• 109 syf.
    ·Beğendi·8/10
    19. yüzyıl Alman romantizminin bahar mevsiminde polen koklayan alerji hastası bir burnu hapşırmaya tahrik edişi...
    Oysa hikaye 1912'de yayımlanmış.
    Dünya'nın durmadan öksürmeye başladığı, öfkeyle yumruğunu sıktığı zamanlar...
    O yumruğun harekete geçmesi için küçük bahaneler aranacak iki yıl sonra.
    *
    Goethe'nin Genç Werther'in Acıları'ndan Thomas Mann'ın Yaşlı Aschenbach'ın Acılarına...
    Zaten Can Yayınları baskısında önsöz olarak yazısı konulan Prof. Kasım Eğit'ten öğreniyoruz ki; meğer Mann, Goethe hakkında bir öykü olarak tasarlamış eseri ilkin... Eserin konusu da Goethe'nin ileri yaşta Marienbad kentinde yaşadığı bir aşk hikayesi olacakken konu genelleşmiş..
    Hikayenin kahramanı Aschenbach ünlü bir yazar.
    Ellisini geçkin..
    Tatil için gittiği Venedik'te ergenliğe yeni girmiş bir oğlan çocuğunun güzelliğine vuruluyor.
    Eşcinsel bir hayranlık Yunan tanrılarının kusursuz heykel güzelliklerine vurgunluk olarak felsefenin eleğinden süzülerek bir estetik havuzuna düşen yoğun sanatkar duyguları olarak karşımıza çıkıyor.
    Şıp şıp şıp... müzikal bir ritim...
    *
    Çeviri büyük şair Necatigil'e ait.
    Yer yer şiir dilinin tılsımlı kelimeleriyle heyecanlanıyoruz; ama birçok yerde anlaşılmaz, karışık, uzun, sıkıcı cümleler...
    *
    Güzelliğin biteviye sonsuzluğa akışı.
    Deniz ve ölüm.
    Ruhun şuh ve çapkın bakışı yani.
    Aşk mı burada anlatılan?
    Bir sanatçı sancısı mı?
    Tartışılır.
    Varlığımıza konan kaçamak bir öpücük.
    *
    Güzellikten fikir çıkarma ve fikrin güzelliğin önünde eğilişi (sf. 67) ve sonra ıslıklı bir fısıldama:
    yersiz, saçma, ayıp, gülünç ama yine de kutsal, saygıya değer formül; seni seviyorum. (sf. 74)
    *
    Güzellik üzerine yazılmış bir methiye.
    Öyle ya; kelimeler, maddi güzelliği ifade edemez, onlar güzelliği sadece övebilirler. (sf.73)
    *
    Bir söz daha: Aschenbach'ın ruhu düşüşün fuhşunu, kudurganlığını tadıyordu. (sf. 95)
    *
    Thomas Mann kendi zihnindeki bir heykelle seviştiriyor okuyucuyu.
    *
    Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminden bir sahne:
    Genç çocuğun elinden bir ceviz yuvarlanır aşık olduğu daha yetişkin kızın önüne gelir.
    Kız cevizi gizlice göğsüne sokar.
    Gece göğsünden çıkartır cevizi ve kırıp dünyanın en çıldırtıcı arzusuyla ağır ağır çiğner. Yavaş yavaş yer.
    *
    Ah Freud!
    *
    Saçı kırlaşmaya başlamış yaşlı yazar kendisini hayran eden bu genç vücut karşısında kendi vücudundan utanıyor. (sf. 96)
    Biraz bakım...
    Ve kozmetik ustasının kurnaz cevabı;
    ''Artık beyefendi çekinmeden aşık olabilir.''(sf. 97)
    *
    ''Tanrısal olup da göze görünebilen tek şey güzellik.'' (sf. 99)
    *
    Göğsüne sakladığı cevizi usul usul bir kışkırtıcı arzuyla yiyor gibi Thomas Mann.
    Edebiyat kalkanı.
    Her şeyi meşrulaştırıyor mu ki edebiyat?
    *
    Kendine özgü akşam loşluğu gözlerin bakışlarıyla sendeleme.
    Yıkılma.
    *
    Uçurum.
    *
    Yükseklik korkusu olanlar?
    *
    Zavallı Thomas Mann kendi ülkesinde yaşatmamışlar onu.
    Kendi ülkesinin, Almanya'nın mağlup olacak olmasını kahredici bulmuş ikinci dünya harbinde.
    Bundan daha dayanılmaz olarak ise kendi ülkesinin galip gelmesini düşünmüş.
    Nazi faşizminin galip gelmesi. Dehşet verici!!
    *
    İsviçre'ye, Amerika'ya kaçmış.
    *
    Onun hayatında trajik çıkmazlar, korkunç ikilemlerle birlikte yaşamış.
    *
    Goethe eşcinsel miydi?
  • 158 syf.
    ·Beğendi·8/10
    İkinci Yeni şiirinin varlık kazanmasında elbette muhtelif ve mütenevvi sosyopolitik sebepler var. Bununla birlikte bir de işbu şiir akımını doğuranların hususi hayatları var ki, belki de en etkileyici sebeptir:
    İkinci Yeni şiirinin en önemli isimlerinin parasız yatılı oluşu ve çektikleri sıkıntılar...
    *
    Bu şiire ''sivil şiir'' diyen Ece Ayhan bir röportajında şöyle diyor:
    ''.. Şimdiye kadar İstanbullu zengin ailelerden çıkmış şiir. Türkiye'de bir değişim vardı ve bunun şiire vurması bekleniyordu. Ama bu hareket zengin akrabalardan beklenirken hiç alakası olmayan parasız yatılılardan çıktı. Hiç kimsenin bilmediği taşralı çocuklar bunlar. Ben, Cemal, Sezai Karakoç, hem fakir bunlar, hem parasız yatılılar. Pek beklenmiyordu, ama oradan geldi.''
    *
    Ben de parasız yatılıydım. Kasabadan hallice bir kazada, bir dağ başında, eski bir köy enstitüsünde, eski tabirle leyli meccani talebe oldum. Meccani; yani parasız...

