• Düzenli olarak kedi beslediğimi belki biliyorsunuzdur. Evimin etrafında bulunan, bahçede, çatıda, ve hatta pencereme kadar gelen kedilerin hepsini besliyorum. Bunlardan ikisi var ki 18 yaşımdan beri beslediğim dişi kediler. O zamanlar biraz hırçın yavrulardı. Sonra üniversiteye gittim, ortalama 2 sene ortadan kayboldum. Şimdi tekrardan buradayım ve bu iki kediden biri çok munis, çok sevecen. Diğeri ise aynı, yemek bile yedirseniz size saldıracak cinsten, bileğinize tırnağını geçirecek hırçınlıkta. Arkadaşlar bu kedi az önce, her geceki gibi penceremin yanına geldi. Güzelce yemeğini yedirdim, yine gebe kalmış. Güzelce kafasını okşadım, sırtını ovdum. Kedisi olan bilir ki, çoğu kedi karnına dokundurtmaz bile. Hele gebeyken falan... saldırma pozisyonuna girerler. Ben az önce bu başta hırçın olan kedinin bebeklerini sevdim karnının üzerinden... kedi mırlamasının şifa verdiğine, insanın ruhunu rahatlattığına artık eminim diyebilirim. Minik bi canlının senin sayende mutlu olmasını, kendi sınırlarına ve hatta çocuklarına rağmen güvenle sende olmasını bilmek çok güzel. Kiminiz abarttığımı düşünebilir ama sevginin en saf, en temiz hali bu canlılarda.

    Bu gece çok mutlu uyuyacağım. "Bu hırçın kedi bana karnındaki bebekleri sevdirdi."
  • Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin talebesi Zübeyir Gündüzalp ağabeyden çok ibretlik bir mektup, yıllar öncesinden günümüze dikkatli okuyunca çok dersler ve düsturlar çıkarabileceğimiz bir yazı.

    Değerli kardeşim!

    İslamiyeti yıkabilmek için müşrikler ve kafirler bu asra kadar çok çalıştılar, halen de çalışıyorlar. Bundan evvelki asırlarda bu menfur gayelerini tahakkuk ettirebilmek için haçlı seferleri gibi maddi harplerle islamiyetin bayraktarlığını yapan Türk milletine müteaddid defalar taarruz ettiler. Her defasında da kahraman Türklerdeki iman ve islamiyet kuvveti karşısında mağlup ve muzmahil oldular. Nihayet maddi harblerle Türkleri mağlub edemeyeceklerini anlayan kafirler planlarını değiştirdiler. Müslümanlar arasında fitne, fesat, tefrika tohumu saçmak hainliğini yapmaya koyuldular.

    İşte şimdi içinde bulunduğumuz şu zamanda dahi islam düşmanları bu mezkür planlarında muvaffak olabilmek için çalışıyorlar. Hocayı hocaya, müezzini müezzine, vaizi vaize, din hizmetçisini din hizmetçisine ezdirmeye kardeşi kardeşle çarpıştırmaya çabalıyorlar. Akla hayale gelmeyen şeytanlıklar, iblisane entrikalar çeviriyorlar.

    Ehl-i imanın gözleriyle göremediği ancak neticesini gördüğü dinsizlerin çok planlarından birisi de şudur: Hoca hoca ile müezzin imamla, müftü vaizle, dine hizmet eden dine hizmet edenle kavgaya, münakaşaya tutuşur, birbiri aleyhinde söylentiler yayar. Bir taraf sükut etse aradakilere sükutu “konuşuyor, aleyhindedir gibi” bir takım şeyler uydurarak diğer münakaşacı ehl-i diyanete anlatır. Bu iftiralarla onu birkat daha tahrik eder.

    Böyle bir hadise husule gelince “Bu münakaşaya, bu geçimsizliğe sebebiyet verenler bunu vücuda getirenler din düşmanlarıdır. Ehl-i hizmeti birbiriyle kavgaya düşürüp dini hizmeti baltalamak gayesinde muvaffak olmaya çalışan gizli islam düşmanlarıdır.” Diyerek hadiselerin esasına, künhüne, menbaına vakıf olan üstadımız Hazret-i Bediüzzamanın dersine inkıyad ve itaat eden nur talebeleri ehl-i hizmeti uyandırırlar, bu uyanıklık ve şuura sahip olanlar ne pahasına olursa olsun mutlaka sükut ederler. İftira ve ittiham yağmuruna tutan herhangi bir din kardeşine, kat’a ve asla mukabelede bulunmazlar.

    Fakat dindarlar arasında vukua gelen münakaşa ve geçimsizliklerde mutlaka islam düşmanlarının bir parmağı bir rolü olduğunu gözleriyle göremeyenler derler ki:

    "Nerede bu din düşmanları?
    İşte birbiriyle münakaşa mücadele edenler meydanda… hepsi ehl-i imandır.
    Ehl-i diyanetin kavgasında aradakiler ve meydandakiler hep Müslümandır.
    Bunları birbirine tutuşturan birtek din düşmanı dahi bu meydanda görünüp kışkırtıcılık yapmıyor.
    Şu halde geçimsizliğin birbiriyle didişme ve ittihamların sebebi ehl-i imandır. Kabahat ehl-i imandan sudur ediyor” derler.”

    İşte din düşmanlarının tatbik ettikleri en şeytankarane planın en görünmeyen en maskeli ve en aldatıcı ve uyutucu tarafı budur. En kandırıcı ciheti ve neticesi budur. Bunu böyle bilmek ve buna böyle demek çok büyük bir safderinluktur. Çok büyük bir safdillik ve çok büyük bir aldanmaktır. Ehl-i iman için katmerli bir uyku ve derin bir gaflettir.

    Evet, zahiren görünüşte iki din ehli mücadele ederken yanlarında birbirlerine tutuşturucu bir kafir yoktur. Zaten böyle olsa o birbirine dargın küskün dindarlar yapılan planı, çevrilen dolabı anlar, o din düşmanını güldürmüş olmamak için derhal barışırlar. Hepsi de o namazsız, ibadetsiz. Fesatçı kafire hücum ederler.

    Bunun için din düşmanları daima perde arkasında kalıyorlar, ortada gazetelerle, mecmualarla, her türlü yayın vasıtalarıyla dedikodular ittiham ve iftiralar yayarlar.

    Ehl-i islamı birbirine düşürecek bir takım yalanlar, iftiralar, ittihamları tekrar tekrar yayarlar. Nihayet fesat verici laflar Müslüman ahali içine girer, ahali de birbirine nakil ede ede din düşmanlarının dindarlar aleyhinde uydurdukları sözler dindarların dilinden dökülmeye başlar. Bu taktikle ehl-i imanın dine hizmet edenlerin aralarına nifak verici umumi bir hava verilir ve bir zemin vücuda getirilir. Böylece Müslümanların birbiriyle didişmesi, kavgaya tutuşması mücadelesi temin edilmiş olur.

    Cenab-ı Hakka hadsiz şükürler olsun ki Risale-i nuru okuyan ve edindikleri ilimle amel edenler böyle planların tesiri altında kalmıyor. Onları risale-i nur uyandırıyor. Gizli ve aşikar din düşmanlarının çevirdikleri fitne ve fesatları göremeyen gözlerimize Risale-i nur gösteriyor.

    Bir nur talebesi bir din kardeşi tarafından kötülük görse, o kötülüğü doğrudan doğruya islami vahdetimizi bozmağa çalışan din düşmanlarından geldiğini bilir. Karşısına çıkan o din kardeşine mukabelede bulunmaz. Diğer cihetten de din kardeşinin kendisine hücumunda kendinin de hatasının olduğunu görür, düşünür ona darılıp gücenmez ona tevazu ve mahviyet gösterir. Kendisinin hata edebileceğini, ölçüsüz hareket etmiş olabileceğini düşünür kusuru kendinden bilir.

    Eğer iftiraya maruz kalmışsa: "Ben bu iftiranın husule getirdiği azaba müstahakım. Gizli kusurlarımdan dolayı allah bana bu iftiralar, ittihamlarla şefkat tokadı vuruyor" diye mülahaza eder ve inanır.

    Risale-i nurun verdiği bu şuurla, bu kamilane davranışla, yüksek adamlara has bu münevver inanışla dinsizlerin planlarını parça parça etmiş olur. Neticesiz ve te’sirsiz bir hale düşürür. Din kardeşliği birlik, dirlik ve beraberliğini, ittihad ve tesanüdünü muhafaza eder.

    Uhuvvet-i Nuriyeye zarar vermemek gibi yüksek bir seciyeye sahip anlayışlı ve risale-i nuru kendini islah niyetiyle okuyan ihlas uhuvvet, tesanüd düsturlarını okurken kardeşlerine karşı bu kudsi derslerin icabına göre hareket edip etmediğini düşünen nefs, nefs-i emmare, his ve heves bahislerini tekrar be tekrar okuyan ve okurken bu dersleri kendi nefsine ders vererek ve kendini muhatap edinerek okuyan olgun ve bilgin kardeşim!

    Din düşmanlarının muvaffak olmaya çalıştıkları bir desise de şudur: müslümanlarda hamiyet seciyesini, yani biri birini müdafaa etmek meziyetini yok etmektir. Dine imana hizmet edenlere, dinsiz tahriklerle zulum geldiği zaman herhangi bir hadisenin zararını, menfi neticelerini birbiri üzerine attırmak, bu suretle Kur’an hizmetkarlarının ittihad ve ittifakını gevşetmek, manevi kuvvetini yok etmektir.

    Din düşmanlarının, dindarları birbirine düşürücü bu iblisane entrikaları da risale-i nurla uyanan Müslümanlar arasında neticesiz kalmıştır. Nur talebeleri dinsiz yazarların iftira kampanyalarının verdiği vehimlerle karakollara, mahkemelere, hapishanelere düştükleri zaman onların suç addettikleri şeyleri her nur talebesi kendi üzerine alır. Her nurcu nur risalelerinin ve diğer nurcu kardeşinin serbest bırakılmasını, risale-i nurun nur kardeşinin bedeline, kendisinin hapse atılması hasletine, bu ittifak ve şefkate maliktir.

    Görünüşte zahiren vak’aya sebep olan bir nur talebesini, diğer nurcu kardeşler daima müdafaa ederler. Dinsizler tecavüz tasallut ve saldırma kampanyaları açınca nurcular da bir birlerini müdafaa, muhafaza ve yardıma koşma kampanyası açarlar. Herhangi bir vak’aya zahiren sebep olan nurcu kendi kendine nefs muhasebesi yapar hizmet ve mücahede aşkiyle kendisinin ve nefsinin yanlışlığını anlar.

    Bu yanlışlığından dolayı bir din kardeşi haklı veya haksız olarak kendini tenkid etse kusurunu itiraf eder. Sükut eder. Sert çıkış ve söylenişleri dava adamına has bir olgunluk ve efendilikle karşılar. Fakat kendisi ise başka hadise müsebbibi bir nur kardeşini asla ve kat’a tenkid etmez ona sertlik ve husumet göstermez. Sa’ye şevkini kırmaz.

