Lale Lotte, bir alıntı ekledi.
16 saat önce

"Sen de mi uyuyamıyorsun?" diye fısıldadı babam. Karanlıkta, yanımdaki şezlongda uzandığını fark etmemiştim.
"Bu ara uyuyamıyorum bazı geceler," diye fısıldadım suçlulukla.
"Merak etme, geçer," dedi şefkatle. "Daha gençsin. Acılar yüzünden uykusuz kalmak için daha çok erken, korkma. Ama benim yaşıma gelince hayatta pişman olduğun şeyler varsa, sabahlara kadar yıldızları sayarak bekliyorsun. Sakın pişman olacağın bir şey yapma."

Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk (Sayfa 173 - YKY, 14. Baskı)Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk (Sayfa 173 - YKY, 14. Baskı)
zeyneb, Islıkla Çağrılan'ı inceledi.
 Dün 01:11 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bir gün bana “insan nedir?” diye soracak olursanız, emin olarak verebileceğim tek yanıt şudur, “insan unutandır.” Bu cümlemin içini kendinizden, unuttuklarınızdan pay biçerek siz de rahatça doldurabilirsiniz. Sanırım, yaradılış olarak hakkını verdiğimiz önde gelen eylemlerden biri unutmak dediğimiz. En büyük imtihanımız ise hatırlama sancımız.

Birkaç haftadır bu unutma mevzusu kafamı kurcalıyor. Bunun en büyük sebebi tercih ettiğim meslek, yani öğretmenlik. Aslında hiç aklımda olan bir meslek değildi bu. Çocuklarla iletişim kuramazdım çünkü lise yıllarımdayken, anlaşamazdım, sevgimi belli edemezdim. Şartlar beni buraya sürükledi diyelim. Yarım gönülle, alışırım, düşüncesiyle tercih ettiğim bölümüme ancak üçüncü sınıfta öğrendiğim tüm teoriyi pratiğe dökebildiğimi gördüğüm anda ısındım ben. Bunun en büyük etmeni aldığımız psikoloji dersleriydi. Bu dersler sayesinde ben ilk çocukluğumu, oynadığım oyunları, kurduğum hayalleri, uydurarak söylediğim şarkıları hatırladım. Kendimi anladım, çocukları anladım. Yine bu dersler sayesinde sancılı ergenlik sürecimi duygu iniş-çıkışlarımın sebeplerini kavradım. O hırçın kızı anladım. Annemi-babamı, iş bulma-hayata atılma sancısı içindeki ağabeyimi, sürekli geçmişteki anılarını anlatan, hayatından umudumu kesmiş anneannemi anladım. İçimde bir yerlere sakladığım o çocukluğumu hatırladım ben. İlk stajımın bitiminde çocuklarla iletişimimi gözlemleyen staj öğretmenimin “Zeyneb sen ilerde çok iyi bir öğretmen olacaksın.” Sözünü işittiğim anı hiç unutmuyorum. Bir anda büyüdüm sanki bu cümleyle ben. Bir cümleyle hayata atıldığımı hissettim. İşte o zaman yolumu bulduğumu hissettim, bu hayatta gerçek bir yolcu olduğumun farkına vardım. İşte o zaman gerçekten yola revan olup işime dört elle sarıldım; içime katacak kadar çok sevdim çocukları, öğrencilerimi. İşte gerçekten o zaman yumuşadı benim yüreğim.

İnsanız, unutuyoruz. Bu sebeple bize, ara ara unuttuklarımızı hatırlatan, bizi dürten bir araç, bir ‘şey’ olmalı şu dünyada.
Şimdi bunları neden mi yazıyorum; Yine bir şeyleri monotonluk maratonuna bağlayıp tıkandığım bir zamanda, işleri yoluna koymak için hatırlama sancısı içinde kıvranan bendenize çok iyi bir hatırlatma aracı oldu bu kitap. Şöyle ki;

Kitap lise öğrencisi olduğunu anladığımız Kadir’in öyküsünü anlatıyor bize. Geniş çerçeveyle bakarsak tam yetişme sancısı çeken bir gencin öyküsü bu, ailesi başta olmak üzere hayatında ona dokunan herkesten adam olmaz senden, damgası yiyen. Sahi adam nasıl olunur? Büyüklerin hazırladığı kalıpların içine girerek mi? Ebeveynlerin gerçekleştiremedikleri projelerin yapıtaşı malzemesine bürünerek mi? Şimdi burada istediğim o döneminizi hatırlayın; anne-babanıza tavrınızı, öğretmenlerinize tavrınızı, birlikteyken dünyayı bile kurtaracak kadar güçlü bir bağla bağlandığınız, ailenizden öne koyduğunuz arkadaşlıklarınızı, duygusal karalamalarınızı, aşk sancılarınızı, dersleri boş verişinizi, okul kılık kıyafetinizi, saç modelinizi, kısaca farklı olma çabanızı. Burdan sonra hikayeye devam edebilirim.