    Bir bakıma benim gibi parasız yatılı olanlar, bizler, yeni bir gerçekliğe ulaşmak üzere yola koyulan ikinci yenici abilerimiz gibi yaşadık.

    Az biraz, her parasız yatılı kendi gerçekliğini üretir çünkü. Gerçekliği yeni formlarla bir kez daha oluşturur. Şiire de düşkünlüğü var ise; aşık olur, şiir okur, şiir yazar. Kendi çapında bir daire çizer. Bu daire parasız yatılının sevimli yaşam sahasıdır.

    Dünyası okul ile yatakhane arasındaki dar ve dağlı fiziki alandan dağdağalı metafizik çıkarımlara açılır.
    Yeter ki birazcık istidadı olsun.
    *
    Ben de parasız yatılıydım.
    On dördümden on beşime yürürken; kalabalık bir parantez içine aldım önce her şeyi:

    (Bir yatılı okula kar, nasıl yağar bilir misiniz? İşte ben öyle yaşadım... Öyle yoksul, öyle münzevi, öyle çekingen. Bir yağmurun tebessümü ile sıla belledim gurbeti. Doğru, 'bir yatılı okul bahçesine dar gelen sarı yalnızlıklardı sonbahar'… Fakat ben, 'sonbahara dar gelen çekingen yanlışlıklardı yatılı okul bahçesi' desem kim itiraz edebilir?!)
    *
    Görülüyor ki bütün bunları tabii ki eylül ayından bağımsız düşünmüyorum. Parasız yatılının evden kopup bütün hayatını, anahtarını kesinlikle kaybetmemesi gerektiğini bilerek cebinde sakladığı bir uzun ince demir dolaba sığdırdığı hüzün ayıdır eylül. Eylül en çok bu yüzden hüzün ayıdır.
    *
    Ben de bir eylül ayı parasız yatılı oldum.
    Bir eylül akşamı…

    Eylül…
    Yumuşacık bu kelime şu ana değin benim için bütün hakikatlerin üstünde,
    fakat bütün hakikatleri içmiş;
    yağmurlu, mağrur, olgun, küskün bir olgu olarak yer aldı hayatımda.
    Onu ilkin ilköğretimde mavi düşlerimin arasında tanıdım.
    Ortaokulda hastalıklı bir başlangıç ve hep arkadan koşan bir çocuğun
    bağlayamadığı bir kravattı o…
    Sonraları saçları taralı, masum gülüşlü, utangaç adımlı bir kız isminin
    bende uyandırdığı bir sembolden öte hep bir tebessüm, hep bir ‘her şeye rağmen’di.
    Üniversitede isyankâr bir İstanbul sabahı…
    Lakin işte bundan evvel asıl bütün dikenli yanlarıyla lisedeki parasız yatılı günlerimde küskün ve yoksul bakan bir çocuktu eylül.
    *
    Bundandır bana çok dokunuyor, Parasız Yatılı'nın (Yapı Kredi Yayınları) kapağındaki kız çocuğunun hüzünlü bakışı / ciddi duruşu / yoksul yüzü..

    Bir hikaye kitabıyla kapağının mükemmel izdivacı bu..

    Füruzan'ın 1971'de yayımladığı Parasız Yatılı isimli öykü kitabı...

    Kitapta 12 öykü var. Bunlardan biri de kitaba ismini veren Parasız Yatılı öyküsü. Ben sadece bu öykü üstüne konuşmak istiyorum.

    Kapaktaki kızın bakışlarından başlamak istiyorum konuşmaya.

