• Hermann Broch, 1886’da Viyana’da doğdu. Hitler’in Gestaposunun zulmünden, James Joyce ve arkadaşları sayesinde kaçarak Amerika’ya iltica etti. Aslında bir tekstil mühendisidir. Sonradan ticareti bırakıp felsefe ve psikoloji dersleri alarak edebiyatçı kimliği kazanmıştır. 1931-36-50’de yazdığı üç önemli romanı vardır. 1951 yılında New Haven’da vefat etmiştir. Dünyaca bilinen en büyük eseri, yazarın 1935-45 yılları arasında on yıl süresince üzerinde çalıştığı “Vergilius’un Ölümü” romanıdır.

    Ahmet Cemal’i, günümüz Türk Edebiyatı ile iç içe olan herkes sanırım tanıyor. Yazar ve çevirmen kişiliğinin yanında akademisyendir kendisi. Hocalığının kalitesini bilmiyorum ama çevirmenliğine asla laf ettirmem. İncelediğim bu çeviri eseri de yine usta işi olmuş. Dile kolay, tam kırk sene süren, kanaviçe gibi işlenmiş bir çeviri çalışmasıdır bu eser. Aslında Cemal’in öz be öz torunu diyebiliriz “Vergilius’un Ölümü” romanı çevirisi için.

    Büyük ozan Vergilius’a gelince: Tam ismi Publius Vergilius Maro. M.Ö. 15 Ekim 70 yılında İtalyan’ın Montua-Andes-Cisalpine bölgesinde, Roma Cumhuriyetinde doğmuş, çiftçi bir ailenin iki oğlundan biridir. M.Ö. 21 Eylül 19 yılında –Roma şehrinin kuruluşunun tam 737. yılına denk gelen zamanda- İtalya’nın Brundisium kentinde de vefat etmiştir. Öldükten sonra hemen tüm servetini, üvey erkek kardeşi olan Valerius Proculus’a bırakmıştır. Öğretici, epik ve pastoral şiirleriyle tanınan bir şairdir. Akımı Augustian şiiridir. Şairin ölümünden sonra, Shakespeare, Bacon (aslında bu ikisi de aynı kişi kanımca!) ve Milton gibi büyük şairleri derinden etkilemiştir. En büyük eseri elbette “Aeneis Destanı” dır. Roma İmparatorluğunun kuruluşunu anlatan bu büyük destanda anlatılansa şudur: Vergilius’un en büyük destekleyicisi ve Roma İmparatorluğunun kurucusu olan büyük Sezar “Gaius Julius Caser Octavianus Augustus” un büyük büyük babası olan Troyalı kahraman Aeneas’ın, Yunanlılara karşı verdiği savaştaki büyük kahramanlıkları anlatılır. Vergilius, yazdığı destanın hikâyesinin geçtiği, Yunanistan’ın Ilion kentine yaptığı ziyaretten hastalanarak döner ve Brundisium’da ölerek büyük destanının yazılmasını tamamlayamaz. Ayrıca Vergilius, sağlığında başkaca üç pastoral yazmıştır: Georcica, Bucolica ve Culex.