    Din düşmanları planlarının te’siriyle, nur kardeşliğini herhangi hissi bir hareketle zedelememek hamiyet ve şefkatine malik asil ruhlu kardeşim! Gıyabi konuşmamızı bu kadar uzatmayacaktım. Nur risaleleri külliyatının tamamını elde edememiş olmanız hasbihalimizi biraz uzattı.

    Din düşmanları yıllar yılı zehirlerini akıta akıta, tefrika tohumları saça saça şu gayelerinde de muvaffak olmak için çabalıyorlar: kendi dinsiz paçavraları, kafir ve küfürle kokan ağızlar, dinimize, itikadımıza, inanışımıza, peygamberimize ve din büyüklerimize, islami ve milli varlıklarımıza ve bize dinimizi ve imanımızı öğreten, kur’an ve islam yolunu gösteren eserlere ve mürşidlere alimlere, müelliflere en alçakçasına hakaretler savursunlar, nutuklar çeksinler, yazsınlar, çizsinler, bütün bu zulümlere karşıda, tek bir müslüman dahi çıkıp cevap vermesin.

    Ahaliyi ve gençleri bu zehir fışkırtan zehirlerden korumaya çalışmasın. Her türlü kusur ve lekelerden uzak bulunan müberra ve münezzeh olan islami izzet, şeref ve haysiyetimizi müdafaa etmesin. Hamiyetsizliğin yani din ve din adamlarımızı ve kardeşlerimizi müdafaa edememek zillet ve meskeneti içinde olsun.

    İşte Risale-i Nur ve talebeleri dinsizlerin bu sinsi ve şeytani planlarını da akamete uğratmıştır. Risale-i Nur Müslümanlardaki hamiyet seciyesini uyandırmış, ayaklandırmış ve şahlandırmıştır. Dinimizin, din adamlarımızın, din kardeşliğimizin müdafiliğini yaparak izzet-i islamiye ve şeref-i diniyemizi muhafaza etmiştir. Her zaman için ehl-i imanı müdafaa etmek ve onun imdadına koşmayı vazife edinmiştir.

    İmana ve İslamiyet’e ve Müslümanlara yapılan haksızlık ve zulümlere baş tutmak, göğüs germek hakkı haykırmak gibi mukaddes bir vazife ve vecibeyi yaparken onun en mükemmeli veya en muvafık tarzı herkesten beklenmez ve istenmez. Ancak herkes kendi kabiliyeti, ilim ve irfanı nisbetinde yapması beklenir ve istenir. Din hizmetinde ve müdafaasında matlup olan tarz da budur.

    Bu esasa binaen nur talebeleri de iman ve İslamiyet’e olan hoyratça ve alçakça yapılan hücumlara kabiliyetleri derecesinde karşı dururlar. Herhangi isabetsiz ve tahrik edici ve meslek-i nuriyeye uymayan bir harekette bulunan olsa ve diğer nur kardeşleri onun hatasının sevaba ve iyiliğe inkilab etmesi, dönmesi için dua ve temennide bulunurlar. Düşman taarruzuna uğrayan kardeşlerinin imdadına müdafaasına koşarlar.

