Ferya Fertelli, Leylim Leylim'i inceledi.
25 Nis 00:40 · Beğendi · 10/10 puan

AHMET ARİFLEYLİM LEYLİM

20 Nisan akşamı elimde okuduğum kitaplar olmasına rağmen madem bugün Anadolu Ozan’ın doğum günü dedim o zaman elimde okunmayı bekleyen Leylim Leylim’i oku dedim.Bu arada oğlu Filinta Önal doğum gününün aslında 23 Nisan olduğunu açıkladı Nebil Özgentürk’ün hazırladığı belgeselde.Ben de kitabı Edebiyatist dergisinin 16.sayısındaki Filinta Önal’la ve yapılan söyleşi ve tabi ki kendi sesinden o muhteşem şiirleri eşliğinde okudum.Okuduktan sonra üzerine bir de belgesel izledim.Bıraktığı tat eşsizdi,hüznün tarifi imkansızdı.

Gelelim Leylim Leylim’e Ahmet Arif’in 1954’ten başlayıp 1959 yılına kadar ve en sonda 1977 yazdığı mektuplardan oluşun bir kitap.
Körkütük aşık Ahmet Arif sevdiği kadına yazmış bu mektupları,aşkına karşılık bulma umuduyla ve yaşama tutunma umuduyla.O yıllar halkına inanmış,inançları uğruna çok büyük bedeller ödemiş,işkencelerin en ağırından geçmiş yeterince değeri bilinmemiş büyük Ozan’ın unutulmaması adına kabul etmiş Mert kadın,yüce gönüllü Hasretinden Prangalar Eskitilen Leyla Erbil,mektupların yayınlanmasını.
Mektupların ışığında o dönemin entelektüel ortamını yayın dünyasında ilişkileri olan Forum,Ufuk’lar,Pazar Postası,Şairler Yaprağı adlı dergilerdeki yer alma mücadelesini,aşk için yanıp tutuşurken bir taraftanda Ülkesinin sorunlarını dile getirişenide görüyoruz.”Niceleri giyotinleri,ateş yığınlarına,yırtıcı hayvanlara verilmedi mi?Onlar da duyan ,arzulayan,seven bir yürek bir ten taşıyorlardı.Şimdinin ya da geleceğin insanları,gülsün-kaygısız uykulara varsın-işini,yaşamasını,dünyadaki anlam ve yerini sevebilsin diye benim acı çekmem,çıyandan,ahtapottan farksız zebaniler elinde can vermem gerekiyorsa hay hay!Bu Şeref’i verecek şansın çok cömert olduğunu sanıyorum.Değil mi?”
Mektuplar sadece Ahmet Arif tarafından yazılanlarla kalmış,Leyla Erbil tarafından yazılan mektuplar bulunamamış.Aşkın karşılıklı olup olmadığı muamma belki de okuyucuyu cezbeden yönünde burda saklı.Biri en büyük ozan diğeri çok önemli bir yazar.
Hayran olunmayacak gibi değil,her iki taraf adına da.