    Nietzsche’nin “Zerdüşt Böyle Buyurdu” sunu, Goethe’nin “Faust” unu ve Dante’nin “İlahi Komedya” sını da okumuş biri olarak şunu fark ettim ki, Broch, bu kitapları çok iyi etüt etmiş. Ve kanımca, o da destansı bu tip bir kitap yazmak istemiş. Dante’nin Beatrice’i vardı mesela, Broch’un da bu romanda Plotia’ sı var. Faust ve Zerdüşt’te iki yazar da çok fütürist göndermeler yapıyorlardı; üstün insan, ahret hayatı, tanrı inancı, doğruluk-iyilik-erdem vb. üzerine. Bu kitapta da bolca var bunlar. Ben bu romana bir isim taktım aslında: Sanrılar Destanı! Çünkü Broch, Vergilius’un ağzından, tüm roman boyunca, büyük ozanın son nefesini verdiği o elim gün boyunca, aklından geçen tüm ikilemleri-keşkeleri-geriye ket vurmaları-erdem kaygısını-öğretme açlığı vb.ni yazıya dökmüştür. İncelediğim bu kitap için edebiyat çevresinde her ne kadar felsefik bir roman dense de, aslında epik şiir tadında bir roman olmuş bu eser. Neden derseniz, oldukça uzun cümleler, devrik cümleler, şiir tadında sembollerin havada uçuştuğu bir yazıt var karşımızda. İlk yarısında, Sayın Cemal kusura bakmasın, çok sıkıldım. Ölmekte olan hasta bir adamın sanrılarını dinledim iki yüz sayfa boyunca. Ne zaman ki, iki yüz ellinci sayfalar civarında, büyük Sezar Octavianus Augustus devreye girdi de romana renk geldi biraz. Eleştiri her ne türdeki eser için yapılırsa yapılsın, eleştirmenin görevi eseri iyi veya kötü olarak yorumlamak değil, aksine eserin içeriğini ve anlatmak istediğini açıklamak olmalıdır. Ben de elimden geldiğince bu şekilde yapacağım…

    Romanı üçe bölebiliriz: İlk bölümde Vergilius, Ilion şehrine yaptığı ziyaretten İmparatorun kendisini de yaş günü şenlikleri için Brundisium’a taşıyan özel gemisi içerisinde, çok hasta bir halde döner. Ateşler içerisinde sanrılar görmektedir. Ve ansızın içine bir kurt düşer. En büyük eserini, Aeneis’i yakmaya karar verir. İkinci bölümde, Augustus devreye girer ve Vergilius’u eserini yakmayıp saklamasını salık vererek hem kendisine, hem de tüm Roma İmparatorluğuna ithaf etmesi gerektiğini ona kabul ettirmeye çalışır. Üçüncü bölümde ise; Vergilius’un, Aeneis’in el yazmalarının mirasçıları olarak tayin ettiği en yakın iki arkadaşı, tüccar Platius Tucca ve şair-dilbilimci Lucius Varius Rufus ile yeni vasiyetnamesi hakkında yaptığı görüşmeler vardır. Vergilius’un Aeneis Destanı’nın bir kısmını daha önce okudum. Ayrıca Dante’nin “İlahi Komedya” eserinde olan Vergilius dizelerini de biliyorum. Vergilius gerçekten de büyük bir ozan, ayrıca örnek alınabilecek bir kişiliğe sahip…

    Balzac’ın “Meçhul Eser” uzun öyküsünü okuyanlar bilir. Hani bir ressamın en büyük eserimi yaratacağım diye delirip kendi kabuğuna çekilmesi, neredeyse tüm aklını ve servetini yitirme noktasına gelip insanlardan sakladığı o büyük eserinin aslında tuvaline çiziktirdiği saçma sapan bir rezalet olması gibi. Hatta Balzac’ın eseri piyasaya çıkar çıkmaz, Marx bu öyküyü hemen alıp okur. Sonra da içine bir kurt düşer. Kendisinin henüz piyasaya sürmediği o en büyük eseri “Kapital” i, okuması ve yorumlaması için Engels’e gönderip onun da onayını almak istemesi durumu manidardır. Çünkü Marx, “Meçhul Eser” de hikâye edilen o büyük ressamın durumuna düşmekten korkmuştur. Bu romanda da sanki Vergilius, bu tip bir sanrıya kapılıp herkesin methettiği bu önemli eserinin, Aeneis Destanı’nın aslında tamamen kötü yazılmış eksik bir şiir olduğu fikrine kapılması ile tüm eseri yakmak istemesi, etrafındaki insanların Vergilius’un aklını yitirip delirdiğini düşünmesine ve Vergilius’un hastalığından dolayı sanatçı kaprisi yapıyor sanılmasına neden olmuştur. Kanımca romanda anlatılan hikâyenin esansı niteliğinde olan şu cümleyi sizinle paylaşayım (Sf. 205):

