• Havanın dumanlı
    Vaktin dar olduğu bir zamanda
    Bu sözü bir gül gibi bıraktın yüreğime:
    “İçim içime sığmıyor! .”
    Şimdi sana dairim
    Ölesiye tutkulu
    Ölesiye şairim...
  • NE BİR ŞİİR, NE DE BİR ŞARKI

    Merhaba.

    Farkında mısın? Neden daldın? Sen başkasına bakıyorsun. Hiç bir şey söylemiyorum. Neden? Neden?

    Sesin gitmiş olsa da sen gitme.

    sensiz yıkılır bu dağ,
    sensiz yıkılır bu orman,
    sensiz yıkılır bu taş, kaya,
    sensiz yıkılır bu yüreğim.

    Sen gitsen de bırak sesin ben de saklı kalsın. Sen belki bilmiyorsun. Sen farkında değilsin.

    aynıydı ellerimiz,
    aynıydı ayaklarımız,
    aynıydı yüreğimiz,
    aynıydı beynimiz.

    Bilmiyordun ve farkındaydın. Dudaklarımız aynıydı. Bense yeni farketmiştim. Ya sen!

    Duvarlardı belki de şahidim.

    kaç defa kanlar içinde kalmıştı tırnaklarım,
    kaç defa kazımıştım adını tırnaklarımla, izi kalmıştı.

    birazı duvarlarda.
    birazı tırnaklarımda.

    Farkında mıydın?

    Yine yeniden...

    gerildim,
    kasıldım,
    dağıldım.

    Islanmıştı bedenim hemde sırılsıklamdı her yanım. Bir yerler de daha ıslatmışlardı, bir yerler de yine bağlanmıştı gözlerim. Sense bağlama gözlerimi.

    İyiden iyiye...

    dellendim,
    sıkıştım,
    daraldım,
    bunaldım,
    çıldırdım.

    Bir sözündü belki de hepsini silen, hepsini yeniden yaratan. Gidip gidip gelen kafamı kaç duvara vurdum. Kaç yeri kırıldı. Oysa tek bir serçe parmağındı beni benden alıp götüren. Beni çıldırtan. Duydun mu? Gördün mü? Serçe parmağın kadar dokunmamışken...

    nasıl döküldüm,
    nasıl dağıldım?

    Okursun diye yazdıysam da bırak yırt at. Okuma canın saolsun.

    çoktan yazmıştım bunları,
    çoktan söylemiştim bunları.

    sense ne okudun,
    sense ne duydun.

    Yine kötüydüydüm. Nesli tükenmeye yüz tutmuş kuşlar misali. Yağmurda yağmaz oldu. Islanmaz oldum.

    varsın yağmasın,
    varsın ıslanmayayım.

    Yoksun biliyorum. Bense yokolmuşum bile son gidişinle.

    bilemedin,
    anlayamadın.

    Farkında bile değildin. Ben kırgangıçtım. Kaybetmişken yeni bulmuştum. Çok zaman olmuştu kırlangıç misali.

    Hadi çek şu perdeleri kapat ışıkları.

    al artık içeri,
    al artık yüreğine.

    Donup kalacağım. Buralar da ayaz vurdukça vuruyor. Nasıl da sıcaktır şimdi sırtın.

    o nasıl bir göz,
    o nasıl bir dudak,
    o nasıl bir duruş,
    o nasıl bir iç çekiş.

    Vİcdansız, karşında kim var?

    Bu kadar acımasız olma. Bu guzellik kalmaz sana. Solucanlar zengin olacak sonunda bir lokmasını ver bari.

    'Benim için bi şiir yazar mısın ama içinden ne gelirse' demişsin. Sana şiirler, şarkılar yazmak isterdim hem de çok. Özür dilerim.

    ne şairim,
    ne de şarkıcı
    yazamadım
    sana ne bir şiir,
    ne de bir şarkı.

    Aslında farkında bile değilsin. O dağınık gibi görünen yazdıklarımın arasında var.

    ne bir şiir,
    ne de bir şarkı
    olmasa da...

