• Nefislerinizi aç bırakınız ki Kalpleriniz Allah'ı (O'nun cemalini ) müşâhede edebilsin.

    Hazreti İsa Aleyhisselam
  • Sonra Cebrâîl beni yedinci semâya çıkardı ve İbrâhîm -aleyhisselâm- ile karşılaştık.
    Cebrâîl -aleyhisselâm-
    −Bu, baban İbrâhîm’dir; ona selâm ver!» dedi.
    Ben selâm verdim; O da selâmıma mukâbele etti. Sonra:
    «−Sâlih oğlum hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!» dedi.
    Daha sonra bana:
    «−Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara Cennetin toprağının çok güzel, suyunun çok tatlı, arâzisinin son derece geniş ve dümdüz olduğunu bildir. Söyle de Cennete çok ağaç diksinler. Cennetin ağaçları “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!” demekten ibârettir.» dedi.

    Sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen’in) Hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi.
  • Kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
    (İsra Sûresi 1.Ayet)

    “−Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında uyku ile uyanıklık arasında idim… Yanıma merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibrîl -aleyhisselâm- beni götürdü. Dünyâ semâsına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.

    «−Gelen kim?» denildi.

    «−Cibrîl!» dedi.

    «−Berâberindeki kim?» denildi.

    «−Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-» dedi.

    «−Ona Mîrâc dâveti gönderildi mi?» denildi.

    «−Evet!» dedi.

    «−Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!» denildi ve kapı açıldı.

    Kapıdan geçince, orada Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ı gördüm.

    «−Bu babanız Âdem’dir! O’na selâm ver!» denildi.

    Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra bana:

    «−Sâlih evlât hoş geldin, sâlih peygamber hoş geldin!” dedi.

    Sonra Hazret-i Cebrâîl beni yükseltti ve ikinci semâya geldik. Burada Hazret-i Yahyâ ve
    Hazret-i Îsâ -aleyhimesselâm- ile karşılaştım. Onlar teyzeoğullarıydı.
  • Dedi ki:
    - ( Musa aleyhisselam, faal kuvvetleri nefsinde toplamış olmakla, çok ve çeşitli ruhların toplamı olduğu halde doğdu; çünkü çocukta ve büyükte tesir bıraktı.
    Çocuğu görmez misin ki, bilhassa büyüklerde tasarruf eder. Büyük kendi üstün mertebesinden inerek çocukla oynaşır, onunla çocuk gibi konuşur, çocuğun aklıyla görünür; şu halde çocuğun teshiri altındadır, fakat bunun farkında değildir.
    Sonra çocuk büyüdüğü vakit kendi terbiyesine ve himayesine alır, kendi işini yürütmeye, onu kendine alıştırmaya çalışır. Canı sıkılmamak için onunla oyalanır. İşte bu hareketlerin hepsi, küçüğün büyüğe karşı yaptığı şeylerdir ve çocukluk makamının kuvvetinden ileri gelmektedir.
    ÇÜNKÜ ÇOCUĞUN RABBİNE İLGİSİ DAHA YAKINDIR; BÖYLE OLUNCA ALLAH'A EN YAKIN OLAN KİMSE, ONDAN UZAK OLANI TESHİR EDER. Nasıl ki sultana yakın olan kimseler de, bu yakınlıkları dolayısıyla ondan uzak olanları teshir ederler.)
  • Ben küçükken Rahmetli babam bize hep şöyle nasihat ederdi:

    “Oğlum, eğer sen kendine bir hali yakıştırmıyorsan, başkalarına da o hali yakıştırma. Eğer senin kendine saygın varsa başkalarına da saygılı ol. Eğer sen birine kötü bir söz söylersen bil ki Allah- u Teâlâ; ya o insanın kalbine ya da başka birinin kalbine, sana o sözü söyleyecek cesareti koyacaktır ve o söz sana geri dönecektir”

    Gerçekten de hayat bumerang gibidir. Yaptığımız hatalar, işlediğimiz günahlar, yaptığımız zulümler, mutlaka bize bir şekilde geri gelecektir.

