• ölelim dilba
    yaşayamadıklarımız için
    yaşını unutan kalemimiz için
    dudaklarını büken düşlerimiz için
    sütten kesilmiş öpüşlerimiz için ölelim,
    ölüm hangimizi daha çok sevecek dilba
    senin anne olma hayalini mi,
    benim annesiz kalışımımı sevecek en çok? gözlerini kapatmadan önce
    ne olur avuçlarına bak
    orada sana gülen binlerce sen var,
    korkma sakın.
    bak benimde korkularıma tüküren binlerce ben var dilba,
    sokul yanıma lütfen
    telaşa tekmil durma
    tekmil tereddüt öncesi tetiği öpme eylemidir yapma,
    bak etrafına hiç kimse yok
    tanıksızca ölüyoruz,
    gülüyoruz ama gözükmüyoruz,
    ses yankısını yitirdi,
    yankı tırnaklarını,
    tırnaklar ise çoktan tutanaklarını dilba,
    bana bir hikâye anlat
    içinde beni yaşat son kez,
    hiç bir hikaye kolayca hükmünü yitirmez senin dilinde,
    sen de duydun mu
    bu sesi
    o sesi
    şu sesi
    hiç görünmeyen sesleri?
    sesler gittikçe çoğalıyor
    sesler çoğaldıkça nefes alışımız azalıyor,
    saatler diz çöküyor önümüzde,
    zaman dilsiz orman bakire.
    takvimlerde isimlerimiz tarifsiz kalır belki,
    belki de takdirsiz,
    ölüm saati tespit edilmeyen müstakil bir aşkın gıyabında ölmek ile uyumak arasında kalışımızın kanıtıdır bu gece dilba,
    sen susarken ağzımın kenarında
    kenar mahalelere kaçan şiirler
    şemanizme inanırlar
    şahını öldürmekle suçlanan piyonlar gibi,
    tüm sürrealist tablolar
    camileri müze sanırlar
    picasso pişman olur
    dilba
    dilba ben
    dilba...
  • Güzelim Dünya, Güzelim Türkiye
    Dünyada bunca acı, bunca eziyet, bunca haksızlık, savaş, işkence, ölüm, yıkım, hastalık var.
    Ama yaşamak yine de güzel.
    Zorlukları görüp de yaşamaktan umut kesmiyoruz hiçbirimiz.
    “Zaten ölecek olan insanoğlu niye doğar?” diye sormuyoruz kendi kendimize.
    Bize ayrılan ömür dilimini, kendi iklimimizde, kendi dilimizde, onurluca yaşamaktan başka bir arzumuz yok.
    Türkiye’deki yazarların, düşünürlerin eleştirilerine üzülmeyin.
    Bu yazılar, şah damarımız gibi ayrılmaz bir parçamız olan Türkiye kimliğinin daha adil, daha aydınlık, daha dürüst ve bir akarsu gibi berrak akması içindir.

    ***
    Denk geldikçe dostlarla paylaşmaktan hoşlandığım bir metni sunmak istiyorum size. 1816 yılında, Baltimore kentindeki eski bir tapınağın duvarına kazılmış bu metin, şöyle diyor:
    Gürültü ve patırtının ortasında sükunetle dolaş;
    Sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma.
    Başka türlü davranmak, açıkça gerekmedikçe
    Herkesle dost olmaya çalış.
    Ama kimseye teslim olma.
    Telaşsız ve açık seçik konuş.
    Başkalarına da kulak ver.
    Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları;
    Çünkü dünyada herkesin bir hikayesi vardır.
    Yalnız planlarının değil,
    Başarılarının da tadını çıkarmaya çalış.
    Ne kadar küçük olursa olsun işinle ilgilen.
    Hayattaki dayanağın odur.
    Olduğun gibi görün.
    Sevmediğin zaman sever gibi yapma.
    Aşka burun kıvırma sakın;
    O çöl ortasındaki çimenliktir.
    Yılların geçmesine öfkelenme
    Gençliğe yakışan şeyleri
    Gülümseyerek teslim et geçmişe.
    Ara sıra isyana yönelecek gibi olsan bile
    Hatırla ki, kainatı yargılamak imkansızdır.
    Onun için kavgalarını sürdürürken bile
    Kendi kendinle barış içinde ol.
    Görmeye çalış ki,
    Bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen
    Dünya yine de güzeldir.