    Hasan Hüseyin Beydil
    12.12.2009
    Ankara
  • 8.1.1937
    Şair Tevfik Fikret’le aralarının açılması da o yüzden olmuştur. Fikret
    resmi memuriyetinden gayz-u nefretle çekildikten sonra (Robert
    Kolejine muallim olmuştu. Bu mektep Protestanlarındı.
    O vakit vatan içinde körpe- dimağları zehirlediği söylenen bu mektebi
    Akif sevmezdi. İş bununla kalmadı, Fikret şahıslara karşı olan kinini
    daha ziyade teşmile çalıştı. Çünkü muhalif olmuştu. En çok sevdiği
    arkadaşları bile ona;
    Kopsun seni Fikret diye alkışlayan eller! diyorlardı.
    En koyu bir taassup ocağında çalışan Fikret’in gizli ve mülhidane görülen bir şiiri ellerde dolaşmaya başladı. Vaktiyle:
    Müminlere imdada yetiş merhametinle,
    Mülhitlere lakin daha çok merhamet eyle;
    Gümrahlarındır ki karanlıklara dalmış,
    Bir rehber olur necmi emel yok da bunalmış.
    Ve :
    Mülhit de senin, kalbi muvehhid de senindir,
    İlhad ile tevhid nedir? Menşei hep bir!
    Ve :
    Sensin yaratan, başka değil, zulmeti, nuru,
    Sensin veren ilham ile takvayı, fücuru!
    diyen Mehmet Akif dayanamadı, Safahatın ikinci cildini teşkil eden
    ≪Süleymaniye Kürsüsünde≫ namındaki eserindeki vaiz ağzından şu sözleri
    söyleyiverdi:
    Üdebanız hele gayetle bayağı mahlukat.
    Halkı irşat edecek öyle mi bunlar? Heyhat!
    Kimi garbın yalınız fuhşane hasbi simsar,
    Kimi İran malı der, köhne alır, hurda satar!
    Eski divanlarınız dopdolu oğlanla şarap,
    Biradan, fahişeden başka nedir şi’ri şebap?
    Serseri: hiç birinin mesleği yok, meşrebi yok,
    Feylesof hepsi, fakat pek çoğunun mektebi yok!
    Şimdi Allaha söver... Sonra biraz bol para ver:
    Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!

    Bu parça Tevfik Fikret’i kızdırdı, O :
    Ben ki birkaç pulu tercihinden
    Protestanlara zangoçluk eden
    Şairim...
    diye başlayan ve :
    Sen ne dersin buna ey molla sırat?
    ile biten bir şiiri ile Akif’e cevap verdi. Akif durur mu ya? Ah, keşke
    dursaydı, keşke söylemeseydi! O, Berlin Hatıralarında şöyle dedi:

    Muhitin üstüne meyhaneler kusan bu gedik.
    Kapanmak üzere iken başka rahneler çıktı.
    Ayakta kalması lazım ne varsa hep yıktı.
    ≪Değil mi bir tükürük aşina çarpacak te’dib.
    Ne hükmü var≫ diye üç beş haya züğürdü edip,
    Çıkardı ortaya, gezdirdi, saksılar dolusu,
    Hevay-i fuhşu kudurtan zehirli zambaklar.

    Cevap bu kadarla kaldı mı? Ne gezer! Bunu yüz mısra’ daha takip eder
    ki ≪Safahat≫ta yoktur. Akif koydurmamıştır.
    Tevfik Fikret ölmüştü. Akif bu yazdığına son nefesine kadar müteessir
    ve nadim oldu.
  • Hiç unutmam; Samih Rif’at bey merhum Mehmet Akif'in sevemediği bir, adamı koluna takarak — güya Akif’le barıştırmak için— onun bulunduğu bir yere getirmişti. Üstat o zati karşıdan görür görmez yayından boşanmış ok gibi dışarı fırladı. Bir daha dönmedi. Ben bu yaptığının iyi olmadığını söylediğim zaman şöyle cevap vermişti:

    — Evet, ayıp ettim. Samih buna meydan vermeyecekti. Benim o adamla zorum yok. Fakat mukaddesatıma sövdü o. Basri, Basri, o, benim evladımı öldürseydi belki affederdim. Hanümanımı söndürseydi yine affedebilirdim. Daha ileri gideyim. Alameleinnas benim yüzüme tükürseydi yere geçebilirdim, madem ki bana gelmiştir ve onu aziz bir dostum getirmiştir. Fakat o, benim mukaddesatıma sövdü, mukaddesatıma sövdü!