    Zübeyir Gündüzalp
    Bediüzzaman Said Nursî Zübeyir Gündüzalp
  • Madem insan kulağından beslenir ve kainat asla boşluk kabul etmez.
    Ey garip sen de vücudun ülkesini boş bırakmayıp ateş-i aşkla âh eyle dem be dem.
    Seyahat ediniz ki tertemiz olasınız zira suyun bile bir yerde çok kaldığında tadı, rengi, kokusu bozulur, güzelliği kaybolur.
    O gül yaprağı toprağa düştüğünden beri yüreğimiz kor, içimiz Kerbelâ bizim.
    Hala bu yüzden Hüseyin adını duyunca asırlardır susuyoruz, dudaklarımız bu yüzden derin derin çatlıyor akıp giden suları gördüğümüzde peşi sıra garip çobanlığımız.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İnsanların, diğer insanları ancak kendi menfaatlerine uyacak kadarıyla anladığı zamanlarda siz öyle bir kazanın ki kimseyi yenmiş olmayasınız.
    Zenginliğin çok vermekde olduğunu unutan birine rastlarsan sual basit:
    Ne yapmış da zengin olmuş?..
    Zengin olmuş da ne yapmış?..
    Hata suya benzer, yayılmaya hazırdır. Gerçekler kaya gibidir ayağına gidilmeyi bekler.
    Oysa tesiri su gibi temizleyicidir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İlaç, ilaç olarak kaldıkça tesirsizdir.
    İçildi mi varlığından geçer.
    İşte o zaman tesir eder, kelimeden, ahvale aşk ile şifa bulasınız ya huu
    Ey can!..
    Kimi, nerede aradığına dikkat et!..
    Zirâ kendinde olanı aramak, kendinle arana mesafe koymaktır.
    Kaldır perdeyi aradan ya huu.
    Bu yüzden hala sürüyor savaşlar içimizde, bizi birbirimize esir eden.
    Ne istediğimizi bilmeden ardına durduğumuz saflar, kimin yanında olduğunu bilmeden yürüdüğümüz yollar bu yüzden.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Tut ki yoldan uzaktayım, uykudayım, gafletten uyanamamışım.
    Ama uyuyanlara da gizli bir seyir bağışlamaz mısın Sen!..
    Dervişlik, ölüme hazır olma sanatıdır.
    Kurt kuzuyu yerken tarafsız kalmak, kurdu tutmaktır.
    Her insan mutlu olamaz.
    Çünkü gereğinden fazla özler dünü, hak ettiğinden fazla düşünür yarını ve hiç haketmediği kadar bilinçsizce yaşar bugünü!..
    Nîmetleriyle sizi beslediği için Allah’ı sevin.
    Beni de Allah sizi sevsin diye sevin.
    Ehl-i Beytimi de beni sevdiğiniz için sevin…
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Sadece her şeyi kaybettikten sonra özgür olabilirsin.
    Biz Kerbelâ’yı anlayamadığımız için kanı dinmiyor toprağın.
    Hastalıktan dert yanma! Hak seni kayırıyor, günahtan uzak tutuyor, nefsi azgınlıktan, ömrü israftan koruyor. Şükret ki musibet nimet olsun!..
    Vakit her zaman saatle ölçülmez.
    An gelir tesiri b/aşka başkadır.
    Vuslatı bekleyen aşığa, sabahı bekleyen hastaya, ölümü bekleyen yaşlıya sor.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Derviş, kendi hazzından fâni olandır. Sofrada bulunması dâhi ailesi fertlerini iştaha getirmek içindir, işkembeyi şişirmek için değil ya huu.
    Hayat seni güldürmüyorsa espriyi anlamamışsındır demektir.
    Rıza mazharıyla hoş olam dersen; dilin tut, sözün yut seyretmeye bak.
    Duanın muhatabı aslına mayalaması niyetiyle huu.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Kimsenin öldüğü yok, yaşadığı da; herkes biraz var o kadar.
    Küçücük hırslarımızın ardında yitip giden kayıp zamanlarımız bu yüzden!..
    Sürahi eğilir, bardak değil. Derin olan, dolu olan, usta olan boyun büker, çırak değil.
    Derdini sıkı tut.
    Şikayeti bırak.
    Alıştığın derdi alır yenisini verir hepten berbat olursun…
    Verdiğine razı eyle ya huu.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Aşk yolunu seçtik sanırdık meğer yolun sahibi layık bulduğunu tercih edermiş.
    Akansu gayriyatları kenara atarmış.
    Katremiz ummana erdir ya huu.
    Ölümden şüphen mi var?..
    Ey gömül uyuma!..
    Öyleyse uyku gibi ölüme de mahkumsun.
    Dirilmekten şüphen mi var?..
    Uykudan uyanma!..
    Demek uyandın; dirileceksin!..
    Büyük hakikatler uğruna serden geçenlerin, yürek yükü iman olan şehitlerin vuruştuğu yerdir, aşk.
    Şems vakti secdede duruşuyla asil, mücadelesiyle onurlu.
    Ölümü bir kutlu izzet, zalimlerle yaşamayı bir rezil zillet sayanların yurdudur, aşk.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Doğan, isterse sütbeyaz ve eşsiz olsun; fare avladıktan sonra bayağıdır.
    Dön bak aynaya neyin peşindesin; unutma talebin ne ise o’sun sen!..
    Tut ki beklemiyorum seni.
    Vuslat ümidiyle yanmamış buluşma özlemiyle ölmemişim.
    Fakat her taşın güneşten bir payı yok mu?..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Aklına gelen bütün ihtiyaçlarını bir alışveriş merkezinde giderebilen bir insan.
    Kafdağı’nın ardında neyi arasın?..
    Dervişlik, hoşgörü yoludur.
    Ama neyi hoş görelim?..
    Ne hoş ne değil?..
    Nefse hoş gelenlerin hoş görmek değil.
    Hakkın hatrını hoş tutmaktır yolumuz.
    Âlemden maksat: bir kâmil insanı meyve vermesi, insan’dan maksat ise o demin gelmesidir.
    Hakikat sancısı çekenlerin demleri ziyâde ola ya huu.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Cihad, beden ülkesine ruhu hakim kılmak içindir.
    Cihandaki savaş ise delilerin ellerindeki kılıçları alsınlar diye müminlere! farz olmuştur.
    Ey can, gönlünden aşka bir yol aç.
    O bahar gibi su gibi hoştur.
    Duru su, aya ayna tutar.
    Aşk baharının rüzgarı esince kuru olmayan her dal sallanır.
    Seherlerde dost sesiyle uyananlarla aşk.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Kur’an’ın, doğanın, yaşamın, tarihin özü hep tekrardır; doğruyu, iyiyi, güzeli tekrarlamaktan çekinme.
    Güneş kendini tekrardan çekiniyor mu?..
    Âşık olmak değil olmamak hastalıktır.
    Herşeyin birşeyini birşeyin herşeyini bileceksiniz!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bilinçsiz eylem âdettir, ibadet ile âdeti ayıran niyettir; unutma niyetin kadar varsın!..
    Hz. İbrahim’in oğlunu kurban etmek isteyişi bir düş uğrunaydı, düşün yoksa o bıçağın elinde işi ne?..
    İşinde tedbirli davranmayanın gönlüne ağırlık çöker.
    Hak varken haksızlık yapamaz kimse.
    Yaptığını zanneder o kadar!..
    Elma çürüyor, yaprak sararıp dökülüyor, çiçek soluyor, vadesi dolan gidiyor.
    Her şey, hayatın gidişatının ne tarafa doğru olduğundan bir haber.
    Ömür; insan, kalıbının içini insanlıkla doldurabilsin diyedir…
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İnsanlar sevilmek, eşyalar ise kullanılmak içindir.
    Huzursuzluğun nedeni; eşyaların sevilmeleri, insanların kullanılmalarıdır.
    Yaşamın gizemi yalın oluşundadır. Bu yalınlığı din kutsar, bilim sınırlar, sanat betimler, felsefe yorumlar.
    Ne garip bir idraksizlik!..
    İnananların çoğu Allah’a inanmıyormuş gibi umursamazlar, inanmayanların çoğu Allah’a inanıyormuş gibi rahatlar.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Uyanık olasın; tecrübe zamanla birikiyor, enerji zamanla azalıyor.
    Tecrübe yavaş birikiyor oysa zaman gittikçe hızlı akıyor.
    Yalnızken ne kadarsak o kadarız aslında.
    Gerisi bize ait olmayan teferruatlar.
    Mutluluğun önündeki en büyük engel: çok fazla mutluluk beklentisidir.
    Durduğunuz pozisyonun doğruluğunu veya yanlışlığını anlamak istiyorsanız, yanınızdakilere ve karşınızdakilere bakınız.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Eğer kısa cümleler kuruyorsa insan, uzun yorgunlukları vardır sadece…
    Kırılmak istemiyorsan kimseye “ayna” olma!..
    Aşıkların sözlerini alıp satan aşık mıdır?..
    İçini görmez sarayın vasfeder duvarını…
    Menfaat yaşamak, ahlak ise yaşatmak ister.
    Bir arada asla barınamazlar.
    Namaz camiden çıkınca, Hac Kabe’den dönünce, Oruç Ramazan bitince başlar.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İşte benim özlemim bu!..
    Melekler uçabilirler çünkü kendilerini hafife alırlar.
    Denizde dalga, dünyada dert bitmez.
    Sen rahatı iç dünyanda ara.
    Dışardaki çalkantıya aldanmayıp içine bak!..
    Saklı inci, kendi derinliklerinde…
    Kanıta ihtiyacı olmayan doğallığın adıdır içtenlik.
    Biraz samimiyet lütfen…
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Allah deldiği boğazı aç komaz!.,
    Yiyebileceğin aşı, yapabileceğin işi yap.
    Her tencereye köz, her pencereye göz olma!..
    Gece uzundur, uykunla kısaltma onu; gündüz ışıktır; günahınla karartma onu.
    İnsanın iç acılarının toplamı, Yaradana uzaklığı kadardır!..
    Müslümanlık ince insanlık, dervişlik ince müslümanlıktır.
    Derdi olan insan okur, derdi olmayan da okuyarak dert sahibi olur.
    Asıl mesele bir derdinizin olmasıdır.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İlkin gezginliğe çıkman gerek ancak sonra yurduna dönebilir o zaman da ötekileri anlayabilirsin.
    Öteki gören gözle en uzun yoldur insanın içi…
    Hayatın ayarlarıyla oynamalı diyenlere not:
    Yavaşlayarak önce hızdan, sonra hazdan vazgeçilecek.
    Allah insanı ümit diye yarattı.
    Ümit diye yaratılan ne Allah’ın ümidini boşa çıkarır ne Allah’tan ümidini keser.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Ey tâlib-i canan, bu yoldan nasibin: zaruret olmadıkça yememek, uykuya mağlub olmadan uyumamak, mecburiyet olmadan konuşmamak kadarıncadır.
    Gam yeme seni ölümden ecelin; kederden de kaderin korur.
    Sizden birinin hâlini sorarlarsa tek bir iyi hâlini biliyorsanız onu söyleyiniz.
    Kimsenin eksiğiyle uğraşmayın rahat edersiniz.
    İnsanlardan beklentiyi azaltmak demek dertleri azaltmak demektir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Çünkü dert tuzağının lokması talep etmektir.
    Madenleri tanımıyorlar.
    Mahçup ve üzgün vakitlerdeyim.
    Bitkileri tanımıyorlar.
    Hayvanları tanımıyorlar.
    İnsanı tanımıyorlar.
    Güyâ Allah’ı tanıyorlar.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Sen susturmayı bilmezsen hayat seni hep lafa tutar.
    İnsanı düşkünlüğe uğratan dört şeydir!..
    Çok düşman, hesapsız borç, sayısız iş, kalabalık aile.
    Ey Rabbimiz!..
    Dindarlarımıza din ve irfân nasip et.
    İtaati öğren.
    Yalnız kendinden yüksek tempoya uyan kimse hürdür.
    Bir hakikati yok etmek istiyorsan ona “iyi” saldırma, onu “kötü” savun!..
    İçimizdeki ses sustu, tüm bağrışımız bundan!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Hak’tan adâlet değil, rahmet, kullardan rahmet değil, adâlet istenir.
    Kelime, Arapça “yara izi” demektir. Ağzımızdan çıkan kelimeler muhatabımızda iz bırakır, yara açar. Kelimeyi süz de söyle!..
    Oruç, ruhun, madde üzerindeki zaferini ilân için verdiği bir savaşın adıdır.
    Az olup kâfi gelen, çok olup da oyalayan(nimetin şükrünü unutturan) şeyden daha hayırlıdır.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Yaradanın iradesine teslimiyet, insanların iradelerine karşı bağımsızlık demektir.
    Yazışmak, kavuşmanın iki türünden biridir.
    İyilik yapma fırsatı olmuş da yapmamış insan, kötülük etmiştir.
    Ölüm, biriktirdiğimiz şeylerin altında kalmak olmalı.
    Sütten çıkınca bütün kaşıklar aktır, mühim olan çıktığın sütü ak bırakmaktır.
    Allah’ın verdikleriyle değil, vermedikleriyle meşgulüz.
    İşte budur çektiğimiz çilenin sebebi…
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Adamın çirkinliğini, yüzüne karşı ancak ayna söyleyebilir.
    Çünkü ancak onun yüzü serttir.
    İhsan ve nimetleriyle Allah’a yönelmeyen kişi imtihan zinciriyle O’na doğru çekilir.
    Güzel deyince aptalın aklına kadın gelir, abdâlın aklına güzel!..
    “Ne derler acaba?” diye kahrolası bir put vardır.
    Dualarının kabul olduğunu görmek istiyorsan, başkaları için dua et!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Aslı olanın tekrarı olmaz, devamlılığı olur.
    Ey tâlip, senin O’ndan istediklerinin en hayırlısı, O’nun senden istedikleridir.
    Kendini görmediğin her yerde Allah’ı görebilirsin!..
    Baharı yaz uğruna tükettik, aşkı naz uğruna ve papatyaları seviyor sevmiyor uğruna derken “ömrü” tükettik bir hiç uğruna!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İnsan kalbini koyduğu yerde, kalıbını koyduğu yerden daha fazla vardır.
    Az bilmek için çok okumak gerekir!..
    Yalnızca durgun sular yıldızları yansıtır o halde durul artık.
    Dünyada her şeyin bir ölçüsü vardır, sevginin ölçüsü de fedakarlıktır.
    Fedakarlık yapmayanın sevgisine inanılmaz.
    Bölüşerek tok oluruz, bölünerek yok oluruz.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Her varlığın bir gıdası vardır.
    Muhabbetin gıdası izhârdır.
    Sevdiğini göstermek, ortaya koymaktır.
    Derdine çâre olmayı düşünmeksizin bir dosta nasılsın diye sormak riyakârlıktır.
    Olmuş olan, olacak olanlar arasında en hayırlı olandır.
    Kuş kafeste doğarsa uçmanın bir hastalık olduğunu düşünür.
    Bir saatin sarkacında sallanıyorum.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Geçmişi hatırlamayanlar, onu bir kez daha yaşamak zorunda kalırlar.
    Nefs ile ona muhâlefet ederek, şeytan’la Allah’ı zikr ederek, dünya ile kanaat getirerek savaşabilirsin!..
    Doğa gibi teknoloji de asıl gücünü, nimetlerinden yararlanıldığında değil, mahrum kalındığında gösterir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bütün gelişler fânidir, gidişler zamansız, sonsuz.
    Meğer mutlak olan hasret imiş.
    İçinde bu kadar çok nefret biriktirme!
    Bil ki nefretin bütün uçları keskindir ve iç kanama diye bir şey var!.
    İnsan için önüne çıkan bütün yollar yürünebilir yollar ise o insan artık kaybolmuştur.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Tövbeni bozmaktan vazgeçerek bir daha tövbe et; arayanı bulurlar elbet.
    Kalbinizi ve sesinizi yumuşatın.
    İnsan ancak anladığı şeyi duyar.
    Vücudun rahatı az yemekte, ruhun rahatı az günahtadır.
    Sünnet olan, “hiçbir çamurun üzerimizde iz bırakamayacağı kadar emîn insan olabilmektir.
    Kendimizden emin miyiz?..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Aşk dediğin çiftleşmek değil “tek”leşmektir.
    Kaybettiğin takdirde üzüntüsünü çekeceğin şeylerin arayışı içinde olmayasın!..
    Gölgeler gözünden kaybolduğunda gölge sahibi gözüne görünür olur.
    Neyi arıyorsan osun sen; insan, zamanı durdurmak istediği yere aittir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Ya gel, ol ve git ya git, ol ve gel..
    Öfkeyi yutmak özür dileme zilletinden daha iyidir.
    Ne garip üstteki taşı koyarken alttaki taşı küçümsemen; o olmasaydı çökerdi kulen!..
    Az yemek lâzım…
    Ecük yersen o seni taşır, ecük fazla yersen sen onu taşırsın!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Allah’la bağlantısız her şey tüketilir; tüketilen her şey ise sıkıcıdır.
    İnsanın kalbine sığabilene “kâinat” denir, kâinata sığamayana ise “insan
    “Kendine bir çeki düzen ver” dedi meczûb, “ayna sana bakıyor!..
    Gerçekte kim olduğunuzu bilmek isterseniz; dilinizden düşürmediğiniz büyük iddialara değil, gelip geçerken günler, habersizce çekilmiş bütün o fotoğraflarda neyin parçası olarak göründüğünüze bakın!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bir kehribar tesbih dedi meczûb beni sürekli kendine çekiyor…
    Câzip insan olasın ya huu.
    Teslimiyet pazarlıksızdır.
    İhlas endişesizdir.
    Samimiyet gösterişsizdir.
    Bu ülkede insanlara din yerine kültürü, ahlak yerine bilgisi, öğretildi.
    İnsanoğlunun elindeki tek iktidar “duâ” dır.
    Satın alınabilen her şey değersizdir.
    Günah, “senin” varlığından! meydâna gelir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Güneşe arkasını dönen gölgesinin peşinden yürür.
    Neyin peşindeysen zamanla ona benzersin.
    Huzur mu istiyorsun; az eşya, az insan!
    Yavaşla, bu dünyadan bir defâ geçeceksin…
    Emanete ihanet etmeyen herkes güzeldir.
    Zayıfının, güçlüsünden hakkını alamadığı bir millet Allah’ın himâyesinde olamaz!..
    İyilik yapar gibi görünme, iyilik yap, görünme!..
    Tevâzu göstermek de ne oluyor, mütevâzı ol, görünme!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Ölmek istemeyeceğin yerde bulunma.
    Başkalarının hayatından ders alın.
    İnsan, bütün hataları kendi yapacak kadar uzun yaşamıyor.
    Ne mutlu insanım diyene, insan kalabilene!..
    Bölüşerek tok oluruz, bölünerek yok oluruz.
    Biraz âşık olmak “biraz hamile kalmak” kadar saçmadır.
    Sözümüzün değil, nazımızın geçtiği insanlar dostlarımızdır.
    Bu dünyaya “cemâl” görmeye, “kemâl” bulmaya geldik,
    görenlere ve bulanlara selam olsun!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Hiçbir şey yozlaşmadan popülerleşemez!..
    Kendini gören Allah’ı göremez!..
    İnsan Hakk’ın zâhiri, Hakk insanın sırrıdır.
    Kader, gayrete âşıktır.
    Uçmak istiyorsan, seni aşağı çeken herşeyi bırak.
    Amelde temenninin ilâcı ümit, ilimde hüsrânın şifâsı irfândır.
    Lokma, geldiği yere hizmet eder!
    Kendinden başka eksiğin yok!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    İnsan yanındakinin kıymetini bilemiyor; gözün gönle ihânetidir alışmak!..
    Aşk ateştir; eritir, kavuşturur, bütünleştirir; birleştirir!..
    Halvet der encümen: çağın içinde ama ağın dışında; hayatta ama dünyada değil!..
    Kendi nefsinde göremediğin bir ayıbı başkasında görmen ne büyük ayıptır.
    Gözler sadece zihnin algılamaya hazır olduğu şeyleri görür.
    Gündemi takip ediyorum ama içime çekmiyorum!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Unutma her azizin bir geçmişi, her günahkarın bir geleceği vardır, hâle bakıp yargılama!
    Hased, başkasının balını kendi ağzına zehir etmektir.
    Her şey olmaya çalışmak, bir şey olabilmenin önündeki en büyük engel!.
    Hatırlamak için yavaşlar, unutmak için hızlanırız.
    Göz açıldıça ruh perdelenir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Allah, uçamayan kuşa alçacık dal verir.
    Herkesin bir mesleği olmalı, bir de meşgâlesi.
    O meşgâle bütün kültürümüzdür.
    Vicdân, Allâh’ın kalbimizdeki sesidir.
    Kurtuluşunu hangi ele bırakmışsa insan, mahvının da aynı elden geleceğini bilmelidir.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Tahterevalliye tek başına binen aşağıda durmayı hak eder.
    Sevgili Dost!..
    Gel ve Yüksel!..
    Allâh, insanı iddiâsından vurur.
    Duaların yerini hayaller aldığından beri zarardayız.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Mezara girmeden gerçeği görmeye çalış, karanlıkta gözü açmak bir işe yaramaz.
    En son, acele etmeden, hayret içerisinde, gökyüzünü ne zaman seyrettiniz ?
    İnsan için önüne çıkan bütün yollar “yürünebilir” ise o insan artık kaybolmuştur.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Gelenek küllere tapmak değil ateşi korumaktır…
    Kalp deniz, dil kıyıdır.
    Denizde ne varsa kıyıya o vurur.
    Testide ne varsa dışına o sızar.
    Sabır, hîlesi olmayanların hîlesidir.
    Ümit, fitili yanan sabırdır.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Dalında güneş görmeyen yemişin, dilinde hiç tadı olmaz.
    Meğer yiğidin hası tenhada beyaz baldırla ya sarı mangırla
    başbaşa kalmadan belli olmaz imiş.
    Dinleyen susuz ve talepkâr olursa vâzeden ölü bile olsa söyler.
    Allah’ı kendinden ayrı gören, nefisten başkası değildir.
    Utanmadıktan sonra dilediğini yap!
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün!..
    Eğer o sözü söylemediğinde mesûl olacaksan söyle.
    Yoksa sus!..
    Ne çok acılarımız var.
    İnsan zor zamanlarda kötümser bir haklılık yerine, iyimser bir yanılgıyı tercih eder.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Doğallığın verdiği huzuru doğal olmayan yollardan arama.
    Sadelik, sahtelik sevmez.
    Derdine çâre olmayı düşünmeksizin bir dosta nasılsın diye sormak riyakârlıktır.
    Kötülükleri bitiremeyiz ama iyilikleri çoğaltabiliriz.
    Burası dünya, burada işler hep yarım kalır.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Bâri sen, kendi güneşini gölgeleyen bulut olmayasın!..
    Öyle güzel ol ki…
    Söz söylediysen, “Ne güzel söz!” desinler.
    Söylemediysen, “Ne güzel sükût!”
    İnsanda var olan sonsuzluk duygusu gökyüzü, çöl ve denizi seyretme ihtiyacı hâsıl eder.
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.