    O ki, --yıllardır yalnız uyanır sabahları, hiç şımardığı olmamıştır kimseye, bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır. Sanki o çocuk olmamıştır. Beden eğitim derslerine katılmayan çocuklardandır o. --Babası ölmüştür onun;
    ''Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı?''
    Böyle apansız iflahı kesiliyor insanın. Apansız.
    (--Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocuklardan-- ne haber?)
    *
    Anne bir hastanede hasta bakıcı olacaktır. Ana kızın hayatı, --evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğunun sessizleştirdiği odalardır-- artık.
    Ah, Attila İlhan'ın o dizesi; ''Kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı!''
    *
    İlkokul bitince parasız yatılı okulu sınavları vardır.
    Kız bu sınavı kazanacak, parasız yatılı okuyacak, sonra da öğretmen olacaktır.
    Belki şair olur.
    O da kendi gerçekliğini aradığı ve gerçekliği yeniden kurduğu parasız yatılı günlerinin mağarasında doğurur mısralarını.
    *
    Anne kız imtihanın yapılacağı okula varınca bir hareketlilik görürler.
    Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürür.
    '' Anne, saygılı sordu:
    - Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş.
    Hademe kadın ilgisiz,
    - Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler.''
    *
    Siz hiç parasız yatılılık ve bursluluk imtihanına girdiniz mi? O imtihan kağıdındaki fotoğrafınızı hatırlıyor musunuz?
    *
    Parasız yatılılık sınavına hiç geç kalınır mı?
    *
    İkinci yeninin büyük şairleri parasız yatılı idi.
    ''Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
    Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır'' diye yazdı Ece Ayhan.
    *
    Parasız yatılı okullarındaki çocukların kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır. Yüzlerine bakın onların. Parasız Yatılı'nın kapağındaki kızın yüzüne bakıyorum. O hüzünlü, ciddi, yoksul, ve kendinden büyük yüze.
    *
    ''Çocuk annesinden ayrıldı.
    Çocuk, dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu. ''
    *
    Ben de parasız yatılı oldum.
    Ve ben de hiç gecikmedim...
    Ya da Yaşar Kemal'den ödünç alarak söylüyorum bütün parasız yatılılar gibi bir kere geç kaldım, sonra hiç acele etmedim.
    Yahut Romeo'dan devşireyim sözcüklerimi; hep o kadar erken geldim ki gecikmiş kabul edilebilirim.
    *
    Dış kapıda yağmurun altında annem gülümseyerek dururken, ben de parasız yatılı oldum.
    Sonra ne mi oldu? Parasız yatılılık günlerimin ''Öğretmen Liseleri'' kapandı; ve böylece yitip gitti geçmişim.

    Parantez içine aldığım ne kadar sözcük varsa bir eylül yağmurunda korunaksız ıslandı.
  • 240 syf.
    ·3 günde
    Kendime bir şiir ziyafeti çekeyim diyen hemen bir Erbain edinsin... Düşün ha düşün, oku ve bir daha çok daha oku...
    Normalde bir günüm dahi İsmet Bey'i dinlemeden geçmez ama kitap beni fazlasıyla etkiledi. Rüyalarıma girecek kadar!!!
    Rüyalarımı teşrif edip de bana bir şiir okumamış olması hasebiyle kendisine bir miktar kırılmadım değil ! :)

    İsmet Özel'in şiirlerine alışanlar iyi bilir; anlama, alışma safhası biraz zor geçse de sonrası tam anlamıyla bağımlılıktan başka bir şey değil. Net çizgileri, kullandığı özgün imgeler, söyleyişinin farklılığı, şiirde aykırı ve kendine has duruşu, asalet ve daha birçok şey bunun sebepleri olarak sıralanabilir.

    Ama benim İsmet Özel'in şiirlerini okumak isteyenlere naçizane tavsiyem şudur: Evvela İsmet Bey'i tanımakla başlamalı bu işe. Şiire bakışı, hayat hikayesi, şiirinin geçirdiği safhalar ve daha birçoğunu bulduğumuz Waldo Sen Neden Burada Değilsin? kitabından sonra Erbain'i okumak anlama noktasında çok faydalı olacaktır. Şiirlerindeki değişimi bu minvalde daha net gözlemleyebiliyoruz.

    Okuyunuz, dinleyiniz, okutunuz...
  • 168 syf.
    https://www.dunyabizim.com/...-bir-oda-h32118.html


    Kendine Ait Bir Oda, 20. yüzyılın önde gelen modernist yazarlarından biri olan ve bireyin günlük yaşamını “bilinç akışı” ile birlikte ve tüm karmaşıklığı ile olduğu gibi eserlerine yansıtmayı amaç edinen Virgina Woolf’un eseri. Herhangi bir önsöz vs. olmaksızın hemen birinci bölümle başlayan kitap toplam altı bölümden oluşuyor.

