• 383 syf.
    "Sanatta devrimci tavır, hayatı değiştirme tavrıdır. Kitaplarımız, bize ün sağlamaktan yada kalıcı olmaktan önce, toplumu devrim yönünde etkilemek içindir. Hayatı değiştirme amacına yönelmemiş bir sanat, insanın bilinçlenmesine ve birleşmesine yardım edemez."

    Tırpan'ın Ön Söz'ünün ilk paragrafı bu şekildedir. Fakir Baykurt'u tanıyanlar için bu birkaç cümle onun bütün eserlerini okuma isteğini doğurur. Tanımayanlar için en azından merak uyandıracak bir şeyler yazmak da tanıyanların önemli bir ödevidir. Sanatta devrimci tavır salt okumalar yapmakla elde edilemez. Bu eserledeki düşünceleri yaymakla, başkalarına bu eserleri okutmakla ve başkalarından bu devrimci düşünceleri duymakla elde edilir. En önemli olan durum ise metinlerde işlenen sömürü durumunu ortadan kaldırmak için yazarın açtığı yolda yürüyebilmek ve o yola yoldaşlar bulmaktadır.

    Tırpan'ın daha önce okuduğum Fakir Baykurt eserlerinden ayrılan çok önemli bir yönü var: Diğer eserleri genel bir güçlü-zayıf ilişkisini ele alırken bu eser Anadolu kadınının değişmez denilen yazgısını ele almıştır. Bu açıdan çok ama çok önemli bir kitaptır. Fakir Baykurt'un kısasa kısas dediği romandır bu.


    Bertolt Brecht'in dediği gibi:

    Ya hep beraber ya da hiçbirimiz.
    Kurtulmak yok tek başına
    Yumruktan ve zincirden.
    Ya hep beraber ya da hiçbirimiz.


    Ya hep beraber ya hiçbirimiz..

    Brecht'in bu sözlerini bu eserde çocuk gelinlerin, kadınların dayanışmasını ele alarak işliyor Fakir Baykurt. Hiçbir yerli yazar bu kadar keskin bir kız kardeşlik duygusunu bir romanda işlememiştir kanaatimce.

    Şimdi Ön Söz'ün ikinci paragrafını yazmanın zamanı geldi.

    " Bakıyorum, bazı arkadaşlar, kendini asan kızların öyküsünü yazıyorlar. Kızı, istemediği birine vermiş oluyorlar. Kurtulamayınca asıyor o da kendini. Eski öyküler de böyleydi. Ve hep böyle gidiyor. Bence bu, sanatta devrimci bir tavır olamaz. Bir ulusun da bu kızlar gibi davrandığını düşünelim, ne olur sonuç? Böyle olsak biz Ulusal Kurtuluş Savaşına giremezdik. Vietnam halkı, saldırgan Amerika'ya direnemezdi.."

    Kendini asan kızların öyküsünü yazmak, yeni kızların kendilerini asmalarına vesile olmak değil midir? Geçen günlerde Mehtap Ceyran'ın Mevsim Yas kitabını okudum. Batman'da bir dönem arka arkaya intihar eden genç kızların öyküsünü de işlemişti yazar. Erkek egemenliğine daha fazla katlanamayan, baba dayağını daha fazla yemek istemeyen, annelerinin bu erkek egemenliğine olan boyun eğişlerini daha fazla görmek istemeyen genç kızların peş peşe intihar edişlerini yazmıştı sayfalarına..

    Medea mitosundan yola çıkarak "Kuma" konusunu işleyen Güngör Dilmen Anadolu Kadınının bin yıllık suskunluğunu işlemişti. Üstüne kuma getirilecek olan Zehra bu düzene bir dur demek adına bizi bir beklenti içine sokacaktı.

    Kadınlar ona şöyle diyeceklerdi:

    "Bugün bir şeyler olacak öyleyse. Bin, bin yıldır Anadolu kadınının sustuğu çığlık belki senin yüreğinden fışkırır."

    Zehra bir şeyi başardı. Erkek egemenliğinin kadınları cinsel bir obje olarak ele almasına seyirci olmadı. Ama Zehra bu düzeni değiştirmek adına değil kendini kurtarmak adına bir eylemde bulundu. O yüzden Anadolu kadınının sustuğu çığlık Zehra'nın yüreğinde fışkırmadı. O çığlık sonuna kadar Fakir Baykurt'un Tırpan eserindeki 13 yaşındaki çocuk gelin olan Dürü'nün yüreğinde fışkırdı. Öyle bir çığlık ki duyması gereken kadınların, çocuk gelinlerin unutamayacağı türden bir çığlık oldu.

