• OĞUZ ATAY

    Oğuz Atay; 1934 yılında dünyaya gözlerini açmıştır. Hayatı boyunca cumhuriyet dönemi roman ve hikaye yazarlığı yapmıştır. Öğrenimini İTÜ İnşaat fakültesinde tamamlamıştır. Öğrenimi sonrasında İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi İnşaat bölümü'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır.
    Atay, akademisyenliğe devam ettiği sırada çeşitli gazette ve dergilerde yazılar yayınlamaya başladı. İlk romanı, Atay'ın çarpıcı tarzını ortaya koyan "Tutunamayanlar" oldu. Roman, 1970'te bitti ancak 1972'ye kadar yayınlanamadı. 1970 yılında "Tutunamayanlar"la TRT Roman Ödülü'nü kazandı. Romanıve anlatım biçimi birçok kesimden övgü topladı.
    Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan Tutunamayanlar, eleştirmen Berna Moran tarafından, "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" olarak nitelendirilmiştir. Moran'a göre Tutunamayanlar'daki edebi yetkinlik, Türk romanını çağdaş roman anlayışıyla aynı hizaya getirmiş ve ona çok şey kazandırmıştır.
    Atay'ın büyük etki yaratan eseri Tutunamayanlar'ı 1973'te yayınladığı Tehlikeli Oyunlar adlı ikinci romanı izlemiştir. Hikâyelerini Korkuyu Beklerken başlığı altında toplayan Atay, 1911-1967 yılları arasında yaşamış Prof. Mustafa İnan'ın hayatı konu eden Bir Bilim Adamının Romanı'nı 1975 yılında yayımlamıştır. 1973 yılında yayımlanan Oyunlarla Yaşayanlar adlı oyunu Devlet Tiyatrosu'nda sahnelenmiştir. Atay, beyninde çıkan bir tümör nedeniyle büyük projesi "Türkiye'nin Ruhu"nu yazamadan 13 Aralık 1977'de, İstanbul'da hayatını kaybetmiştir. Edirnekapı Sakızağacı Mezarlığı'na defnedildi.

    Yayımlanmış eserleri
    Tutunamayanlar (1972)
    Tehlikeli Oyunlar (1973)
    Bir Bilim Adamının Romanı (1975)
    Korkuyu Beklerken (1975)
    Oyunlarla Yaşayanlar (1975)
    Günlük (1987)
    Eylembilim (1998)

    📌 BEHÇET NECATİGİL

    1916 yılında İstanbul'da doğdu, 1970'da İstanbul'da öldü. Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi.

    1936'da Kabataş Erkek Lisesi'nin edebiyat bölümünden birincilikle mezun oldu.İstanbul Yüksek Öğretmen okulu ve edebiyat bölümünden mezun oldu. Kars'ta, Zonguldak'ta, Kabataş Erkek Lisesi'nde ve İstanbul Eğitim Fakültesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Kabataş Erkek Lisesi'nde Demir Özlü, Hilmi Yavuz gibi yazar ve şairlerin öğretmeni oldu.

    İlk şiiri, lise öğrencisi olduğu yıllarda Varlık Dergisi'nde çıktı. O tarihten ölümüne kadar hep eserler verdi. Şiirlerinde evler, aile, çevre, aşk, bunalım, hastalık, yalnızlık ve ölüm temalarını işledi. Eski ve yeni kelimeleri ustaca şiirine yerleştirdi. Sağlam ve tutarlı bir şiir dünyası oldu.

    Şiir kitapları dışında, düz yazılarını topladığı Bile/Yazdı adlı eseri de bulunmaktadır. Almanca'dan çeviriler yapan Necatigil, radyo oyunları da yazmıştır. Bu alandaki çalışmalarını; Yıldızlara Bakmak (1965), Gece Alevi (1967), Üç Turunçlar (1970), Pencere (1975) kitaplarında topladı.

    Ailesi ölümünden sonra, Necatigil Şiir Ödülü'nü her yıl verilmek üzere oluşturdu. Ayrıca Kabataş Erkek Lisesi 3 Fen-F sınıfına Behçet Necatigil Dersliği adı verildi.
    Behçet Necatigil, 16 Nisan 1916'da İstanbul'da doğdu. Kastamonulu Babası Necati Efendi, annesi Bedriye Hanım’dır. Hasta olan annesi, şair henüz iki yaşındayken vefat etti.
    Babasının işleri nedeniyle İstanbul’dan babasının memleketi Kastamonu’ya dönüş yaşandı. Orada hastalandı şair ve yeniden İstanbul’a döndüler. 1931 yılında Kabataş Lisesi’ne orta ikinci sınıftan başladı ve 1936'da okulun edebiyat bölümünden birincilikle mezun oldu.
    İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nu 1940 yılında bitirdi. Kars Lisesi’nde başladığı edebiyat öğretmenliğini, İstanbul Eğitim Enstitüsü’nde 1972 de emekli olarak sona erdirdi. 13 Aralık 1979 tarihinde ölüm kapısını çalana kadar emeklilik günlerini evinde edebiyatla yoğunlaşarak, çalışarak geçirdi. Ölümle dalga geçmesini de bilmişti şair:

    "Uzayacağa benzer,
    Tutuştuğumuz lades.
    İşi gücü bırakıp
    Mezarlığa nazır
    Bir eve taşındım
    Ölüm, sen beni aldatamazsın,
    Aklımda!"