    Her eserin müessirinden iz taşıması geleneği Kendine Ait Bir Oda’da da bozulmuyor. Kadınların ikinci sınıf kabul edildiği Victoria devrinin şartları gereği okula gitmesine izin verilmeyen Woolf, eğitimini özel hocalar eşliğinde babasının kütüphanesinde tamamlamaya çalışıyor. Bu durum onun kendi döneminde yaşayan birçok kız çocuğuna göre oldukça iyi şartlar altında yetişmesine sebebiyet verse de, Woolf, kendi devrinin yaşam koşullarına olan tepkisini dile getirmekten asla imtina etmiyor ve 1895’te, henüz 13 yaşındayken bir gazeteye yazdığı kısa hikâyelerinin her birini bu başkaldırıştan şekillendirerek oluşturuyor. Şüphesiz bu kitabı da dâhil olmak üzere daha sonra yazdığı bütün kitaplarında da aynı etkiden bahsedilebilir.

    Feminist olarak da nitelendirilen Woolf,Kendine Ait Bir Oda’da öncelikle neden kadınlar arasından yazarların ve şairlerin çıkmadığını sorguluyor. “Kadın ve kurmaca yazın” konusunda yapacağı bir konuşma için araştırma yapmak üzere girdiği kütüphanede kadınlar üzerine yazılanları -geçmiş yüzyıllardan yaşadığı çağa doğru olmak üzere- okuyarak işe başlamaya karar veren Woolf, ilginç bir şekilde kadınlar üzerine yazılanların çokluğunu ve bunları yazanların çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğunu ve kadınların yeryüzünde üzerine en çok tartışmanın yapıldığı varlık olduğunu görür. Kadınlar hakkında yazılan kitapların sadece isimlerinin bile oldukça düşündürücü olduğunu ifade eden yazar, bu arada kadınların erkekler hakkında yazmış oldukları bir tek kitabın dahi bulunmadığını da fark eder.

    Kitabında 14-16. yüzyıl İngiltere'sindeki kadını, 18. yüzyıldaki kadına yönelik uygulamaları ve 19. yüzyıldaki gelişmeleri anlatan Woolf, özellikle İngiltere'de Elizabeth dönemini, 1470'lerde Chaucer dönemi sonrasını ve 1670'lerde Stuart'lar dönemini çeşitli kitaplarda yer alan örnekler aracılığıyla ele alır. Profesör Trevelyan'ın İngiltere'nin Tarihi adlı kitabı öncelikli olarak baktıkları arasında. Kitapta bazı ünlü isimler de yer alıyor ve çoğunlukla Shekaspeare, Lady Winchilsea, Newcastle'lı Margaret, Dorothy Osborne, Aphra Behn, Jane Austen, Jane Eyre gibi isimler geçiyor.

    Avrupalıların kadına bakışı

    Bizim medeniyetlerin beşiği(!) olarak gördüğümüz Batı’nın ünlü yazarlarının (ya da farklı kişiliklerinin) kadınlar hakkındaki görüşlerinden alıntılar yapan yazar, bu görüşlerin birçoğu sebebiyle sinirlenir ve öfkeden kıpkırmızı kesilir. Mesela Pope’ye göre çoğu kadının bir kişiliği bile yoktur. Napoléon kadının eğitilemez olduğunu düşünür. Kadının ruhlarının olup olmadığı o dönem için ciddi bir tartışma konusudur. Bazı bilgeler kadınların beyinlerinin daha sığ olduğunu düşünürken Mussulini onları küçümser. Yine kabul gören bir görüşe göre her iki erkekten birinde şarkı veya sone yazma yeteneği varken hiçbir kadın böyle bir yeteneğin sahibi olamamıştır. Yazar, kadınlardan bir şair ya da yazar çıkmamasını elbette onların yeteneksizliğine bağlayan görüşleri kabul etmez; fakat ulaştığı bu bulgular sonrasında araştırmasına fikirlerin değil olguların kaydını tutan tarihçilerin kitaplarıyla devam etmeye karar verir ve kadınların hangi şartlar altında yaşamış oldukları sorusunun cevabını bulmaya çalışır.


    Sorusunun cevabının peşine düşen Woolf, Profesör Trevelyan’ın İngiltere Tarihi adlı kitabının “Kadın” maddesinden, karısını dövmenin erkeğe tanınmış bir hak olduğu, anne-babasının seçtiği eş adayıyla evlenmeyi kabul etmeyen kızın bir odaya kilitlenebileceği, dövülebileceği, hatta duvardan duvara vurulabileceği ve kimsenin bunu yadırgamayacağı gibi oldukça ilginç anekdotlar aktarır.  Dünyanın farklı coğrafyalarındaki kadınların hangi şartlar altında yaşadıklarını da araştıran yazar, aslında hikâyenin üç aşağı beş yukarı her yerde aynı olduğunu görür. Daha beşikte iken nişanlanan, ergenliğe geçiş yapar yapmaz rızası gözetilmeden evlendirilen, eğitimine gerek görülmeyen, okuması ve yazması yasaklanan, ancak çocuk doğurmak, onu büyütmek, sürekli temizlik ve yemek yapmak zorunda olan, hiçbir ekonomik gücü ve kendisine ait bir odası bile olmayan bir kadın! İşte aslında bütün bunlar Woolf’a göre kadınlar arasından niçin şair ve yazar çıkmadığı sorusunun cevabıdır.