    Elbette insanoğlunun bu dünyada yaptıklarının asıl hesap yeri ahiret yurdudur. Bunda kimsenin şüphesi yoktur. Ama Cenab-ı Hakkın hikmeti ve kullarına karşı merhametinin gereği bir kısım hatalarımız bu dünyada karşımıza çıkar. Ayet-i kerimede şöyle buyrulur:

    “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler”(Rum: 41)

    Demek ki, Allah azze ve celle, bizi bu dünyada başımıza gelen hallerle uyarmak istemektedir ki, durup düşünelim “Bunlar benim başıma neden geldi” diye muhasebe yapalım. Çünkü insanoğlu ancak başına kötü bir olay gelince dönüp kendine bakmayı akıl eder.

    İşte bu hikmetle Allah-u Teâlâ işlediklerimizin bir mislini bu dünyada tattırır. Öyleyse bize düşen odur ki, başımıza gelmesini istemediğimiz bir şeyi bir başkasına yapmayalım.

    Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin dikkat çeken şöyle bir hadisi şerifi var: “effu teeffu nisaiküm” yani “Siz iffetli olun (ve başkalarının kadınlarına yan bakmayın ki) sizin kadınlarınız da iffetli olsunlar ve kimse onlara kötü niyetle bakmasın”

    İmam Şafii bu hadisi de içine alan şöyle bir şiir yazmıştır:
    “Siz başkalarının kadınlarına karşı iffetli olun ki, sizin kadınlarınız da kendi mahremlerinizde iffetli olsunlar. Ve Müslümana yakışmayan fiillerden uzak durun.

    Zira zina borçtur. Eğer siz borçlandıysanız, olur ki sizin ehli beytinizden birileri vefa gösterip sizin borcunuzu ödeyebilir”

    Bu aksülamel veya geri dönüşüm sadece zina için değildir, elbette, hayatın tüm alanlarında vardır. Esasında insanlar yaptıkları veya söyledikleri çirkinliklerin hepsi için bu pencereden bakarak dikkat etmelidirler.

    Eğer siz, başkalarını çekiştiriyorsanız biliniz ki, başkaları da sizi çekiştirecektir. Gerekçeniz ne olursa olsun, eğer siz başkalarının ayıplarını ifşa ediyorsanız, sizin de ayıplarınız – ki muhakkak vardır, onlar da- insanların diline düşecektir. Eğer siz başkalarının mahremiyet alanına girerseniz sizin de mahreminiz çiğnenecektir. Bu sünnetüllahtır yani Allah'ın âdetidir.

    Allah-u Teâlâ başkalarına yaptıklarımızı bizim de başımıza getirir ki, bu başkalarına ibret olsun. Böylece hiç kimse kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmasın.

    Şimdiki dilde buna empati deniliyor. Yani “başkasının yerine kendimizi koymak.” Bu güzel bir sözdür. Başkasının yerine kendimizi koyabilsek çoğu yaptığımız hataları yapmayız sanırım.

    Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
    “Bir kimse Îsâ aleyhisselâm’a gelerek:
    “Ey hayır ve iyiliklerin muallimi! Bir kul, Allâh Teâlâ’ya karşı nasıl takvâ sahibi olur?” diye sordu.
    Îsâ aleyhisselâm:
    “–Bu kolay bir iştir: Allâh Teâlâ’yı cân u gönülden hakkıyla seversin, O’nun rızâsı için gücün yettiğince sâlih amellerde bulunursun, bütün Âdemoğullarına da, kendine acır gibi şefkat ve merhamet gösterirsin!” cevâbını verdi. Sonra da şöyle buyurdu:
    “–Sana yapılmasını istemediğin bir şeyi sen de başkasına yapma! O zaman Allâh’a karşı hakkıyla takvâ sâhibi olursun!” (Ahmed, ez-Zühd, s. 59)

    Eğer bize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi yapmazsak birçok günahları işlemeyiz. Mesela hiçbirimiz kendi kızımız, kız kardeşimiz veya yakınımızın namusuna göz dikilsin istemeyiz. Bunu yapanı belki kanuni yollara başvurmadan, hapse girmek pahasına, kendimiz cezalandırırız.

    Öyleyse başkasının kızı, kız kardeşi veya yakınıyla nasıl haram işleyebiliriz? “Kötü yola düşmüş” diye hor görülen kadınlar da birilerinin kızı, kız kardeşi değil mi?

    Ülkemizde kötü mekânları işletenler ve oralara müşteri olanlar, aynı hâlin kendi kızlarının, kadınlarının başına gelebileceğini düşünmezler mi?

    Unutmayalım ki Allah Resulü kendisinden zina etmek için izin isteyen gence, “kiminle edeceksin“ diye sormadı.