    İlk şiiri 1935 yılında Varlık Dergisi’nde çıktı. Kastamonu’da edebiyat öğretmeni 1930 yılında Necatigil’in okul defterine şu notu düşmüştü: "Yarının iyi bir kalemine sahipsin. Boş durma, oku!" O çocuk ileride "her aşktan geriye kaç şiir kalır, ona bakalım!" diyerek aşkı şiirle sorgulayacak güçte bir şair olacaktır.

    Yazın dünyasında çok çeşitli eserler verdi. Şiir başta olmak üzere, tiyatro oyunları, radyo tiyatroları yazdı. “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü” (1960) ve 220 Türk yazarından 750 roman, hikâye kitabı ve oyunun konu özetlerini veren “Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü” (1979) gibi edebi bilim dünyasına eserler kazandırdı. Çeviri çalışmalarını Almanca dilinden gerçekleştirdi. Birçok ödül aldı; bir çok kitabı yayımlandı. Özellikle yeni kuşak tarafından son yıllarda neredeyse yeniden keşfedilen bu büyük şairin yaşamöyküsünü ve eserlerini uzatarak yazmaktan yana değilim; merak eden bunları zaten kolayca bulabilir.

    Beşiktaş Camgöz Sokağı'ndaki 22 numaralı ahşap evde yaşadı önce ailesiyle. Camgöz Sokağı'nın adı artık "Behçet Necatigil Sokağı"dır. 1964 yılında yine Beşiktaş'ta, Nüzhetiye Caddesi üzerindeki Deniz Apartmanı'nın bir dairesini satın alarak oraya taşındılar. Necatigil, ölümüne dek bu apartmanın 23 numaralı dairesinde yaşadı.

    Bir yazıda kullanmak üzere ajandama bir not almışım: “Yazar önce odasından çıkar, sonra evinden, sonra şehrinden, sonra ülkesinden; yazarken olgunlaşır, yoğunlaşır, esrir, yetkinleşir. Önce ülkesine döner, sonra şehrine sonra evine, sonra odasına.” Bu söylem sanki Behçet Necatigil’i anlatıyor. Evine, odasına dünyayı, evreni sığdıran bir şairdir o. Öğrencilik ve öğretmenlik yılları yani yaşamı eviyle okul arasında geçti. Çok sınırlı sayıda dostu olan Behçet Necatigil’in odası Hilmi Yavuz’un deyişiyle dünyadan büyüktür. Yalın ve dingin bir yaşamın içinde düşünsel ve dilsel fırtınalar vardır.

    Necatigil kalabalıklara karışmayan özgün yaşamıyla varoluş felsefesinin biricik yaratıcı insan tanımlamasına çok uygun bir yaşam sürdü. Şiire felsefeyi yedirdi ve felsefeyi şiirle aşabildi. Oryantalizmin tuzaklarına kapılmadan Doğu ve Batı kültürünü ustalıkla harmanladı.
    “Biz de gittik, önemli mi? Bizim de şiirlerimiz – Çevrildi. Batı dillerine. Bir batılı geçtiğim çizgilerden – Geçmedikçe – Ne kadar anlar beni – Sirklerde zebra. Eğlencelik arar gibi – Okuyacaksa beni – Kalsın istemem ondan gelecek – Hayır. Ben kendi yurttaşlarıma - Anlatamıyorsam derdimi – Kalsın - Kalsın daha iyi!"

    Şair bir sözcüğe, bir söyleme, bir dizeye birden fazla anlam yükleyerek ilk bakışta basit gibi duran şiirlerin sihirbazıdır. O basit gibi duran şiirleri okumak çok keyif verir, derinine inmek için okuyucudan çaba ister şiir;neredeyse bir Behçet Necatigil mihmandarına gereksinimi vardır okuyucunun. Onun şiirinde anlam tek değildir.

    Şiir kitapları

    Kapalı Çarşı (1945)
    Çevre (1951)
    Evler (1953)
    Eski Toprak (1956)
    Arada (1958)
    Dar Çağ (1960)
    Yaz Dönemi (1963)
    Divançe (1965)
    İki Yürümek (1968)
    En/Cam (1970)
    Zebra (1973)
    Kareler Haklar (1975)
    Sevgilerde (1976)
    Beyler (1978)
    Söyleriz (1979)

    Bugün 13 Aralık 2017. Yıllar önce bugün Oğuz Atay hayata gözlerini kapadı. Gün dönmeden anmalıyım...