“Gitmek,gözlerinde gitmek sürgüne,
Yatmak,
Gözlerinde yatmak zindanı.
Gözlerin hani?
Diye soruyor Ahmet Arif
Leyla Erbil Üç Başlı Ejderha adlı kitabında,
“Gözleri oğlumun,,,gözleri,,,gözlerinde bulurdum can tılsımımı,,,gözleri hani,,,”
Diye cevap veriyor.
Leyla Hanım’a mektuplarındaki hitap şekillerinin altını çizdim bolca hepsi doğal olarak şiir tadındaydı.
Küçüğüm,sevgilim,imzası martıdan sıcak,uçan uzak martılardan daha sevimli,imzası uçan kuş,kendisi İNSAN sevgilim.Özledim diyebiliyorum ya,yeter bana.Evet ÖZLEDİM SENİ.Hastalıklar,musibetler,uzak kalsınlar sana.Yerine,ne çekeceksen ben çekeyim.Yerine,ne bela bulacaksa beni bulsun.Kadalar beni alsın.Kurban başan.Başan dönüm.Kadan alım.Cümle dünyalıkları senin ayağının dırnağına kurban ederem.Bir havan,bir tutumun var ki ab-ı hayata bile değişmem.Yiğit rahat,dobrasın.Beni hiç kırmadın.Umut,yaşama sebebi,zulme dayatma yetisi oldun bana.SENSİZ EDEMEM.
Hemen hemen tüm mektuplarında Leyla Erbil’in ne kadar Mert,Yiğit,delikanlı,Dobra,Gözünü Budaktan Sakınmayan ve Namuslu bir kadın olduğunu vurgulamış.Bu da Leyla Erbil’e olan hayranlığımı bir kat daha artırdı.Aslında sıralamada önce Leyla Erbil okumak vardı,kitapları beni beklemekteydi ama bu da ayrıcalıklı oldu.
Önce şiir değil benim için.Önce sen.Bu “sen”in içine 60 kilon,kaşın,gözün,tenin,gençliğin,merhabamız,sustuğumuzda aramızda,masada,havada olan isimsiz kesiklik,sonra senin o bulunmaz yiğit kalbin,hilesiz dokun...Hepsi,hepsi girer.
sevgili ustam,ömrümün sebebi.
Seni antabilmek seni iyi çocuklara,kahramanlara,-seni anlatabilmek seni-namussuza,yaşamayana,kahpe yalana.
Sana dert,sana ağırlık,sana sıkıntı olurum.Nemsin be?Sevgili,dost,yar,arkadaş...Hepsi.En çokta en ilk de Leylasın bana.Bir umudum,dünya gözüm,dikili ağacımsın.Uçan kuşum,akan suyumsun.Seni anlatabilmek seni.Ben cehennem çarklarından kurtuldum,üşüyorum kapama gözlerini.

Zümre polat, bir alıntı ekledi.
18 Nis 17:44 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Her şeye rağmen deyimi çok güzel değil mi? "Rağmen" de bir çatışma, bir hayat var ama "her şey" de bir yok oluş saklı.

Milena'ya Mektuplar, Franz KafkaMilena'ya Mektuplar, Franz Kafka
Persona Non Grata, Boyalı Kuş'u inceledi.
27 Şub 22:57 · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

Her zaman inceleme yazan biri degilim fakat Jerzy hakkındaki asılsız iddialar ve Boyali Kus'in bir vahşet kitabı olduğu hakkinda ileri sürülen görüşler beni inceleme yazmaya itti.

Öncelikle kitaptan bahsedecek olursak, kitap ikinci dünya savaşı yıllarında ailesi tarafından evlatlık verilip kendi kaderine terkedilen çocuğun öyküsünü anlatıyor. Çocuk savaşın yıkıcı ortami ve polonya köylüsünün ortaçağdan kalma inanışları arasında esmer teni ve Musevi-Çingene tipiyle sağa sola sürülüyor, itilip kakılıyor ve o yıllarda yaşanmış her türlü acıyı kendi küçük bedeninde okuyucuya gösteriyor, hemde tüm çıplaklığı ve açıklığıyla.