    Erkeklerin kadınlara "Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?” şeklinde yönelttikleri soruya da kurduğu bir hayal üzerinden cevap vermeye çalışan yazar,  öncelikle Shakespeare'in hangi durumlardan sonra oyun yazmaya başladığını ifade eder ve kendi deneyimlerinden de yola çıkarak, Shakespeare'in bir kız kardeşi olsaydı Shakespeare'in sahip olduğu imkân ve fırsatların hiçbirine sahip olamayacağı için tek bir kelime dahi yazamadan bu dünyadan göçüp gitmiş olacağını söyleyerek Shakespeare gibi bir dehanın çıkmamasının gerekçelerini bu sefer biraz daha farklı bir açıdan izah eder.  

    Yazabilmek için ekonomik güç şart

    16. yüzyılda doğmuş üstün yetenekli bir kadın için tek alternatifin; yeteneğini kullanmasına fırsat verilmeyeceği, engelleneceği, zora koşulacağı ve sürekli küçümseneceği için kesinlikle delirmek olduğunu düşünen yazar, bunu keşfetmek için psikoloji konusunda eğitimli olmanın da gerekmediğini ifade ediyor ve “Şair ve oyun yazarı bir kadın için on altıncı yüzyılda Londra’da özgürce yaşamış olmak onu öldürebilecek bir sinirsel gerilim ve çelişkiler içinde yaşaması anlamına geliyordu. Eğer hayatta kalmış olsaydı da, baskı altındaki hastalıklı bir hayal gücünün ürünü olarak yazdığı her şey çarpık ve hasarlı olacaktı. Kadınlarca yazılmış hiçbir oyunun olmadığı raflara bakarken, hiç şüphesiz ki, diye düşündüm, eserleri imzasız olacaktı”[1] diyor.

    Yazabilmek için ekonomik gücün ve kendine ait bir odanın gerekliliğine inanan Woolf, bunun kadınlar için 19. yüzyılın başlarına kadar söz konusu bile olmadığını ifade ediyor. Kadınların maddi zorlukları aşmalarının çok zor olduğunu, ama bundan daha zorunun manevi olanlar olduğunu düşünüyor. “Dünya kadınlara, erkeklere dediği gibi, ‘Tercihin öyleyse, yaz, bana ne,’ demiyordu. Dünya onlara kahkahalarla gülerek, ‘Yazmak mı? Yazacaksın da ne olacak,’ diyordu.”[2]Cambridge’de önemli şahsiyetlerden biri olan Mr. Osgar Browning bile “Sınav kâğıtlarına baktıktan sonra, vereceğim notları hesaba katmaksızın söyleyecek olursam, kanımca en iyi kadın, entelektüel açıdan en kötü erkekten bile daha aşağı seviyededir.”[3] diyebiliyordu. Kadınlardan entelektüel açıdan hiçbir şey beklenemeyeceğini söyleyen erkeklerin görüşlerinden oluşan muazzam bir kaynak çokluğuyla karşılaşan Woolf, “virüs” olarak nitelendirdiği bu görüşlerin etkisinden kurtulmayı başaran kadın yazarların varlığına da değiniyor.  

    18. yüzyılda Aphra Behn gibi kabul edilebilir bazı niteliklerden vazgeçme pahasına yazan ve yazarak da para kazanılabileceğini kanıtlayanların yazarların etkisini Haçlı Seferleri’nden ve Güller Savaşı’ndan daha önemli addeden Woolf, “Eğer tarihi yazacak olsaydım, on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen değişimi daha etraflıca anlatarak yazardım.”[4] diyor.

    Kadınlar neden roman yazar?

    Yazmaya başlayan kadınların neden sadece roman türünde eserler, ürünler ortaya koyduklarını da sorgulayan Woolf, bunu kadınların yazma işlemini oturma odasında yapmak zorunda olmalarına bağlıyor. Kendilerine ayıracak bir yarım saatleri bile olmayan kadınlar, çalışmalarının, yapmak zorunda oldukları diğer işler yüzünden sürekli kesilmesi sebebiyle daha zor olan şiir veya oyunu tercih etmekten ziyade daha kolay olduğunu düşündükleri ve çok fazla odaklanmanın gerekmediği nesir ve kurmaca yazıya yöneliyorlar, diye düşünüyor.