    Hiç olurken duyduğum yüksek acı beni iyileştiriyor!..
    Günahla irtibatı kesilen iman, kemâle eremez.
    İnsanın kusursuz şekilde yaptığı tek şey; kendini kandırmaktır.
    Yarım kalmışlık yaşamın özüdür, telafi edilemez.
    Var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun?
    Güven duygusu bir kere kaybedilir, sonrası hep şüphedir.
    Her aklıma geleni yapmama izin verseydin helak olurdum.
    Sakın beni bana bırakma ey sevgili!..
    Bir âh sesinde saklıdır âlem, görülmez bu yüzden işitilir.
    (Y.ed - Böyle Nereye Gidiyorsun Aşık Albümü )

    Engin Demirci Şiirleri © Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
    https://www.antoloji.com/...r-garip-coban-siiri/
  • İMAM HÜSEYİN VE KERBELA OLAYI
    Prof. Dr. Ali Yaman

    İmam Hüseyin Peygamberin torunu ve İmam Ali ile Hz. Fatıma’nın ikinci çocuğu idi. O zamana kadar Araplar arasında pek rastlanmayan bu adı ona Hz. Muhammed vermiş idi. Bazı kaynaklarda Hüseyin doğduğu zaman Hz. Muhammed’in kulağına “ O cennet çocuklarının efendisi (Seyyid)dir.” diye seslendiği yazılıdır. Peygamber İmam Hasan ile İmam Hüseyin’i çok severdi.

    “Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır; Allahım ben onları seviyorum, sen de onları sevenleri sev.” dediği birçok kaynakta yazılıdır.

     Tarihi kaynaklarda ve halk arasında Kerbela’daki şehadeti nedeniyle Şehid, Seyyid-uş-şuheda, Şah-ı Şehidan gibi lakablarla da anılmaktadır. 
     
     İmam Hüseyin’in çocukluğu Peygamberin derin sevgi ve şefkati içinde geçti. Ancak bu durum kısa sürdü. Daha 5 yaşındayken dedesini yani Hz. Muhammed’i; ve kısa bir süre sonra da annesi Hz. Fatıma’yı kaybetti. Bu durumun onu oldukça etkilediği muhakkaktır. Daha çocukken birgün İkinci halife Ömer minberde hutbe okurken İmam Hüseyin’in Ömer’in yanına giderek:

    “Babamın minberinden in ve babanın minberine git.” diye çıkıştığı da kaynaklarda yazılıdır.

    Üçüncü halife Osman’a karşı gerçekleşen isyanda Hz. Ali onu ve abisi İmam Hasan’ı halifenin evine göndererek eve kimseyi sokmamalarını emretti (656). İsyancılar buradan içeri giremediler, ancak başka bir evden geçerek Osman’ı öldürmeyi başardılar. Bunun üzerine İmam Ali oğullarını sert bir şekilde azarladı. Hz. Hüseyin babasının halife olmasıyla birlikte Kûfe’ye gitti ve onunla bütün seferlere katıldı.

    İmam Ali’nin şehadeti sonrasında abisi İmam Hasan’a itaat etmeyi yeğledi. Çünkü babası ölürken ona abisine uymasını vasiyet etmişti. Abisinin ölümünden sonra Muaviye’nin iktidarını tanımamasına rağmen onun sağlığında siyasi gelişmelere dahil olmamayı yeğledi. Ancak abisinin Muaviye’nin hileleriyle zehirletilerek şehid edilmesinden sonra yaşanan gelişmeler onun o zaman kadarki durumunu değiştirdi. Yezid’e biat etmemekteki kararlılığı onun bu yolda sonuna kadar gideceğini gösteriyordu.

    Daha önce de söz ettiğimiz gibi, Muaviye ölmeden önce çeşitli hile ve tehditlerle halkı oğlu Yezid’e biat ettirmiş; İmam Hüseyin ve bazı ileri gelenler biat etmemişlerdi. Yezid ilk iş olarak babasının yarım bıraktığı bu işi tamamlamak üzere, Velid’e yolladığı mektupta “her ne suretle olursa olsun İmam Hüseyin, İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer’in biatlerinin sağlanmasını, eğer bu mümkün olmazsa, boyunlarının vurulup, başlarının kendisine gönderilmesini” istiyordu. İktidar hırsının iştahlarını kabarttığı Emeviler’in yapamayacakları iş yoktu. Babası Muaviye’nin izinden giden Yezid, gerekirse Peygamberin sevgili torununun dahi başını kesmeye, Ehli Beyt’e zulüm etmeye kararlıydı.

    Doğal olarak İmam Hüseyin, Yezid’e biat etmedi ve Velid’in çabaları sonuç vermedi. 4 Mayıs 680 gecesi kardeşi Muhammed Hanefi’nin de tavsiyesiyle bütün aile fertleriyle birlikte Mekke’ye gitti. Ayrıca bu sırada İmam Hüseyin’in Mekke’ye gittiğini öğrenen Kûfeliler de İmam Hüseyin’e elçiler göndererek, mektuplar yazarak Kûfe’ye davet ederek kendisini halife olarak tanımaya hazır olduklarını bildirdiler.
     
