Başlangıç...
Çamurlu yol. Yağmur hışımla yağıyor. Her zamanki gibi şemsiyemi unuttum. Yere değen damlaların sıçrattığı toprak pantolonumu berbat etti. Yeni çalıştırılmış, camları buğulu belediye otobüsüne atıyorum kendimi. Şoförün elinde sigara, dirsekleri açık camın kenarına dayalı, bilet diyor. Cebimde, avucumun içinde küçücük kalmış mavi kağıdı uzatıyorum. Ulan yine içine etmiş biletin der gibi bakıyor. Bu, engizisyon mahkemesi soğukluğundaki törenden, tek kişilik koltuk arayışına girerek kaçıyorum. Buluyorum bir tane, atıyorum kendimi hemen koltuğa. Çift kişilik koltukları sevmiyorum. Bütün yolculuk boyunca, yanımdaki insanın kişiliği hakkında düşünmekten sıkıldım artık. Bacaklarını açış şekli ile geçirdiği çocukluk arasında kurduğum bağlantılar çoğu zaman içimi zift karası düşüncelerle dolduruyor. Elime aldığım kitabın ilk sayfasında takılı kalıyorum. Okuduğum cümleler bir türlü ilerlemiyor. Sonraki mana beni ilgilendirmiyor demek daha doğru çünkü içimde ele alınmamış binlerce konu saklı.

“Gerizekalı. Gelme bu eve bir daha”.
“Hayatın boyunca neyi başardın ki bu işi başarasın, yeteneksiz”.
Özür dilerim, biraz kafam dağınık, affet n’olur!”.

Her gece aynı terane. O, bana bağırırken, zihnimde otobüste, önümdeki koltuğa oturan kadın oluyor. Kızıl saçları omzunun iki yanına dökülmüş. Kulaklarında kocaman bir küpe, bu yuvarlak ve beyaz surata yakışmış. Giydiği her kıyafet bedenine tam olarak uyan ve geçtiği yerlere kendi rengini bırakan bir kadın. Bana öyle geliyor ki, bu rengi bir tek ben görüyorum.

Şimdiye kadar bana hiç bakmadı ama biliyorum varlığımın farkında. Kendimden korkuyorum, bir gün ona karşı içimde biriken bütün ilkel duygularımı, bulundukları dehlizlerin küflü duvarlarından sıyırıp, ıslak bir öpücük konduracağım boynuna. O da bütün kadınlığıyla karşılık verecek. Arkasını dönüp, tatlı sesiyle gidelim diyecek. Evim çok yakın. Hiçbir şey diyemeden ilk durakta ineceğim, biliyorum.

Otobüs hareket ediyor. O kadar eski bir araç ki, motorun titreyişi bütün bedenimi sarıyor. Kulaklığı takıyorum kulağıma ve Munir Bashir açıyorum. Ud sevmeyen beni bile ud aşığı yapan bir Iraklı.

Kafamı buğulu cama yaslıyorum. Titreyişten dolayı bir anda beynim yerinden çıkacak gibi oluyor. Çekiyorum hemen kafamı, kitaba dönüyorum tekrar. Üçüncü durağa kadar okurum diyorum. Üçüncü durakta kızıl saçlı kadın binecek çünkü, önümdeki boş koltuğa oturacak. Yusuf Atılgan okuyorum. Munir Bashir bitiyor yerine Rachmaninov başlıyor. Nedenini bilmiyorum ama Rachmaninov’un concerto no:2’sini dinlerken ağlamak geliyor içimden. Güzel bir kitabın meydana gelmesini sağlayan şey nasıl doğru kelimelerin yan yana gelmesiyse, güzel bir müziğin oluşması da doğru notaların yan yana gelmesidir.Tek bir kelimenin ya da notanın aradan çekilmesi, eserin sahip olduğu bütün büyünün bozulması manasına geliyor benim için.

Bay C. gibi miyim diye düşünürken sarıyor etrafımı renkler, otobüsün içi rengarenk oluyor. O an anlıyorum kızıl saçlı kadının otobüse bindiğini. Kulağımda Rachmaninov, elimde Yusuf Atılgan ile rengarenk bir otobüsün içindeyim artık.