    Aslında çok naif, fazlasıyla romantik ve sanat ruhlu bir kişilikti. İlk engeli babasıydı. İkincisi de hayatı yaşarken tercih ettiği yollar oldu sanırım. Yaşarken hak ettiği şöhrete maalesef kavuşamadı. Oysa bugün adını bilmeyenimiz yok. Çünkü “Tutunamayanlar” raflardan hiç eksilmiyor. Çünkü Olric’in her bir cümlesi dillere pelesenk. Çünkü o artık popüler kültürdeki yerini buldu.

    Bir yandan da her şeyin bir zamanı var ve ondan önce hiçbir şey gün yüzüne çıkmıyor işte.
  • Eco’ya Dair

    Umberto Eco’nun ikinci romanı olan Foucault Sarkacı, bilinen roman türlerinden hiçbirine benzemez. Onu aslında bir “Tarih ve Bilim Romanı” ya da “ECO-Romanı” diye adlandırabiliriz. Foucault Sarkacı, birbirinin içine geçmiş çok-katmanlı, birçok farklı ortamla ve bilim dalıyla paralellik kurularak okunabilecek, usdışı düşüncenin neredeyse altı asırlık tarihinin 912 sayfalık bir macerası. Pozitif bilimlerin yanında, paydaşları günümüze dek ulaşmış gizemciliğin, Ortaçağı da içine alan uzun soluklu, içinde bilim ile büyünün melezlendiği, casusluk ve gerilim tadında bilimsel bir hafiyelik öyküsü. İncelediğim kitap, 2003’te yayınlanan ve 648 sayfa olan 7. baskıydı (çok küçük puntolu). Günümüzdeki ise; Can Yayınlarından 912 sayfalık, göz dostu, 2013 baskısıdır.

    Umberto Eco’yu hemen hepiniz tanıyorsunuz. O, akademik dünyada, hala yaşayan gerçek bir ilahtır. Semiyoloji –göstergebilim- üzerine yüzlerce makalesi, onlarca kitabı, öğrencilerine verdiği binlerce saatlik dersleri malumunuzdur. O bir akademisyen, gazeteci, filozof, çevirmen, yazar, radyocu ve televizyon programcısıdır. Gizemcilik üzerine çok fazla okuduğu da aşikârdır. Romanı yazması tam sekiz sene sürmüş. Gizemcilik üzerine bu kadar fazla şey bilmesine rağmen aslında, gizemcilikle uğraşan, bu konuda hayatını heba edenlere karşı aslında bir gizli alay, dokundurma, kısaca yergide bulunmuştur romanıyla. Kanımca Eco, tüm bu safsataların düpedüz insan ömrünü boşa tüketmekten uzağa gidemeyeceğini düşünmüş ve bunu da bu detaylı çalışmasıyla okuyucularına ispat etmiştir adeta.

    Shakespeare ve Francis Bacon Meselesi

    Romanın hikâyesine geçmeden önce, romanda sıkça zikredildiği şekilde, aslında Shakespeare’in yaşamadığına, Shakespeare imzasıyla yayınlanmış eserlerin tümünün (“Yeni Atlantis” in yazarı) Francis Bacon’ın yazdığına dair bir takım göndermeler vardır romanda. Eco’nun bu varsayımını (romandaki “Plan” aslında Shakespeare’in tüm oyunlarında gizlidir) destekleyenlerin hiç de küçümsenmeyecek delilleri de var biliyorsunuz. Bacon, yazdıklarını yaşadığı dönemde İngiltere’de bunların hor görülen, küçümsenen türde eserler olması dolayısıyla William Shakespeare imzasıyla yazmış olabilir. Shakespeare; bilindiği üzere bir kasap çırağıdır, hiçbir eğitim almamıştır. Ne anne-babasının ne de kendi çocuklarının-eşinin okuma-yazma bilmemesi manidardır. Yine Shakespeare’in elinden çıkma herhangi bir mektubun, belgenin olmaması, ayrıca ona yazılmış bir borç mektubu dışında bu kadar önemli bir şairin ilgi alaka gördüğünün herhangi bir eşyanın bile olmaması, onu hayali bir kahraman durumuna düşürmektedir. Aslında, Rönesans ve 18. yy. Aydınlanmasına böylesine etki etmiş sanatçı kişiliklerden ikisinin aslında tek kişi olup olmadığının bir önemi de yoktur. Bu arada Bacon’ın eserlerinde, Eco’nun bu romanındaki gibi, Masonlukla ilgili pek çok sembolik ayrıntı da hakkıyla işlenmiştir. Peki, tüm o oyunların yazarı Shakespeare değilse, kimdir? Bu sorunun cevabı olarak birçok kişi öne sürülmüştür. Aralarında en tanınmışı ünlü filozofumuz Francis Bacon’du. Ama geçtiğimiz yıllarda eldeki kanıtların artması, bu kişinin 17. Oxford Kontu Edward de Vere olduğu görüşünü de güçlendirmektedir.

