• "Marx'a göre, en büyük ruhsal sakatlık 'yabancılaşma'dır. Bu kavramın özü, dünyanın (doğanın, nesnelerin, başkalarının ve insanın kendisinin) insana yabancılaşmış olduğu düşüncesidir. İnsan kendisini, duyan, seven bir kişi olarak değil kendi güçlerinin dışlaşmış açılımlarının nesnesi olarak algılar artık. O, kendisiyle ancak yarattığı ürünlere kendisini teslim ederek ilişki kurabiliyor."
  • Başka bir insanla o kadar sarmalanmış olmak ona insanın sakınması gerektiği bir acizlik, bir sakatlık gibi geliyordu. Tanis yarı elf'in, ona kendi karısı Laurana'yla ilgili söylemiş olduğu bir şeye geldi aklına. Nasıl demişti? "O gittiğinde sağ kolumu kaybetmiş gibi hissediyorum kendimi... "
    Aman ne romantik bir saçmalık diye düşünmüştü o zamanlar.
  • Benim kendisinden nefret ettiğime inanan biri,onu geniş bir gülümseme ile selamladığımı görünce apışıp kalıyordu.O zaman, yapısına göre ya bendeki ruh büyüklüğüne hayran oluyor yada ödlekliğimi küçümsemeyle karşılıyordu,oysa bu davranışımın nedeni daha basitti:Adını bile unutmuştum adamın.İlgisiz yada nankör kılan aynı sakatlık o zaman büyük ruhlu hale getiriyordu beni.
  • Tanrılar tasarlamanın kendi başına ille de, gözümüzde canlandırmaktan bir an bile vazgeçmememiz gereken böyle bir düş gücü bozulumuna yol açmayacağı, tanrılar yaratmanın Avrupa’nın son birkaç bin yılının ustalıkla sergilemiş olduğu insanın kendini çarmıha germesinden ve kendini karalamasından daha asil yolları olduğu, - bunlar, insanın içindeki hayvanın kendi kendini paralamadığı, kendine karşı azgınlaşmadığı, kendini tanrısallaşmış hissettiği asil ve başına buyruk insanların yansıması olan o Yunan tanrılarına her göz atışta hala doğrulanabiliyor neyse ki! Bu Yunanlılar, çok uzun bir süre, tam da “vicdan rahatsızlığı”ndan uzak durabilmek, ruh özgürlüklerinin tadını çıkarabilmek için kullandılar tanrılarını: Hıristiyanlığın kendi Tanrı’sını kullandığının tersine bir anlayışla yani. Görkemli ve aslanlar kadar cesur bu çocuk ruhlular, çok ileri gittiler bu konuda; Homeros’un Zeus’u gibi bir yetke bile çok kolaya kaçtıklarını ima ediyor onlara zaman zaman. “Hayret!”, diyor bir keresinde - söz konusu mesele Aigisthos’un meselesidir ve çok vahim bir meseledir -

    “Hayret, ne de çok yakınıyor ölümlüler tanrılardan!
    sadece bizden geliyormuş kötülükler; oysa onlar kendileri
    yaratıyorlar akılsızlıklarıyla, üstelik yazgıya da ters düşerek, kendilerine felaketi.”

    “Ne diye insanlar tanrılardan bilir birçok şeyi!
    Sanırlar bütün belalar bizden gelir,
    oysa kaderin dışında acı yığar başlarına
    kendi kendileri, kendi taşkınlıkları,”

    Ama hem duyuluyor hem de görülüyor ki, Olimposlu bu seyirci ve yargıç da bu yüzden onlara öfkelenmekten ve onlar hakkında kötü düşünmekten çok uzak: “ne de aptallar!” diye düşünüyor ölümlülerin cürümleri karşısında, - “aptallık”, “akılsızlık”, bir parça “kafadan sakatlık”; bu kadarını, bir sürü berbatlığın ve felaketin nedeni olarak, en güçlü ve en cesur çağın Yunanlıları da kabullendiler kendilerinde: - aptallık, günah değil! anlıyor musunuz bunu siz?.. Bu kafadan sakatlık bir sorundu gerçi - “sahi, nasıl mümkün oluyor bu? nereden gelmiş olabilir bizlerin, biz soylu kökün, talihin, gelişmişliğin, en nezih çevrenin, asaletin, erdemin insanlarının kafasına?” - asil Yunanlı, benzerlerinden birinin bulaşmış olduğu ve kendisinin kavrayamadığı her vahşet ve cürüm karşısında böyle sormuştur kendine yüzyıllar boyu. En sonunda da, “onu bir Tanrı baştan çıkarmış olsa gerek,” demiştir kendi kendine başını iki yana sallayarak... Yunanlılar için tipik bir çözüm yoludur bu... Böylece Tanrılar o zamanlarda, insanı belirli bir dereceye kadar kötüde de aklamaya yaramış, kötünün kaynağı olarak kullanılmışlardır - o zamanlarda cezayı değil, daha asil olduğu üzere suçu üstlenmişlerdir...
  • Sağlık sadece hastalık veya sakatlık durumunun olmayışı değil, kişinin; bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sağlığı, "sadece hastalıklardan ve mikroplardan korunma değil, bir bütün olarak fiziki, ruhi, sosyal açıdan iyi olma hali." diye açıklar.
  • Bazen kader, hayatımızdaki kişilerle sınar bizi.


    Ki hayaller bu sınavı geçmek için yeterli değildir…


    1929 yılında Glasgowda yaşayan genç, güzel Beattienin büyük hayalleri vardır, ta ki evli sevgilisi Henryden hamile kalana kadar… Çocuğunu evlatlık vermek üzere dünyaya getirmeden hemen önce Henry karısını terk edip Beattie ile birlikte Londraya kaçmaya karar verir. Orada kendilerine yeni bir hayat kuracaklardır. 

    Tam seksen sene sonra kader, Beattienin torunu Emmaya oyununu oynayacaktır. Ünlü bir balerin olan Emma, geçirdiği sakatlık nedeniyle kariyerinden vazgeçerek aile bağlarının olduğu Avustralyaya dönmek zorunda kalır. Büyükannesinden ona kalan çiftliğe vardığında, tek amacı oradaki eşyaları düzenlemektir. Ancak dört bir tarafı sararmış fotoğraflar ve eski mektuplarla çevrili olan Emma, geçmişin tozlu sayfalarında kalan bir aile sırrını çözmeye çalışırken bulur kendini. Emma attığı her adımda büyükannesiyle kaderlerinin nasıl da bir örüldüğünü keşfedecektir.