bakıma bir ‘milat’ (Amerika) sayılabilir, sayılmalıdır da. (Nasıl ki 1914 Osmanlısında [önce Göben, sonra da] Yavuz Zırhlısı eskiden bir başka ‘milat’ [Almanya] sayılmışsa.)

    Cemal Süreya – Almanlarda ürkünçlükle trajik duygu her zaman iç içedir. Bunu da en çok mimari biçimiyle dışa vurur bu ulus. Korkunçtur evlerinin çatıları Almanların. Almanı, Nietzsche’den, Rilke’den daha iyi anlatırlar. Londra’da ise çatılardan kanguru akar.

    Ece Ayhan – Ee, ne olsa Freud (1939) Londra’da ölmüştür. Bile isteye uzatıyorum, uzatırım da. Missouri zırhlısı Türkiye’yi özellikle Şiir’i (Dağlarca’nın tarih düşürmüş ünlü bir Missouri şiiri vardır) ve Resim’i (Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun da Missouri resmi) tam da ortadan ikiye bölmüştür! Ama zaten (Cumhuriyet tarihinde hem ‘sıkı’ hem ‘uç’ önemli ve aşağı yukarı ‘ilk sivil bir düşünür’ olarak İdris Küçükömer’in ya da ondan aktararak iktisatçı Sencer Divitçioğlu’nun kullanışıyla) ‘battal bir süreç’ içinde (eskiden ‘Bektaşi’ olan, şimdi ise ‘Laik’) ‘dar kalabalıklar’ ile taşradaki ‘İbrahim toplumu’ ayrı köşelerinde kendi yaşamları sürüp gidiyordur.

    İktisadın da (yok yok yalnız iktisadın değil her türlü kültürün de) Altın Ölçüt ·kesin bir kuralı vardır: ‘Bir kentte toplanma’ (‘temerküz’)! Düşünün ki devletçi ve faşist Mussolini bile İtalyan taşrasından kentlere (tabii giderek büyük kentlere) göçü engelleyememiştir!

    Cemal Süreya – 27 Mayıs’tan hemen sonra çıkan Ülke dergisinin yazarları olarak Eskişehir dolaylarında bir geziye çıkmıştık. Muzaffer Erdost, Fakir Baykurt, Süleyman Ege ve ben. Bir iki kişi daha vardı galiba. Bir Alevi köyünü, bir de Tatar köyünü ziyaret ettik. Tatar köyündeki evlerin içi nasıl güzel! Renk renk, tüller, kilimler, ibrişimler, bir arı peteği sanki. Alevi köyündeki evlerde ise yüksek tavan, boşluk hakim: Öyle bir yerde tek bir kadın vardı ve önündeki teknede hamur yoğuruyordu. Ozanmış. Adı: Döne Sultan. Şiirler okudu bize. Evde hemen hiç eşya yok. Bu iki evdeki çelişik durum beni çok etkiledi. O boşluk (duvarlarda badana edilmemişti) Alevi’nin ruhsal durumunu çok iyi anlatıyordu. Göçebeydi ya da göç zorunda kalabilirlerdi her an. (O yüzden) Maddi hayat koşuluna önem vermiyordu.

    Ece Ayhan – İncir ağaçları benim için tarih demektir. Hele yıkıntılarımızdaki incir ağaçları hiç unutulmamalıdır derim. (Bence Cumhuriyet şiir ve düşünce tarihinde ve İkinci Yeni akımda 1962’ye, 1968 de olabilir-, vazgeçilmez ve önemli bir yeri bulunan -zaten her zaman üç, bilemedin dört yer vardır!-şair Sezai Karakoç’a göre keçiler de İncil seslidir.) Olof Palme İsveç’te öldürüldükten birkaç saat sonra Londra’da bilinmeyen biri bir haber ajansına telefon etmiştir: Tarihe bakarsanız anlarsınız!” İnsanlar söylencelere karışmış çok eski haklarını bile arıyorlar, ararlar, hem neden aramasınlar? Bunun gibi.

    İnsanlarımız da, yeniyetmelerimiz de artık Anadolu’da tutulamıyor!

    Geliyoruz 1940’a:

    Ünlü Milli Korunma Kanunu (ve bu arada eş anlayış çerçevesi içersinde Köy Enstitüleri Kanunu da -zamanın Milli’ Eğitim Bakanı kendi ‘ikizleri’nin fotoğrafını okul kitaplarında yayımlatır) Ankara’da yürürlüğe sokulmuştur. Paris düşmüş, Troçki Meksika’da kazmayla öldürülmüş ve yapılan nüfus sayımına göre de Türkiye 17 milyonu bulmuştur.

    Cemal Süreya – Ankara’da Baraj’ın biraz ilerisindeki Solfasol köyünde bir dere vardır; sögüt ağaçlarının arasından bir melodi gibi akar. Daha doğrusu bazı notaları sürükleyerek akar; re-re-mi – (Nazilli’de de, kahvelerde ne isterseniz yanında mutlaka bir bardak su getirirler. Bir bardak su isteseniz, yine yanında bir bardak su .. ) Nerede kalmıştık?

    Ece Ayhan – Dağlarca’nın o günlerin toplumsal ‘muvazzaf konumuyla ‘uyaklı’ Çocuk ve Allah’ı çıkmıştır.

    (İleride ‘marjinal bir insan’ olacak) Cahide Sonku, Muhsin Ertuğrul ile Şehvet Kurbanı filmini çevirmiştir.

    (Yine ileride benim yeniyetmeliğim açısından önemli olacak) Disney’in Fantasia’sı çekilmiştir. (Ayzenştayn’ın Şimal Hücum Taburu -Aleksandr Nevski- ise 1938’de çevrilmiştir.)