    Romana Dair

    İncelediğim baskıda, 601 sayfa olan romanın diğer 47 sayfası “Dipnotlar, Sözlükçe ve Kaynakça” için ayrılmıştır. Romanda; sağ-sol çatışmaları, öğrenci hareketleri, yeniden hortlayan Faşizm, Bahia ve Voodoo gibi üçüncü dünya dinlerinin ayinleri, 2. Dünya Savaşındaki anılarla ilgili geçmişe dönüş sahneleri, gizemli Albay Ardenti, İtalyan Polis Müfettişi Agliè, Tapınakçılar, BGKY (Basın Giderlerini Karşılayan Yazarlar) kavramını yaratan Garamond Yayınevi, Kabbala, Musé des Arts et Métiers (Paris’teki Teknik Bilimler Müzesi), Agarttha, Yuvarlak Masa Şövalyeleri, Gül-Haç, Ölümsüz Saint-Germain, UFO’lar, Naziler, Haçlılar, Hermes Trimegistes (üç kere ulu Hermes), elbette Foucault Sarkacının sahibi Fransız Fizikçi Léon Foucault vb. bir sürü topluluk, insan ve gizemli öğeler var. Eco, belki bu yazdıklarımın yüz katı daha fazlası ansiklopedik düzeyde bilimsel bilgiyi ve kültür repertuvarını, romanı vasıtasıyla bizlere aktarıyor.

    Roman, Giovanni Scognamillo’nun Türkçe çeviriye yazdığı önsözle başlıyor. Usta işi bir çeviri yapan Şadan Karadeniz hanımefendinin çeviri sürecini ve romanı anlatan “Öndeyiş”i ile devam ediyor. Eco’nun “Instruzioni ai traduttori del Pendolo” ile “Nuovi Instruzioni” yani “Çevirmene Notlar” bölümleri, Karadeniz’e çeviride rehberlik ederken, kendisi, bunların tamamını Türkçeye çevirip dipnotlara eklemiştir. Romanın sonunda A’dan Z’ye, biz gizemşörler için aydınlatıcı bir “Sözlükçe” ve yine Karadeniz’in tüm romandaki “Dipnotlar”ıyla (328 adet) beraber bir de Kaynakça bulunuyor.

    Romanın Hikâyesi

    Romanın merkezinde yer alan “PLAN”ı ortaya çıkarmaya çalışan Belbo, Diotallevi ve Casaubon, kısaca “Üç Gizemşör”, başlarından geçenler ve deneyimleri ile öğrendikleri tüm gizem dolu belgeleri aktardıkları süper Bilgisayar Abulafia, romanımızın dört ana kahramanıdır. Edebiyat çevresinde, aslında Abulafia olmasaydı bu kitapta olmazdı denir. Zira bu bir bilgisayarın romanıdır. Hemen her şey birbiriyle hem ilintili hem de ilintisizdir. Eco bir dil cambazı olduğunu, uydurukçuların en kralı olduğunu bu romanda bize de kendisine de tekrar kanıtlamıştır.

    Kitapseverlere iç rahatlığıyla şunu söyleyebiliriz ki; romanın kurgusu da, hikâyesi de, kahramanların kişilik analizleri ve hikâyedeki konumları da, romanın üstüne serilmiş o sihirli örtü de, aynen Gustave Flaubert’in fotoğraf tekniğindeki gibi, Eco’nun çevreden merkeze doğru bir dantel gibi dokumuş olduğu olay örgüsü ve kurgusu takdire şayandır. Elinizden bırakamıyorsunuz bu tuğla gibi romanı. Tuğla diyorum zira 912 sayfa. Her okumamdan sonra saatlerce hatta günlerce olay örgüsünü, anlatılanları hazmedip zihnimde kendimce senaryolar yazdım. Geçmiş bilgilerimle romandakileri mukayese edip durdum. Eco, sizi İtalya’dan alıp Fransa’ya Paris’e, oradan alıp Brezilya’ya, oradan tekrar alıp Kudüs’e ve Arap çöllerine, durmadan dolaştırıyor. Kitabın içinde paylaştığı fotoğraf şeklindeki el yazmaları, gizemli parşömenler ve bilgisayar veri tabanı çıktıları gibi şeylerle heyecanımızı perçinliyor adeta. Bu arada Karadeniz’in harika çevirisinde: “Erk susuzluğu; iç ezinci duymak; erdenlik andı; eşkin gidişlerini; usasığmaz; denegeldiği” gibi Türkçe kavramlarla dil hazinemiz de basamak atlıyor.