    KUFELİLERİN İMAM HÜSEYİN’E YAZDIKLARI MEKTUPLAR
     Muaviye’nin ölümü ve bunun ardından İmam Hüseyin’in Mekke’ye doğru yola çıktığını öğrenen Kûfe’nin ileri gelenleri bir araya gelerek ona mektuplar yazmaya karar verdiler. Daha sonra bu mektupları Mekke’ye ulaşan İmam Hüseyin’e teslim ediyorlardı.
     Kufeliler’in İmam Hüseyin’e elçiler aracılığıyla yazdıkları mektuplardan bazılarını Ebu Mihnef aktarmaktadır. Bu mektuplarda Kûfeliler Yezid’in valileri ve iktidarından duydukları memnuniyetsizlikleri dile getirerek, İmam Hüseyin’i imam ve önder olarak gördüklerini ifade etmektedirler:
     “…Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla
     Süleyman b. Surad, Museyyib b. Necbe, Rufaa b. Şeddad, Habip b. Muzahir ve Kufe’nin mümin ve Müslüman olan Şiilerinden Hüseyin b. Ali’ye (a.s.) Allah’ın selamı üzerine olsun. Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a hamdımızı sana sunuyoruz. Hamd, senin inatçı ve zorba düşmanının belini kıran Allah’a mahsustur. O düşman ki, sürekli bu ümmete kötülük etti, onları aldattı, ganimetlerini gasp etti, istemedikleri halde onların yöneticiliğini yaptı, ardından onların seçilmiş insanlarını öldürdü, kötülerini ise sağ bıraktı, Allah’ın malını azgınların ve zenginlerin elinde dolaştırıp durdu. Ona lanet olsun, Semud kavmine lanet olduğu gibi.
     Bizim imam ve önderimiz yok. Bizim yanımıza gel. Şayet Allah bizleri senin elinle hak üzere bir araya getirir. Numan b. Beşir hükümet konağından bizlere hükümet ediyor. Ama biz onunla Cuma namazında bir araya gelmiyor ve bayram namazı için onunla birlikte şehrin dışına çıkmıyoruz. Eğer senin bizim yanımıza geleceğin haberi bize ulaşırsa, onu Kûfe’den çıkarır ve Şam’a geri göndeririz; inşaallah. Allah’ın selamı ve rahmeti senin üzerine olsun…” (Harezmi’den aktaran Ebu Mihnef, 2012: 40-42)
     Başka mektuplardan bazıları da şu şekildedir:
     “…Rahman ve Rahim olan Allah’ın Adıyla.
     Şiilerinden Hüseyin b. Ali’ye (a.s.)
     Acele et, insanlar seni bekliyor, senden başkasını da düşünmüyorlar. Allah’ın selamı senin üzerine olsun…”
     “…Bağ ve bostan yeşerdi; meyveler yetişti; nehirler akıyor. O halde istersen, senin için hazırlanmış orduya katıl. Allah’ın selamı senin üzerine olsun…” (Ebu Mihnef, 2012: 40-42)
     
    İmam Hüseyin’in Kufe ve Basralılara Mektupları
     İmam Hüseyin de kendisine gönderilen mektuplara karşı Kûfelilere ve Basralılara mektuplar yazmıştır. Bunlardan Kufelilere yazdığı ve Hani b. Hani ve Said b. Abdullah ile gönderdiği mektup şu şekildedir:
     “…Bismillahirrahmanir-rahim.
     Ali’nin oğlu Hüseyin’den Kûfe’de taraftarı ve dostlarından bu mektubun ulaştığı herkese! Allah’ın selamı üzerinize olsun. Bana gönderdiğiniz mektuplar geldi. Sizlere gelmemi istediğiniz yolunda söylediklerinizi anladım. Ben size kardeşim, amcamın oğlu ve ailemden güvendiğim kişi Müslim b. Akil’i gönderiyorum. Kendisi sizin durumunuzun içyüzünü öğrenip, toplantılarınızdan ortaya çıkan sonucu bana bir mektupla bildirecek. Eğer durumunuz mektuplarınızda bildirdiğiniz ve elçilerinizle haber verdiğiniz gibi ise en kısa zamanda inşallah size geleceğim. Allah’ın selamı üzerinize olsun.(Ebu Hanife Dineveri, 2007: 282)
     İmam Hüseyin’in Basra’lılara yazdığı mektup ise şu şekildedir:
     “…Şüphesiz Allah, Muhammed’i (s.a.a) yaratıkları için seçti; onu peygamberlikle yüce kıldı ve onu elçiliği için seçti. Sonra onu kendi yanına aldı. Peygamber (s.a.a.) Allah’ın kullarına nasihatte bulundu ve ulaştırması gereken mesajı onlara ulaştırdı. Biz onun Ehlibeyt’i, yakınları, vasileri ve varisleriyiz. İnsanların içerisinde onun makamına en çok layık olan da biziz. Ama kavmimiz o makamı kendisine mahsus kıldı. Biz de bu duruma razı olduk, ayrılık çıkmasını istemedik, barışı ve esenliği tercih ettik. Oysa biz her zaman biliyorduk ki biz başa gelenlerden bu makama daha layığız…
     Şimdi, bu mektubu elçimle size gönderdim. Sizi Allah’ın kitabına ve Peygamber’in (s.a.a.) sünnetine davet ediyorum. Çünkü sünnet öldürülmüş, bidat ise dirilmiştir. Eğer sözümü dinlerseniz ve emrime itaat ederseniz, sizi doğru yola hidayet ederim. Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun…” (Ebu Mihnef, 2012: 50)
     
    AMCASININ OĞLU MÜSLİM’İ KÛFE’YE GÖNDERMESİ
     Bütün bu gelişmeler üzerine İmam Hüseyin de amca oğlu Müslim b. Akıyl’i oradaki durumu yerinde görmek ve uygun bir zemin sağlamak üzere Kûfe’ye gönderdi. Önceleri Müslim Kûfe’deki çalışmalarında başarılı oldu İmam Hüseyin’e yazdığı mektubunda Kûfelilerden on sekiz bin kişinin ona biat ettiğini, acele gelmesi gerektiğini, bütün halkın onunla birlikte olduğunu ve Ebu Süfyan hanedanını istemediklerini yazdı. Bu olumlu bilgiler üzerine İmam Hüseyin de Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıkmaya karar verdi.
     Hz. Hüseyin kendisini Kûfe’ye gitmekten alıkoymaya yönelik girişimlere “Rüyasında dedesi Hz. Muhammed’i gördüğünü ve başladığı iş ister lehine ister aleyhine olsun, dönmeyeceğini” söylüyordu.
     Bu arada Müslim’in faaliyetleri Yezid tarafından haber alınınca, Kûfe Valiliğine zalim Ubeydullah getirildi ve Müslim yakalanarak idam edildi. Ubeydullah’ın Kûfe valiliğine atanması şüphesiz anlamlıydı. Çünkü o Muaviye’nin Irak Valisi Ziyad b. Ebih’in oğluydu. Zalimlikte babasından aşağı değildi. Ubeydullah’ın Kûfe Valiliğine atanmasıyla Hz. Hüseyin’i davet eden onbinler korku ve tehditle sindirildi.
     Ubeydullah, Basra’lıları Ulu Cami’de toplayarak onlara adeta ültimatom niteliğinde bir konuşma yaptı. “Müminlerin Emiri” olarak nitelediği Yezid’in kendisini Basra ile birlikte Kûfe’ye de vali olarak atadığını ve yerine vekil olarak kardeşi Osman b. Ziyad’ı bırakarak Kûfe’ye hareket edeceğini söyledikten sonra ekledi:
     “…Herhangi birinizin ona muhalefet ettiğinizi veya yalan haber verdiğinizi işitirsem, kendisinden başka Tanrı olmayan Allah’a andolsun ki onu da, onun velisini de öldürür, sizi yola getirinceye kadar, yakın uzak, sıhhatli sıhhatsiz demeyip yakalar, hesaba çekerim…” Bu tehditlerin ardından Ziyad minberden inerek camiden ayrıldı. (Köksal, ty: 175)
     
    İMAM HÜSEYİN’İN KÛFE’YE DOĞRU YOLA ÇIKIŞI
     İmam Hüseyin, Mekke’den Kûfe’ye doğru yola çıktığında amcasının oğlu Müslim Yezid’in adamlarınca öldürülmüştü. İmam Hüseyin kafilesiyle ilerlerken yolda, ünlü Arap Şair Ferezdak ile karşılaşıldı. İmam Hüseyin ondan Kûfe’deki durumu sorunca, Ferezdak (640-733),
     “Halkın kalbi seninle, kılıçları ise Beni Ümeyye (Emeviler) iledir; kaza ise gökten iner ve Allah dilediğini işler.” dedi.
     İmam Hüseyin de “Doğru söyledin, Allahın dediği olur.” dedi ve yola devam edildi.
     İmam Hüseyin Müslim’in Yezid’in adamlarınca acımasızca öldürüldüğünü yolda öğrendiğinde oldukça üzüldü. Kûfelilerin kalleşliği ve dönekliği ortada olduğu, Müslim’e oynanan oyun herşeyi gösterdiği halde, hatta kendisi için başkoyduklarını söyleyenler dağılıp kaçtığı halde o, Mekke’den yola çıkan ailesi ve fedakâr dostlarıyla, yola devam etmekten çekinmedi. Hatta ordunun geldiğini haber alınca yanındakilere zaman varken kendisinden gece ayrılabileceklerini ifade ettiyse de, yanında bulunanlar “hayatlarını kurtarmak için onu terketmek alçaklığını yapmayacaklarını ifade ettiler. İmam Hüseyin ya başarıya ulaşacak, müslümanları eşitlik, kardeşlik ve adalet ülküleri içinde yaşatacak, Yezid’in saltanatına son verecek ya da bu yolda boyun eğmeden şehid olacaktı. İşte İmam Hüseyin, bu asil duyguların esiri olarak adım adım Kerbela’ya, her neye malolursa olsun gidecekti.
     Burada anahatlarıyla ele alacağımız bu olay, sadece islam tarihinin değil insanlık tarihinin de en kara ve acıklı sayfalarını oluşturur. Ancak Peygamberin cennetin efendileri olduklarını söylediği iki sevgili torunundan Hz. Hüseyin’in acımasızca şehid edildiği bu olayı Emevi yandaşı zavallıların açıklarken nasıl kılıktan kılığa büründüklerini ibret ve hayretle görmekten dolayı da üzülüyoruz.
     
     UBEYDULLAH’IN EMRİYLE HZ. HÜSEYİN VE YANINDAKİLERİN SUSUZ BIRAKILMASI
     İbni Ziyad mektup yazarak İmam Hüseyin ve yanındakileri izleyen Hurr’e susuz, taşsız, ağaçsızi otsuz bir bozkırda durdurulmasını emretti. Yine Ömer b. Sad’a yolladığı bir başka mektupta da aynın şekilde İmam Hüseyin ve yanındakilere bir yudum su dahi tattırılmamasını emretti. Bunun üzerine beşyüz kişilik bir süvari İmam Hüseyin ve yanındakilerin suya ulaşmalarını engellemek için görevlendirildi. (Köksal, ty: 190)
     İmam Hüseyin ve beraberindekiler Kerbela’ya geldiklerinde hem susuz bırakılmış, hem de binlerce kişilik ordu tarafından sarılmış durumdaydılar. İnsanlık değerlerinden yoksun Kûfe Valisi zalim Ubeydullah, İmam Hüseyin’in geri dönmek, Yezid’le görüşmek veya İslam sınırlarından herhangi birine gitmek isteklerinden hiçbirini kabul etmedi. Esasen onun görevi Yezid’in emrini yerine getirmek yani İmam Hüseyin’i şehid etmekti. Çünkü biliyordu ki, İmam Hüseyin yaşadığı sürece efendisi Yezid’e rahat yoktu.
     Şimdi sözde müslümanlardan oluşan koskoca bir ordu, kendi dinini kuran Hz. Muhammed’in her yönden üstün yaratılış ve niteliğine sahip torununa ve ve onun ailesine saldırıyor, öldürmeye çabalıyordu. Karşılarındaki bir avuç insan ise günlerdir susuzdu,.hararetten insanların dudakları çatlamış, dilleri kurumuş, bağırları yanmıştı. Fakat karşılarındaki paralı askerlerde insaf yoktu, acıma bilmiyorlardı, kana susamışlardı, şan ve şöhretin esiriydiler. Meğer insanoğlu, servet, şöhret ve makam için sırasında ne kadar küçülüp, alçalabiliyordu.
     