    -Ah, evet, sılaya dönüş! Sılaya dönmesine izin verilen, Yaradılış’a geri döner, başlangıcın ve sonun akıcı sınırlarının arkasındaki kavranabilir ve kavranamaz ne varsa hepsinin ötesinde, en son düzenin varlığını sezdiği noktaya döner, içersinde iyi ile kötünün kaderin çıplak şekli halinde donup kaldığı kargaşadan kaçar, yüzünü kavranılamaz ötesi aşina olan içersinde saklar, o aşina olan ki, sert bir yumuşaklıktaki sesi, verilen hükmü bildirir, varlığı tekrar şekilden çözer, iki yana ayırır-

    Romanın finaliyle ilgili size herhangi bir kopya vermeyeceğim. En azından günümüzde Aeneis Destanı’nı hala okuyabiliyorsak –elbette bu roman bir kurgu da olsa- Vergilius’u eserini yakmaktan dostlarının vazgeçirdiğini söyleyebilirim size. Sekiz-on dizgi hatasına rağmen İthaki yayınlarını kutluyorum. Cesaret isteyen bir işin altından kalkmışlar, ellerine sağlık. Bir çevirmen olarak meslektaşım olan Sayın Cemal ‘i de kutlarım, harika bir Türkçe ile tertemiz bir çeviri yapmış, elleri dert görmesin. Çevrilmesi kırk yıl almış bu eseri, uzun cümleleri nedeniyle belki okuması zor. Ama ortaya konan emeğe saygı adına bu zorluğa katlanıp sizlerin de okumasını diliyorum.

    Süha Demirel, 2 Mart 2015.
  • Spoiler İçerebilir !!!

    *Kısa Bilgi*

    Sefiller, Victor Hugo tarafından yazılan toplumsal romandır. İlk olarak 1862 yılında yayınlandı. 19. yüzyılın en büyük eserlerinden biri olarak kabul gördü. Hugo, bu destansı romanında, seçkin sınıftan olmayan halkın ve toplum dışında kalmış insanların da dünyalarına, duygu ve düşüncelerine yer vermiştir. Dünyada yazılmış ilk sosyal romandır.

    *Konu*

    Jan Valjean, ailesini doyurmak için ekmek çaldığı için kürek mahkumu edilir. Kaçmaya çalışmasına rağmen başarılı olamaz. Özgürlüğüne kavuştuğu zaman öfke ve ümitsizlik içindedir. Fransa'nın güneyinde bir kasabaya gider;iş arar ama kimse ona iş vermez. Kasabanın psikoposu ona yardım eder. Valjean ise bu iyiliğe onun değerli yemek takımını çalarak karşılık verir.Yakalanarak psikoposun yanına getirilir. Psikopos yemek takımlarını ona hediye ettiğini söyler iki de gümüş şamdan verir. Valjean bundan etkilenerek iyi insan olmaya karar verir. Valjean, Madlen takma adıyla mücevher imalatçılığı yapar. Kasaba halkının güvenini kazanarak belediye başkanı seçilir. Polis müfettişi Javer ondan şüphelenir. Onu yakalayacağı sırada başka bir yerde Valjean olduğu söylenen birinin yakalandığını öğrenir. Javer, Madlen'den özür diler. Madlen ise masum birinin acı çekmesini kabul edemez ve gidip teslim olur. Birkaç yıl sonra kaçar, kuzeye giderek yanında çalışan Fantin'in kızı olan Kozet'i evlat edinmeyi amaçlar. Manastırda bahçıvanlık yaparak Javer'den kurtulur. Kozet büyüyünce Marius'a aşık olur. Valjean'ın rızası olmadığı halde görüşmeye devam eder. Ülkede iç çatışma başlar. Valjean ve Marius sosyalistlerin yanında yer alırlar. Valjean, çatışmada sosyalistler tarafından öldürülmek üzere iken Javer'i kurtarır. Javer gururuna yediremez ve intihar eder. Marius, bir çatışmada yararlanır. Valjean ona yardım eder ve Kozet ile aralarına girmemeye karar verir. Valjean ölüm yatağında iken, psikoposun verdiği şamdanları kendisini ziyarete gelen Kozet ve Marius'a verir ve ölür.