Kadir ne kadar “senden adam olmaz!, Yine mi sen?, Bıktık senden!” damgası yese de o içine baktığımızda; biraz yanlış anlaşılmaların, dinlenilmemelerin, en önemlisi sevgisizliğin onu hırçınlığa ittiği bir karakter. İnsan davranışlarında sebepsiz sonuç olmadığına inananlardanım. Bir genci başkaldıran, kural dinlemez yahut söz dinlemez yapan, çevresi özellikle de onu yetiştirenler ve yetiştirmeye yükümlü olan öğretmenleri tarafından kötü sözler işitmesine neden olan şey nedir? Yargılamadan önce dinleyemeye ne kadar açığız? Karşımızdakini gerçekten anlamaya ne kadar istekliyiz? Kitapta şöyle bir alıntı geçiyor;

“…Seni öğretmenlerine sevdirmek istiyorum. Sakın onların canını sıkacak bir şey yapma. İnsanlar çok çabuk nefret ederler, çünkü nefret bir kıvılcımdır ve alev almak için bekler. Öfke nefreti alevlendirir. Onları kazanmak istiyorsan öfkelendirme.”

Emine Batar bir öğretmen, sanıyorum ki bir ebeveyn aynı zamanda. Sınıf ortamı öğretmenler odasının havasını solumuş biri. Bizi bize yazıyor. Farkında mıyız? Paramparça etti bu cümle beni. Boşa düştüğümüz anda nefret kusmaya, bir çocuktan vazgeçmeye o kadar meyilliyiz ki! Ne çabuk sildik hafızamızdan mezun olurken ettiğimiz o idealizm kokan "Her çocuğa dokunacağım!" cümlelerimizi... Unutuyoruz dostlar! Kitabı okuduğumdan beri, ne yapıyoruz biz diye bas bas bağırıyorum kendi içime, sesim göğsümün duvarlarına çarpıp bana geri dönüyor. Gençlerin (çocukların) bizden beklentileriyle bizim onlardan beklentilerimiz arasındaki köprüde salınıp duruyoruz. Beklentilerimizi karşılayan bireyler yetiştirelim derken köreltiyoruz aslında onları farkında olmadan. İlk yetişkinlik dönemimize dönelim; annemiz-babamız-öğretmenlerimiz bizde neleri yüceltti, neleri köreltti? Yücelttikleri ve körelttikleri şeyler hakikaten bizi topluma yararlı bireyler yaptı mı?

Bunlar kitabı bitirdiğimden beni kafamda dönen sorular ve sorgulamalar. Gelelim bir öykü olarak Islıkla Çağrılan’a;

Emine Batar ismini ancak bu yıl duyduğum ve asıl mesleği öğretmenlik olması sebebiyle de kalemini çok merak ettiğim bir yazardı. Islıkla Çağrılan, Batar'ın üçüncü öykü kitabı. İlk uzun öyküsü. Yazarın 1k da hiç okumadığını görmem açıkçası bende kitabı düşük beklentiyle okumama sebep olmuştu ama yazar daha ilk sayfalarda bu düşüncemi yıkmayı başardı. Büyük merakla aştım tüm sayfaları. Islıkla Çağrılan, gerek tekniği gerek anlatımıyla beni en çok etkileyen öykülerden biri oldu diyebilirim. Yazarın dili çok derli toplu, tertemiz. Normalde öykülerde öyle süslü püslü cümleler kurulmaz sadece hikayeye odaklanırsınız, bu da kimi okuru yazarın dilini basit bulma düşüncesine iter. Emine Batar bence dil ve öykünün kurgusunu çok güzel oturtmuş. Özellikle ara ara Kadir’in kendi ağzından çocukluğunu anlattığı geçmişe dönük bölümler çok başarılı yerleştirilmiş hikayenin içine. Şiir gibi bir öykü kitabı anlayacağınız. Yine öyküye yerleştirilen ayna metaforu beni en çok etkileyen detaylardan biriydi.