    Woolf, kadınların ortaya koydukları eserlerin ataerkil niteliğe sahip toplumların bireyleri nezdinde aşağılayıcı bir şekilde sadece “oturma odasındaki kadınların duyguları ile ilgili” olarak görülmesi sebebiyle önemsiz addedilmesine ve dozajı yüksek saldırgan eleştirilere maruz kalmasına rağmen Jane Austen ve Emily Bronte gibi kadın yazarları, sahip oldukları büyük bir deha ve gösterdikleri azimli tutarlılık sonucunda bu zorlukların üstesinden gelebilen ender kadınlara örnek olarak gösteriyor ve “Onlar erkekler gibi değil kadınların yazacağı şekilde yazdılar”diyor.[5] Aslında bunu söylerken binlerce kadının içinde bir tek onların “o daimi eğitimcinin” ardı arkası kesilmeyen –bunu yaz, şunu düşün- şeklindeki nasihatlerini duymazdan geldiklerini, bazen homurdanan, bazen büyüklük taslayan, kimi zaman zorbalaşan, kimi zaman kederli, şaşkın, sinirli ve babacan olan ve kadınların peşini bırakmayan o sese kulaklarını tıkadıklarını kastediyor; yoksa kadınların sadece kadın, erkeklerin de aynı şekilde sadece erkek olarak yazmalarını doğru bulmuyor ve bunu şu şekilde ifade ediyor. “Saf ve katıksız bir şekilde erkek veya kadın olmak ölümcüldür; insan erkeksi kadın veya kadınsı erkek olmalıdır.”[6]

    Yaşadığı yüzyıla ait yazarların kitaplarının yer aldığı rafları incelemesi esnasında bir nesil önce hiçbir kadının dokunmaya cesaret edemeyeceği kadar çeşitli konularda da kadınlar tarafından yazılmış kitapların mevcudiyetini gören Woolf, okumanın ve eleştirinin kadınların alanını genişlettiğini, onlara incelik kazandırdığını, artık kadının yazmayı sadece kendini ifade etme biçimi olarak görmekle yetinmeyip bir sanat türü olarak kullanmaya başlamış olabileceği ihtimalinin de söz konusu olduğunu ifade ediyor.

    İyi bir yazar olmanın şartları

    İyi bir yazar olabilmek için kitabın başından sonuna kadar maddi güce ve kendine ait bir odanın gerekliliğine sık sık vurgu yapan Woolf, burada her ne kadar sembolizme pay bıraktığını ifade etse de zihnin bütün bunların üstünde olması gerçekliğinin yeterli olabileceğini de reddediyor. Çünkü ona göre “Entelektüel özgürlük maddiyata dayanır. Şiir entelektüel özgürlüğe dayanır.”[7] Bu sebeple “İngiltere’deki yoksul bir çocuğun, büyük yazarların içinde doğdukları entelektüel özgürlüğe kavuşma umudu Atina’daki bir kölenin oğlundan sadece biraz fazladır.”[8]

    Hayatta insanın kendisi olmasından daha önemli hiçbir şeyin olamayacağını düşünen yazar, maddi güç ve kendine ait bir oda hususundaki ısrarında sembolizme de pay bıraktığını ifade ederken muhtemelen gerçeğin eşliğinde canlı bir hayat yaşamayı kastediyor. Yaşama dört elle sarılmanın gerekliliğinin altını çiziyor. Kendine Ait Bir Oda, yazıldığı günden beri kadınları herkes için eşit ve adil bir dünya kurma mücadelesine çağıran bir başyapıt olarak güncelliğini koruyor.

    Bütün yüzyıllar boyunca erkekleri olduklarından iki kat daha büyük gösteren bir ayna görevi gören/üstlenen kadınlar sebebiyle, erkeklerin, kadınların erkeklerden daha aşağı olduğuna dair inançlarında bu kadar ısrarcı olduklarını düşünen Woolf’a göre eğer kadınlar aşağıda olmasalardı erkekler büyüyemezlerdi. Ayrıca erkeklerin, kadının eleştirisi karşısında ne kadar tedirgin olduklarını da ifade eden yazar, bu tedirginliğin sebebini kadının gerçeği söylemeye başlamasıyla aynadaki görüntünün büzülmesine ve erkeğin hayata uyum sağlayamaz hâle gelişine bağlıyor.

    Küçük yaşta annesini kaybetmesiyle büyük bir travma yaşayan Woolf’un hayatında, bunu izleyen üvey ablasının, babasının, çok sevdiği ağabeyinin vefatları ve iki üvey ağabeyinin cinsel tacizleri gibi başka travmaların da olması sebebiyle feminizm ve eşcinsellik noktasındaki fikirlerini ve kabulleriniKendine Ait Bir Oda’da da görmek mümkün oluyor.