    Nazım Hikmet ‘içerde’dir ve ‘Memleketimden İnsan Manzaraları’nı yazmaktadır.

    Yani kısacası Sivillikler, Aykırı Dallıklar (belirtileri dahi) ortaya çıkmamıştır daha.

    Biz de; 1940 kasımında birgün baba Behzat, anne Ayşe, abla İffet ve ben 9 yaşında kısa pantollu bir çocuk olarak Çanakkale’den (ön kapıdan girilmeyen İstiklal İlkokulu’nu, o zaman her şeye yukardan bakan üç katlı Saat Kulesini, kömür çuvalları taşıyan ayakkabısız kahverengi develeri, o develerin uzun kirpiklerini, İngiliz Bahçesini, Şeyh Ahmet’in Oğlu, filmini, çelmeli kaçmalı deve güreşlerini, Sarıçay’ın üstündeki tahta köprüyü, perdeleri bile bulunmayan bomboş bir evi, bir (ve her) ‘vurulan’ türküde adı geçen Aynalı Çarşıyı, ‘sarışın’ höşmerimleri, okul kapısında yaşlı bir kadının sattığı üvezleri, suyu döküldükçe kuş gibi öten küçük testileri, karantina rengini, çatanaları … ve de Hastane Bayırını çok seviyordum) vapurla (belki ‘üstten mahmuzlu’ Antalya vapuru olabilir, neredeyse kaptan köşküne, bacasına kadar siyaha boyalıydı) güverte yolcusu olarak ama ambarda ince cacalalarla, 1916’da Gelibolu ‘yarımada’sından (Datça da bir ‘yarımada’dır, ‘Kherkonessos’) kaçan İngilizlerden kalma ve 1978’e kadar, gittiğimiz her yere, görünmeyen bir köpeğimiz gibi, taşıdığımız açılır kapanır hafif bir masayla -orta ikiden başlayarak işte şiirleri bu masada kurdum-, çiçeklerle ( camgüzeli ve ıtır), sepet içinde bir kediyle birdenbire kalktık, Demirkapı’daki bir asker-sivil terzisinin mıknatıslı bir çelik, makasla yere düşen toplu iğneleri toplaması gibi, bir ‘toplanma’ (ya da bir (toparlanma’) gereği lstanbul’a. – Gerçeküstücüierin düzenlediği bir haritaya baka dünyanın iki başkentinden biri olan (öbürü Paris) İstanbul!-, işte Cankurtaran’a geldik.

    Cemal Süreya – Cankurtaran’dan 3-4 istasyon sonra Kocamustafapaşa var. Kocamustafapaşa dolaylarında bir durak vardı: Merhaba durağı. Kumbaracı Yokuşu’nun bir adı da İtalyan Yokuşu. Selçuk Baran orada oturur. Çeşmenin yanında.

    Ece Ayhan – Ece Ovası, annemin köyü Yalova, Ece Baba; Akbaş’daki Hero’nun kalesi, bugün Tekke; Dağ Baba, Boğalı (Bigalı) köyü, Anafartalar, Ece Limanı, Sarıkız yamaçları, Kilya küçük körfezi, Maydos (Eceabat), Bolayır, babamın kasabası Gelibolu’daki denizfenerli Hamzakoy, Evreşe yolları; anneannem Hesna, teyzem Zakire; annemin ve ablamın arkadaşları Unzile, Baise … artık geride kalmıştır.

    Cemal Süreya – Evreşe türküsünü bilirsin. Tek türküsüyle var olan o (köyü) şiirime sokmuştum. Evreşe’nin de adını değiştirmişler, Kadıköy yapmışlar.

    Ece Ayhan – Ekliyorum; Denizabdal bir deniz evliyasıydı. Ne garip hep kara evliyaları olacak değil ya?

    (…..)

    Şehir dergisi – 1987
  • Şamil Kafkas dağının Hürriyet güneşidir.
    Şamil atalarımın Öz be öz gardaşıdır.
    Şamili bilmeyenler Ata’sını ne bilir.
    Şair diyor ki;
    “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
    Toprak! Eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”


    Men de diyorum ki;
    Benim vatanımın sınırları
    Kars’ta başlayıp, Edirne’de bitmez.
    Hazer’imin, Hürriyet!
    Hürriyet diye çalkalandığı kıyılarda başlar,
    Taa! Viyana’da biter.

    Kur, Aras coştukça,
    Tuna, Volga taştıkça,
    Benim Ay yıldızlı Bayrağım dalgalandıkça
    Benim şiirlerim okunacak
    benim türkülerim söylenecek.
    İşte, taa oralardan esen, rüzgârın getirdiği bir oyun.
    Esaretin düşmanı, Cesaretin timsali,
    Şeyh Şamil.


    Sormayın kimlerdenem, Haralıyam a dostlar.
    Gönülden fırtınalı, Boralıyam a dostlar.
    Kızıl bir kurşun aldım, Yaralıyam a dostlar.


    Ağlama gözleri bulutlu yar,
    Men bilirem,
    Senin de eyninde Kanlı bir libasın var.
    Bu şarkılar , bu türküler.
    Türk’ü çağırır türküler,
    Taşar kalpte ülküler.
    Allahu Ekber
    Bu ses arslan sesidir,
    Bu ses demir perdeyi damla damla eriten bir sestir
    Bu ses Katharina, Petro’yu Deli eden bir sestir.
    Bu ses ta Kafkaslardan gelen
    Şeyh Şamil’in sesidir...