    Şair Tevfik Fikret’le aralarının açılması da o yüzden olmuştur. Fikret resmi memuriyetinden gayz-u nefretle çekildikten sonra Robert Kolejine muallim olmuştu. Bu mektep Protestanlarındı.

    O vakit vatan içinde körpe- dimağları zehirlediği söylenen bu mektebi Akif sevmezdi. İş bununla kalmadı, Fikret şahıslara karşı olan kinini daha ziyade teşmile çalıştı. Çünkü muhalif olmuştu. En çok sevdiği
    arkadaşları bile ona;

    Kopsun seni Fikret diye alkışlayan eller! diyorlardı.

    En koyu bir taassup ocağında çalışan Fikret’in gizli ve mülhidane görülen bir şiiri ellerde dolaşmaya başladı. Vaktiyle:

    Müminlere imdada yetiş merhametinle,
    Mülhitlere lakin daha çok merhamet eyle;
    Gümrahlarındır ki karanlıklara dalmış,
    Bir rehber olur necmi emel yok da bunalmış.

    Ve :

    Mülhit de senin, kalbi muvehhid de senindir,
    İlhad ile tevhid nedir? Menşei hep bir!

    Ve :

    Sensin yaratan, başka değil, zulmeti, nuru,
    Sensin veren ilham ile takvayı, fücuru!

    diyen Mehmet Akif dayanamadı, Safahatın ikinci cildini teşkil eden

    ≪Süleymaniye Kürsüsünde≫ namındaki eserindeki vaiz ağzından şu sözleri söyleyiverdi:

    Üdebanız hele gayetle bayağı mahlukat.
    Halkı irşat edecek öyle mi bunlar? Heyhat!
    Kimi garbın yalınız fuhşane hasbi simsar,
    Kimi İran malı der, köhne alır, hurda satar!
    Eski divanlarınız dopdolu oğlanla şarap,
    Biradan, fahişeden başka nedir şi’ri şebap?
    Serseri: hiç birinin mesleği yok, meşrebi yok,
    Feylesof hepsi, fakat pek çoğunun mektebi yok!
    Şimdi Allaha söver... Sonra biraz bol para ver:
    Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!



    Bu parça Tevfik Fikret’i kızdırdı, O :

    Ben ki birkaç pulu tercihinden
    Protestanlara zangoçluk eden
    Şairim...

    diye başlayan ve :

    Sen ne dersin buna ey molla sırat?

    ile biten bir şiiri ile Akif’e cevap verdi. Akif durur mu ya? Ah, keşkedursaydı, keşke söylemeseydi! O Berlin Hatıralarında şöyle dedi:



    Muhitin üstüne meyhaneler kusan bu gedik.
    Kapanmak üzere iken başka rahneler çıktı.
    Ayakta kalması lazım ne varsa hep yıktı.
    ≪Değil mi bir tükürük aşina çarpacak te’dib.
    Ne hükmü var≫ diye üç beş haya züğürdü edip,
    Çıkardı ortaya, gezdirdi, saksılar dolusu,
    Hevay-i fuhşu kudurtan zehirli zambaklar.



    Cevap bu kadarla kaldı mı? Ne gezer! Bunu yüz mısra’ daha takip eder ki ≪Safahat≫ta yoktur. Akif koydurmamıştır.

    Tevfik Fikret ölmüştü. Akif bu yazdığına son nefesine kadar müteessir ve nadim oldu.

    Akif’in Tevfik Fikret’e verdiği çok ağır cevab ≪Sebîlürreşâd ≫da intişar edince kıyametler koptu. Zaten Fikret yazdığı ≪Tarihi Kadim≫i ile aleyhtarları tarafından da artık sevilmeye başlanmıştı!

    Başta yüz ellilikler içinde iken af olunan bir zat olmak üzere Akif’e karşı müthiş hücum ve şutum kasırgaları çıkarıldı, yazdılar, yazdılar.

    O zat bir konferans vermiş, Fikret’i müdafaa Akif’i tel’in etmişti!

    Sesler ≪Kahrolsun Akif≫ diye bağrışıyordu! ≪Süleyman Nazif≫ araya girdi yazı yazdı, faide vermedi! Akif bir şiir neşretti. Onunla sinirlere biraz
    gevşeklik geldi ise de, yine hücumlar — zaif te olsa— devam ediyordu.