Geçenlerde okuduğum kitapta, herkesin yazacak bir hikayesi olduğu ama üşendikleri için yazmadıkları yazıyordu. Benim yazacak bir hikayem var sizlere ve üşenmiyorum. İsmim Sabri ve yeryüzünün en yalnız insanıyım.

Mehmet A., bir alıntı ekledi.
03 Şub 21:47

Gün batarken renkler, kokular, insan yüzleri birbirine karışıp, sözcükleri bulunmamış bir şiir olarak içine akıyordu. Hayatla arasında kurulan bu akıcı, körpe ilişkiyi herkesten saklı tutmak istiyordu. Şiir sanki bu saklılıktan, bu utançtan doğuyordu. Yalnız şiir kucak açıyordu bu gizli duygulara. Herkesten kaçırılan duygular, şiire teslim edilebiliyordu. İçine sokulan, bakışlarına girip yerleşen, duyduğu sesleri değiştiren bir duyguydu şiir duygusu. En yalnız anlarında ona kavuşuyordu. Ona kavuşmak için de ağaç altlarında, kıyıda, ince yağmurda, balıkçıların yanında dolaşmayı seviyordu. Yalnızlık, kendi acısı, öteki insanların acısı, hayatın zor kavranışının verdiği bunalım, yakın bir insana duyulan ince özlem, insanları mutlu görme isteği, bütün bunlar önce ayrı renkler gibi duygularına yerleşiyor, sonra onların kaynaşmasından bir tek belirsiz, dumanlı bir renk oluşuyordu. Şiir duygusuydu bu... Buruk, acıtıcı ama yücelten bir duyguydu.

Alnında Mavi Kuşlar, Aysel Özakın (Sayfa 143 - Yordam Yayınları - 1. Basım, Ağustos 2007 (e-pub))Alnında Mavi Kuşlar, Aysel Özakın (Sayfa 143 - Yordam Yayınları - 1. Basım, Ağustos 2007 (e-pub))
Gaip, bir alıntı ekledi.
12 Ara 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

"Duygu okları belkemiğimden vuruyor, ama beklenmedik zamanlarda.
Yine de bütün bunları anlamlandırmama eklenen bir şey var. Derinlerde yatan bir şey. Bir an onu kavramayı düşündüm. Ama göm onu, göm ki günün birinde meyvesini
vermek üzere beynimin derinliklerinde saklı olarak büyüsün. Uzun bir ömrün ardından, bir açığa vurma anında, genel olarak ona el atabilirim, ama şu anda bu düşünce elimde dağılıyor. Düşünceler bütünlenmeden önce binlerce kez dağılır. Dağılıyor, üstüme yağıyorlar. 'Çizgi ve renkler kalır bu nedenle...'"

Dalgalar, Virginia Woolf (Sayfa 133 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Dalgalar, Virginia Woolf (Sayfa 133 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)

Biraz Sonraki Varlığımın Sözü
Şu an sözü edilecek bir şey yok aslında. Düşündüğüm de... Hissettiğimden ise emin değilim. Belki de. Ama bu duygunun ne olduğu konusunda hiçbir fikrim yok. Söz konusu hiçbir şey yok. Şu halde yokluğumu anlatabilecek sözcükler nerde? Yokluğun sözcükleri? Ya da varlığımın arkasında gizlenmiş sözcükler? Dile getirdiğim nedir şimdi? Dile getirmek istediğim nedir, ya bu nedenle aradığım sözcükler? Anlam veremediğim bir boşluk mu? O mu, içimde belli belirsiz şekiller çizen? Peki. Devamını hem umduğum hem de şiddetle reddettiğim bu şeyin tesirini nasıl ortaya koyabilirim? Kararsızlığımın mı sonucudur bu? Gerisin geriye dönüp tercihlerimin -daha az ve daha zayıf görünen şıklarının- üzerinde biraz daha mı durup düşünmeliydim? Çıkmaza mı geldim? İşte bu yüzden zamansızlığımdan kaçıp kurtulmalıyım. Zamanın içine gelmeliyim. Zira varlığım o'nda saklı. Yaşamım şimdiki an'ın kucağında bensiz geçiyor. Ama şimdiki zaman benim için tekrar ve tekrar doğuyor ve hiç tükenmiyor; tâ ki ben ona ulaşıncaya dek. Gelecek zamanın arkasında akıp yolumu bulacağım. Evet, şimdi görüyorum: Işığım yanıyor üstümde. Renkler belirgin bir şekilde gözlerimi aydınlatıyor ve içimi boyuyor. canlılığımı hissedebiliyorum. Doğanın bana verdiği huzuru, mutluluğu ve iyimserliği farkediyorum...
Ve O! Benim varlığım, bütün tanımların dışında olan; onu kalbimin en derininde yaşıyorum. Buldum. Evet, sözcüklerle ifade edilmeyen o şeyin, O olduğunu anladım. Boşluk gibi görünen ya da görünmeyen, sözcüklerin karanlığında duran ve asla sözcüklerin ışığına çıkmayacak olan O imiş!..