    “Plan”, üç gizemşörün zihninde –hayal ile gerçeği ayırt edemedikleri o anda- ilk kez oluşmaya başladığında, hiçbir biçimi olmayan yaşantılarına ne olursa olsun bir biçim verme, bazılarının gerçek olmasını istediği bu düşü, düşselleştirilmiş gerçeğe dönüştürme isteği doğmuştu içlerinde. Hatta Belbo bu düşü savlamak adına: “Düzmece bir metni uğraşa uğraşa yeniden kurarak gerçeğe varmak” der romanın bir noktasında. Garamond Yayınevinin üç gizemşörü Belbo, Diotallevi ve Casaubon’u merkeze alan gizemli bir öykü. Sizin de bu olağanüstü güzel romanı okumanız dileğiyle…

    Süha DEMİREL, 24 Şubat 2014.


    Kitabın Künyesi:

    Foucault Sarkacı
    Yazar: Umberto Eco
    Çeviri: Şadan Karadeniz
    Yayınevi: CAN Yayınları
    Yayın Yılı: 2013
    912 Sayfa
  • Hermann Broch, 1886’da Viyana’da doğdu. Hitler’in Gestaposunun zulmünden, James Joyce ve arkadaşları sayesinde kaçarak Amerika’ya iltica etti. Aslında bir tekstil mühendisidir. Sonradan ticareti bırakıp felsefe ve psikoloji dersleri alarak edebiyatçı kimliği kazanmıştır. 1931-36-50’de yazdığı üç önemli romanı vardır. 1951 yılında New Haven’da vefat etmiştir. Dünyaca bilinen en büyük eseri, yazarın 1935-45 yılları arasında on yıl süresince üzerinde çalıştığı “Vergilius’un Ölümü” romanıdır.

    Ahmet Cemal’i, günümüz Türk Edebiyatı ile iç içe olan herkes sanırım tanıyor. Yazar ve çevirmen kişiliğinin yanında akademisyendir kendisi. Hocalığının kalitesini bilmiyorum ama çevirmenliğine asla laf ettirmem. İncelediğim bu çeviri eseri de yine usta işi olmuş. Dile kolay, tam kırk sene süren, kanaviçe gibi işlenmiş bir çeviri çalışmasıdır bu eser. Aslında Cemal’in öz be öz torunu diyebiliriz “Vergilius’un Ölümü” romanı çevirisi için.

    Büyük ozan Vergilius’a gelince: Tam ismi Publius Vergilius Maro. M.Ö. 15 Ekim 70 yılında İtalyan’ın Montua-Andes-Cisalpine bölgesinde, Roma Cumhuriyetinde doğmuş, çiftçi bir ailenin iki oğlundan biridir. M.Ö. 21 Eylül 19 yılında –Roma şehrinin kuruluşunun tam 737. yılına denk gelen zamanda- İtalya’nın Brundisium kentinde de vefat etmiştir. Öldükten sonra hemen tüm servetini, üvey erkek kardeşi olan Valerius Proculus’a bırakmıştır. Öğretici, epik ve pastoral şiirleriyle tanınan bir şairdir. Akımı Augustian şiiridir. Şairin ölümünden sonra, Shakespeare, Bacon (aslında bu ikisi de aynı kişi kanımca!) ve Milton gibi büyük şairleri derinden etkilemiştir. En büyük eseri elbette “Aeneis Destanı” dır. Roma İmparatorluğunun kuruluşunu anlatan bu büyük destanda anlatılansa şudur: Vergilius’un en büyük destekleyicisi ve Roma İmparatorluğunun kurucusu olan büyük Sezar “Gaius Julius Caser Octavianus Augustus” un büyük büyük babası olan Troyalı kahraman Aeneas’ın, Yunanlılara karşı verdiği savaştaki büyük kahramanlıkları anlatılır. Vergilius, yazdığı destanın hikâyesinin geçtiği, Yunanistan’ın Ilion kentine yaptığı ziyaretten hastalanarak döner ve Brundisium’da ölerek büyük destanının yazılmasını tamamlayamaz. Ayrıca Vergilius, sağlığında başkaca üç pastoral yazmıştır: Georcica, Bucolica ve Culex.