Peki nedir okuyucuyu rahatsız eden ? Kıtabin ilerleyen bölümlerinde Almanların akil almaz işkenceleri ve yaşanılan katliamlar bir bir anlatılıyor. Yazar kitabı yazarken olayları yumuşatmak gerçeklikten kopartmamak için olduğu gibi anlatmış. E durum böyle olunca bir anda oyulan gözler, kopar eller kollar, tecavüze uğrayan çocuklar, yanan bedenler ve daha daha fazlasıyla karşı karşıya kalıyor insan. Halbuki yazar bu durumu kendisi şu sözlerle açıklıyor: " ...Anlaşıldığı kadarıyla bu şahıslar savaştan kurtulanların anılarını ya da resmi savaş belgelerini hiç okumamışlardı, eleştirmenlerim bunlara yabancı görünüyorlardı. Örneğin hiçbirisi de Reich idaresi döneminde bir muhalifin saklandığı Doğu Avrupa'daki köylerden birinde verilen cezaları anlatan on dokuz yaşındaki bir gencin, sağ kalıp da yazdığı anıları okumamıştı. 'Almanların köye Kalmuklarla beraber barış getirmek üzere nasıl geldiklerini hatırlıyorum' diye yazmıştı genç kız. 'Öyle korkunç sahnelerdi ki, ölene kadar gözümün önünden gitmeyecekler. Köyü kuşattıktan sonra kadınlara tecavüze başladılar, sonra da köyü içindekilerle birlikte ateşe vermeleri emredildi. Heyecanlanan barbarlar meşalelerle yaktılar evleri, kaçmaya çalışanları da vurdular ya da zorla ateşe attılar. Küçük çocukları annelerinden kopardılar ve ateşe attılar. Acı çeken anneler çocuklarını kurtarmaya koşunca da zavallıları önce bir bacaklarından sonra da ötekinden vurdular. Kadınlar yeterince acı çekince de onları öldürdüler. Bu korkunç şölen tüm gün sürdü. Gece olduğunda ve Almanlar gittiğinde sağ kalan köylüler kalanları toplamak için geri döndüler. Ama gördüklerimiz felaketti. Kor halinde kütükler ve kulübelerin içinde de yanan insanların kalıntıları vardı. Köyün arkasındaki tarlalar da ölülerle kaplanmıştı, burada bir anne çocuğuyla can vermişti, beyni çocuğun yüzüne saçılmıştı. Başka bir yerde on yaşındaki bir çocuk elindeki okul kitabıyla kalakalmıştı. Ölüleri beş ayrı toplu mezara atmışlardı. 'Doğu Avrupa'daki her köy işte böyle olayları yaşadı, yüzlerce yerleşim biriminin kaderi oldu bunlar. Başka belgelerde de, bir toplama kampının komutanı hiç tereddüt etmeden 'kuralın çocukları hemen öldürmek olduğunu çünkü çalışamayacak kadar ufak olduklarını' söylüyordu. Bir başka komutan ise Almanya' ya kırk yedi günde neredeyse yüz bin elbisenin gönderildiğini söylüyordu. Bu elbiseler gaz odalarına sokulan Musevi çocuklardan alınmıştı. Gaz odasına giden Museviler'den bir başkasının günlüğünde 'kampta her gün ölen yüz kadar çingeneden yarısının çocuklar' olduğu yazılmıştı. Bir başka Musevi de SS muhafızlarının kayıtsız bir biçimde gaz odasına giden ergenlik çağındaki her Musevi genç kızın cinsel organlarını ellediklerini yazıyordu. Belki de Boyalı Kuş'un içindeki vahşet sahnelerinin abartılmadığının en iyi kanıtı ve bu dehşet zamanının savaş yılları Doğu Avrupa'sını yansıttığını en iyi anlatan olay, eski okulumdan bazı arkadaşlarımın Boyalı Kuş'un kaçak bazı kopyalarını okuduktan sonra romanın kendilerinin ve akrabalarının yaşadıklarının yanında pastoral bir öykü gibi kalacağını söylemeleriydi."

