• 400 syf.
    ·127 günde·7/10
    Amerika kaşifi (?) Kristof Kolomb etrafındaki gizemleri çözmeye çalışan bir kitap. Zaman zaman akıcı zaman zaman sıkıcı olabiliyor. Gizemden, gizemlerin çözülmesinden, tarihten hoşlanıyorsanız rahatça okunabilecek bir eser.
    Kitapta anlatılanların ne kadarı gerçek bilemiyorum, ama gerçek olma ihtimali var diyebilirim.
    Son zamanlarda batı kaynaklı bu tür gizem eserlerinde sıkça karşımıza çıkan "Tapınak Şovalyeleri" yine sahnede..

    “Başarı besler onları; galip gelirler çünkü kendilerine inanırlar.”
    “Bir kadının silahı ağzıdır,”
    "Yüce olmak için, tam ol. Kötü yanlarını saklama Tevazu sahibi ol, olmayan özelliğini abartma Her şeyinle bütün ol. Yaptığın en ufak işe benliğini kat, İşte o zaman her havuzda ayın aksi görünür En yüksekte o parlar çünkü."
    "Frekans tabloları Kuran’ı inceleyen Arap bilginler tarafından icat edilmiştir. Müslüman âlimler ayetlerin iniş sıralarını öğrenebilmek için her kelime ve her harfin sıklığını hesaplamış ve bazı harflerin Kuran’da diğerlerinden daha çok geçtiğini fark etmişler."
    "Hiçbir deneyim diğerinden daha doğru değildir. Sadece farklıdır. Kimse mutlak gerçeğe sahip değildir, sadece mutlak gerçeğin kendilerine göre yorumlanmış haline sahiptir."
    "Platon’un ünlü ‘Mağara Alegorisi’ne dönersek Immanuel Kant der ki hepimiz aslında o mağaraya kendi algılarımızla zincirliyiz. Etrafımızdaki gerçekleri değil, o gerçeklerin gölgelerini görüyoruz sadece.”
    "Fénomenolojinin babası sayılan Edmund Husserl ortaya koydu ki kişilerin yargıları objektif değil, sadece gerçekliğin sübjektif yorumlarıdır.”
    "Karl Popper, mutlak doğru diye bir şey yoktur, der. Mutlak yanlış ya da kısmen doğru vardır.”
    "...Ortaya koyduğu şey, mutlak gerçek anlayışlarının meydana çıktıkları çağa bağlı olduğuydu. Tıpkı bir tarihçi gibi çalışarak gösterdi ki bilgi ve güç birbirine o kadar sıkı bağlarla bağlanır ki bilgi/güç haline gelirler. Sanki bir madalyonun iki yüzü gibi."
    "Kolomb’un amacı, Kudüs Tapınağı’nı yeniden kurmaktı; sürgündeki Tapınakçılar’ın büyük üstadıydı çünkü."
    “Tapınak Şövalyeleri ve Masonların sembolizminde ışık ve karanlık, adalet ve eşitliği temsil eder. Işık ve karanlık bahar ekinoksuna denge getirdiği için büyük liderlerinin makamına geçip tahtına oturduğu gün o gündür.”
    “Yabancının gözleri yerlilerden daha uzağı görür. Yani yabancılar bazen orada yaşayan insanlardan daha çok yer gezer.”
    "Bildiğim kadarıyla Amerika kıtaları binlerce yıl önce Asyalılar tarafından keşfedilip baştan sona kolonileştirilmişti."
  • 336 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Bana distopya türünü sevdiren yazar Jose Saramago 'nun belki de en sevilen kitabı #körlük ü #okudumbitti
    .
    Aslında bu kitabı, yazarın bütün kitaplarını okuduktan sonra okumayı düşünüyordum. Fakat son zamanlarda sevdiğim yazarların en çok sevilen kitaplarını sona saklama fikrinden vazgeçtim. Çünkü ölmeden önce okunacak o kadar çok kitap var ve hayat bunun için çok kısa. .
    .
    Şimdi gelelim bu muhteşem kitaba. Yazarın okuduğum diğer iki kitabına göre çok daha kolay okunuyor. Bunda artık Saramago'nun anlatım diline, yazım şekline alışmış olmamın da payı olabilir. .