Bu haftamın en büyük “iyi ki”si bu kitaptı. İyi ki Emine Batar Kadir’in öyküsünü yazmış. İyi ki bu kitap kütüphaneye düşmüş. İyi ki gözlerim onu seçmiş. İyi ki alıp okumuşum. En kısa zamanda diğer öykü kitaplarını da okuyacağım.

Başta tüm öyküseverlerin ardından mutlaka tüm anne-babaların ve öğretmenlerin okumasını tavsiye ediyorum. Umarım daha çok okunur. Çünkü Emine Batar’ın dili ve öyküsü daha çok okunmayı hak ediyor.

Kizaxelké, bir alıntı ekledi.
18 May 01:21 · Kitabı okuyor

Birden fazla özgürlük çeşidi vardır, derdi Lydia Teyze. Bir şeyler yapma ve birşeylerden sakınma özgürlüğü. Anarşi günlerinde, bir şeyler yapma özgürlüğü vardı. Şimdiyse size sakınma özgürlüğü veriliyor. Azımsamayın bunu sakın

Damızlık Kızın Öyküsü, Margaret AtwoodDamızlık Kızın Öyküsü, Margaret Atwood

Kudüs'ün İşgali :
Bismillah

Sakın Allah'ı, zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma; gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne kadar onları ertelemektedir. (İbrahim: 42)

ABD’nin Siyonist rejimin işgalini meşrulaştırmaya yönelik gerçekleştirdiği, Kudüs’ü Siyonist rejimin başkenti olarak tanıma ve büyükelçiliğini Kudüs’e taşıması İslam Ümmetine ve Filistin halkına meydan okumadır. ABD’nin bu cinayetine tepkisiz kalmak ABD politikalarına teslim ve zulme razı olmaktır. ABD’nin lanetli girişimine karşı açıklama yapma ve kınama yeterli değildir.

Dünyanın her yerindeki tüm Müslümanlar ve zulme karşı duran herkes; siyasi, ekonomik, kültürel ve askeri alanda fiili adımlar atmalı, Siyonist rejimi ve büyük şeytan ABD’yi bu girişimine pişman etmelidir.

Gayrı meşru Siyonist rejim ve hamisi ABD’nin bu küstah hamlesine karşı; direnen ve mücadele eden tüm fert, yapı ve devletlerin ne kadar onurlu ve erdemli bir duruş sergilediğini tarih gösterecektir. Bu onurlu mücadelenin semeresinin alınabilmesi için her alanda devam ettirilmesi ve Allah’ın (cc) inayetiyle Siyonist çeteler zulümlerinde boğuluncaya kadar kesintisiz sürdürülmesi gerekmektedir.

Mazlum Filistin halkının bu güne kadar ortaya koyduğu büyük direnişte şehit olan kardeşlerimiz ve özellikle Ramazan arefesinde genç, yaşlı, çocuk, kadın demeden Siyonistlerin katliamı sonucu şehit olan kardeşlerimizin şehadetlerini tebrik eder, yaralanan kardeşlerimize Rabbimizden acil şifalar dileriz. Mücadelenin ön saflarında canlarını ortaya koyan mücahitler sadece Filistin için değil İslam’ın kutsalları için bedel ödeyen kahramanlardırlar.

Kudüs’ün işgalden kurtulması, tüm Filistinlilerin vatanlarına dönebilmesi ve Siyonist rejimin yok olması duasıyla Ramazan–ı Şerifin İslam âlemi için hayırlara vesile olmasını temenni ederiz.

Gerek hafif, gerekse ağırlıklı olarak elbirliğiyle çıkın, mallarınız ve nefisleriniz ile cihad edin. Eğer bilirseniz bu; sizin için daha hayırlıdır. (Tevbe:41)

Küçük Bir Felaket- Devam
Sibel geldi. Özür dilerim dedi. Defol dedim sadece. Fark etmedin mi sevgili okur, ne kadar tutarsız olduğumu. Kendimi sana çok dürüst biri olarak tanıttım ama Sibel’i kullandığımı ve insanlarla oynadığımı anlamadın mı? Kötüyüm ben demem mi lazımdı. Kadın sana deli gibi aşık, sen hala saatin kordonunu düşünüyorsun, adam gibi sevsene kadını; sevmiyorsan da söylesene ona diyemedin mi. Normal bir insan bunu yapardı değil mi? Bak sana ne anlatacağım sevgili okur.