Özlem Özkaya, bir alıntı ekledi.
 08 May 2016

Özlem Özkaya
DÜŞ-MÜŞ

"düşü gerçek yap!" sesine dokundum, gerçek düş-müş…

ne zaman tren sesi duysa,
"...gideceğim..." diyor,
masanın altında saklı bavulları tutuyor,
tarihi geçmiş biletini çıkarıyor cebinden...

gözlerim, bir yalvarış alacasında kanıyor,
sözlerim yok,
dilim prangasını deriyle kaplıyor durmadan...
ellerine bakıyorum uzun uzun,
fark-etmiyor...,
avuçlarına yüzümü çiziyorum,
ısınsın diye, öpücüklerin unuttuğu noktalar...
derin bir nefes çekiyor sigarasından,
uzaklara üflüyor,
uzaklardan bir rüzgâr,
kar üflüyor üzerime,
küçülüyorum,
çekiyor, yeni dokuduğum cesaretin kumaşı,
içinde biriken çaresizlik,
söküyor teyel yerlerini...

"gerçekler düşleri sevmiyor" demiştim...
bir ortaçağ savaşının ortasında,
eski anıtlar,
taşlara kazınmış kader çizgileri,
çocuk çığlıkları,
yıkıntılar,
boğazımda yumrulaşan,
birbirinin içine dolanmış zehirli sarmaşıklar,
hepsi, yeniden öğretiyordu,
toprağa basmanın ne demek olduğunu...

bir tek çiçekler anlamıyordu,
gerçeğin dilini,
direniyor,
düş-pazarı kuruyorlardı,
güneşin uykuda olduğu saatlerde en çok…

gizli mektuplar birikiyordu, suya yakın,
her an mürekkebi dağılıp,
yok olacak kadar suya yakın...

ne zaman tren sesi duysam,
raylara yağmur yağıyor,
bavuluma koyacak hiç bir şeyim yok,
bavulum yüreğim...

özlem özkaya

Saklı Bütün Renkler, Özlem Özkaya Tunca (Sayfa 88)Saklı Bütün Renkler, Özlem Özkaya Tunca (Sayfa 88)
Özlem Özkaya, bir alıntı ekledi.
08 May 2016

Özlem Özkaya
KARTONDAN KESİLMİŞ ÇOCUK

çıplaklığı;
ezilmişliğinden, sahipsizliğinden.
bütün kumaşları örtseniz,
yine de ışık sızdırır,
kapanmaz yaraları…

renksiz kartondan kesilmiş,
çocuk bedeni örselenmiş,
karalanmış defalarca.
yine de gözlerinde açan,
yalnız açan çiçekleri,
çalmayı becerememişler…

buruşturup atıldıkça,
yeniden dirilmeyi öğrenmiş
utanırdınız;
basit çıbanlarınızın,
altını çizmekten
anlayabilseydiniz,
ıssızlığın ortasında,
çaresizce şarkı söylemenin,
ne demek olduğunu…

özlem özkaya

Saklı Bütün Renkler, Özlem Özkaya Tunca (Sayfa 10)Saklı Bütün Renkler, Özlem Özkaya Tunca (Sayfa 10)