    Şimdi Ön Söz'ün son kısmına gelelim:

    "Hem ne suçu var da kızlar kendilerini asıyorlar? Suçlu kim? Suçlu, bu duruma düşen kızlar mı? Vietnam halkı mı? Ezilen Üçüncü Dünya halkları mı? Bu nokta iyi hesaplanmalı, suçlu kim ise, öldürücü gücümüz onun, onların üstüne yönelmelidir. Tırpan'ı bu düşünceyle yazdım..."

    Bu düşünceyle yazılan bir eser ne kadar etkili sonuçlar yaratır bir düşünsenize? Keşke bir imkanımız olsa da tüm köylü kızlara bu eseri okutabilsek. Değişmez denilen kara yazının kimin kaleminden çıktığını gösterebilsek. Yoksulların, genç kızların birleşmesi gerektiğini öğretebilsek. Ayrı düşen her genç kızın varsıllara yem düşeceğini anlatabilsek. Bu düzene karşı yürütülecek tek mücadelenin kolektif bir mücadele olduğunu ve bu mücadelede genç kızların intiharı diye bir şeyin söz konusu olmadığının altını çizebilir hale gelebilsek...

    Büyük devrimcilerimiz var bizim. Köy Enstitülerini kuran aydın kişiler gibi. İsmail Hakkı Tonguç gibi. Tonguç Canlandırılacak Köy adlı eserinde şöyle bir cümle geçmektedir.

    "Köy hastalıklı ise memleket de hastalıklı demektir."

    Memleket hastalıklı lakin köyden uzakta olanlar bu hastalık onlara sirayet etmesin diye koca koca gökdelenler diktiler. Geniş sınırlar çizdiler. Güvenlik önlemlerini arttırdılar. Kendilerine Özel korumalar sağladılar. Saraylar yaptılar. Zırhlı araçlar temin ettiler. Ama yine de kendilerini bu hastalıktan kurtaramayacaklar, seçim günlerinde en hastalıklı köylere gidecekler, sanayileşme uğraşlarını devam ettirmek için bu hastalığı kendi hastalıkları olarak görecekler. Ama bu hastalığın ezelden beri devam ettiğini bilecek ve işlerine geldiği için devam ettirmeye de istekli olacaklardır.


    Fakir Baykurt'un her eserinde üzerinde durduğu cahillik konusu köylerde dermanı olmayan bir hastalık şeklinde vücut bulmuştur. Çünkü köy çocukları şehirli ağalara köle olmak için yetiştirildiğinden bu cahilliğin kökünü kazımak pek de kolay olmayacaktır. 1970 yılında Fakir Baykurt'un yazdığı kitaplar hangi olayları aktarıyorsa günümüzde de benzer olaylar gelişmeye devam ediyor.

    Fakir Baykurt köy çocukları okusun diye okullar açılsın diye diretiyor tek çarenin zihinleri aydınlatmak olduğunu savunuyordu. Şimdi ise nicelik olarak fazla olan okulların niteliksiz eğitimleri ile yetiştirdikleri cahil nesillerin nasıl düzeltileceğini konuşuyoruz. Şartlar değişiyor, insanlık gelişiyor, teknoloji ilerliyor ona göre de otorite cahilliği çağa uyarlıyor. Ne kadar acı, ne kadar üzüntü verici bir durum bu. Fakir Baykurt köylü kız çocuklarının okutulması, erken evlendirilmemesi için mücadele eden bir kişiydi. Şimdi sözde zorunlu eğitim ile çoğu yerde okuma yazma sorunumuz sona erdi. Lakin Anadolu kadınları ve kızları için değişen ne oldu diye sorarsak cevabın çok a şey olduğunu görürüz.