Onu sevmediğimi söyledim bir kadına. Suratının tam ortasına düştü cümlem; esnedi cümle, suratını kapladı, yere düştü sonra. Yere düşerken çıkardığı sesi duydum hatta. Suratımda bir sıcaklık hissettim, bunu yanma hissi izledi. Aldığım bütün çiçekleri üzerime fırlatmaya başladı sonra. Canlı çiçek alırdım her zaman. Ölmüş ya da can çekişen bir varlıkla kutlama yapma gibi bir huyum yoktur. Hepsi kırıldı, yere düştükleri anda sahip oldukları tek şey olan toprakları saçıldı etrafa. Bir kısmı da üzerime sıçradı. Tek tek toplamak istedim onları, alıp saksılarına geri koymak istedim. Biliyordum ki, sahip olunan tek şey yitince yaşamanın anlamı kalmıyordu. O zamanlar normal bir insandım, öyle olduğumu düşünüyordum en azından. Sakin olmasını söyledim ona. Dinlemedi. Ağzından köpükler saça saça kustu kinini üstüme. İşte gerçek duygularım bunlar sana karşı dedi. Kimse yok hayatında dedi. Bir tek arkadaşın yok. Ailen yok, vatanın yok, dinin yok, inancın yok dedi. Sen normal olduğunu mu düşünüyorsun dedi. İçimden evet normalim dedim. Sanki içimden geçen bu düşünceyi okumuş gibi baktı suratıma. O bakışta öyle bir muhteviyat saklıydı ki, o andan sonra normal olmadığımı anladım. Halbuki sanmak, yaşamanın can simididir. Ben öyle sanıyorum ya, gerisi önemli değil diyebilir insan. Bir de gerçekler vardır. İnsanı acıtır. Suratına çarptığı anda afallarsın. Yeni bir insan olursun. Ben de yeni bir insan olmuştum o dakika. Sustum. Üzerimden dökülen topraklar bile üzüldü halime. Sessizce çıktım evden. O, arkamdan küfürler saçıyordu etrafa. Apartman boşluğuna çıkanlar bakıyordu arkamdan. Balkona çıkmıştı insanlar. Sibel de balkondaydı. Ona hediye ettiğim bütün kitapları aşağıya atıyordu. İnsanlara hediye ettiğim tek şey kitaplardır. Aşağıya inen kitaplar, yere düştükleri anda canımı acıtıyordu. O ana kadar sahip olduğum bütün kahramanlar, hayatımı anlamlı kılan bütün dostlarım bir bir uçurumdan aşağıya düşüyordu. Yardım etmek istiyordum onlara ama içimde oluşan duygu seli buna müsaade etmiyordu. Engelleyemedim. Sabah, buz gibi bankın, beton gibi sert zemininde uyanınca aklımda kalan tek şey kadınlara olan inançsızlığımdı. Kadınların, sevgisini hak etmeyen bir erkeğe yapamayacağı şey yoktu. Ben de bu sevgiye hiçbir zaman destekçi olmama kararı almıştım.

O yüzdendi sanırım Sibel’e söylediğim cümlenin sebebi. Sevgiye inanmamamdı. Suratıma baktı ben defol deyince. Tırnaklarını gördüm havada. Suratında oluşan kırmızılığı fark ettiğim anda, yanağımda derin bir sızı hissettim. Bundan kaçış yoktu anladım. Sessizce çıktım evimden. Yıllardan beri sahibi olduğum saatçi dükkanını da bırakma kararı aldım. Bir daha dönmem bu mahalleye dedim. Artık nereye gideceğime karar vermek istemiyorum. Yol nereye giderse oraya gideceğim. Bazen amaçsız bir gidiş, en anlamlı varışa imkan sağlar. Hayatı, çizilmiş bir plana göre yaşayan insanların yok olduğu bir toplumda, lekesiz bir güzergahın yolcusu olmak.... İşte tam da istediğim şey bu.

Kübra A., bir alıntı ekledi.
06 May 18:27

AĞIR KOŞMA- 2
Aşk denilen, bir kemende bağlıyım,
Ruhum içre, tutukluyum çöz beni,
Çok eskiden, sol yanımdan dağlıyım,
Çaresizim, kötü yaktı köz beni…

Güz dalında, yaprak gibi solayım,
Saçlarına meltem gibi dolayım,
Yaralıysan ince merhem olayım,
Havanlarda dibeklerde ez beni…

Adı yasak, unvanımın, sanımın,
Aşk uğruna, pahası ne kanımın?
Bir kuş kadar kıymeti yok canımın,
Ömrün varsa, daha kırk yıl üz beni…