Gelelim ikinci iddiaya. Jerzy Kosinski bir sahtekar mıdır ? Yaşamadığı şeyleri kendi biyografisi diye yazıp mi piyasa sürmüştür ? yoksa kendi acılarından yola çıkıp bütün bir katliamdan yaşananları ana karakterin bedeninde mi toplamıştır ? Kosinski durumu şu şekilde açıklıyor: "...Kendimi her şeyin ötesinde bir öykücü olarak gördüğümden olacak Boyalı Kuş'un ilk baskısında şahsımla ilgili bilgiyi en aza indirgedim ve röportaj taleplerini reddettim. Ama bu beni büyük bir çekişmenin merkezine oturttu doğrusu. Pek çok büyük yazar, eleştirmen ve okuyucu kitabımın arkasındaki tarihsel gerçekleri keşfetmeye çalışarak, romanın otobiyografik olduğunu ispat etme uğraşına giriştiler. Bana biçmek istedikleri rol, kuşağımın sözcülüğüydü, özellikle de savaştan kurtulabilenler adına, oysa ki ben hayatta kalabilmemin ve hayatta kalabilmenin sadece bireysel çaba olduğundan ve bireyin kendi adına konuşma hakkının saklı tutulmasından yanaydım. Benim hayatım ve kökenlerim hakkındaki gerçeklerin, en azından benim düşünceme göre kitabın otantikliği için bir kıstas oluşturmasını kabul edemiyordum. Böylece bu kıstaslarla daha çok okuyucunun Boyalı Kuş'u okumasını sağlayabileceklerini düşünmüş olmalılar. Daha da ötesi, ben o zaman da aynı şimdiki gibi, otobiyografik formun edebiyattan çok farklı olduğunu düşünmekteyim. Otobiyografilerde tek bir insanın yaşamı göz önüne serilmiştir, okurlar da bu insanın hayatını gözlemler ve kendileriyle karşılaştırırlar. Ancak kurgusal bir hayat okuyucunun da kendine özgü bazı katkılar yapması sonucunu doğurur, sadece kuru kuruya karşılaştırma yapmaz ama düşsel bir role soyunur ve bu rolü kendi deneyimleri, yaratıcı ve imgesel gücüne göre biçimler. Ben her zaman için romandaki hayatın benimkinden bağımsız olması konusundaki kararımı korudum.Ve pek çok yabancı yayıncı Boyalı Kuş'u, bir önsöz olarak koyduğum ve ilk yayıncıma göndermiş olduğum mektuplar olmadan basmak istediklerinde de buna itiraz ettim. Çoğu bu alıntıların kitabın etkisini azaltacağını düşünmüştü. Ben bu mektupları aslında romanın vizyonunun anlaşılması amacıyla yazmıştım, hafifletilmesi amacıyla değil. Kitap ve okuyucularının arasına böyle girilmesini ve romanın bütünlüğünün bozulmasını istemiyordum, çünkü kendi deneyimlerimi ortaya koymakla değil ama kitabın kendi başına kendini temsil edeceği bir çalışma olmasını istiyordum. Nitekim ilk cep kitabı baskısında da -ki orijinal baskıdan bir sene sonra çıkmıştı,- artık en ufak bir biyografik bilgi yoktu. Belki de bunun yüzünden olacak okullardaki pek çok okuyucum Kosinski adını çağdaş yazarlar yerine vefat etmişler arasına koydu."

Bitti
İyi okumalar...

Miraç Türk, bir alıntı ekledi.
23 Oca 17:48 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Gerçeğin kendinde saklı bir gücü olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Ama, güçler eşitken, gerçeğin yalanı yendiğini bilmek de önemli bir şeydir.

Düğün - Bir Alman Dosta Mektuplar, Albert CamusDüğün - Bir Alman Dosta Mektuplar, Albert Camus
Berika•, bir alıntı ekledi.
13 Ara 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

Evet mektuplar. Bir postacı başka neyi düşünür. Mektuplara devam edeceğim
..
Postacılar, doğru. Mektupları düşünür. Onları taşır. Onların içinde saklı kederi taşır. Görev bu.

Menekşeli Mektup, Mustafa Kutlu (Sayfa 76 - Dergâh yayınları)Menekşeli Mektup, Mustafa Kutlu (Sayfa 76 - Dergâh yayınları)
erkam, Akif'e Dair'i inceledi.
29 Eki 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Dücane hocanın hangi kitabını okursanız okuyun size bir yitik yada saklı olanı keşfetmiş olma hissi verecektir. Eser 127 sayfalık kısa ama Akif'e dair bilmediğimiz bir çok meseleyi gündeme getiriyor.Kitap, değişik zamanlarda kaleme aldığı yazılarından oluşmuş. Esasında hocamızın M.Akif ile ilgili olarak bu eserinin yanı sıra daha hacimli ve kapsamlı olduğunu düşündüğüm "Bir Kur'an Şairi: M.Akif ve Kur'an Meali" adlı eseri de okunabilir. Dücane Hocanın şimdiye kadar bir çok kitabını okudum ve benim için okumalarım içerisinde ayrı bir yeri ve tesiri olduğunu söyleyebilirim.
Kitapta, M.Akif'e dair farklı farklı konulara değinilmiş; mesela neden Mısır'a gitmek zorunda kaldığı, bir dönemin zihniyeti tarafından yalnız bırakılışı, Akif'in bitmek bilmeyen vatan aşkı-tutkusu, Kuran tercümesi ve akibeti, çocuklarının hüzünlü hikayeleri ve son bölümde de Akif'e dair yazarla yapılan bir röportaja yer verilmiştir.
"Ben arkadaşlarıma yüzer beyitli mektuplar yazardım. Ziya Paşa üslubundan terkib-i bendim vardı. Fakat bugün bunların bir mısraı bile hatırımda kalmamıştır. Kendimi milletimin huzurunda gördüğümden beri sanat'tan ziyade cemiyet'i düşünmek istedim. (M.Akif)
İyi okumalar.