    Nietzsche’nin “Zerdüşt Böyle Buyurdu” sunu, Goethe’nin “Faust” unu ve Dante’nin “İlahi Komedya” sını da okumuş biri olarak şunu fark ettim ki, Broch, bu kitapları çok iyi etüt etmiş. Ve kanımca, o da destansı bu tip bir kitap yazmak istemiş. Dante’nin Beatrice’i vardı mesela, Broch’un da bu romanda Plotia’ sı var. Faust ve Zerdüşt’te iki yazar da çok fütürist göndermeler yapıyorlardı; üstün insan, ahret hayatı, tanrı inancı, doğruluk-iyilik-erdem vb. üzerine. Bu kitapta da bolca var bunlar. Ben bu romana bir isim taktım aslında: Sanrılar Destanı! Çünkü Broch, Vergilius’un ağzından, tüm roman boyunca, büyük ozanın son nefesini verdiği o elim gün boyunca, aklından geçen tüm ikilemleri-keşkeleri-geriye ket vurmaları-erdem kaygısını-öğretme açlığı vb.ni yazıya dökmüştür. İncelediğim bu kitap için edebiyat çevresinde her ne kadar felsefik bir roman dense de, aslında epik şiir tadında bir roman olmuş bu eser. Neden derseniz, oldukça uzun cümleler, devrik cümleler, şiir tadında sembollerin havada uçuştuğu bir yazıt var karşımızda. İlk yarısında, Sayın Cemal kusura bakmasın, çok sıkıldım. Ölmekte olan hasta bir adamın sanrılarını dinledim iki yüz sayfa boyunca. Ne zaman ki, iki yüz ellinci sayfalar civarında, büyük Sezar Octavianus Augustus devreye girdi de romana renk geldi biraz. Eleştiri her ne türdeki eser için yapılırsa yapılsın, eleştirmenin görevi eseri iyi veya kötü olarak yorumlamak değil, aksine eserin içeriğini ve anlatmak istediğini açıklamak olmalıdır. Ben de elimden geldiğince bu şekilde yapacağım…

    Romanı üçe bölebiliriz: İlk bölümde Vergilius, Ilion şehrine yaptığı ziyaretten İmparatorun kendisini de yaş günü şenlikleri için Brundisium’a taşıyan özel gemisi içerisinde, çok hasta bir halde döner. Ateşler içerisinde sanrılar görmektedir. Ve ansızın içine bir kurt düşer. En büyük eserini, Aeneis’i yakmaya karar verir. İkinci bölümde, Augustus devreye girer ve Vergilius’u eserini yakmayıp saklamasını salık vererek hem kendisine, hem de tüm Roma İmparatorluğuna ithaf etmesi gerektiğini ona kabul ettirmeye çalışır. Üçüncü bölümde ise; Vergilius’un, Aeneis’in el yazmalarının mirasçıları olarak tayin ettiği en yakın iki arkadaşı, tüccar Platius Tucca ve şair-dilbilimci Lucius Varius Rufus ile yeni vasiyetnamesi hakkında yaptığı görüşmeler vardır. Vergilius’un Aeneis Destanı’nın bir kısmını daha önce okudum. Ayrıca Dante’nin “İlahi Komedya” eserinde olan Vergilius dizelerini de biliyorum. Vergilius gerçekten de büyük bir ozan, ayrıca örnek alınabilecek bir kişiliğe sahip…

    Balzac’ın “Meçhul Eser” uzun öyküsünü okuyanlar bilir. Hani bir ressamın en büyük eserimi yaratacağım diye delirip kendi kabuğuna çekilmesi, neredeyse tüm aklını ve servetini yitirme noktasına gelip insanlardan sakladığı o büyük eserinin aslında tuvaline çiziktirdiği saçma sapan bir rezalet olması gibi. Hatta Balzac’ın eseri piyasaya çıkar çıkmaz, Marx bu öyküyü hemen alıp okur. Sonra da içine bir kurt düşer. Kendisinin henüz piyasaya sürmediği o en büyük eseri “Kapital” i, okuması ve yorumlaması için Engels’e gönderip onun da onayını almak istemesi durumu manidardır. Çünkü Marx, “Meçhul Eser” de hikâye edilen o büyük ressamın durumuna düşmekten korkmuştur. Bu romanda da sanki Vergilius, bu tip bir sanrıya kapılıp herkesin methettiği bu önemli eserinin, Aeneis Destanı’nın aslında tamamen kötü yazılmış eksik bir şiir olduğu fikrine kapılması ile tüm eseri yakmak istemesi, etrafındaki insanların Vergilius’un aklını yitirip delirdiğini düşünmesine ve Vergilius’un hastalığından dolayı sanatçı kaprisi yapıyor sanılmasına neden olmuştur. Kanımca romanda anlatılan hikâyenin esansı niteliğinde olan şu cümleyi sizinle paylaşayım (Sf. 205):

    -Ah, evet, sılaya dönüş! Sılaya dönmesine izin verilen, Yaradılış’a geri döner, başlangıcın ve sonun akıcı sınırlarının arkasındaki kavranabilir ve kavranamaz ne varsa hepsinin ötesinde, en son düzenin varlığını sezdiği noktaya döner, içersinde iyi ile kötünün kaderin çıplak şekli halinde donup kaldığı kargaşadan kaçar, yüzünü kavranılamaz ötesi aşina olan içersinde saklar, o aşina olan ki, sert bir yumuşaklıktaki sesi, verilen hükmü bildirir, varlığı tekrar şekilden çözer, iki yana ayırır-

