• %23 (113/504)
    ·Puan vermedi
    Bu kitabı okuduktan sonra eğer olaki yemeğe oturursanız hatta su bile içerseniz 40 sefer düşünebilirsiniz. Kitap o kadar çok bilgi içeriyor ki bir süre sonra Soner Yalçın’ın bu kadar bilgiye sahip olup hayatta olması beni derin şüphelere düşürdü. Neyse bunu geçelim.

    Kitap Cesur Yeni Dünya’dan sonra okuduğum bir kitap oldu güzel tesadüf. Burda bitmiyor, CYD’de de anlatılan dünyanın neredeyse bir adım gerisinde olduğumuzu bir güzel anlatıyor kitap. Şu an Türkiye’de 10 kişiden birisinin antidepresan kullanmasının,çeşitli bir sürü psikolojik problem yaşamasının, fıtık, diyabet, üstüne hastalığın sebebinin tam olarak bilinmediği hastalıklar vardır(fibromiyalji, ibs vb. depresyonda sayılabilir) bunları neden yaşadığımızı şu şekilde anlatmış; “İnsan yediği şeydir” sözüyle. Organik besleniyorum diye havasından geçilmeyen insanların bile aslında yıllar önce genetikleri değiştirilmiş tohumların büyümesinden meydana gelen besinleri yediğini, hatta bu organik sertifikasını almak için de yine paşa paşa gidip ABD’de den sertifika alınması gerektiğini bilmeyenlerin kendini avutma şekli.

    Yani iki ucu ateşli değnek. Hazır gıdadan kaçsan organik pazarının içine zaten ettiler. Her sene biliyorsunuz birkaç besin TV’de aynı anda internette ünlü oluyor. Yararları keşfediliyor. Bütün diyetisyenler, prof. denilenler reklam yapmaya başlıyor. Halbusemki onlar içindeki bütün faydalı hammaddeleri alındıktan sonra bize posası yedirilen çöpler. Son zamanlarda örneğin; zerdeçal, chia, ejder meyvesi vb vb. bir sürü şey sayılabilir. Bunları bize sattıktan sonra organik tohumları da kendi ambarlarında saklıyorlar ve nüfusun bu %1’i dediğimiz kesim bunlara erişebiliyor sadece.

    Biz de her hastalandığımız da hastanelere koşalım böyle işte. Sistemin yetiştirdiği doktorların eline düşüyorsun, etrafınıza bir bakın kaç tane eczane deposu gibi yaşayan insan var. Doktorlar da ilaç sektörlerinin onlara verdiği eğitim kadar doktor. Hiç biri size alternatif bir çözüm sunamaz çünkü onlar sadece ilaçları ve vücuttaki etkilerini öğrenmiştir. Sizin bu ilaçları kullandıktan sonra iyileşebileceğinizin garantisini kimse veremez. Üstelik önemli hastalıklar için olanlar için değil bunlar sadece en basit soğuk algınlığı, vitamin-mineral takviyeleri bile içerdiği katkı maddeleri ve yol açabileceği yan etkileriyle sizi fazlasıyla hasta etmeye zaten yeterli. Sokakta kaç kişiye sorsanız kronik depresyon, yorgunluk, uygunsuzluk vb hastalığa muzdariptir.

    İlaçların reklamı yapılamaz bilirsiniz. Onu bile nasıl reklam yapacağını bilen adamlarla mı aşık atıyorsunuz. Aklıma gelen bir kaç yapım; Take Your Pills(Netflix[Ritalin]), Mr. Robot(Lustral, Adderall) vb. aklıma gelmeyen ve izlemediğim bir sürü yapım var. Özellikle Take Your Pills’de Adderall’in ne denli yan etkileri, bağımlılık yarattığını, uzun süreli kullanımda vereceği zararı, kokain benzeri bir madde olduğunu savunur fakat kullanan gençlerle röportajları araya sıkıştırdığında hepsi ilaca ne kadar şükran etse, onsuz yaşayamayacağından, hapı aldıktan sonra beyin güçlerinin(biri resim yapmay başlıyor hatta) arttığından bahsediyor. ekşi sözlük’te de bol bol reklamı var. Zaten ilaç reklamı böyle yapılır ben kullandım şöyle oldum dediğin an karşısındakinin beynine kazınmıştır zaten o. Ee bu ilaçların geliştirilme-araştırılma sürecinde bunlara fon veren şirketler, daha sonra onayı veren şirketler de malumunuz hepiniz biliyorsunuz. Bu reklamlarının yapılmasını sağlayan da yine aynı insanlar. Son zamanlarda Türkiye’de duydum ben ilk kez ama biliyorsunuz; “hasta garantili hastane projesi” var. Şu cümleyi okuyan zaten “noluyor lan o neymiş öyle” demesi lazım. Kıssadan hisse; ürün biziz, ürün insan. Önce sizi hasta ederler sonra size ilaç verirler, sonra bu ilaçları yan etkisi baş gösterir, döngüde başa dönersiniz.