    Her okur Fakir Baykurt eserlerinde ısrarla üzerinde durulan bir konuyu görecektir. "Cinler" "Cinci Hocalar" vs. Orta sınıf insanlar için bu durum okunup geçilen bir bölümdür. Ama bu durumu yaşayan, duyan, iliklerine kadar hisseden deliren veya delirtilen köylü insanlar için hiç de okunup geçilecek bir mesele değildir. Daha birkaç ay önce köye gittiğim bir hafta sonu bize gelen bir misafirin anlattığı içine cin kaçan kız hikayesini dinledim. Şu tiyatro o kadar iyi işliyor ki yıllardır yaptığım okumalar, savunduğum düşünceleri bir kenara bırakıp hikayeyi sonuna kadar dinlemiş olduğumu fark ettim. O kadar inanılan bir dava ki köy yerlerinden söküp atmanın kolay olacağını sanmıyorum. Tabii cinler tarafından hamile kalan kız çocuklarının aslında bir akrabasi tarafından tecavüze uğradığını da sonradan öğrendik, erkekler tarafından dayak yiye yiye delirtilen kadınların içine kaçan cinler tarafından delirmiş olduğunu söyleyenleri sonradan okuduk. Yapılan ahlaksızlıkları örtmek adına cahil bir ortamda ele geçirilen en büyük fırsat cinler bunlardan kolay kolay vazgeçer mi yurdum insanı?



    Romanın ana mekanı Ankara'ya yakın Gökçimen köyüdür. Köyün en önemli özelliği genç kızlarının çok güzel oluşudur. Ve bu güzel kızlar bir bir varsıl erkekler tarafından genç yaşta elde edilmeye çalışılıyor. Musdu denilen 50-60 yaşları arasında bir zenginin 13 yaşındaki Dürü 'yü elde etme hikayesinin etrafında gelişir kitap.

    Gelenek diye asırlardır hem toplumsal hem dinsel desteklerle bu millete yutturulan bir konuyu işler yazar. Kız çocuğunun bedeni gelişim sürecine başladığı vakit bir mal olarak alışverişe konu olmasını. Yani 13 yaşındaki Dürü ve onun gibi olan Anadolu kızlarının evlilik yazgısını işler yazarımız.

    Kitabın farklı yerlerinde imam nikahlı çocuk evlilikleri onaylayan dini buyrukları kullanan kişiler yer alır. Örnek vermek gerekirse:

    "Hazreti Peygamberimizin kadim
    lafı: "Kız kısmı on üçünde çocuk doğurur!"


    "Oğlu olan everecek, kızı olan gelin edecek! Bu dünya böyle!.."
    dedi İt Omar'ınki. "Allah'ın buyruğu böyle!.."

    "Hazreti Peygamberimiz, on üçüne basan kız ya erde, ya evde buyurmamış mı? Bu on beşinde filan."

    Ya da atalar sözüne gelirsek:

    "Zaten ne demişler, kız evladı on üçüne bastı mı, ya erdedir, ya evde.."

    Ne değişti? Hâlâ 13 yaşındaki kız çocuğu çocuk doğurur diyenler var.

    https://youtu.be/hVK7Q48PKrs

    https://youtu.be/5eLwYu-0Guc

    Ne değişti? Erkek kendi ihtiyaçlarına göre kadın bedenini dizayn etmeye devam ediyor mu etmiyor mu? Ne değişti din, kitap, peygamber diyerek çocuk bedenleri istismara uğramaya devam ediyor mu etmiyor mu? Böyle din buyrukları kullanılarak kaç tane genç kız yaşarken ölüme sürüklendi? Ben kız çocuklarının istismarına yol açan herhangi bir dini öğretiyi kabul etmiyorum. Bilimin bu kadar geliştiği bir çağda çocukluk dönemlerinin, kişilik gelişimlerinin kritik dönemlerinin ortaya çıkarıldığı bu çağda 13 yaşına basan kız çocuğunu hâlâ kadın olarak gören ve onu cinsel bir obje olarak görmekte ısrarcı davranan dini alet ederek istismar boyutuna varan bu görüşlerin tümünü reddediyorum.