    *Düşüncelerim*

    Sefiller, Victor Hugo ile tanıştığım eser oldu. Yazarın en büyük eseri olan bu romanı okumak gerçekten heyecan vericiydi. İçeriği o kadar harika ki okurken sürüklenip gidiyorsunuz. Dünya edebiyatının en büyük başyapıtlarından kabul edilen bu eser gerçekten anlatıldığı kadar varmış diye düşünüyorum. Kahramanımız basit bir suç işlemek zorunda kalıyor ve tüm hayatını işlediği bu suçun bedelini ödemekle geçiriyor. Kovalamaca ve iyi-kötü savaşı içinde geçen bu romanda haksız bir yargı ile toplumdan dışlanmış bir insanın neler yaşayıp, neler hissettiğini görüyoruz. Yazıldığı dönemin tüm özelliklerini ve insan tiplerini barındıran roman adeta 19. yüzyıl Fransa'sına ayna tutuyor. Ayrıca kitapta dini semboller kullanmış ve din kavramının en büyük özelliğinin ruhu aydınlatması olduğu anlatılmak istenmiştir. Kitapta aslında her insanın içinde iyilik olduğu ve bu iyiliği ancak kendisinin ortaya çıkarabileceği fikri de okuyuculara aşılanmak istenmiştir. İnsanda şefkat, merhamet ve sevgi duygularını uyandıran, insan olmanın gereklerini hatırlatan harika bir başyapıt...Sözün özü şu ki;herkesin kitaplık rafında bulunması gereken, herkesin okuması gereken güçlü, akıcı ve sürükleyici bir dille yazılmış muhteşem bir kitap olduğu kanısındayım.

    ⭐Devamının kitapla bir ilgisi yok. Victor Hugo'yu merak edenler için eklemek istedim.⭐

    *Yazar Hakkında Bilgi*

    Victor Hugo, 1802’de Fransa’nın doğusundaki ufak bir şehirde doğar. Babası Napolyon ordusunun önemli komutanlarından biri, annesi ise denizcilikle geçinen bir ailenin kızıdır.
    Victor, çocukluğu boyunca babası ve iki abisinden hiç sevgi göremez. Bunun üzerine annesi, diğer çocuklarına nazaran Küçük Victor’a daha fazla ilgi ve şevkat gösterir. Annesiyle aralarındaki bu güçlü bağ, hayatı boyunca sürecektir. Hugo büyüdükçe, annesi ondaki cevheri sezip yeteneklerini geliştirebilmesi için elinden geleni yapar.
    Hugo’nun yetiştiği yıllar, Napolyon’un savaştan savaşa koştuğu yıllardır. Babasının ordudaki görevi sebebiyle, çocukluğu boyunca ailesiyle oradan oraya göç etmek zorunda kalır. Sonunda Paris’e yerleşirler.
    Paris’te oturdukları evlerden biri onun çocukluk anılarında yer tutar: “Ne yazık ki pek kısa süren sarışın çocukluğumda üç hocam oldu benim: Bir bahçe, yaşlı bir rahip, bir de annem.” Sözünü ettiği yaşlı rahip ise karısı ile birlikte ev ev dolaşıp, işçi çocuklarına okuma yazma öğreten Mösyö La Rivière’dir. Hugo’lara da sık sık gelir ve üç kardeşe Latince dersi verir.
    Victor’a çocukluğunda yön veren kişilerden biri de vaftiz babası General Lahorie’dir. Küçük çocuğun okumaya pek meraklı olduğunu ve zekasının da büyük eserleri kavramaya elverişli olduğunu gören Lahorie, onu Latin tarihçilerle tanıştırır.
    Victor Hugo’nun çocukluğu sıkıntılarla geçer. Hafta sonlarında abisi Abel tarafından pek sert ve cimri bir kadın olan halasına bırakılan Victor, babasının kendisine verdiği harçlıkla kitap ve defter bile alamaz.Genç şair, 15 yaşına henüz bastığında, Fransız Akademisi’nin düzenlediği bir şiir yarışmasına girer. “Hayatın çeşitli durumlarında bilginin sağladığı mutluluk” konusu üzerine yazdığı 300 dizelik şiiri, yarışmada mansiyon ödülü alır. Akademi üyeleri çocuk denecek yaştaki şairin üstün yeteneği karşısında şaşkına döner. İçlerinden biri onunla şiirsel mektuplarla yazışmaya girişir. Şairlik hayatına resmen adım atan Hugo, 17 yaşına geldiğinde de Toulouse Akademisi’nin şiir yarışmasında en büyük ödülü Altın Zambak’ı kazanır.
    Kardeşiyle beraber, bir edebiyat dergisi yayınlamaya başlar. Burada bütün kalem denemelerine geniş bir alan bulan Victor Hugo’ya, Chateaubriand “Dahi, yüce çocuk” iltifatında bulunur.
    Kendisini tümüyle edebiyata veren Hugo’nun ilk büyük eserleri gelmekte gecikmez. “Övgüler, Çeşitli Şiirler” adlı ilk kitabı, o 20 yaşındayken yayınlanır. Gerek Paris edebiyat çevrelerinde, gerek yayın hayatında ünü gittikçe yayılan şairin şiir ve roman kitapları birbiri ardına yayınlanmaya başlar.
    Devrimler Fransası’nın çalkantılı atmosferinde Hugo’nun siyasi tavrı, uzun süre netleşemez. Önceleri annesinin etkisiyle Kralcı olarak yetişen Hugo, daha sonra Cumhuriyetçiliğe yönelir. “Sefiller” adlı ölümsüz eserini yazacağı olgunluk çağına doğru emin adımlarla ilerler.