    Nihayet (Ahmed Naim) merhumun (Tevfik Fikret’e dair) unvanıyla neşrettiği mufassal bir makale kavgayı yatıştırdı.

    Akif ’in o zaman, yani o kavga munasebetiyle neşrettiği şiir kısmenSafahat’mda münderiçtir. Yazılmayan parçası da şu idi:

    ≪Ne yapsam, neyle kurtarsam şu yatmış inleyen halkı≫
    Deyip, ezber de olsun, gezdiğin vaki midir Şarkı?

    Benim beynim sağır, yahut gözüm körmüş. Peki, Lakin,
    Senin görgün yolundaymış da keskinmiş de idrakin.

    Ne gördün, söyle evladım, ne duydun, lütfen izah et?
    Hayır, hacet de yok izaha, pek meydanda mahiyet!

    O mahiyet fakat iğrenç, O mahiyet fakat çirkin!
    ≪Niçin≫ dersen, sıkılmak hissi İnsanisi yok ilkin!

    Evet, beynim sağırdır.. Kainatım çünkü hep feryat.
    İşitmem başka bir ses milletim eylerken istimdat.

    Gözüm görmez, evet, zira muhitim kapkaranlıktır,
    Fakat sinemde imanım müebbet fecri sadıktır.

    Kör olmaz ağlayan gözler, sağırlaşmaz tutuşmuş beyin,
    Yaşarmaz gözle yanmaz beyni hilkat addeder bir şeyin!

    Geçilmez kahkahandan her taraf yangın içindeyken..
    Yanan bir sineden, lakin ne istersin? Nedir öfken?

    Beraber ağlamazsın, sonra, kör dersin, sağır dersin!
    Bu hissizlikten insanlık hem iğrensin, hem ürpersin!

    Ne ibret, yok mu bir bilsek kızarmak bilmeyen cehren?
    Bırak tahsili, evladım, sen ilkin bir haya öğren!



    Bu son kavgalar bundan yıllarca evveline aittir. O zamanın icabatını, şeraitini düşünmek, o kavgaları tıpkı bir tarih okur gibi okuyup geçmek lazımdır. Akif de, Fikret de bu memleketin büyük şairlerindendi. Aralarında çıkan o kavgalar şairliklerini alakadar etmemek icap eden kanaat çarpışmalarından başka bir şey değildi.