    Kitabın sayfalarca süren uzun paragraflardan oluşması takibini ve okunmasını bir yerde zorlaştırırken kadın konusunda yüklenmiş olduğu yoğun bilgi bu dezavantajı ortadan kaldırıyor.

    Virgina Woolf, Kendine Ait Bir Oda, (Çev. Sevda Duman), Aylak Adam Kültür Sanat Yayıncılık.

    Selma Kavurmacıoğlu

     

    [1] Sayfa:64

    [2] Sayfa:67

    [3] Sayfa:68

    [4] Sayfa:83

    [5] Sayfa:93

    [6] Sayfa:131

    [7] Sayfa:135

    [8] Sayfa:135
  • 260 syf.
    ·Beğendi
    Dikkat spoiler çıkabilir.
    Ece Ayhan okursanız, kalebent neymiş diye internete göz gezdirir önce anlamına sonra ekşi sözlüğe bakarsınız. Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın bir kalebent olduğunu da ekşiden öğrenirsiniz. Aa ne ilginçmiş der duygusal öğrenme yaşarsınız. Yani ki, Ece Ayhan genel kültürün ta kendisidir.
    Anlaşılmayı hedeflemeyen, okuru önemsemeyen bir şair ile karşı karşıyasınız. ''Kurduğum şiirde okuru tamamen siliyorum'' demiş adam. Daha ne desin? ''Okuru sarsmalıyız, şımartılmıştır.'' diyen bir şair ile karşı karşıyasınız. Sanat çevreleri tarafından bile benimsenmemiş, takdir görmemiş, eleştiri yağmuruna tutulmuş bir şairle karşı karşıyasınız.
    Benim okumam son derece keyifli oldu ve onu çok iyi anladım diyebilirim. Çünkü önce hayatını okudum. Günlüklerini okudum. Çıktığı tv programını izledim. Söyleşilerde hangi soruya ne cevap vermiş inceledim. Kitaba başlamadan önce sanat dünyasının onu neyle suçladığını, ne sebepten bu suçlamaya gittiğini, Ece Ayhan'ın da ''bu suçlamaları reddediyorum çünkü sebeplerini anlamaya çalışmıyorlar'' dediğini öğrendim. A bu adamın böyle bir eğilimi var ama bunu şu sebeple yapmış, anlaşılamadığı için de şununla suçlanmış; ama ben onu anlayabiliyorum dedim okurken. Böyle olunca şiirin kapıları aralanıyor. Şiirinde tarih, doğa, müzik, argo, din, mitoloji gibi alanlarla alakalı ayrıntı terim ve özel isimler var. Yani tarihten birinin adı geçmiş şiirde ama siz o adamı tanımıyorsunuz. Şairin sizi göndermek istediği alana varamazsınız. Orada size bir şey hatırlatmaya çalışmış, siz bilmediğiniz için hatırlayamıyorsunuz. Bu şu açıdan eğlenceli olabilir. İkizler burcu, kova burcu falansınızdır. Bilmediğiniz bir şeyi araştırmak sizin için eğlencedir. Kimmiş bu ya der dalar okur da okursunuz. Sonra hiç unutmazsınız çünkü lisedeki tarih öğretmeniniz değil Ece Ayhan öğretmiştir size bu tarihsel bilgiyi. Misal ben askerî terimleri pek bilmem. Ama öğrenmek keyif verir. Pençik kelimesini belki lisede anlattılar bir sistemin adı ama unuttum ya da bilmiyordum belki. Penç ve yek kelimelerinin birleşiminden oluşmuş. Farsça. mmm nefis bayılırım böyle şeylere. EE bu beş ve bir ne oluyor yani? kimin beşte birini ne yapıyorlar okudum ve lisede çook sıkıcı tarih öğretmenimin bana öğretemediği (çünkü adam sıkıcı bi kere) terimi Ece Ayhan bana öğretti (çünkü karizmatik ve hiç sıkıcı değil on numara adam be). Şiirinde halk söyleyişleri (örnek: ışkırlak. fes, külah,başlık, şapka anlamlarına geliyor) ve terimler olduğundan eğer kitap okurken şu kelimenin anlamı neymiş diye bakmaya üşeniyorsanız hiç okumayın. Bilakis böyle şeylerden keyif alıyorsanız benim gibi, o zaman bayılacaksınız. Ece Ayhan, çaba göstermeyen okuyucudan kendisi hoşlanmıyor zaten. Nasıl bir şairle karşı karşıyasınız biraz ipucu vereyim: bu adam lisede Ezra Pound, Elliot, Beckett, Cummings gibi şairlerin şiirlerini ORİJİNALİNDEN okumaya çalışıyor. Lisede!