    Bazen düşünüyorum belki de bu kadar salak olmamızın tek sebebi cidden beslenme şeklimizdir. Biz de övünelim Türk mutfağımızla. Hangimiz yılda 20-30 çeşit yemekten fazla yemek yiyebiliyoruz. Bunları yaparken hangi yağları, suyu, katkı maddelerini kullanıyoruz?
    Anneler-babalar çocuklarını marketten aldıkları abur cuburlarla zehirlerken nasıl da mutlular ama?

    Aslında tarihteki en büyük cehalet çağı şuan yaşanıyor ve farkında olmadan akıp gidiyoruz hiçliğe.
  • Öldüğünüzde, ölü olduğunuzu bilmezsiniz; bu sadece başkaları için zordur. Aynı şey salak olduğunuzda da geçerlidir.”

    Ronald David Laing
  • 464 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Umut Bıçağı, dünyadaki bütün erkeklerin -Doğru kelime adamların ama kitapta erkek olarak çevrildiği için ben de erkek diyeceğim.- düşüncelerinin herkesçe duyulabildiği bir distoptada geçiyor. Ana karakterimiz Todd, Prentiss kasabasındaki on üç yaşına basmamış tek çocuk. Ona söylenene göre annesi erkeklerin düşüncelerini duymalarına neden olan bu vürüs yüzünden diğer bütün kadınlar gibi ölmüş. Kasabadaki kurala göre on üç yaşına basan her çocuk yetişkin sayılıyor ve kasabada çalışmaya başlıyor. Todd'da on üçüncü doğum gününden yirmi sekiz gün önce çok büyük bir sırrı açığa çıkartıyor ve bütün hayatı değişiyor.

    Ben kitabı -diğer bütün Patrick Ness kitaplarında olduğu gibi- konusuna bakmadan aldım ve kitaba başlayana kadar da konusunu bilmiyordum. Ben kitabın bir polisiye roman olduğunu falan düşünmüştüm ki bence böyle bir distopyada polisiye bir kurgu efsane bir iş olurdu ama Patrick Ness'in kurgusu da fena değildi.

    Kitabın büyük bir bölümümü çok severek ve bir sonraki sayfada ne olacağını merak ederek geçirdim. Bence bir yere kadar gerçekten sürükleyici ve eğlenceli bir roman fakat bir süre sonra kitap kendini tekrar ediyor. Mesela kitabın yarısına kadar geliyorsunuz, diyorsunuz ki "Aa şimdi kim bilir neler neler olacak. Gizemler bir bir çözülecek.". Peki böyle bir şey oluyor mu? Hayır. Olan şey kitabın kendini tekrar etmesi. Sanki kitabın başındaymışsınız gibi aynı olayları bir daha okuyorsunuz ve sanıyorsunuz ki ana karakterimiz yaşadıklarından biraz ders çıkarır, aynı hataları bir daha yapmaz ama Patrick Ness de akıl hastası birinin ortaya attığı "Ana karakterler salak olmalıdır." cümlesine uyup karakterimize aynı hataları tekrar yaptırıyor. Bu durum beni kitaptan baya bir soğuttu açıkcası. Yani on iki yaşındaki bir çocuğun dünyanın en zeki insanıymışcasına hareket etmesi en sinir olduğum olaylardan biri tamam ama hiç mi aklı yok? Baştan sona salak mı yani? On iki yılda hiç mi bir şey öğrenememiş yahu!

    Ayrıca sen koskoca Patrick Ness'sin. Yazacak bir şeyin mi kalmadı da olayları tekrar ediyorsun? Hadi diyelim ki tıkandın ara kankan Neil Gaiman'ı. Yani bu olayların tekrar etmesi bende "Hadi şu kitap bitsin de paramı alıp tatile çıkayım." havasında yazılmış hissiyatı bıraktı.