    Yazar bu kitabında körlük'ü bir salgın hastalık olarak kullanır. Bütün bir şehre yayılan bu hastalık hayatı durma noktasına getirir ve Insanlar ise insanlıktan çoktan çıkar. Birer vahşi hayvana dönüşen bu insanların hayvanlardan tek farkları ise kör olmalarıdır. .
    .
    Yaşanan bu insanlık dışı olayları okurken açıkçası duygusal açıdan zorlandım. Özellikle kadın bedenin meta olarak kullanılması, bunun üzerinden pazarlıklar yapılması beni oldukça rahatsız etti. Fakat yazarın insanlığı bu lanetten kurtarma rolünü yine bir kadına vererek, kadınlara yüklediği "yaşamın kaynağı" olma misyonu takdir edilesi bir yaklaşımdı.
    Bu kitapla birlikte yazar aslında bizlere "modern hayatımızın" nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunu göstermiş oldu. .
    .
    Kitabın imdb puanı 6.6 olan filmini de izleyip öyle yorum yazmak istedim. Fakat 1,5 yaşındaki oğlum sayesinde iki saatlik filmi iki günde izleyebildim.
    Hemen her kitaptan uyarlama film gibi tatminsizlikler yaşasam da genel olarak beğendim. Kitaba büyük oranda bağlı kalınmıştı.
    Yine de bir kitapsever olarak öncelikle kitabı okumanızı, Saramagonun kaleminden çıkıp hayal ve düşünce dünyanızın sınırlarını zorlayan cümleleriyle tanışmanızı tavsiye ederim .
    Sevgiler
  • 188 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Gerçek ve sahici olmayanın peşinde boşuna bir uğraş, bir çırpınış. Saklama belki de… Kendimi yok etme… Çalkantılı, gürültülü, güvensiz ve tehlikeli bir hayatın önünden sinsice, Ürkek adımlarla, bir başka hayatın bir kısa anlarla sınırlanmış yapay bir hayatın karanlık ve umutsuzğuna kaçış...Yalan olduğunu bile bile,dönüşsüz bir yolculuk olmayacağını en baştan kabul ederek ama dönüşsüz olmasını isteyerek,varılacak yer her neresiyse orada bütün korkularımı kusabileceğim,baş dönmelerimi ezebileceğim,bulantılarımı boşaltabileceğim,gökyüzünün tam orta yerinde her türlü ıssızlığa açık bir tepe üstü bulabileceğimi umarak çıkılan bir yolculuk.”

    Dönüşsüz Yolculuklar Kitabında,on dört tane öykü var.Birbirinden bağımsız ucu açık,bir kavis çizerek başladığın yöne tekrar dönecek gibi okunan öyküler.İşte tam o noktada bitti dediğin anda bir diğer öykünün devamı hissi veren,birbirine ilintili.Uzak şehirlerin,koyu hüzünlü ve erken inen akşamlarının,uzun ve yoğun bir türlü gelmeyen baharların,tam açtığını farkettiğin an elinden kaçan kopan çiçeklerin,dağların arkasında kalan hayatların öyküleri var kitapta.Taşra şehirlerinde,doğup büyümüşseniz bu kitabı çok iyi anlayacaksınız.Orda çocuk olmayı,orda umutlar yeşertmeyi,orda hayaller kurmayı.O hayalleri çoğaltmayı.O dağları tepeleri aşmayı gün gelip başka diyarlara kucak açmayı.Çocukluk halleri ve derin ergenlik çağları,mevsimleri,mahallesi,taşı,toprağı,çoşkusunu,tutkusu,hüznüyle,umuduyla dolu çağları anlamak adına güzel bir kitap kaleme almış Ethem Baran.Kitapta bir solukta okunmayacak kadar uzun ve derin anlamlar içeren cümleler var.Bir kaç kez okunup sindirilecek türden.Bu cümlelere Hasan Ali Toptaş’tan aşinayım.
    Ayrıca kitap daha önce okuduğum Philip Roth, Portnoy’un Feryadı’nı hatırlattı bana.
  • 250 syf.