Yeşim Gökyıldız, Elveda Haziran'ı inceledi.
 27 Eki 2017 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 9/10 puan

Sarah Jio,okuyucuyu etkilemeyi ustaca başaran yazarlardan biri kesinlikle! Her kitabı yoğun bir heyecan, tahmin edilmesi güç bir gizem ve damakta kalan bir tat içeriyor.Elveda Haziran,yazarın okuduğum 5.kitabı ve Jio beni yine hayal kırıklığına uğratmadı.Geçmiş ve gelecek ilişkisini kusursuzca birleştirerek bize sıcacık bir kitap sundu.

Yazar bu kitabında aile bağlarını,anne ve çocuk arasındaki ilişkiyi,aşkı ve kitaplara duyulan sevgi temasını akıp giden anlatımıyla süslüyor ve size de heyecanla okumak düşüyor.

Sarah Jio'nun kitapları hep birbirine benziyor,belli bir kriterler var,bunlardan bazıları : Günümüzde 30 yaşlarında bekar bir kadın,geçmişe dönüş,geçmişte yaşayan acılı kadın,günümüz karakterinin geçmişte yaşayan karakterle bağı,ters köşeli ama ucu açık bir son, günümüzde yaşayan kadının yeni bir aşka yelken açması,çiçekler vs. ama yazar neden her seferinde kendini sıkmadan okutturuyor? Çünkü kadın kitabı ve atmosferini hissettiriyor.Siz,karakterlerin yerine kendinizi koyabiliyorsunuz.Kitabın içindeki akıl almaz sırları tahmin etmek için çırpınıyorsunuz,duyguları geçmiş ve gelecek arasındaki köprü aracılığıyla yüreğinizde hissedebiliyorsunuz.Jio'nun kitapları iz bırakacak kadar güçlü kurgulara,güzel betimlemelere ve içimizden biri gibi olan karakterlere davet ediyor sizi.İşte Sarah Jio'yu bu yüzden çok seviyorum,kalbindeki saklı hisleri ve koca bir dünyayı uyandırmanıza katkı sağlıyor.Ve en önemlisi,sizi sayfalara hapsediyor.

Elveda Haziran,yazarın diğer kitaplarına göre daha farklı bir konuya sahip.Aşk teması yine yoğun olsa da bu sefer kardeşlik,annelik,akrabalık,kitap sevgisi romanın ana düşüncesini oluşturuyor.Geçmiş ve gelecek arasında bir zaman yolcusu gibi gidip geliyoruz bu kitapta da.Bir tarafta 2000'li yılların June'u ve 1940'lı yılların Ruby ile Margaret'ı.Üç kadının birbirine zincirlenmiş hikayesini 60 yıllık bir zaman perdesi arasından okuyoruz.

35 yaşındaki bankacı June Andersen,işinde başarılı ve kariyer sahibi bir kadındır.Çocukluğunun geçtiği Seattle'dan New York'a taşınıp işine devam etmiştir ama yaptığı işte oldukça mutsuzdur.June,refah ve para üzerine kurulu hayatında oldukça huzursuzdur.Bir gün kader ona oyununu oynayacaktır.

Çocukluğunun vazgeçilmez mekanı olan Mavi Kuş Kitabevi'nin sahibi olan Ruby yani June'un teyzesi zamansız şekilde dünyadan göçüp gider ve kitabevini June'a miras bırakır.Teyzesiyle yaşadığı onca güzel anı hatrına Seattle'a dönen June'un aklındaki ilk düşünce kitabevini satmaktır.Kitabevini incelerken bulduğu İyi Geceler Aydede kitabının arasında eski bir mektup bulur.