Bir iş yapma, sakın bana sormadan,
Ah, ne güzel seni anmak durmadan,
Gecikme gel, kırağılar vurmadan,
Acılardan, alıp götür tez beni…

Benim davam, Karacaoğlan davası,
Bütün rengim bir köy evi sıvası,
İçim dışım, bir memleket havası,
Yayla yayla, ova ova gez beni…

Sana mühlet, düşünmeden he deme,
Çalışırım, zayıf düşmez karneme,
Kötülükler uğrayamaz haneme,
Doğruların defterine yaz beni…

Günlerimiz, bir süt gibi sağılsın,
Kem sözlüler önümüzde eğilsin,
İnancımla, sisim, pusum dağılsın,
Seccadene dua edip diz beni…

Hiç olmadı kimselere bir kinim,
Endişem yok ben kendimden eminim,
Herkes bilir, çok sağlamdır yeminim,
İnan bağlar, verdiğim her söz beni…

Yaralı kurt acı acı ulur ya,
Eşkin atlar, yorulunca solur ya,
Sen belki de inanmazsın olur ya,
Öyle ise imbiklerden süz beni…

Söyleyin Leyla'ya Beni Unutsun, İbrahim Berber (Sayfa 14 - Ötüken Neşriyat)Söyleyin Leyla'ya Beni Unutsun, İbrahim Berber (Sayfa 14 - Ötüken Neşriyat)
Eray Turkoglu, bir alıntı ekledi.
06 May 04:25 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Ne yapacağını düşünme sakın. Yapma.
Hayatını yaşa. O seni yaşamasın.

Huzursuzluğun Kitabı, Fernando PessoaHuzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa
Arzela, bir alıntı ekledi.
30 Nis 15:42

Her şeyi ertele. İnsan, yarın da savsaklayabileceği bir şeyi, kesinlikle bugün yapmamalıdır.
Hatta ne bugün ne de yarın, herhangi bir şey yapmaya gerek yok.
Ne yapacağını düşünme sakın. Yapma.

Huzursuzluğun Kitabı, Fernando PessoaHuzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa

Merhaba! Ben Toplum !
Toplum diye biri var. Hâlden anlamaz. Nuh der, peygamber demez. Asar, keser, biçer, döver. Allah'a inandığını iddia eder ama sadece kendisine tapılmasını ister, yeri gelir Allah'a kafa tutar. Allah'ı ayaklar altına serer.

Toplumla kimse bizzat tanışık değildir, çünkü görünmez. Vardır, bunu her bireye iliklerine kadar hissettirir ama kimseye misafir olmaz, kimseyi misafir almaz. Çünkü oturulup konuşulacak biri değildir, kendisiyle uzlaşılmaz. Bu, söz konusı bile edilemez.

Her birey başka bir bireyle konuşurken oldukça rahattır ve bu rahatlığı kendi içinde muhafaza etmek için oldukça özen gösterir, "aman toplum duymasın".

"Sakın şunu yapma, çünkü biz seni ne kadar iyi anlayıp takdir etsek de toplum bunu takdir etmez!"

Bireylerden bağımsız ve onun üstünde yaşayan toplum bireylerin tamamını bastıracak güçtedir.

Toplum dışarıda bir yerde yargıç olarak tokmağıyla saltanat sürmektedir. Bireyler çok akıllı, çok anlayışlı, çok zeki, çok bilgilidir. Her şeyi tüm ayrıntısıyla düşünüp taşınabilmektedir. Ama toplum denen şahıs tam bir diktatör olarak, kimsenin düşüncesini ifade etmesine izin vermez. Kimsenin sesli hayal kurmasına tahammül edemez. Herkes topluma gıcık olur ama kimse toplumu ikna etmeye teşebbüs etmez. Edemez ki, nasıl etsin? Toplum kendi kişiliği olan bir tanrıdır her bireyin gözünde.

Herkes bilir ki toplum hiç adil değildir ama yine herkes bilir ki toplum mutlak kadirdir ve mutlak kudret karşısında eğilmek bir mecburiyettir.

"Eğilelim de şerrinden korunmuş olalım. Kişiliğimizin ne önemi var?
Kişilik mi?
O da ne?"

Toplum diye biri var. Herkesten bağımsız herkesten üstün.

"Herkes çok anlayışlı ama o değil.

O bizim tanrımız.

Şşş..

Susalım da kendisindeki adaletsizliği dile getireceğimizi anlayıp bize zarar vermesin.

Bizi öldürmesin."

...

Ölmemek mühim.