    ≪Tarihi Kadim≫ şairi Tevfik Fikret hakkında, daha doğrusu onun fikirleri, kanaatleri aleyhinde Ord. Prof., rahmetli Mehmet Ali Ayni bey tarafından da müstakil bir kitap neşredilmiştir ≪Süleyman Nazif≫in Akif ’e ait kitabında da bu hususta hayli muhakemeler
    vardır. Fakat, ben söyleyeyim ki: Tevfik Fikret son nefesinde tam bir Müslüman olarak ölmüştür. O, mulhidane bir eser yazdığına ne derece nadim olmuşsa Mehmet Akif de ona çattığına ölünceye kadar öylece müteessir olmuştu. Allah hepsine rahmet etsin!
  • Bugün seviştim, yürüyüşe katıldım sonra
    Yorgunum, bahar geldi, silah kullanmayı öğrenmeliyim bu yaz
    Kitaplar birikiyor, saçlarım uzuyor, her yerde gümbür
    gümbür bir telaş
    Gencim daha, dünyayı görmek istiyorum, öpüşmek ne
    güzel, düşünmek ne güzel, bir gün mutlaka yeneceğiz!
    Bir gün mutlaka yeneceğiz, ey eski zaman sarrafları! Ey kaz
    kafalılar! Ey sadrazam!
    Sevgilim on sekizinde bir kız, yürüyoruz bulvarda, sandviç
    yiyoruz, dünyadan konuşuyoruz
    Çiçekler açıyor durmadan, savaşlar oluyor, her şey nasıl
    bitebilir bir bombayla, nasıl kazanabilir o kirli adamlar
    Uzun uzun düşünüyor, sularla yıkıyorum yüzümü, temiz
    bir gömlek giyiyorum
    Bitecek bir gün bu zulüm, bitecek bu han-i yağma
    Ama yorgunum şimdi, çok sigara içiyorum, sırtımda kirli
    bir pardesü
    Kalorifer dumanları çıkıyor göğe, cebimde Vietnamca şiir
    kitapları
    Dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum, öbür
    ucundaki ırmakları
    Bir kız sessizce ölüyor, sessizce ölüyor orda
    Köprülerden geçiyorum, karanlık yağmurlu bir gün, yürüyorum
    istasyona
    Bu evler hüzünlendiriyor beni, bu derme çatma dünya
    İnsanlar, motor sesleri, sis, akıp giden su
    Ne yapsam...ne yapsam her yerde bir hüzün tortusu
    Alnımı soğuk bir demire dayıyorum, o eski günler geliyor aklıma
    Ben de çocuktum, sevgililerim olacaktı elbette
    Sinema dönüşlerini düşünüyorum, annemi, her şey nasıl
    ölebilir, nasıl unutulur insan
    Ey gök! senin altında sessizce yatardım, ey pırıl pırıl
    tarlalar
    Ne yapsam...ne yapsam...Dekart okuyorum sonradan...
    Sakallarım uzuyor, ben bu kızı seviyorum, ufak bir yürüyüş
    Çankaya' ya
    Bir pazar, güneşli bir pazar, nasıl coşuyor yüreğim, nasıl karışıyorum insanlara
    Bir çocuk bakıyor pencereden hülyalı kocaman gözlü nefis
    bir çocuk
    Lermontov' un çocukluk fotoğraflarına benzeyen kardeşi
    bakıyor sonra
    Ben şiir yazıyorum daktiloda, gazeteleri merak ediyorum,
    kuş sesleri geliyor kulağıma
    Ben mütevazi bir şairim, sevgilim, her şey coşkulandırıyor
    beni
    Sanki ağlayacak ne var bakarken bir halk adamına
    Bakıyorum adamın kulaklarına, boynuna, gözlerine, kaşlarına
    yüzünün oynamasına
    Ey halk diyorum, ey çocuk, derken bende bir ağlama
    İlençliyorum bütün bireyci şairleri, hale gidiyorum portakal
    almaya
    İlençliyorum o laf kalabaklıklarını, kurumuş yürekleri,
    bireyin kurtuluşunu filan
    İlençliyorum o kitap kurtlarını, bağışlıyorum sonradan
    Uzun kış gecelerinden sonra kim bilir nasıl olur her şey
    Uzun kış gecelerinden sonra, masallarda anlatılan
    Durup durup bunları düşünüyorum, bir sevinci bir hüzün
    izliyor arkadan
    Yüreğim ipe sapa gelmez bir bahar göğü, Türkçe bir yürek
    kısaca
    Beklemek usandırıyor, telaşlı telaşlı bir şeyler anlatıyorum
    sağda solda
    Bir otobüse biniyorum, inceliyorum bir böceği tutarak
    kanatlarından merakla
    Yürürdüm eskiden baharda, o yıkıntıların ve çayırların
    olduğu alanlara
    Aklıma şiiri gelirdi o yaşlı Amerikalının, sonbaharı anlatan
    şiiri
    Çayırlar vardı o şiirde, baharı anımsatan ne de olsa
    Böylece yeniden hazırlanıyorum bir coşkuya, yeniden
    sokaklara fırlamaya
    Kendimi atmak için bir uçurumdan balıklama
    Büyük ve mavi bir şey izlenimi var bende, gördüğüm
    filmlerden mi ne
    Bir şapka, telaşlı bir gök, sıcak yapay bir dünya
    Anlat anlat bitmiyor, bitmiyor bendeki daüssıla
    Bütün sevgilerimi harcayabilirim bir çırpıda, yağmurlu o
    yollar geliyor aklıma
    Benzin kokuları, ıslak direkler, babamın esmer bir somun
    gibi tombul ve sıcak elleri
    Uyurdum. Bir de bakmışsın yeni bir film sinemada, şehirde
    yeni bir kız, kahvede yeni bir garson
    O üzgün ve sabahlıklı dururdu balkonda...
    Şimdi ne var hüzünlenecek burda, nedir bu çatlatan
    yüreğimi bu telaş
    Sanki ölecek gibiyim, sanki birazdan polisler gelecek ya da
    Gelip alacaklar kitaplarımı, bu şiiri, sevgilimin
    fotoğrafını duvarda
    Soracaklar babanın adı ne, nerde doğdun, teşrif eder
    misiniz karakola
    Dünyanın öbür ucundaki dostları düşünüyorum, öbür
    ucundaki ırmakları
    Bir kız sessizce ölüyor, sessizce Vietnam' da
    Ağlayarak bir yürek resmi çiziyorum havaya
    Uyanıyorum ağlayarak, bir gün mutlaka yeneceğiz!
    Bir gün mutlaka yeneceğiz, ey ithalatçılar, ihracatçılar, ey
    şeyhülislam!
    Bir gün mutlaka yeneceğiz! Bir gün mutlaka yeneceğiz!
    Bunu söyleyeceğiz bin defa!
    Sonra bin defa daha, Sonra bin defa daha, çoğaltacağız
    marşlarla
    Ben ve sevgilim ve arkadaşlar yürüyeceğiz bulvarda
    Yürüyeceğiz yeniden yaratılmanın coşkusuyla
    Yürüyeceğiz çoğala çoğala...