    Sonra, aklıma gelenler, farklı bir söz dizimi var şiirinde, kelime deformasyonu var, soyutlama var, uzak çağrışımlı kelimelerin bağdaştırılmasından doğan çözülmesi güç imgeler var. Bir Sosyal Bilimler Lisesi öğrencisi ya da bir Türk Dili ve Edebiyatı lisans öğrencisi su gibi içer, kana kana içer, keyif alır, coşar. Ama altyapısı ya da çaba göstermeye, araştırmaya, emek harcamaya gücü olmayan bir lise öğrencisi mesela okumasın derim. Çünkü muazzam eserleri okuyan bazı öğrencilerim kitabı hiç anlamadan geliyor. Başyapıt diyebileceğim bir film izletiyorum öğrencime ''hocam çok sıkıcıydı ne yani sonunda çocuk ölüyor'' diyor. Diyorum ki bu çocuk bunu okumasın ya, bu çocuk bu filmi izleyeceğine gitsin soldat oynasın onun olayı o çünkü. İzlese de olmuyor, okusa da o kapı ona aralanmıyor. Alice kapıdan geçebilmek için boyunu küçültecek bir hap içiyordu değil mi? Çünkü o hap olmadan denediğinde eğilip bükülse de o kapıdan sığmıyordu. Ece Ayhan şiirinin size kapı aralaması için de gerekli şartlar var. Zaten Ece Ayhan bir ''şiir okumaya giriş şairi'' değildir. Ne bileyim bazıları Erzurumlu Emrah okusa daha doğru belki o aşamada.
    Ece Ayhan, 2. yeni şiirine LOGARİTMALI ŞİİR diyor. Nasıl logaritma cetvel olmadan çözülemezse bu şiir de kolay anlaşılmaz diyor. Şahsen bütün 2. yeni şairleri için bunun geçerli olduğunu düşünmüyorum ama bu kitap için fazlasıyla geçerli. Cetvelini alan buyursun efendim. İnanılmaz keyifliydi, bayıldım. Hayal dünyamın ve beynimin geliştiğini hissettim. Çoğu şiirde kahkaha patlattım. Hatta kahkahaların biri belediye otobüsünde denk geldi. (Uyarı: kamuya açık alanlarda okumayınız.) Bir de epey yerde ''vayy canına adam nası bişey kurmuş yahu, bunu 250 sene yaşasam hayal edemezdim, vay be'' falan dedim. Belli kavramları evde sürekli tekrar edip durdum kendime, on numara yahu falan dedim duvarlara bakıp. Duvarda Ece Ayhan'ın alışılmamış bağdaştırması bana bakıyordu. Apartman değil aparthan demişti mesela bir şiirde. Çok iyiydi ya. Bir sapma bu kadar işlevsel olabilir. Kuş bakışı demiyor da anka bakışı diyor. 'Adamsın Ece Abi'' diyorum. Ece zaten onların memleketinde ağabey manasında kullanılıyormuş yerel söylemde. Bir de önyargılı bir insansanız, şiirde terbiye arıyorsanız bu kitabı da, Bukowski'yi falan da okumayın. Çünkü Ece Ayhan şiir hayatın her alanını kurcalamalıdır diyen bir şair ve her türlü konuyu işlemiş şiirlerinde. Kim ne der bakmamış. Misal ben bu kitabı okurken annem ne okuyorsun bakayım sen diye bir çıkıştı. Aa ne terbiyesiz adam ayol diyecek insanlara okutulacak bir şiir değil onunkisi. Fakat önyargısız, hayal dünyasını geliştirmeyi seven biri için de hayatının kitabı olabilir. Vaktim olsa da bir daha okusam dediğim kitaplardan. Kütüphaneye de henüz iade etmedim. En iyisi biraz okuyayım.
  •   Bir akşam, büyük Sloven şair Preseren'in heykelinin önünden geçerken, onun hayatını aklından geçirdi. Şair otuz dört yaşındayken bir gün kilisede yeniyetme bir kız görüyor. Julia Primic adındaki bu gencecik kıza derin bir tutkuyla aşık oluyor. Eski çağ trubadurları gibi bu kıza şiirler yazmaya koyuluyor, onunla evlenme hayalleri kuruyor.
      Meğer Julia üst düzey bir ailenin kızıymış, şair -kilisedeki o rastlantıdan sonra- bir saha kıza yaklaşamıyor. Ama o kısacık rastlaşma en güzel şiirlerinin esin kaynağı oluyor ve adının çevresinde bir efsane oluşturuyor. Lyubliyana'daki küçük meydanda bulunan heykelin dümdüz belirli bir noktaya baktığını görürsünüz, o bakışı izlerseniz meydanın öte yanındaki binalardan birinin taş duvarına oyulmuş bir kadın yüzü farkedersiniz. İşte orası Julia'nın yaşamış olduğu evdir. Preseren ölümünden sonra bile, sonsuza kadar, İmkansız Aşk'ına bakmayı sürdürecektir.