    Fakir Baykurt bu eserinde gösterdiği kurtuluş yolu dolayısıyla eleştiri almıştır. Çünkü bu yol diğer yazarların yazdıklarının aksine o genç kızlar için kurtuluş umudu taşıyan bir yoldu. Bu yolda intihar yok demiştik. Dürü istemediği birine varmak yerine intiharı da düşündü elbet bu yerlere kadar götürür bizi yazar. Sonrasında metindeki kilit kurtarıcı yaşlı Uluguş çıkacak devrimci sanatı icra etmeye başlayacaktır. Kız çocuğunun kaderini kuşağı para dolu göbekli ağalara değil kendi elleriyle belirlemeleri için yönetmen koltuğuna oturacaktır. İşte Uluguş kitabın sonuna dogru yaklaşık üç sayfalık öyle bir söylev çekecek ki Dürü'ye finalde yaptırmak istediğinin son hazırlığını tamamlamış olacaktır. Sizi bu söylevden biraz uzun olan şu parçayı okumaya davet ediyorum. Kitabın gerisini ve Uluguşun başlattığı direniş mücadelesini okumak için de Tırpan eserini bir an önce edinmenizi tavsiye ederim. Fakir Baykurt'un olduğu yerde umut var, mücadele var, eğitim var, kız çocuklarının yaşaması var... Kendilerini asarak ya da erken evlendirilerek öldürülüşü ise asla yok ...

    "Dürü'm, göküşüm, dorumumm, yanığım, anam! Seni görünce benim kanlarım ılıyor derim sana. Sen bir zaman tutturdun kendimi asacağım! Sen kendinii asacaksın da ne olacak derim sana! İyi işit bu sözümü, iyi belle, gün kalmıyor Dürü'cüğüm derim sana! Karakızın Haçça astı da nee oldu, Koca Korkmaz'ın Ümmü astı da ne oldu? Kendini asan kız yelleree, sellere karışıp gidiyor derim sana: Hayın düşmanlar da
    bildiklerinden kalmıyorlar derim sana. Ovadan esen, gökten yağan, yerden
    biten akılları onlar toplamış da bize topraklı tahıllar mı kalmış derim sanaa! Biz kendimizi asacağımıza, onlara birer iş yapalım, şu dünyada işlerinin iyisine benzesin derim sana. Bizim elimiz taş tutmayı, demir tutmayı, tüfek tutmayı bilmez mi derim sana! Sen şimdi gözel Dürü'mm, ama gönüllü, ama gönülsüz, varıp gideceksin o deşilesiye! Gitmesenn de götürecekler! Bu dağların içinde çaresizsin. Elin kolun kısa; evlerin köylerin içinden köleden ayırdın yok. Bu yüzden zorlan götüreceklerr seni derim sana. Gideceksin de nasıl duracaksın o zindankalenin içinde derim sana. Bir gün değil, beş gün değil, on beş gün değil! Koca bir ömrü nasıl kömür edeceksin derim sana. Nasıl gireceksin o deşilesinin koynuna da, sabahlaraca kalacaksın derim sana. Takma damaklı ağzıyla, o fişek kapçıklarıyla seni öptüğü zaman, senin gözel dilini ağzının içine aldığı zaman, iğrenmeden, kusmadan, kabaran gönlünü nasıl bastıracaksın, kendini nasıl susturacaksın derim sana. Sen bir çiğdem çiçeği idin! Taşların dibinde bitmiş idin! Seni tutup kopardılar! Koparıp bu zindana getirdiler! Bu deşilesinin eline verdiler! Bu deşilesi seni koklamağa mehel mi derim sana! Bu dünyada hangi kız kocasız kalmış da sen kalacaktın hey Dürü'm? Bu herkesin dengini bulabileceği kadar geniş dünyada sen de bir dengine varaydın da, dengin kör, topal olaydı! Malı davarı, parası, naylon yağmurluğu olmayaydı! Evinde hasırı çulu olmayaydı! İki el bir baş için değil mi? Sırt sırta verirdiniz! Gün kazanır gün yerdiniz! Ne yapacaksın bu deşilesinin ateş düşesi konağında? Köpek yeyesi malının sana ne faydası var, senin kanın ona kaynamadıktan sonra? Bacadan eniyor ayvanın dalı, gözel ne yapacaksın bu kadar malı, işte görünüyor dünyanın hali... derim sana! Seni getirip bu deşilesiyle kul ettiler. Senin ömrün kömür oldu. Senden arkada daha ne kızlar var! Onların da olacağı sen gibi! Çevremizi çaresizlik çevirmiş! Zalim varsıllar altınla, urbayla bağlamış elimizi kolumuzu. Belki onların olacağı senden bin beter. Sen kendini düşündün, meramına erdin, eermedin.İnsan bu dünyada bir kendini mi düşünür? Senin ömrün zindan! Senin ömrün işte bu Topak Soyulcan! Senin ömrün körüğün önünde kömür! Senden sonra küçük bacın Evşen var. Sarı'nın Sultan var. Hasibe var. Zakey var. Naciye var. Keziban var. Onlar serçe sürüsü gibi senin için çırpındı. Sen onları düşünmeyecek misin derim sana! Onlar varsıllığına güveniyorsa, biz de yoksulluğumuza güvenelim. Onlar açıkgöz de biz kör müyüz gııı, derim sana!"