    Okuduğunuz için teşekkür ederim
  • Cahit Zarifoğlu’nun şiiri bunca anlaşılmaz, kapalı ya da zor anlaşılır bulunmasına rağmen, şimdiye kadar hiçbir aklı başında şiir okuyucusu (eleştirmen ya da okuyucu olarak) bu şiirleri reddetmek, yok saymak cesaretini gösterememiştir.
    Rasim Özdenören
    Cahit Zarifoğlu’na ait hangi metin olursa olsun, O'nun dünyasına, bir iklime geçer gibi girerseniz. Yeni bir iklime girmenin ne gibi etkileri oluyorsa, nasıl değiştiriyorsa insanı öylece değişirsiniz.
    Alim Kahraman
    Kendinden sonra yazmaya başlayan genç Müslüman şairlere, hangi özellikleriyle yol göstermiş olursa olsun, O'ndan sonrakiler, O'nda ders alınacak bir taraf bulacaklardır. Hem şiirin kendine mahsus kaliteleri bakımından, hem Müslüman bir şairin dünya hayatındaki temayülleri bakımından.
    İsmet Özel
    Cahit Zarifoğlu o hale gelmişti ki, kendi dünyası içinde bir şiir dili kurmuştu ve bunu çok iyi kullanırdı. Yani şiire, o anlatılmaz olana ait bir durum çıktığı zaman, bir algılama olduğu zaman, onu hemen anında şiire döküverirdi.
    Erdem Bayazıt
    Kanaatimce Cahit’in şiiri belli bir kalıp içerisinde hemen formüle edilebilecek, anlatılabilecek bir hüviyet taşımıyor. Cahit, eski tabirle şair-i maderzat, anadan doğma şair idi.
    Akif İnan
    Türkçe’de hem ahenge ulaşmak hem de duygu iletişimini sağlamanın belki de en çetin bir şairlik görevi olduğu günümüzde, bir de buna ‘avucunda kor tutmayı’ eklemişti. ‘Hâl’ini iyiye doğru sürekli yüceltirken, ‘şiir’ni de yeni ‘hâl’ine uydurma savaşımında idi.
    Prof. Dr. Hüseyin Hatemi
    Ece Ayhan’a sordum, ona göre “Cahit Zarifoğlu” şiirde yapı sorunun en iyi kavramış bu konuda örnek gösterilebilecek sanatçılardan biri. Kolsuz Bir Hattat’ta da ayrıca belirtmiş bunu.
    Cemal Süreya
    Cahit Zarifoğlu’nun şiirini ve düzyazısını o uzaklık, ayrılık gayrılık içinde ancak kendi uzlet köşemden izleyebiliyordum. Kamplaşma havasında kendine yer bulamayacak bu ince şiir, kapalı ama mutlaka sanatkârca düzyazı, kendine özgü değerleri daima korurdu.
    Selim İleri
    Cahit Zarifoğlu’nun şiiri, bütün diğer yapıp ettiklerini de, hatta müstear adla yazdığı ‘okuyucuya cevaplar’a varıncaya kadar bir çok şeyi aydınlatan veriler olarak alınabilir sanıyorum. Bu şiir, insanı çok yalın halinde kavrayan bir şiir.
    Nâbi Avcı
  • "Büyük bir şairin görevlerinden biri, insanların duygularını daha iyiye götürmek, bu duyguları daha saf, akılcı ve sürekli kılmaktır. Kısaca, insanı Doğa'ya uyumlu bir hale getirmektir şairin görevi"
    Alain De Botton
    Sayfa 153 - Sel Yayıncılık
  • Haksızlık, on iki yıllık hapishane yaşantısının ardından da yakasını bırakmaz şairin. Nazım Hikmet, askere çağrılmaktadır.
    Hamidiye gemisinde yaptığı bir yıllık stajyer subay görevi sırasında Nazım Hikmet ciğerlerini üşütmüş ve çürüğe çıkarılmıştır. Şair, çok sevdiği denizcilik mesleğinden ayrılmasına neden olan 'hastane raporuyla askerlik şubesine gitse de, bir sonuç
    alamaz. Hapishane günleri sırasında kalp ve ciğer rahatsızlıkları olduğunu gösterir raporlar da gözardı edilir ve kendisine askerlik yapmak üzere Sivas'ın Zara ilçesine gitmesi söylenir.
    İşte, 'dürüst ve adil' olduğunu söyleyen kimilerinin, Nazım Hikmet'e yapılan haksızlıkların hesabını sormak yerine, onun
    'vatan haini' olduğunu dillerine doladığı süreç kısaca böyledir.
  • Böyle bir dünyada nedir görevi şiirin
    İşte şairin öncelikle yanıtlaması gereken soru
  • Ahmed Arif için inceleme yapmak bir hayli zor benim için. Bu yüzden sadece içimden gelenleri yazabilirim.