    *ATAOL BEHRAMOĞLU
  • •Birbirinin iyi yanlarından zevk alıp kötü yanlarına kızmamak için büyük bir yaşama deneyi akıl olgunluğu ve insan sevgisi gereklidir.

    •Yeni girişimler hayırlı da olabilir, ama insanın rahatını kaçırır; hayatı altüst eder, kaygılar getirir. Öteye beriye koş, satın al, sat yaz, yaz, yani durmadan hareket... Hayatla bu kadar oynamaya gelmez.

    •Istırabına sabırla katlanırdı, çünkü nedenini başkalarında değil, kendinde arardı. Sevinçleri de yoldan çiçek toplar gibi koparır ve daha solmadan atardı; böylece her zevkin dibindeki acı tortuyu tatmazdı.

    •Basit yaşamak çok zor, çok karışık bir iş.

    •Deneyim süzgecinden geçmeyen her şey onun için yanlış görme, bir göz boyanması ya da henüz kanıtlanmamış bir gerçekti.

    •Kendindeki bu değerlerin değerini bilir, o kadar cimrilikle kullanırdı ki, onu herkes duygusuz ve bencil sanırdı.

    •Tuttuğu yoldan dönmemek onun için bütün değerlerden üstündü, adam dediğin bundan belli olurdu ve amaçları ne kadar küçük olursa olsun direten insanlara saygı duyardı.

    •Karşıtlık bir sevgi yaratmıyorsa bile ona hiç de engel olmuyor.

    •Evet, hayat konusunda şairim, çünkü hayat bir şiirdir.

    •Ya ben yaşadığım hayatı anlayamadım ya da bu hayatın hiçbir değeri yoktu. Daha iyisini de bulamadım, göremedim, kimse de göstermedi. Sen bir gelip, bir kayboluyordun tıpkı parlak, hızlı bir kuyrukluyıldız gibi...

    •Ya şimdi ya hiçbir zaman.

    •Peki ama ben ne zaman yaşayacağım? Otursam oturduğum yerde daha iyi olmaz mı acaba?

    •Ne fena bu erkeklerin duygularından utanmaları. Sahte bir gurur zekalarından utansalar daha iyi ederler.

    •Aşk komedyasında veya tragedyasında iki oyuncu vardır; hemen her zaman biri ezer, biri ezilir.

    •İnsan niçin yaşadığını bilmezse günü gününe yaşamakla kalıyor; günün geçmesini, gecenin gelmesini beklemekten başka zevki olmuyor.

    •Garip değil mi, acı da sevinç de insanda aynı etkiyi yapıyor; soluğumuz kesiliyor, insanın ağlayası geliyor.

    •Benim yaşımda insan, huzuru arıyor, ben uykulu ve uyuşuk huzura alışmışım; fırtınalara tahammülüm yok.

    •Onun düşünceleri ve niyetleri bir başkasının yardımı olmadan gelişemiyordu. Tıpkı kendiliğinden olup yere düşmeyen elmalar gibi.

    •Bu ne biçim hayat? Hep telaş, hep hareket içinde yaşamak. Sakin, rahat bir mutluluğa ne zaman kavuşacağım ben?

    •Kimse insanın karnındakini görmez ve dedikodusunu etmez, ama kalın bir saat zinciri, yeni bir ceket, parlak kunduralar herkesin diline düşer.