    Ve kapanış alıntısı:

    "Haksızlık haksızlıktır kızım. İsterse baban olsun, yapanı ezeceksin!"
  • 248 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Cinsiyet Belası, son zamanlarda feminizm ve toplumsal cinsiyet araştırmalarını içeren okumalarımın içinde kendini akademik dille belli eden eserlerden bir tanesi oldu. Butler'i ilk kez tanıdığım bu eser bana birçok kazanıma ve kendimce kimi farkındalıklara ulaşmamı sağladı. Feminizm ve toplumsal cinsiyet araştırmaları son 50 yıla nazaran çok daha fazla artmış durumda. Bu harikulade bir durum. Önceki zamanlarda toplumsal cinsiyetin ya da feminizmin adını anmak bile bir "öcü" etkisi yaratırken şimdi üniversitelerde bunun üzerine odaklanmış olan akademik birimlerin bile olması gerçekten insanı gelecek için umutlandırıyor. Fakat şunu da unutmamamız gerek. Akademik çalışmalar kadar toplumsal alanda yapılan faaliyetler de son derece önemli olup, toplumumuzdaki toplumsal cinsiyetin ve ataerkilizmin altında ezilmiş olan insanlara farkındalık kazandırmak da bir o kadar önemli bir mevzu. Çünkü bu baskı altında mağdur olan herkes akademik bir dile alışık olmayabiliyor. Bu günümüzde öyle kritik bir konu ki, akademik açıdan en düşük seviyede olan ataerki mağduru insana bile bunu ulaştırmak da gerçekten aşırı önemli. En azından bu akademik çalışmalar akademik çevreler içerisinde kalmamalı, gerekirse bu gibi çalışmaları okuyup en azından bir nebze bile olsa kavrayan insanlar çevresindeki akademik açıdan düşük seviyede kalmış (ya da bırakılmış) ataerki mağdurlarına bunu anlayacakları dilden anlatmalı, ulaştırmalı. Ben de şahsen üniversitede okusam da akademik çevrelere tam anlamıyla yetecek kadar bir kavrayış yeteneğine sahip değilim. Ama elimden geldiğince bunu en azından kendi çevrem açısından ataerkiye maruz kalan tüm kesimlere dilim döndüğünce anlatmam şart. Çünkü gerçekten bir toplum bu şekilde değişiyor. Yaşadığım şehirde LGBTİ+ bireyler üzerine olan bir oluşuma dahilim. Zaman zaman toplantılarımıza kimi sosyoloji öğrencileri tez konuları veya araştırma ödevleri ile aramıza katılırlar. Bu yapılan çalışmaların her zaman bir açıdan da olsa topluma bir geri dönüşü olması gerektiğini savunurum. Toplumdaki belirli bir kesim üzerine yapılan bir araştırma en azından o kesim üzerine bazı sorunların çözümü için bir nebze bile çaba gösterecekse işte o zaman yararlıdır o çalışma. Yoksa kimi ödevleri yapmak için tabiri caizse "yararlanılabilecek" kesim sayısı ülkemizde tatmin edici bir düzeyde var elbette.