    Bu iki şeyin haricinde ben kitabı sevdim. Adamın yarattığı distopyaya hiçbir lafım yok. Olayları öğrenmek için sayfaları hızlıca çevirmekten parmaklarımın uçları bir garip oldu. Sadece şey olmasın isterdim mesela, tam her şeyi öğreneceğimiz sırada sürekli araya bir şey giriyor. Adam gelmiş "Sana gerçekleri anlatmam lazım Todd." diyor ama anca bir elli sayfa sonra falan söylüyor. Bu tiple, "Bir soru sorabilir miyim?" tipi tıpkısının aynısı yani. Söyle geç daha ne uzatıyorsun konuyu ya. Sanki ben sana "Hayır dur söyleme. Duymak istemiyorum." diye Yeşilçam ayarı yapacağım...

    Kitapta anlamadığım ve elle tutulur bir sebep göremediğim bir olay daha vardı ama o biraz spoilera giriyor bu yüzden artık ikinci kitabın yorumumda eğer hatırlayacak olursam değinirim.

    Eğer kitap elinizde varsa bence okuyun çünkü Umut Bıçağı kesinlikle bir şansı hak eden bir kitap ama "Gidin alın, kitap çok güzel ne duruyorsunuz aaa." cümlesini de kuramıyorum yani. İkinci kitap çıkınca almayı düşünüyorum ama bakalım kitap çıkınca düşüncelerim hangi yönde olacak 🤷‍️

    Umut Bıçağı, okurken zevk aldığım ama genel itibariyle baktığımda beni tatmin etmeyen bir kitap oldu. Kitabı seveni de sevmeyeni de çok iyi anlayabildiğim bir noktadayım. Sizin kitap hakkındaki düşünceleriniz ne şekilde?
  • 368 syf.
    ·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
    "Son hamlede ölür ya da kazanırsın..."
    Serinin son kitabı ile veda ediyoruz. Bir seri bitirmenin heyecanı içindeyim ama yine de hem hüzünlü hem de sevinçliyim.

    Bana göre yazar seriyi uzatma gibi bir çabaya girmiş çünkü ikici kitap da olaylar ne kadar çok olsa da kısa ve özdü. Seri iki kitap da olabilirdi.
    Kitty ve Benjy arasında olan olaylar ve ayrılması iyi ki olmuş dedim. Zaten Benjy karakteri sinir bozucu hal almaya başlamıştı. Lila ve onun başına gelenlere hiç üzülmedim çünkü bir nevi başına gelenleri haketmişti. Aslında güçlü bir krekter değil sadece güçlü görünümünde bir kız kendisi. Knox için baya üzülmüştüm, onun hakkında gerçekleri öğrendikten sonra çok sevindim. Knox olmadan olmazdı yani. Celia bu kitap da çok salak hareketler yaptı, tamam intikam almaya çalışıyorsun da yaptığı düşüncesiz hareketler çok saçma. Bu kitap ile her şey yerli yerine oturuyor ama uzatılmış gibi geldi heleki ikinci kitabın kısa olması.

    Güzel bir seri ve her kitap da şaşılacak olaylar oluyor ve öğrendiğimiz gerçekler kitap buyonca şaşırtıyor.
    Distopyaya yeni başlıyor ve ne kitap ouyacağim diye bakınıyorsanız bu seri tam size göre ama bu türde çok kitap okuduysanız beğenmeyebilirsiniz.
    Yeni bir kitap serüveninde görüşmek deleğiyle sağlıcakla kalın Kitap dolu günleriniz olsun.
  • "Öldüğünüzde, ölü olduğunuzu bilmezsiniz; bu sadece başkaları için zordur.
    Aynı şey salak olduğunuzda da geçerlidir.”

    R. D. Laing
  • “.. Çünkü anladım ki bu ülkedeki sorun, bilgi ya da anlayış eksikliğinden kaynaklanmıyor. Öğretebileceğiniz hiçbir şey yok. Bildiklerini okuyorlar. Bu ülkede karar sistemini elinde bulunduranlara hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü halk salak ve saf. Halkın salak olduğu bir ülkedeki demokrasi de diktatörlük ve seçimle gelen krallar demektir.”
  • Hayatın boyunca beş para etmez pek çok insanla karşılaşacaksın. Seni üzerlerse bil ki salak oldukları için öyle davranıyorlardır. Onların davranışlarına onlar gibi karşılık verme. Dünyada intikam ve garez hissinden daha kötü bir şey yoktur.

    Persepolis