    İMAM HÜSEYİN’İN YEZİD ASKERİNE HİTABI
     Nihayet 10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) günü İmam Hüseyin son hazırlıklarını yaptı ve Yezid’in ordusuna yaklaşarak onlara hitab etmek istedi. Ancak bu çok veciz konuşma gözleri dönmüş azgınlardan oluşan bu orduyu pek etkilemedi. İmam Hüseyin’in bu sözlerinin edebi bakımdan da ayrı bir değeri vardır. Allah’a hamd ve sena, Hz. Muhammed’e, meleklere ve nebilere salattan sonra şöyle diyordu:
     “Peygamberimizin kızının oğlu, vasisinin oğlu, amcasının oğlu ben değil miyim? Şehidlerin efendisi Hamza babamın amcası değil midir; şehit Cafer Tayyar amcam değil midir? Tanrı elçisinin benim için ve kardeşim için, cennet halkı çocuklarının seyyidleridir ve sünnet ehlinin gözbebekleridir, sürurlarıdır, dediğini duymadınız mı?”

    24 25
     “İmdi benim soyumu araştırınız ve benim kim olduğumu görünüz. Sonra kendi vicdanlarınıza eğiliniz, onları ayıplayınız ve beni öldürmenin haram ve yasaklanmış olan kanımı dökmenin sizin için helal olup olmadığını düşününüz.!…” Bu konuşma bir başka kaynakta ise şöyle nakledilir: “ Hz. Hüseyin atını sürerek iki ordu arasında bir yerde durdu ve Yezid’in ordusuna hitaben: “Ey Kûfe halkı benim kim olduğumu ve sonra da vicdanınızın sesini dinleyiniz. Ben Peygamberin torunu değil miyim? Benim katlim size helal olur mu? Peygamberin hadisini ne çabuk unuttunuz. O, bizler için –Siz ehlibeytin seyyitlerisiniz- diye buyurmuştu. Bunu bilmiyor musunuz? Ben o büyük Peygamberin kızının oğlu, vasisi ve amcazadesi olan zatın oğlu değil miyim? Şayet bu hadisi unuttu iseniz, içinizde bunu size hatırlatacak kimseler vardır. Benden ne istiyorsunuz? Medine’de Resulullahın ravzai mübarekesinin yanında kendi halimde yaşarken beni orada bırakmadınız. Mekke’de itikafa çekilmeme müsade etmediniz. Davetnameler göndererek, ricalar ederek, yalvararak beni buraya kadar çağırdınız. Ben sizin bu davetiniz üzerine buralara kadar geldim. Şimdi beni öldürmek istiyorsunuz. Bu akıbete müstehak olabilmek için ben sizlere ne yaptım? İçinizden birisini mi öldürdüm? Yoksa birinizin malını mı gasbettim? Eğer beni istemiyorsanız bırakınız gideyim. Bu ne gaddarlık ve bu ne hilekarlıktır….”
     Ahmet Cevdet Paşa ise bu konuşmayı şöyle aktarıyor:
     “…Hazret-i Hüseyin, devesine binip meydana çıktı. Düşmanlara hitâben: ‘Ey nâs! Benim kim olduğumu düşününüz, sonra da vicdanınıza rücû ediniz. Bakınız ki benim katlim ve hetk-i hurmetim [haysiyet ve şerefimin parçalanması] size helâl olur mu? Ben sizin Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim, vasîsi ve ammizâdesi olan zâtın oğlu değil miyim? Resûlüllah sallâhü aleyhi ve selem hazretlerinin hadîs-i şerîfi size vâsıl olmadı mı ki birâderim ile benim için, siz şebâb-ı Ehl-i Beytin seyyidlerisiniz [Ehl-i Beyt gençlerinin efendilerisiniz] ve ehl-i sünnetin server-dîdesisiniz [gözbebeğisiniz] diye buyurmuştu. Eğer inanmaz iseniz içinizde bunu habar verecek zâtlar vardır. Câbir ibni Abdullah’a ve Ebu Saîd’e ve Zeyd ibni Erkam’a sorunuz. Onlar Resûl-i Ekrem’den bu hadîs-i şerîfi işittiklerini size haber verirler. Benden ne istiyorsunuz. İçinizden birini katlettim mi, yahûd emvâlinizi gasbettim mi? Eğer beni istemiyorsanız bırakınız, geri dönüp mahallime gideyim’dedi ve Kays ibni eş’as: ‘Siz, İbni Ziyâd’ın hükmü üzerine teslim olsanız olmaz mı ?’ dedikte: ‘Hayır, vallahi olmaz. Size züll ve meskenet ile kendimi teslim edemem’ deyip devesinden indi…” (Ahmet Cevdet Paşa, 1981: 644)
     Hz. Hüseyin’in bu hitabı sonrasındaki gelişmeleri Fuzuli şöyle nakleder:
     “Cemaat bir ağızdan yaptıklarını inkara kalkıştılar. Hazreti İmam, mektupları onların önüne koyup böylece inkâra mecal bırakmadıktan sonra mektupları ateşte yaktırdı.
     Taberi’de İmam Hüseyin’in Kûfelilerin bu ihanetlerine karşılık “…Yarab! Sen bilirsin ki bu kavm benimle bey’atte bulundu. Ve yine antlarını bozdular. İntikamını onlardan alıver…” (Taberi, c. VI, ty: 103) diye haykırmıştı.
     Daha sonra Ömer b. Sa’d gelip:
     - Ey Hüseyin! dedi, bu hikayelerden bir sonuç çıkmaz. Ya Yezid’e biat edersin yahut da ölümü göze alırsın.!…
     
    YEZİD’İN KOMUTANI ÖMER B. SAD’IN İMAM HÜSEYİN’E HİTABI
     Ömer b. Sad ise İmam Hüseyin’e karşı tabi ki efendisi Yezid’in halife olduğunu öne süren bir cevap verdi. Şöyle diyordu:
     -Peygamberimizin getirdiği Kur’an’da açık bir ayet vardır, anlamı şudur:
     “Allah’a, Allah’ın peygamberine ve Ülûl-emre itaat ediniz…” diye emrediyor. Bugün emir sahibi Muaviye’nin oğlu Yezid’dir. Sen ona itaat etmemekle Cenab-ı Hakkın ve onun Peygamberinin emirlerine muhalefet ediyorsun. Buna binaen asi ve bağiysin. Şurada ümmet huzurunda Yezid’e biat et.
     İmam Hüseyin şöyle cevap verdi:
     -Ya Ömer, sen Kur’an’ın o ayetinin manasını işine geldiği gibi yorumluyorsun. O ayet Kur’an-ı Kerim’in Nisa Suresi’nin 59. ayetidir… Ayetin anlamı şudur:
     “Ey iman edenler, Allah’a itaat ediniz. Allah’ın Resulüne itaat ediniz. Ancak Allah’ın ve Resulü’nün emirlerine itaat eden Ülûl-emre itaat ediniz.”
     Halbuki bugün sizin Ülûl-emr dediğiniz Yezid, Allah’ın emri şöyle dursun bilakis kitap ve sünneti ayaklar altında çiğniyor. Halka zulüm ediyor. Peygamberin kurduğu Müslüman cumhuriyetini yıkıp devirerek, onun yerine kendi keyfine, kendi zevkine, kendi arzusuna göre saltanat sürüyor. (Derman, 1975: 93)
     Bazı kaynaklarda da Ömer bin Sad’ın konuşmasından sonra eline bir ok alıp şöyle dediği ifade edilmektedir:
     - Ey Kûfe halkı, şahit olun ve Ubeydullah b. Ziyad huzurunda da şahitlik edin ki, İmam Hüseyin’le savaşa tutuşan ilk defa ben oldum.
     Bunları söyleyerek o oku İmam Hüseyin’e doğru fırlattı. İmam Hüseyin sakalını eline alarak:
     - Ey kavim Allahın gazabı yahudilere “Aziz Allahın oğludur!” dedikleri zaman son şiddetini bulmuştu. Ve yine Tanrı’nın kahrı, Hıristiyan kavmine “Mesih, Allahın oğludur” dedikleri zaman, indi. Allahın gazabı bugün de size Al-i Resule (Ehli Beyt’e) kasdettiğiniz için erişmektedir. Bedeninizdeki her kıl, demirine su verilmiş bir hançer olsa “Allah sabırlıları sever…” emrinden dışarı çıkmam. Ve her biriniz ayrı ayrı bana kasdetmek için kin tutan askerlerden olsanız, “Allah sabırlıları sever!” buyruğunu bırakmam. Rivayet ederler ki, Yezid’in askerleri İbni Sa’d’ın gayretini gördüğünde ona uyup İmam Hüseyin’i öyle bir ok yağmuruna tuttular ki atılan oklardan güneş görünmez oldu. İmam Hüseyin bu hücum karşısında süvarilerine dönüp yanındakilere şunları söyledi:
     - Ey vefakâr arkadaşlar ve benim için canlarını ortaya koyan insanlar! Kavgaya kendinizi hazırlayın ki, kanların döküleceği zamandır. ”
     Çok dengesiz bir şekilde başlayan savaşta Hz. Hüseyin’in 23 süvari ve 40 piyadeden oluşan askerleri öğle üzeri olduğunda iyice azalmış durumdaydı. Hz. Hüseyin de bu az sayıda susuz ve bitkin insanla yaya olarak savaşıyordu.
     O sırada hasta olan ve İmam Hüseyin tarafından savaşa girilmesine izin verilmeyen İmam Zeynelabidin’den başka kimse kalmayınca kadın ve çocukları kızkardeşi Zeynep ile İmam Zeynelabidin’e emanet bırakarak,
     
    Hakk Yolu’nda ölmek, yük altına girmekten üstündür …
     diyerek savaş meydanına girdi.
     Sonunda Şimr’in emriyle her yandan hücum edilerek, atından düşürüldü ve İmam Hüseyin şehid edildi. Peygamberin torunu İmam Hüseyin’in vücudunda otuzüç ok, otuz dört kılıç ve kargı yarası vardı (10 Muharrem 61-10 Ekim 680).
     Yine Taberi’den nakledildiğine göre Yezid’in kendisi gibi zalim ve insanlıktan nasiplenmemiş komutanı Ömer b. Sad on süvari görevlendirerek
     “…Hz. Hüseyin’in cesedini göğsü ve arkası ufanıncaya, topraklar içinde belirsiz oluncaya kadar atlarına çiğnettiler.” (Taberi’den aktaran Köksal, ty: 204)
      Hz. Hüseyin’in şehadetini Kastamonulu Şazi eserinde şöyle dile getiriyor:
     Yüzü üstüne bıraktı Seyidi
    Kesti başını hemandem o lain
    Kanı yere çün döküldü ol zaman
    Zelzele düştü yere-ü darügir
    Gulgula kıldı melayik ağladı
    Yer gök oldu karagû ol zaman
    Çaldı pıçağı işit kim neyledi
    Hem şehit oldu Hüseyn-ü pâk din
    Düştü kavga aleme oldu figan
    Göğe değin çıktı feryad-ü nefir
    Ay güneş nurunu ol dem bağladı
    Yaradılmış cümlesi kıldı figan
     