    Romanın finaliyle ilgili size herhangi bir kopya vermeyeceğim. En azından günümüzde Aeneis Destanı’nı hala okuyabiliyorsak –elbette bu roman bir kurgu da olsa- Vergilius’u eserini yakmaktan dostlarının vazgeçirdiğini söyleyebilirim size. Sekiz-on dizgi hatasına rağmen İthaki yayınlarını kutluyorum. Cesaret isteyen bir işin altından kalkmışlar, ellerine sağlık. Bir çevirmen olarak meslektaşım olan Sayın Cemal ‘i de kutlarım, harika bir Türkçe ile tertemiz bir çeviri yapmış, elleri dert görmesin. Çevrilmesi kırk yıl almış bu eseri, uzun cümleleri nedeniyle belki okuması zor. Ama ortaya konan emeğe saygı adına bu zorluğa katlanıp sizlerin de okumasını diliyorum.

    Süha Demirel, 2 Mart 2015.
  • "Kendi çocukluğunu kaybetmiş insanların günün birinde çocuk sahibi olması,onları ana baba yapmaya yetmez."
  • "Hayatta en büyük sırrı içimizde taşıyoruz. O sırrı günün birinde dünyayla dogrulatmak istiyoruz. Ya sırrımız ışımıyor ya dünya geçit vermiyor."
  • Spoiler İçerebilir !!!

    *Kısa Bilgi*

    Sefiller, Victor Hugo tarafından yazılan toplumsal romandır. İlk olarak 1862 yılında yayınlandı. 19. yüzyılın en büyük eserlerinden biri olarak kabul gördü. Hugo, bu destansı romanında, seçkin sınıftan olmayan halkın ve toplum dışında kalmış insanların da dünyalarına, duygu ve düşüncelerine yer vermiştir. Dünyada yazılmış ilk sosyal romandır.

    *Konu*

    Jan Valjean, ailesini doyurmak için ekmek çaldığı için kürek mahkumu edilir. Kaçmaya çalışmasına rağmen başarılı olamaz. Özgürlüğüne kavuştuğu zaman öfke ve ümitsizlik içindedir. Fransa'nın güneyinde bir kasabaya gider;iş arar ama kimse ona iş vermez. Kasabanın psikoposu ona yardım eder. Valjean ise bu iyiliğe onun değerli yemek takımını çalarak karşılık verir.Yakalanarak psikoposun yanına getirilir. Psikopos yemek takımlarını ona hediye ettiğini söyler iki de gümüş şamdan verir. Valjean bundan etkilenerek iyi insan olmaya karar verir. Valjean, Madlen takma adıyla mücevher imalatçılığı yapar. Kasaba halkının güvenini kazanarak belediye başkanı seçilir. Polis müfettişi Javer ondan şüphelenir. Onu yakalayacağı sırada başka bir yerde Valjean olduğu söylenen birinin yakalandığını öğrenir. Javer, Madlen'den özür diler. Madlen ise masum birinin acı çekmesini kabul edemez ve gidip teslim olur. Birkaç yıl sonra kaçar, kuzeye giderek yanında çalışan Fantin'in kızı olan Kozet'i evlat edinmeyi amaçlar. Manastırda bahçıvanlık yaparak Javer'den kurtulur. Kozet büyüyünce Marius'a aşık olur. Valjean'ın rızası olmadığı halde görüşmeye devam eder. Ülkede iç çatışma başlar. Valjean ve Marius sosyalistlerin yanında yer alırlar. Valjean, çatışmada sosyalistler tarafından öldürülmek üzere iken Javer'i kurtarır. Javer gururuna yediremez ve intihar eder. Marius, bir çatışmada yararlanır. Valjean ona yardım eder ve Kozet ile aralarına girmemeye karar verir. Valjean ölüm yatağında iken, psikoposun verdiği şamdanları kendisini ziyarete gelen Kozet ve Marius'a verir ve ölür.

    *Düşüncelerim*

    Sefiller, Victor Hugo ile tanıştığım eser oldu. Yazarın en büyük eseri olan bu romanı okumak gerçekten heyecan vericiydi. İçeriği o kadar harika ki okurken sürüklenip gidiyorsunuz. Dünya edebiyatının en büyük başyapıtlarından kabul edilen bu eser gerçekten anlatıldığı kadar varmış diye düşünüyorum. Kahramanımız basit bir suç işlemek zorunda kalıyor ve tüm hayatını işlediği bu suçun bedelini ödemekle geçiriyor. Kovalamaca ve iyi-kötü savaşı içinde geçen bu romanda haksız bir yargı ile toplumdan dışlanmış bir insanın neler yaşayıp, neler hissettiğini görüyoruz. Yazıldığı dönemin tüm özelliklerini ve insan tiplerini barındıran roman adeta 19. yüzyıl Fransa'sına ayna tutuyor. Ayrıca kitapta dini semboller kullanmış ve din kavramının en büyük özelliğinin ruhu aydınlatması olduğu anlatılmak istenmiştir. Kitapta aslında her insanın içinde iyilik olduğu ve bu iyiliği ancak kendisinin ortaya çıkarabileceği fikri de okuyuculara aşılanmak istenmiştir. İnsanda şefkat, merhamet ve sevgi duygularını uyandıran, insan olmanın gereklerini hatırlatan harika bir başyapıt...Sözün özü şu ki;herkesin kitaplık rafında bulunması gereken, herkesin okuması gereken güçlü, akıcı ve sürükleyici bir dille yazılmış muhteşem bir kitap olduğu kanısındayım.