    Cüleybib adlı bu gence tek bir şey sordu:
    “Söyle bakalım. Bir başkasının senin annenle zina etmesine razı olur musun?”
    Genç:
    “Canım feda olsun, hayır, olmam” deyince de:
    “Zaten hiç kimse annesiyle zina edilmesine razı olmaz” dedi ve devamında aynı soruyu kızı, kız kardeşi, halası, teyzesi için de tekrarladı. Gencin her seferinde:
    “Canım feda olsun, hayır” demesi üzerine onun aklını vardırmak için aynı yorumu tekrar etti:
    “Hiç kimse de razı olmaz”

    Bu konuşmanın sonunda artık gencin izin isteğinde ısrar etmesi mümkün değildi. Çünkü Cüleybib’in kabarmış olan nefsani hisleri, ikna olan aklı ve empati duygusu karşısında geri çekilmişti. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellemin elini bu gencin göğsüne koyup,

    “Allah’ım! Onun günahını bağışla, kalbini temizle ve namusunu muhafaza buyur” diye dua etmesinden sonra, bu genç, önceki hayatına dönmedi.

    Allah Resulü, bu gence kız vermeyen sahabesinden birine elçi göndererek kızını istedi ve Cüleybib’i evlendirdi. Bir muharebede şehid düşen Cüleybib, samimi tevbesi sayesinde artık Allah Resulünün başucuna gelip:
    “Cüleybib benden, ben de Cüleybib’denim” diyeceği bir makama erişmişti. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/256-257)

    İşte Allah Resulünün insan terbiyesi ve işte onun huzurunda yapılan bir tevbenin güzel neticesi. Allah azze ve celle cümlemize böyle samimiyet nasip eylesin.
  • “Sen’den başka hiçbir Tanrı yoktur; Sen’i tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.. “ (Yunus aleyhisselam ın duası) “La ilahe ille ente sübhaneke inni küntü minez zalimin”. 🍃
    🍃
    Kim sağlıklı, mutlu ve huzurlu zamanlarda Allah’a yönelirse; zor ve sıkıntılı zamanlarda Allah onun elinden tutar..
    .
    .
    Kişinin ayağı kayıp tökezleyince, salih ameli onu düştüğü yerden kaldırır..
    .
    .
    Yine kişi sarsılıp yıkılınca, salih amel sayesinde dayanak bulur..
    .
    .
    #ruhulbeyan
  • Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri bir gün Arafat Tepesi’nde oturuyordu. Nefsi ona şöyle fısıldadı:

    “Bâyezîd! Senin bir benzerin var mıdır acaba? Kırk beş defa haccettin ve günde bir hatim indirdiğin için binlerce defa hatmetme bahtiyarlığına eriştin.”

    Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, nefsinin bu kendini beğenmişliğine üzüldü. Derhâl toparlandı ve orada bulunan kalabalığa seslendi:

    “–Kim, kırk beş hac ve yüzlerce hatmimi bir ekmek karşılığında satın alır?”

    Bir adam;

    “–Ben alırım.” dedi ve ekmeği uzattı.

    Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri aldığı ekmeği de hemen orada bulunan bir köpeğin önüne attı. Nefsine; biriktirmekle böbürlendiği amellerin, bir köpeğin lokması olduğunu göstermek istemişti.

    Hac erkânı bitince yol hazırlığı yaparak Rum diyarına gitmek için hareket etti.

    Günlerce yol aldıktan sonra, bir rahip ile karşılaştı. Rahip; cömert, terbiyeli bir adama benziyordu. Kendisini evinde misafir etti. Evinde ona bir oda ayırdı.

    Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri, kendisine ayrılan bu odada ibâdete başladı ve kalbini her şeyden çevirip Cenâb-ı Hakk’a yöneltti. Rahip; onun yiyeceğini, içeceğini sabah-akşam getirir önüne kor, sonra dışarı çıkardı. Bu hâl, bir ay devam etti. Bâyezîd nefsine dönerek dedi ki:

    “Ey nefis! Seni kırmak istiyorum, fakat sen uğursuzluğunla kırılmıyorsun…”

    Bir gün rahip, Bâyezîd Hazretleri’ne;

    “–Ne güzel adamsın… Keşke hıristiyan olsaydın!” dedi.