    Ahmed Arif şiirleri tıpkı el değmemiş organik bir meyve gibi, bir kez tadını aldınız mı başkasını zor arıyor gözleriniz, şiire bakış açınız değişiyor. Ki benim için öyle olmuştu.

    “Halkımın duygularına, yaşadıklarına yobaz ve yabancı değilim ki, şiirlerimde olayım,” diyor şair.Bu yüzdendir ki yaşadıklarını tüm çıplaklığıyla tüketmiştir şiirlerinde.

    Her gün evinin önünden geçtiğim (Şimdiler de müze görevi görmekte.) şairin, Anadolu içinde öyle kocamış ki yalansız, süssüz ve tüm yalınlığıyla yansıtmıştır şiirlerine. Şahsi fikrim olarak, bu yüzden çok özünsenmiş ve daha çok değer görmüştür.

    Halkın içinden çıkan şair; Toprağın, emekçinin, insanın, törenin, mahpus olanların, aşıkların, anadolunun, Dicle’nin ve Diyarbekir’in bütün hüzünlerini yüreğinde büyütüp bir isyan bayrağı çekip yaşıyormuşçasına savurmuş şiirleriyle.

    Ah o Uy Havar! Deyişin Ahmed, yakar bütün Diyarbekir sokaklarını, Kırklar Dağı dile gelir.
    Adil ve Suzan ağlar, Kaç Leylim gece de senin sevdana, utanır Dicle, utanır aşıklar, utanır ve dahi tüm zindanlar. Utanırlar ki; bilmemişler, görmemişler senin sevdanı.

    Ben de bilmemişem, her geçende evin öğünde baş çevirmiş duymamışam isyanını.