Bu kitap hemen anılarını canlandırır ve onu geçmişe,her şeyin masum olduğu zamana götürür.Çocuk olduğu zamanlar en sevdiği kitabın arasında mektubu bulup okur ve bu mektupta Ruby ile çağının en ünlü çocuk kitabı yazarı olan Margaret Wise Brown'un birbirlerinin sırdaşı ve en yakın arkadaşı olduğunu fark edince çok şaşırır.(Margaret,gerçek hayatta var olan biri ama Ruby tamamen hayal ürünü tabi ki.Ama yazarın gerçeği hayal gücüyle birleştirmiş olması hoşuma gitti.) Bulduğu her mektup ona diğer mektubun kapısını açar.İpuçlarını takip ederek kendini büyük bir bulmacanın tam ortasında bulan June,bu mektuplar sayesinde kendi yolunu çizecek,içindeki benliğini ortaya çıkaracak,aşkın kollarına atılacak ve hayatında tertemiz bir sayfa açacaktır.


Kitabın mektuplar üzerine kurulması oldukça güzel.Yazarın hayal gücünü konuşturarak gerçekte yaşamış olan bir kadın yazar ile hayali bir kadını sanki gerçekte de arkadaşmışlar gibi yazması ve onların mektuplarında birçok sırrı saklaması bu kitabı diğer kitaplardan farklı ve özel kılıyor.Özellikle June'un mektupların sonuna gelip büyük sırrı öğrendiği yerde ağzım açık kaldı,öyle bir hamle beklemiyordum.Kitap boyunca kitapların hayatımızda büyük bir yere sahip olduğunu,kitapların önemini ve kitap sevgisini vurgulamayı da ihmal etmiyor Jio.

Elveda Haziran,kendinizden pek çok parça bulacağınız,beni ilk 70 sayfasında hiç sarmayan ama sonra elimden düşüremediğim,bol duygulu,sürükleyici ve dopdolu bir eser.Herkes kesinlikle kitaplığına konuk etmeli bu romanı.Jio kitaplarının arasında Gündüzsefası hala zirvede yerini koruyor ama bu kitabı da onun bir tık aşağısında olsa da mükemmel buldum.

Arkadya'nın baskısı her zamanki gibi fevkalade.Sarah Jio kapaklarında en samimi ve dinamik kapak bence bu,sizce de çok göz alıcı bir kapak değil mi? Yeşil yeşil bir kapağı,mavi kuşlar ve beyaz çiçekler donatınca harika bir görsel olmuş.Orijinal kapak çok çocukça geldi bana,bence bizimkisi kat kat daha güzel.İsmi her ne kadar orijinal isim olmasa da dikkat çekici ve kısmen uyumlu.Yayın evi sayfa kalitesi,basımına gösterdiği özen,pürüzsüz çeviri ve püsküllü ayraçları ile bir takdiri daha hak etti benim gözümde.Çevirmen Duygu Parsadan'a bu güzel kitapları güzel çevirisiyle bizimle buluşturduğu için sevgiler! Bu arada önsöz ve teşekkür kısmı çok samimi ve eğlenceli,orayı da okuyun derim.

Elveda Haziran,Sarah Jio severlere fazlasıyla tatmin yaşatacak,sizi sarıp sarmalayacak,sürprizlerle dolu bir roman.Diğer kitaplarıyla işleyiş aynı,üslup aynı,konu hemen hemen aynı.Ama yazardan vazgeçemiyorsunuz.Sadece Sarahcığım,şu sonları daha detaylı yaz lütfen! Bu durumdan çok şikayetçiyim.Bu olmasa yazar on numara beş yıldız! Jio,hep yazsın,ben yazdıklarını okumaya talibim.Başta Gündüzsefası olmak üzere yazarın kitaplarını mutlaka okuyun.Benim sıradaki Jio maceram Mart Menekşeleri. Umarım beğeneceğiniz bir inceleme olur,sağlıcakla kalın.Bol kitaplı ve keyifli günleriniz olsun.

"Bir varmış,bir yokmuş.Hala içindeki masala kulak veren küçük bir kadın varmış..."

Aşağıdaki yorumlara da bir göz atın,ben hepsine katılıyorum. :)
⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵⤵

Hem muhteşem hem de ruhu canlandırıyor.

-Historical Novel Society

Elveda Haziran...Aile bağlarına ve bağışlamaya dair son derece ilgi çekici bir hikaye.

-Booklist

Kitabı okuyup rafa kaldırdığınızda bile etkisinden kurtulamayacaksınız.

-Romantic Times