    Bu söz, Bâyezîd’e ağır geldi ve evi terk etmek istedi. Fakat rahip ona seslendi:

    “Evimde kırk gününü tamamla, öyle git. Çünkü bizim büyük bir bayramımız var, onu görmeni arzu ediyorum. Aynı zamanda değerli bir vâizimiz var, senede bir defa bize hitap eder, bir de onu dinlemeni diliyorum.”

    Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nin kalbine bu teklifi kabul etmesinin hayırlı olduğu doğdu. Kırk günü tamamlamaya râzı olduğunu söyledi.

    Kırk gün dolunca, rahip içeri girdi ve;

    “Bayram günümüz geldi. Haydi gidelim.” dedi.

    Bâyezîd ayağa kalktı. Fakat rahip ona;

    “Sen bu kıyâfet ve hâlde nasıl bin kadar rahibin arasına girebilirsin? Doğrusu biraz endişeliyim. Bu sebeple üzerindeki elbiseyi çıkar, şu üstlüğü giy, beline şu zünnarı bağla, İncil’i de boynuna as!” dedi.

    Bu teklif, ona çok ağır geldi. Fakat; «bunda bir hikmet ve esrar, İslâm’ın izzet ve şerefi gizlenmiştir. Onun dediğini yapayım.» diye düşündü. Hemen üzerindeki elbiseyi çıkardı, onun verdiği üstlüğü giydi. Beline de zünnarı bağladı. İncil’i boynuna astı ve rahiple birlikte bine yakın rahibin arasına katıldı. Hiç kimse onu yadırgamadı.

    Biraz ilerledikten sonra birden bire kalabalık durdu. Rahiplerin en büyüğü ve saygıdeğeri olan zât geldi, yerine geçti. Herkes onun konuşmasını bekliyor, fakat o susuyordu. Rahipler bunun mânâsını anlayamadılar ve sordular:

    “–Ey büyüğümüz! Neden konuşmuyorsunuz?”

    “–Nasıl konuşabilirim ki, aranızda bir Muhammedî var!..” diye cevap verdi. Halk ve rahipler galeyâna geldi ve;

    “–Onu bize göster, parçalayalım!” diye bağırdılar.

    Başrahip onlara dedi ki:

    “–Hayır, yemin ederim ki söylemem. Ancak, bir şartla onu size tanıtabilirim. Ona dokunmayacağınıza söz veriniz.”

    Bunun üzerine rahipler ve halk, Muhammedî olan adama dokunmayacaklarına yemin ettiler. Başrahip başını kaldırdı ve şöyle seslendi:

    “–Allah için ey Muhammedî! Ayağa kalk ve kendini göster.”

    Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri ayağa kalktı. Başrahip;

    “–İşte bu zât, ona dikkatle bakın!” dedi.

    Sonra Bâyezîd’e döndü:

    “–Adın ne?”

    “–Bâyezîd.”

    “–Tahsilin var mı?”

    “–Rabbimin öğrettiği kadar bir şeyler…”

    “–O hâlde bana şu hususları cevaplandır:

    İkincisi olmayan biri, üçüncüsü olmayan ikiyi, dördüncüsü olmayan üçü, beşincisi olmayan dördü, altıncısı olmayan beşi, yedincisi olmayan altıyı, sekizincisi olmayan yediyi, dokuzuncusu olmayan sekizi, onuncusu olmayan dokuzu, on birincisi olmayan onu, on ikincisi olmayan on biri, on üçüncüsü olmayan on ikiyi söyle. Bunlar nelerdir?”

    Bâyezîd -kuddise sirruh- başrahibe;

    “–İkincisi olmayan bir; eşi, ortağı, dengi ve benzeri bulunmayan Cenâb-ı Hak’tır.

    Üçüncüsü olmayan iki; gece ve gündüzdür.

    Dördüncüsü olmayan üç, üç talâk yani boşamadır.

    Beşincisi olmayan dört; ilâhî kitaplar Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim’dir.

    Altıncısı olmayan beş, beş vakit namazdır.

    Yedincisi olmayan altı, göklerin ve yerin yaratıldığı altı gündür.

    Sekizincisi olmayan yedi, yedi kat semâdır.

    Dokuzuncusu olmayan sekiz, kıyâmet günü Arş’ı taşıyacak sekiz melektir.

    Onuncusu olmayan dokuz, kadının dokuz aylık hamilelik müddetidir.