    Zülfü Livaneli
  • Sevgili Kalbim;
    O ân'ın anı olarak kalmasını istiyor musun hafızanda,
    Öyleyse hemen başla, hiç durma.
    Eğer istemiyorsan katılmasını hatıraların arasına,
    Hemen uzaklaş, sakın yapma.
  • - Bir şey yap iyi olsun. Hizmetten, hürmetten, merhametten müteşekkil olsun. Kalpleri yumuşatsın; garibin, yolcunun, zayıfın derdine derman olsun.
    - Bize hep, "İyilik yapma, sakın ha kemlik bulursun" diyorlar.
    - Olsun sen bir iyilik yap at denize, balık bilmez ise Hâlık bilir...
    - İyi de nerede o iyiliği yapacak olan, onlar hep güzel atlara binip aramızdan ayrıldılar.
    - Sözüm sanadır, gidenler zaten gitmiş. Sen kanatı gözet, mütevazı ol..
    'Mustafa Kutlu'
  • SEMAVER


    "Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın."

    Ali nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır fabrikaya gidiyordu. Anası memnundu. Namazını kılmış, duasını yapmıştı. İçindeki Cenabı Hak'la beraber oğlunun odasına girince uzun boyu, geniş vücudu ve çok genç çehresi ile rüyasında makineler, elektrik pilleri, ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizel motoru homurtusu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı. Ali işten çıkmış gibi terli ve pembe idi.

    Halıcıoğlu'ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış, bir horoz vekarıyla sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecr-i kâzibe bakıyordu. Neredeyse ötecekti.

    Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı?

    Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı! Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yanlız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

    Sabahleyin Ali'nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu'ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç'i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali'miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç'e büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan, biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.

    Ali annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O annesini her öpüşte, böyle bir defa yalanmayı âdet etmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali bir kaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.

    Sabah serin, Haliç sisli idi. Arkadaşlarını sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı. Beş kişi Halıcıoğluna geçtiler.

    Ali, bütün gün zevkle, hırsla, iştiyakla çalışacak. Fakat arkadaşlarından üstün görünmek istemeden. Onun için dürüst, gösterişsiz işliyecek. Yoksa işinin fiyakasını da öğrenmiştir. Onun ustası İstanbul'da bir tek elektrikçi idi. Bir Alman'dı. Ali'yi çok severdi.

    İşinin dalaveresini, numarasını da öğretmişti. Kendi kadar usta ve becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda, yani gençlikte idi.

    Akşama, arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü. Anasını kucakladıktan sonra karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu.

    Anası yatsı namazını kılıyordu. Her zaman yaptığı gibi anacığının önüne çömeldi. Seccadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman, kadıncağız selam vermek üzere idi.

    Anası:

    "Ali be, günah be yavrum," dedi. "Günah yavrucuğum, yapma!"

    Ali:

    "Allah affeder ana," dedi. Sonra saf, masum sordu:

    "Allah hiç gülmez mi?"

    Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı. Anası ona bir kazak örüyordu. Sonra yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar.

    Anası sabah namazı okunurken Ali'yi uyandırdı. Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yanlız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

    Ali'nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi. Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıkarken bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu.

    Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.

    Ali annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber, uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı. Fabrikanın düdüğü, camların içinden tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi. Fırladı. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı uyuklar vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi.

    Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör. Sarıldı. Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti; soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı.

    Sonra, aciz, onu köşe minderinin üzerine attı. Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamadı. Gözleri yandı, yandı, bir damla yaş çıkarmadı. Aynaya baktı. En büyük kederinin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?

    Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye baktı. Hiç de korkunç değildi.

    Bilakis, çehresi eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülayimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O fabrikaya yollandı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibi idi.

    Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm, munis anasına girdiği gibi onun bütün hassasiyetini şefkatini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız, biraz soğuktu. Ölüm, bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar..

    Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü. Fakat ağlayamadı.

    Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı. Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı.

    Bundan sonra Ali'nin hayatına bir salep güğümü girer.

    Kış Haliç etrafında İstanbul'dakinden daha sert, daha sisli olur. Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmuş çamur parçalarını kırarak erkenden işe gidenler; mektep hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir müddet dinlenirler, kocaman bir duvara sırtlarını vererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi.