    ⭐Devamının kitapla bir ilgisi yok. Victor Hugo'yu merak edenler için eklemek istedim.⭐

    *Yazar Hakkında Bilgi*

    Victor Hugo, 1802’de Fransa’nın doğusundaki ufak bir şehirde doğar. Babası Napolyon ordusunun önemli komutanlarından biri, annesi ise denizcilikle geçinen bir ailenin kızıdır.
    Victor, çocukluğu boyunca babası ve iki abisinden hiç sevgi göremez. Bunun üzerine annesi, diğer çocuklarına nazaran Küçük Victor’a daha fazla ilgi ve şevkat gösterir. Annesiyle aralarındaki bu güçlü bağ, hayatı boyunca sürecektir. Hugo büyüdükçe, annesi ondaki cevheri sezip yeteneklerini geliştirebilmesi için elinden geleni yapar.
    Hugo’nun yetiştiği yıllar, Napolyon’un savaştan savaşa koştuğu yıllardır. Babasının ordudaki görevi sebebiyle, çocukluğu boyunca ailesiyle oradan oraya göç etmek zorunda kalır. Sonunda Paris’e yerleşirler.
    Paris’te oturdukları evlerden biri onun çocukluk anılarında yer tutar: “Ne yazık ki pek kısa süren sarışın çocukluğumda üç hocam oldu benim: Bir bahçe, yaşlı bir rahip, bir de annem.” Sözünü ettiği yaşlı rahip ise karısı ile birlikte ev ev dolaşıp, işçi çocuklarına okuma yazma öğreten Mösyö La Rivière’dir. Hugo’lara da sık sık gelir ve üç kardeşe Latince dersi verir.
    Victor’a çocukluğunda yön veren kişilerden biri de vaftiz babası General Lahorie’dir. Küçük çocuğun okumaya pek meraklı olduğunu ve zekasının da büyük eserleri kavramaya elverişli olduğunu gören Lahorie, onu Latin tarihçilerle tanıştırır.
    Victor Hugo’nun çocukluğu sıkıntılarla geçer. Hafta sonlarında abisi Abel tarafından pek sert ve cimri bir kadın olan halasına bırakılan Victor, babasının kendisine verdiği harçlıkla kitap ve defter bile alamaz.Genç şair, 15 yaşına henüz bastığında, Fransız Akademisi’nin düzenlediği bir şiir yarışmasına girer. “Hayatın çeşitli durumlarında bilginin sağladığı mutluluk” konusu üzerine yazdığı 300 dizelik şiiri, yarışmada mansiyon ödülü alır. Akademi üyeleri çocuk denecek yaştaki şairin üstün yeteneği karşısında şaşkına döner. İçlerinden biri onunla şiirsel mektuplarla yazışmaya girişir. Şairlik hayatına resmen adım atan Hugo, 17 yaşına geldiğinde de Toulouse Akademisi’nin şiir yarışmasında en büyük ödülü Altın Zambak’ı kazanır.
    Kardeşiyle beraber, bir edebiyat dergisi yayınlamaya başlar. Burada bütün kalem denemelerine geniş bir alan bulan Victor Hugo’ya, Chateaubriand “Dahi, yüce çocuk” iltifatında bulunur.
    Kendisini tümüyle edebiyata veren Hugo’nun ilk büyük eserleri gelmekte gecikmez. “Övgüler, Çeşitli Şiirler” adlı ilk kitabı, o 20 yaşındayken yayınlanır. Gerek Paris edebiyat çevrelerinde, gerek yayın hayatında ünü gittikçe yayılan şairin şiir ve roman kitapları birbiri ardına yayınlanmaya başlar.
    Devrimler Fransası’nın çalkantılı atmosferinde Hugo’nun siyasi tavrı, uzun süre netleşemez. Önceleri annesinin etkisiyle Kralcı olarak yetişen Hugo, daha sonra Cumhuriyetçiliğe yönelir. “Sefiller” adlı ölümsüz eserini yazacağı olgunluk çağına doğru emin adımlarla ilerler.

    Okuduğunuz için teşekkür ederim