    Bir başka Maktel yazarı Kâzım Paşa’nın ise ünlü beyiti şöyledir:
     Düştü Hüseyn atından Sahrayı Kerbelâ’ya
    Cibril var haber ver Sultanı Enbiyaya
     
     Hz. Hüseyin’in şehadeti ardından kadınlar feryada başladılar. Aczî’nin ifadesiyle:
     Bir taraftan ahü feryadü figan-ı Ehli Beyt
    Bir taraftan nara vü cuş ü huruş-ı eşkiya
     
    Sonra çadırlar ve kadınlar yağma edildi, hasta ve yatakta olan İmam Zeynel Abidin Ali de öldürülmek istendi. Bu kanlı savaşın bitiminde İmam Zeynel Abidin yatak ve yorganlara sarılarak saklanmıştı. İmam Hüseyin’in şehid edilmesi sonrasında çadıra koşan Şimr “Hüseyin’in bir oğlu daha olacak o nerede?” diye aramaya başladı. Çadırın her tarafını arayıp çocuğu buldu. Fakat bu esnada çadırda bulunan kadınlar Şimr’e hücum ederek Zeynel Abidin’i bu caninin elinden kurtardılar. Bu çirkin şavaşın en küçük kurbanı ise daha altı aylık bir bebek olan Hz. Hüseyin’in oğlu Ali Asgar’dı. İmam Hüseyin’in yanındakilerden şehid olanlar yetmiş iki kişi idi. Yezid ordusunun komutanı Ömer b. Sad, bu şehitlerin başlarını Vali Ubeydullah’a gönderdi. Zalimlikte sınır tanımayan Yezid’in bu zalim kulları, kesilen başları mızraklara geçirerek, farklı Arap aşiretlerinden süvariler Kûfe’ye Ubeydullah’a götürdüler.
     Ayrıca İmam Hüseyin’in kızları, kızkardeşleri ve çocuklar da Kûfe’ye Ubeydullah’ın huzuruna getirildiler. Ubeydullah’ın Peygamberin soyuna karşı davranışı çok çirkin ve kaba idi; kendilerine hakaretler ve tehditler savurdu, hatta İmam Zeynel Abidin’i öldürmek dahi istedi. İnsanların camiye toplanmalarını emrederek, minbere çıkıp, utanmadan “…Hakkı ve hak ehlini ortaya çıkartan onları galip kılan müminlerin emiri Yezid’i ve taraftarlarını muzaffer kılan yalancı oğlu yalancı Hüseyin İbn Ali’yi ve taraftarlarını öldüren Allah’a hamdolsun!” Bu zulüm ve alçaklığa orada bulunanlardan karşı çıkan Abdullah’ın “…Ey Mercane’nin oğlu (Ubeydullah) şunu iyi bil ki yalancı oğlu yalancı sensin ve senin babandır. Seni tayin eden kimsedir ve onun da babasıdır. Sizler Rasulullah’ın çocuklarını öldürüyor ve sonra da İslami bir tavıra bürünüyorsunuz!” demesi üzerine onun öldürülmesini ve mescide astırılmasını sağlamıştır. (Ağırakça, 2011: 177-178)
     Ubeydullah, İmam Hüseyin’in kesik başını bir sopaya taktırıp Kufe sokaklarında teşhir etme cüretkarlığını da göstermiş, bundan sonra İmam Zeynel Abidin’in ellerini bağlatıp, Kerbela’da öldürülenlerin kesilmiş başlarını, çoluk çocuğu Şam’a Halife Yezid’in yanına yollamıştı. Şam’a vardıklarında onları götüren Züheyr, Halife Yezid’in yanına girip başarıyı(!) müjdelemiş ve Kerbela savaşının ayrıntılarını anlatmıştı.
     Hz. Hüseyin’in ailesini getiren kafile Yezid’in sarayına getirilmişti. Kısa süre sonra ehlibeyt kadınlarını Yezid’in huzuruna çıkardılar. Kadınlar İmam Hüseyin’in kesik başını Yezid’in önünde görünce feryad ve figan etmeye başladılar. Kadınlarla birlikte zincirli bir şekilde İmam Zeynel Abidin de Yezid’in huzuruna getirilmişti. Manzaranın dehşetinden Yezid’in yanında bulunanlar bile dehşete kapılmışlar ve bunu açıkça belirtmişlerdi.
      
    GÜLZAR-I HASANEYN’DEN: HZ. HÜSEYİN’E VE SOYUNA YEZİD’İN SAYGISIZLIĞI
     İmam Hüseyin’in mübarek başı Zalim Yezid’in huzuruna getirilince Yezid elindeki sopayla Hz Hüseyin’in dudaklarına dokunarak: Bugün Bedir gününe karşılık… diye mırıldandı. Orada bulunan sahabelerden biri buna tepki göstererek, Peygamberin İmam Hasan ve İmam Hüseyin’in dudaklarından öperek “Siz ikiniz Cennet gençlerinin ulularısınız, Allah sizinle savaşanlarla savaşsın.” dediğini duydum deyince Yezid’in emriyle dışarı çıkarıldı.
     Sonra İmam Zeynel Abidin’e dönerek:
     -Ey Hüseyin’in oğlu dedi, baban, benim hakkımı tanımadı, benim gücüme meydan okudu ve Allah da ona gördüğünü yaptı, dedi.
     İmam Zeynel Abidin:
     -“Yeryüzünde ve bedenlerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki daha önce takdir edilmemiş olsun, gerçekten de bu, Allah’a pek kolaydır. Bu da, kaybettiklerinize acımamanız, size gelenlere ferahlanmamanız içindir ve Allah, övünen, böbürlenenlerin hiçbirini sevmez, ayetlerini okudu. Yine İmam Zeynel Abidin:
     -Ey Muaviye’nin, Hind’in oğlu, sen doğmadan benim babalarımda atalarımda, peygamberlik ve velayet mevcuttu ve and olsun ki atam Ebu Talip oğlu Ali’nin, Bedir ve Uhud’da elinde Peygamberin sancağı vardı, senin babanla ceddinin elinde ise kafirlerin bayrakları vardı. Vay sana ey Yezid, eğer yaptığını bir bilseydin, babama, ehli Beyte, kardeşime, amcalarıma yaptıklarını bir idrak etseydin dağlara kaçardın, helak olmayı dilerdin. Babam, Fatıma ve Ali’nin oğlu Hüseyin’in başı, şehrinizin kapısında mızrağa dikili duruyor, halbuki o, Resulullah’ın emanetiydi size…
     Yezid, Hz. Hüseyin’in dudaklarına elindeki sopayla dokununca, “Keşke Bedir’deki atalarım bugünü görselerdi, sevinirler de, elin çolak olmasın ey Yezid derlerdi. Kavmin ulularını öldürdük, Bedir’in öcünü aldık, bugün o güne bedel.” diye sevindi.
     Bu sırada Hz. Zeynep dayanamayarak kalktı ve şöyle seslendi:
     -Hamd Alemlerin Rabbi Allah’a, rahmet elçisine ve bütün soyuna, ne de doğru söylemiştir. Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlarla alay ederek kötülükte bulunanların sonuçları ne de kötü olmuştur. Sanır mısın ki ey Yezid, bize üst oldun. Esirler gibi bizi şehirden şehre dolaştırdın da biz, Allah karşısında aşağılandık, sen de yüceldin? Aksine Allah’ın azabına uğradın, günaha girdin…
     Gülzar-ı Hasaneyn bu hüzünlü ortamı böyle aktarıyor. Yezid Hz. Hüseyin’i ortadan kaldırdıktan sonra artık rahatlamış sayılırdı. Şimdi Ehli beyte yalandan da olsa saygılı davranabilirdi. Derhal Zeynel Abidin’in zincirlerini çözdürdü. Yezid’in kadınları da Ehli beyt kadınlarını teselli etmeye çalışıyorlardı. Artık Yezid yaptığı kötülükleri ve cinayetleri unutturabilmek için Ehli Beyt’e iyi davranıyor, sarayda onlarla konuşuyor, her isteklerinin yerine getirileceğini belirtiyordu. Daha sonra Numan bin Beşir komutasındaki bir muhafız kıtası eşliğinde onları Medine’ye kadar götürdü.
     Yezid, İmam Zeynel Abidin’i uğurlarken şu yalanı bile uydurabiliyordu:
     “Allah, İbni Mercame’ye lanet eylesin. Vallahi ben olsaydım babanın her isteğini yerine getirirdim. Lakin kaderi İlahi böyleymiş ne yapalım!…”1 Oysa Yezid, kendisini ziyarete gelen Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyad ile şarap içerek birlikte eğlenmişler adeta Kerbela’daki insanlık dışı katliamı kutlamaktan geri durmamışlardı. (Ağırakça, 2011: 191)
     Yine eğer Yezid, samimiyetsiz söylediği sözlerde olduğu ve bazı kaynakların aktardığı gibi, Valisi Ubeydullah’dan İmam Hüseyin’in şehadetinden dolayı rahatsız olsaydı, onu daha da güçlendirmez, başka yerleri de onun sorumluluğuna katmazdı. Eğer memnun olmasaydı daha önce elinden alınan bölgelerin kontrolü de onun valiliğine verilir miydi?
     Taberi bu konuda şu bilgileri veriyor:
     “…Hz. Hüseyin’i öldürdüğü için Ziyad oğlu Ubeydullah’a Kûfe’yi ve Irak’ı verdi. Ve Horasan da, Sistan da Muaviye zamanında Ubeydullah bin Ziyad’ın elindeydi. Sonra onun elinden Yezid almıştı…” (Taberi, c. IV, ty: 114)
     Bu konu Ebu Hanife Dineveri tarafından ise şöyle aktarılıyor: “…Tarihçiler şöyle anlatırlar: Sonra İbn Ziyad, Ali b. El-Hüseyin2 ve onunla birlikte bulunan kadınları hazırladı., onları Zuhr b. Kays, Mihkan b. Sa’lebe ve Şimr b. Zi’l-Cevşen’le birlikte Muaviye’nin oğlu Yezid’in yanına gönderdi. Adı geçenler yola çıktılar ve yürüdüler. Şam’a varınca orada Yezid’in huzuruna girdiler. Onlarla birlikte Hz. Hüseyin’in başı da içeri alındı ve Yezid’in önüne atıldı. Ardından Şimr b. Zi’l-Cevşen şöyle bir konuşma yaptı: Ey müminlerin emiri! Bu adam kendi ailesinden on sekiz ve taraftarlarından altmış kişiyle birlikte üzerimize geldi. Biz de onların üzerine yürüdük. Emirimiz Ubeydullah b. Ziyad’ın hükmüne boyun eğmelerini veya tercih etmelerini söyledik. Güneş doğarken hücum ettik. Onları dört bir taraftan kuşattık. Kendilerini kılıçtan geçirmeye başlayınca güvercinlerin kartaldan sığınması gibi, boşuna sığınmaya çalıştılar. Bir devenin boğazlanması veya öğlen uykusuna yatan bir kişinin uyuması kadar bir zaman geçmeden bunların sonunu getirdik. İşte ruhsuz cesetleri önünde elbiseleri kuma bulanmış, yanakları toz toprak içinde kalmış, rüzgarlar kendilerini toza boğmuş, ziyaretçileri kartallar ve gelip gidenler akbabalar olmuş…” (Ebu Hanife Dineveri, 2007: 307)
     Ne Allah’tan korkuları vardı, ne de Peygamberden çekinmeleri vardı, ne de utanma biliyorlardı. Şu da muhakkak ki, yeryüzünde Yezid gibi ahlak yönünden düşük insana az rastlanabilir. Onun bu işleri yapan eli Ubeydullah ise kötülük ve ahlaksızlıkta, zalimlikte efendisi ile yarış halindeydi. Şunu da bilmek lazımdır ki, Kerbela’da hak yolunda kendisinin yüz katı bir orduya karşı duran İmam Hüseyin’in bu kahramanlığına da rastlamak imkânsızdır. Sonuç olarak Kerbela Olayı yüzyıllara damgasını vurmuş hüzünlü bir destandır. Öyle ki yabancı araştırmacı Gibbon “Yıllar sonra bile insanlar nerede olurlarsa olsunlar Hüseyin’in bu trajik ölümü en soğukkanlı okuyucuyu bile üzecektir…” demektedir.
     İmam Hüseyin’in ve yanındakilerin Kerbela’da böyle feci şekilde katledilmeleri ve Peygamber sülalesinin akla gelmedik şekilde ihanete cüretleri halkı o kadar etkiledi ki, adeta Emevi saltanatı kökünden sarsıldı. Olay İran ve Hicaz'’a duyulunca halkta Emevilere karşı büyük bir kin ve ayaklanma istekleri başladı. Bu durum karşısında da Yezid’in paralı kulları büsbütün kudurdu. Zulüm yolunda hiç çekinmez oldular.
      