    On birincisi olmayan on; Hazret-i Musa -aleyhisselâm-’ın Şuayb -aleyhisselâm-’a on yıl çobanlık etmesidir.

    On ikincisi olmayan on bir, Hazret-i Yûsuf -aleyhisselâm-’ın on bir kardeşidir.

    On üçüncüsü olmayan on iki, on iki aydır.”

    Rahip tebessüm etti ve şöyle dedi:

    “–Doğru söyledin. Pekâlâ; havadan ne yaratıldı, havada ne muhafaza olundu ve kim hava ile helâk edildi? Söyle bakalım…”

    “–İsa -aleyhisselâm-; havadan yaratıldı, havada muhafaza edildi. Süleyman -aleyhisselâm- da havada muhafaza edildi. Âd kavmi de hava ile helâk edildi.” diye cevap verdi.

    Rahip ona;

    “–Doğru söyledin.” dedi ve yine sordu:

    “–Kim ateşten yaratıldı, kim ateşte korundu ve kim ateşte helâk oldu?”

    “–İblis ateşten yaratıldı. İbrahim -aleyhisselâm- ateşte korundu. Kâfir, ateş ile helâk oldu.” diyerek gereken cevabı verdi.

    Rahip tekrar sordu:

    “–Taştan kim yaratıldı, taş içinde kim korundu ve taş ile kim helâk oldu?”

    “–Sâlih aleyhisselâm-’ın devesi taştan yaratıldı. Ashâb-ı Kehf, taş içinde korundu ve Ebrehe’nin filleri, taş ile helâk edildi.” diye cevap verince, rahip;

    “–Doğru söyledin.” dedi ve bir başka sual sordu:

    “Cennette Tûbâ ağacı vardır. Cennette hiçbir saray, hiçbir köşk yoktur ki; bu ağacın bir dalına dokunmasın. Bunun dünyada bir örneği var mıdır?”

    “–Evet, güneş sabahleyin doğunca böyle değil midir?”

    “–Doğru söyledin. Şimdi de şunları cevaplandır:

    Bir ağaç vardır. On iki dalı bulunuyor. Her dalında otuz yaprak var ve her yaprakta beş çiçek yer almıştır; bunlardan ikisi güneşe, üçü karanlığa bakar, bu ağaç nedir?”

    “–Ağaç, yılı temsil eder. On iki dalı on iki ayı, her daldaki otuz yaprak otuz günü, her yapraktaki beş çiçek beş vakit namazı temsil eder.”…

    “–Doğru söyledin. Bana şu kimseden haber ver ki; hacca gitmiş, tavaf yapmış ve o makamlarda bulunmuştur. Ama onun ne rûhu var, ne de hac kendisine vâcibdir.”

    “–Bahsettiğin, Nuh -aleyhisselâm-’ın gemisidir.”

    Sorular bitince Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri dedi ki:

    “–Rahip efendi! Birçok sorular sordun, cevaplandırmaya çalıştım. Müsaade ederseniz, benim de birkaç sorum var. Ama bir tanesiyle yetinerek sormak istiyorum.”

    “–Tabiî, istediğin şeyi sorabilirsin!”

    Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri sordu:

    “–Cennetin anahtarı nedir? Sekiz cennet kapısının üzerinde ne yazar?”

    Rahip sustu, cevap vermekten çekindi. Diğer rahipler bozuldular ve;

    “–Ey büyüğümüz, mağlûp mu oluyorsun?”

    “–Hayır, mağlûp olmak istemiyorum.”

    “–Öyle ise neden cevap vermiyorsun?”

    “–Şayet cevap verirsem, benim cevabıma katılır mısınız?”

    Hepsi birden;

    “–İncil hakkı için, sana uyarız.” diye söz verdiler.

    Rahip;

    “–Dinleyin, şimdi cevap veriyorum:

    «Cennetin anahtarı ve kapılarının üzerinde yazılı bulunan ibâre;

    Lâilâhe İllâllah Muhammedün Rasûlullah’tır.»”

    Cevap üzerine bütün rahipler, hep bir ağızdan kelime-i şahâdet getirip müslüman oldular. Bâyezîd-i Bistâmi Hazretleri de onların yanında bir müddet kalıp İslâmiyet’i öğretti ve bu sır da böylece çözülmüş oldu.

    Hidâyet üzre tutsun,
    Bizleri yüce Allah.
    Son nefeste dedirsin;
    Lâ ilâhe illâllah!