    Yün eldivenlerin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanını kucaklayan burunları nezleli, kafaları grevli, ıstıraplı pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazen fakir mektep talebeleri kocaman fabrika duvarına sırtlarını verirler, üstünde rüyalarının mabadi serpilmiş salepten yudum yudum içerlerdi.


    SAİT FAİK ABASIYANIK
  • Aklın başına geldiğinde Pişman olacağını bir işi sakın yapma. Hz. Mevlana
  • 115 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    "Hep traşlı, kıravatlı gezer babam. Hele bir de güneş gözlüklerini taksın, müdürden, kaymakamdan geri kalmaz. Ayakkabıları pırıl pırıl cilalı, pantolon jilet benzeri ütülü, çakı gibi."

    İşte bu cümleleri okurken anladım ki, biz bu kitapla dost olup, bir güzel yârenlik edeceğiz. Aman canım sen de, nesi varmış bu satırların demeyin, vallahi gönlüm kalır.
    Öyle ki, benim babamı anlatır söylenen her kelime. Temiz, düzenli adamdır, özenlidir de.Hayatım boyunca kot,keten pantolonla görmedim onu.Herşeyi geçin, bir tişörtü bile yoktur.Takım elbisesiz dolaşmaz hem de hiç!

    Kitaptaki Bulgaryalı Ali'nin eşi olan Münire'nin sarı lepiska saçlarına benzemez annemin saçları. Uzun, gözlerinin karasından almış rengini bu saçlar. Babam da güzelim esmer saçlarına vurulmuş. Ama ne vurulmak.. Neler neler yapmış onunla evlenmek için de şimdi burda anlatamam,
    uzun hikâye..
    Bu sebeptendir kitabı bu denli sevmem, çünkü benim babam oldu Ali. Ah tabi isimleri de aynı. Bizimkinde ek bir ön ad da var; Mehmet Ali.
    ***

    Kitap, politik bir kitap.
    Hikâyenin baş kahramanının çocukluğunu bırakın, daha dünyaya gelmediği zamanlarda dahi bırakmıyor politik olaylar ailesinin yakasını.Doğduğunda da bu savaşların içinde buluyor kendini. Öyle ya, kuşların bile gökyüzünde kanat çırparken , sınıra yaklaşırken çekindiği huduttan o ve dedesi kaçıp Türkiye'ye gelmeyi başarmışlar.
    Dedesi bizim egenin efeleri ile yarışan Pelvan Sülüman. Tuttuğunu koparan , hâl hatır nedir bilen, ulvi bir adam. Eh Ali'nin de dedesine çekeceği muhakkak da bu dünyada iyiler rahat yaşamıyor, bunu nasıl söylemeli onlara bilmiyorum.
    Dedesinin izinden giden giden yol yordam bilen, okuyan, çakı gibi olan, gözleri çakmak çakmak bakan Ali'ye de dünyayı dar etmişler de o yüksünmemiş, hepsini gerisin geriye itmiş. Ama namuslu olana ne zaman yaşama hakkı verdiler de sana da şimdi versinler ah Ali'm..

    Kasabalar, vagonlar ve aşklar kitabı dedik başlığına.
    Öyle ya, kitabın bir yerinde;
    "Ah bu küçük kasabalılar,
    Her biri gizli sevda cehennemi" diyor sevgili Kutlu.
    Aman sakın aklınıza zamanımızın, duygu yok edicilerinin kurduğu yapma aşklar gelmesin. Samimi, içerisinde sadakati barındıran, almadan verme nezaketini huy edinmiş aşklara tanıklık etmemize vesile oluyor Kutlu.
    Aşk varken ayrıldığı da eklemeyi ihmal etmiyor tabii.

    " - Nereye gideceksin?
    - Bilmiyorum.
    - İyi.. bilmemek en iyisi. "

    En iyi bilmemek midir emin değilim. Ama şuna şüphem yok ki, bilmek sorumluluğu diye bir yük var ki, omuzları çökerten cinsten.
    Sadi Şirazi "İnsan bir damla kan ve bin endişeden ibarettir." diyor. Belki de bizi o kaygı ve endişeden kısmi olarak sıyıracak olan da bilmeme ferahlığıdır.

    Kim bilir..?