    KUTSAL ŞEHİRLERİ YIKAN YEZİD
     Medine’lilerden oluşan ve Yezid iktidarına karşı olan bir heyet Şam’a giderek, olanı biteni yerinde görmek istemişler, Yezid’in sarayında ağırlanmışlar, kendilerine hediyeler ve para takdim edilmişti. Bu kişiler Medine’ye döndükten sonra gördüklerini halka anlatıyorlardı:
     “…Bizler hiçbir İslami hayatı olmayan bir adamın yanından geldik. Bu adam müminlerin halifesi sıfatını kullanıyor; fakat şarap içiyor, tanbur çalıyor, huzurunda cariyeler şarkı söylüyor, köpeklerle uğraşıyor ve geceleyin de ülkenin haydutlarıyla bir araya gelip sohbet ediyor. Şahit olunuz ki biz daha önce kendisine yaptığımız bey’ati geri aldık ve onu hilafet makamından azlettik…” (Ağırakça, 2011: 191)
     Medine halkı fasık ve günahkar olarak gördüğü Yezid ve iktidarına karşı ayaklanarak, valiyi şehir dışına atmış yerine Abdullah’ı valiliğe getirmişlerdi. Yezid bu durumu haber alınca Akabe oğlu Müslim adlı zalimi onikibin askerle hemen Medine’ye gönderdi ve şu talimatı verdi: “Şehir halkına üç gün süre ver. İsyandan vazgeçmezlerse, onlarla savaş. Zafer kazanıldıktan sonra da bütün şehri yağma et.” İslam’ın bu kutsal şehrinde sözde halife Yezid’in arzuları doğrultusunda İmam Zuhri’nin bildirdiğine göre on binden fazla insan öldürüldü. Evlere saldıran askerler, ellerine geçirdikleri malları almakla yetinmediler, masum bini aşkın kadına da tecavüz etmekten de kaçınmadılar.
     Tarihçi H. M. Balyuzi bu olayı şu şekilde anlatıyor:
     “…Medine düştüğü zaman Hz. Muhammed’in geride kalan dostlarından seksen kişi ve yediyüz hafız öldü. Peygamberin şehri yağmacılara teslim edildi; yapılan barbarlık ve tecavüz inanılır gibi değildi. Peygamberin mescidi dahi kurtarılamadı. Etrafı ahır alanı oldu. Medine sınırları içinde daha pek çok insan kılıçtan geçirildi, kalanı da şehri terketti. Ölümden yakasını kurtaranlar Yezide yalnız halife olduğu için değil aynı zamanda onların efendisi ve amiri olarak itaat etmek zorunda bırakıldılar. Karşı çıkanlar ise kızgın demirle dağlanırlardı….” Oysa ki Hz. Muhammed, “Medine halkını, zulmetmek suretiyle korkutanlar, Allah’ı korkutmuş gibidir. Allah’ın, meleklerin ve bütün halkın laneti onların üzerinedir.” demişti. İbn-i Kesir’in yazdığına göre, alimlerin büyük bölümü bu hadise istinaden “Yezid’e lanet etmeyi” uygun görmüşlerdir. 26 Ağustos 683’te gerçekleşen bu Medine’ye Yezid’in saldırması olayı, Harre Olayı veya savaşı olarak bilinir.
     Medine’yi kanlı bir şekilde susturan Yezid Ordusu daha sonra Mekke’ye yöneldi. Tepeler üzerine yerleştirilen mancınıklarla şehir taş yağmuruna tutuldu. Kuşatma iki ay kadar sürdü ve Kâbe’ye de mancınıkla taş atıldığı gibi, şehirde yer yer yangınlar çıktı. Bu kuşatma Yezid’in öldüğü haberinin Mekke’ye ulaşmasına kadar sürdü. Böylece Yezid, Kâbe’ye saldırma şerefini (!) de elde etmiş oldu. Yezid 11 Kasım 683’te kötü bir nam bırakarak öldü. Kendisi hükümdarlığını , devlet işleri ve adaletli bir idareden çok, şaraba, müziğe, eğlenceye ve kendisine rakip olarak gördüğü insanları, Peygamberin ailesi de olsa, katletmeye hasretmişti.
     Namık Kemal “Büyük İslam Tarihi” adlı kitabında, Yezid ve onun halifelik dönemine ilişkin, “…Hazreti Hüseyin’e yaptıkları ve Hazreti Ali taraftarlarına karşı davranışı, Medine ve Mekke’yi tahribi İslam tarihinin en acıklı sahifelerini…” oluşturur demektedir. (Namık Kemal, 1975: 186)
      
    EMEVİLERİN SONU
     Yezid’in, İmam Hüseyin’e, Hz. Ali soyuna ve yandaşlarına yaptıkları, Mekke ve Medine’ye saldırması İslam tarihinin en kara sayfalarını oluşturur. Yezid, hilafetin haksız varisi, Hz. Hüseyin’in katledilmesinin ve mukaddes şehirlerin kirletilmesinin baş sorumlusu olarak müslümanların hafızasında kötü bir isim bırakmıştır. Emevi zalimleri Hakkı tanımamışlar, azgınlaşmışlar ve Peygamber’in Ehli Beytine olmadık şeyler yapmışlardır. Bütün bunlar sonrasında Emevi saltanatı kökünden sarsıldı ve yıkıldı. İslam alemi yüzyıllardır Peygamber torunlarına yapılan bu zulmü unutmadı. Kısa zaman sonra bu durum Emevilere karşı büyük bir intikam duygusu yarattı. Başta Ubeydullah b. Ziyad olmak üzere İmam Hüseyin’in şehid edilmesinde rol oynayanlardan hesap sormak üzere yola çıkan İbrahim b. Eşter, askerlerine karşı şu konuşmayı yapmıştı. “…Ey din yardımcıları ve hak taraftarları olan Allah askerleri! Resulullah’ın kızı Fatıma’nın oğlu Hüseyin b. Ali’nin katili olan; Hüseyin ile kızları, kadınları ve taraftarları arasına gerilen; onlarla içecekleri Fırat suyu arasına gerilerek onları Fırat suyuna bakıp durduran; onun amcasının oğlu Yezid’e gitmesine ve onunla anlaşmasına da engel olan; evine ve ev halkına dönmesine veya Allah’ın geniş yerlerine gitmesine imkan vermeyen; onu ve onun ev halkını şehit eden Mercane’nin oğlu Ubeydullah işte karşınızdadır!
     Vallahi, bu Mercane’nin oğlunun Allah tarafından günah kirlerinden temizlenmiş, korunmuş olan Resulullah Aleyhislamın Ehl-i Beytine yapmış olduğunu, Firavun bile İsrail oğullarının temsilcilerine yapmamıştır! Allah onu sizinle, sizi onunla karşı karşıya getirmiştir. Vallahi, sanıyorum ki; Allah onun kanını ancak sizin ellerinizle döküp kalplerinize şifa vermek için bu harp meydanında sizi onlarla bir araya getirmiştir. Allah biliyor ki; siz ancak Peygamberinizin Ehl-i Beytine yapılanlara kızarak yola çıktınız!...” (Köksal, ty.: 382-383)
     Nihayet bir gün Muhtar isimli bir kahraman arkadaşları ile birlikte ayaklandı. Kûfe şehrindeki Ömer bin Sa’d ile Kerbela Olayı’na katılanlardan 210 kişi kılıçtan geçirildi. Bu karışıklıklar sırasında kaçmaya çalışan Hz. Hüseyin’in katili Şimr de yakalandı ve katledildi. 750 yılında Emevi Hanedanı’nı deviren Abbasiler, onlardan öyle bir öc aldılar ki, ölülerinin kemiklerini bile mezarlarından çıkarıp yaktılar. Böylece Muaviye’nin hile ve para üzerinde kurduğu Emevi zulümü sona erdi. Ancak ne yazık ki bu kez de Abbasilerin zulmü başlıyordu. Peygamberin ve İmam Ali’nin amcazadeleri olmalarına karşın, bırakınız başka insanları onların soyuna karşı çok büyük baskı ve katliamlardan çekinmediler.
     1 Dineveri’de burası adeta Yezid’i aklamak için şöyle aktarılıyor: “Şimr’in konuşması sonrasında Yezid gözyaşlarına boğulmuş ve “Yazıklar olsun size! Ben Hüseyin’i katletmeden itaat etmenizi istiyordum. İbn Mercan’a Allah lanet eylesin. Vallahi onun arkadaşı olsaydım, onu affederdim. Allah Ebu Abdullah’a rahmet eylesin…” (Ebu Hanife Dineveri, 2007: 308) Bu yalanları söylemek için olduğu kadar, aktarmak için de biraz vicdansız olmak gerekmez mi? Yazıklar olsun size.
    2 İmam Zeynel Abidin