    ·5/10
    Atsız Beğ'in kitaplarını yorumlamak bana düşmez aslında ama sizinle yorumlarımı paylaşmak istiyorum. Şimdiye kadar okuduğum kitapların hiçbir değeri olmadığını anladım demeliyim. Kimse yanlış anlamasın sadece Atsız Beğ'in kitapları anlatım ve konu olarak tam bir bütünlük içinde. Bu sayede okuyan kişiyi etkisi altına alıyor. Kitabın konusu; Deli Kurt, babasını doğmadan kaybeden annesini ise kısa bir süre sonra kaybeden bir yiğittir. Babasının kardeşi olan Çakır sayesinde sipahi olur. Bir süre sonra evlenir ve çocukları olur. Bir gün kendisini büyüten anasının yanına gittiğinde gizemli bir kıza vurulur. Kızın gerçekte neden öyle olduğunu, hayatının sırrını öğrenir. Bir savaş sonrası Çakır Bey'in eşyaları arasında bulduğu bir mektup sayesinde kim olduğunu öğrenir. Ama buna sevinemez. Çünkü kendisinin kim olduğu öğrenilirse ölürülecektir. Bu yüzden bunu saklama kararı alır. Daha sonra girdiği bir savaş sonrası evine döndüğünde selden dolayı ailesinin öldüğünü kimsesinin sağ kalmadığını öğrenir. Ve atı ile bilinmezliğe doğru yol alır.
  • Cömert devlet adamı senin işlediğin suçu farkettiyse hemen suçunu itiraf edip affedilmeyi bekle. Sakın suçunu saklama, çünkü suçunu saklamak da bir başka suçtur. Hâsılı, suçunu saklamak, asıl suçtan çok daha büyük bir suçtur.
  • 149 syf.
    ·2 günde·8/10
    "Ben insanın aklına bir zamanlar yeryüzünde yaşamış olan bütün o değişik insan türlerini getiriyor."



    Her fırsatta İngiliz toplumunun farklı katmanlarını eleştirmekten geri kalmayan Doris Lessing bu kitabında da bu alışkanlığını sürdürüyor. Bu kitabı doğru analiz edebilmek için sanırım her şeyden önce 1960'lı yıllarda özellikle Batı Avrupa ülkelerinde başlayan Cinsel Devrim'in ne olduğunu bilmemiz gerekiyor. İngiltere için konuşacak olursak Kraliçe Victoria döneminden beri süregelen bir baskı vardı ve bu baskıyla birlikte sıkı sıkı korunan birtakım değerler ondan sonra tahta geçen kraliçe döneminde de bir süre korunmaya çalışıldı. Bu baskı geçmişin değerlerinden kurtulma anlamına geliyordu. Kısacası adı geçen bu baskı cinsellik baskısıydı. 1960'larda gençler arası seks inanılmaz arttı, 70'li yılların başında doğum kontrol haplarının çıkması bu durumu daha da güçlendirdi. Evlilik öncesi seks genç nüfus içinde kabul edilir hale geldi, kendini evliliğe saklama fikri ise gençlere tuhaf gelmeye başladı. İki cinsin de kendini göstermesi, beğenilmesi, kabul edilmesi ihtiyacı vardı. Kitapta adı geçen çift ise bu dönemin istisnalarıdır. O zamanın değer ve yargılarına göre tutucu, eski kafa, geleneksel fikirlere sahiptirler ve bu durum aralarında ilk görüşte aşkı getirmiştir adeta. Onlara göre geleneklere bağlı kalmak içinde bulundukları toplumdan kurtulmanın tek yoludur. Yuva kurmak, çoluk çocuğa karışmak çok daha önemlidir. Bu çift bu görüşlerle zamanın ruhuna uygun açgözlülük ve bencillik gibi kavramlara meydan okurlar. Herkesin çılgınlar gibi eğlendiği bir partide tanışan çift hemen evlenmeye karar verir. Harriet'in evlilik öncesi cinsel bir tecrübesi olmamıştır ve zaten bu fikre de karşıdır, eşiyle birlikte doğum kontrol hapları kullanmanın da doğruluğuna inanmaz. Kendilerini toplumdan soyutlarlar, her türlü karşıt görüşe rağmen sadece topluma değil kendilerine de ideal ve mutlu bir aile kurabileceklerini kanıtlamak isterler. Böylelikle kitabımızı özetleyecek cümleye gelmiş oluyoruz: "Beşinci Çocuk"u mutluluk ve ideal bir aile arayışında olan bir çiftin bunun için ödemek zorunda olduğu bedel ve bu durumun getirdiği trajik sonuçlar olarak özetlemek mümkün.

    Kitap 1980'lerde yazıldığı halde anlatılan olaylar Cinsel Devrim’in yaşandığı 1960'larda geçiyor. David ve Harriet çifti burada modern burjuva ailesini temsil eder. Bir sürü çocuk, Victoria tarzında büyük bir ev, geniş aile toplantıları çiftin ne derecede bir hayat sürdüğünü gözler önüne seriyor. Hayat onlar için harika gidiyordur. İlk yedi yıllarında dört çocukla rüyalarını gerçekleştirmeye çok yaklaşmışlardır, herkesin yanlış olduğunu kanıtlamak üzeredirler ve mutluluklarının gerçek olduğunu inanırlar. Ta ki Harriet beşinci çocuğuna hamile kalana dek. Beşinci çocuk yani Ben doğduğu zaman bu çiftin mutluluk faturası da kesilmiş olur. Ben'in doğumuyla birlikte peri masalı tadındaki roman birden yerini en korkunç trajediye bırakıyor. David ve Harriet çiftinin yaşamları alt üst olur. Yaşça daha büyük çocuklar evi terk eder, rutin aile içi partiler son bulur, çiftin arası bozulur, aile içi iletişimsizlik had safhaya çıkar. Tüm bunlara sebep olan trajedinin başkahramanı Ben nasıl biridir peki?

    Ben daha anne karnındayken son derece anormal davranışlar sergiler ve Harriet'in hamileliğini cehenneme çevirir. Prematüre olarak beş kilonun üzerinde doğar. Doğduktan sonra ise anormal olduğu kısa zamanda anlaşılır. Onu her gören onda bir bozukluk olduğuna kanaat getirir. Ben’in fiziksel yapısı tarih öncesi mağara insanını andırmaktadır. Ben hiç emeklemeden doğrudan yürümeye başlar. Neredeyse hiç uyumaz, bakışları başka bir dünyalı varlığın bakışlarını andırır. Gecenin büyük bölümünü bahçede tek başına geçirir. Eti çiğ sever. Her türlü iletişime kapalı, sürekli saldırgan davranışlar içindedir. İlk konuştuğu kelimeler anne ya da baba değil, “pasta istiyorum” olur. Çevresindeki evcil hayvanların katili olur. İnsan ilişkilerini, duygularını anlama gibi bir derdi olmaz. Ben doğduğu an itibarıyla onun aileden biri olmadığına inanırlar, onunla hiçbir şekilde iyi ilişki kurmak istemezler ve Ben kendi ailesi tarafından nefret edilen bir çocuk olur. Ancak burada annenin hakkını yememek lazım. Ben'le en çok ilgilenen o olur. “Dünyada Ben'den başka kimse yokmuş gibi hissediyorum, öteki çocuklarım saatlerdir aklıma bile gelmiyor” derken aslında Ben'in nasıl biri olduğunu anlıyoruz. Burada zaten okur en çok anneyle empati kuruyor çünkü onun duygularını okuyor. Her şeyi bilen bir bakış açısıyla başlayan anlatım roman ilerledikçe öznel bir anlatıma dönüşerek daralıyor ve sonradan hikâyenin tek odak noktasının Harriet olduğunu öğreniyoruz. Odak noktası sürekli anne, Ben ve ikisi arasındaki ilişkide gidip gelir. Bu sayede annenin duygu ve düşüncelerini fazlasıyla öğreniyoruz. Bu durum haliyle diğer karakterleri tanımamızı, onları analiz etmemizi zorlaştırıyor ve yanlış yorumlamamıza yol açıyor. Lessing'in feminizmini göz önünde bulundurursak, o zamanlarda ezilenlerin daha çok kadınlar olduğu için bize özellikle Harriet'in ruhsal durumunu sunmasını haklı görebiliriz.

    Biraz da babadan bahsedelim. Ben'in doğumu babanın da hayatını alt üst eder. Ben için David aynı evin içinde yaşayan sıradan birinden farklı değildir, onun varlığına kayıtsızdır, aralarında hiç iletişim yoktur. Ben onu baba olarak görmez. Babası Ben'e sevgi ve şefkat göstermek ve onu anlamaya çalışmak yerine bunun boş bir uğraş olduğunu düşünür ve diğer çocuklarıyla ilgilenmeye çalışır ama neticede başarılı olamaz. Ben yüzünden parçalanmanın eşiğine gelen aileyi kurtarmak adına babanın önerisiyle Ben bir çocuk kurumuna gönderilir. Burada karşımıza farklı bir durum ortaya çıkıyor. Hikâyenin geçtiği yıllarda bu tip anormal çocuklar tabu sayılıyordu ve bu çocukların anneleri de toplumda dışlanırdı. Lessing'in bir toplum eleştirisi de burada karşımıza çıkıyor. Harriet'in doğumla alakalı hiçbir günahı olmamasına rağmen toplum ona bu çocuğu sen doğurdun diye suçlayıcı imalarda bulunur. O yıllarda aileler bu tarz zihinsel ve fiziksel özürlü çocuklardan kurtulmak istediklerinde onları bir kuruma verirlerdi. Ben de babanın diretmesiyle böyle bir kuruma verilir ve orada kendi gibi diğer bütün çocuklar insan onuruna yakışmayan türlü türlü işkencelere maruz kalırlar. Harriet daha fazla dayanamaz ve Ben'i oradan kurtarır. Ben'in gidişiyle düzelmeye başlayan aile ilişkileri Ben'in ikinci kez gelişiyle tekrar bozulmaya başlar. Hikâyede her ne kadar anne Ben'i seviyor gibi görünse de aslında onun için yaptığı her şeyi annelik içgüdüsünden geldiği içi yapar, istediği için yapmaz. Ben bir seferinde çitleri aşıp yola çıkınca anne araba altında ezilecek diye çok korkar ama aynı zamanda içinden keşke ezilseydi de biz de kurtulsaydık diye geçirir. Sonra da yine annelik içgüdüsüyle bahçe çitlerini bir daha kaçamasın diye yükseltir. Kendi vicdanını rahatlamak adına yaptığı bu gibi şeyler aslında aklından geçirdikleriyle hiç uyuşmaz.

    İnsan kitabı okurken her şey tozpembeyken neden her şey bir anda tepetaklak oldu sorusunu sormadan edemiyor. Bunun cevabını bize Harriet veriyor: "Haddimizi bilmedik, kendimiz karar verdik diye mutlu olabileceğimizi sandık. Biz herkesten üstün olduğumuza inanıyorduk." David ve Harriet çiftini mahveden günah kibir oluyor. Zaten David ve Harriet ta en başından beri baba parasıyla yaşamaya çalışan, kazandıklarından çok harcayan, ayağını hiçbir zaman yorganına göre uzatmayan, standartlarını hep yüksek tutarak, çocukların bakımını da anneanneye yıkan, kendileri istediği gibi eğlenen bir çifttir. Doris Lessing bu çifti örnek vererek ideal aile yapısının hiçbir zaman mümkün olmadığını vurgulamak istemektedir. Büyük bir ev, bir sürü çocuk, güzel ve yakışıklı eşler, aile partileri, mutlu bir aile anlamına gelebilir mi? Bunlardan gelen mutluluk gerçek mutluluk mudur? Zaten bu soruların cevapları almış olduk. Çift başlarda nefret ettikleri ne varsa kitabın sonunda onlara dönüşür. Aradıkları mutluluğu bulamadıkları gibi, boş bir evde yıkılmış hayallerle bir başlarına kalırlar.

    Son olarak kitabı okurken böyle bir çocuğun toplumdaki yerini çok sorguladım. Zaten Ben ergenliğe girince sürekli çetelerle, serseri arkadaşlarıyla takılmaya başlar; onları eve getirir, çeşitli suçlara karışır, televizyona çıkar. Tabii anne baba bunu hiç umursamaz. Zaten bu şekilde giderse bir gün Ben'in öldüreceğini düşünürler. Bu kitapta Ben'in hayatını ergenliğe kadar izleyebiliyoruz. Okur ister istemez böyle bir insanın büyüyünce ne olacağını merak etmeden duramıyor. Aslında bu sorunun bir cevabı var ama Türkçemizde yok henüz. Yazar bu kitaptan sonra "Ben in the World" adlı kitabında kaldığı yerden devam ediyor. Ama Ben hakkındaki tüm tahminlerim o kitabı okuyunca boşa çıktı diyebilirim. Devam niteliğindeki kitapta Ben'in tek başına yaşadığı olaylar gerçekten okuru derinden etkiliyor. Umarım bir gün bu kitap da dilimize çevrilir ve biz de toplumda Ben gibi insanları ne şekilde kabul etmemiz gerektiğini öğrenir, onlarla empati kurabiliriz.
  • Olur da bir gün adım geçerse sevgilinle, saklama anlat tüm gerçekleri o benim bir gülümsememle mutlu olurdu bende hep kandırdım falan dersin işte