    Yanlış anlaşılmasın buraya kadar aslında Butler'i eleştirmiş değilim. Demek istediğim bu gibi yetkin çalışmaları en azından biz okurlar olarak çevremize ulaştırmamız gerektiğidir. Kendimden kısa bir örnek verip lafı daha fazla uzatmadan kitapla ilgili kısma geçeceğim. Bana kalırsa akademik düzeyi en geride kalmış, öyle bıraktırılmış insanlarda bile bir şeyleri kavrama ve sorgulama yetisi mevcuttur. Bunu derken aklıma bir anda Sokrates geldi. Belki Sokrates kendini bilgili ilan etmiyordu ama bilgisel açıdan geri kalmış insanlara o bilgilere nasıl ulaşılabileceğini gösteriyor, buna işaret ediyor, adeta "bak önünde böyle bir yol da var" diyordu insanlara. Böylelikle o ünlü kesitinde de olduğu gibi o dönemde hiçbir eğitimi olmayan bir köleye bile bazı şeyleri zihinsel olarak baştan inşa etmek suretiyle kavramasını sağlıyordu. Bu açıdan bizim de elimizden geldiğince bu konuda Sokrates'in gittiği yoldan gitmemiz gerekiyor. Annem, lise mezunu, okumak isteyip de okutulmayan kadınlardan değil de, önüne imkan konmayan, imkan konmadığı için de elinde olmaksızın o zaman için liseden sonraki eğitimin önemini görmek istese bile görememiş bir kadın. Geçmişte (ve de halen daha günümüzde de) özellikle çoğunlukla kadınlara okuma imkanı verilmemesinin yanında en az onun kadar kötü olan şey de tam olarak budur aslında. Kişiye o imkanları algılamaya bile fırsat vermemek. Çünkü üniversite yaşı, toplum normlarına göre geçmişte (günümüzde de elbette) "evlenme yaşı" idi. Toplum normlarının bu basamağına gelmiş olan kadınlar da bekar olmaları "sapkınlık" algılandığından ve de bekar erkek bekar kadından daha "namuslu" gözüktüğü için "yaşı gelmiş" olan insanların bir an önce evlendirilmesi için görücü usulü evlenme oldukça yaygın idi. Aslında bir bakıma görücü usulü denilen evlendirme yöntemi evlilik denilen şeyi baskılamakla kalmıyor, aynı zamanda evlenilecekse bile en azından bu olgunun temelinde olması gereken bazı şeyleri olmadığı halde varmış gibi göstermeye zorluyordu insanları. Birbirini hiç görmemiş ve belki de ömürleri boyunca birbirine ısınamayacak iki insan yine ömürleri boyunca toplum normlarının arasında sıkışıp kalıyor, o normlar arasında adeta bir "öteki" haline gelmemek için birbirlerine değer veriyor ve seviyorlarmış gibi davranmak, hatta taklit yapmak zorunluluğu duyuyorlardı.

    Düşündüm de bu zorlama aslında sadece geçmişte değil günümüzde de "modernleşme" aldatmacası altında da devam ediyor. Heteroseksüel bir çift başlarda çok mutlu iken çalışma ve iş hayatı onları birbirinden zamanla soğutmaya başlıyor ve de eğer bir de bu olguya çocuk da eklenirse bir noktadan sonra kendileri için değil sırf çocuktan dolayı birbirlerine katlanmaya çalışıyorlar. Bu da bir bakıma bir zorunluluk aslında. Birbirini aslında sevmeyen ama ömürleri boyunca birbirlerine gülümsemek, diğerini seviyormuş gibi taklit yapmak gerçekten boğucu bir durum. Hayatta kimi "büyük" gibi görülen olaylara girişmek (ya da buna zorlanmak) kimi duyguları hissetme zorunluluğu barındırıyor çünkü içimizde. Evlenen insanlar "deliler gibi aşık olma" zorunluluğu duyduklarından dolayı baştan geçinemeyecekleri belli olan iki insan bile adeta birer tiyatro oyuncusu halini almaya başlıyor. 'Evlilik tiyatrosu' da nesiller boyu böylece sürüp gidiyor. Ama şunu da söylemekte fayda var, insanlar isterse evlenir isterse de evlenmez. Birbirlerini tiyatro sahnesinden sevmek zorunda bırakılmış insanlar olduğu kadar birbirine gerçekten değer veren insanlar da var elbette.

    Konudan istemsizce fazlaca uzaklaşıyorum. Belki de uzun bir zamandır inceleme yazmamamın bir etkisi, kim bilir? Annemden kısaca söz edip incelemeye geçecektim halbuki. Annem dediğim gibi önündeki imkanlar hiçbir zaman ona gösterilmediği için lise mezunu olan bir kadın. Ve yine annem az önce ifade etmeye çalıştığım evlilik tiyatrosundaki meşakkatli rolünden dolayı yıpranmış bir insan. Maalesef yıllarca bazı dayatmalara gerek eşi tarafından gerekse de onun ailesi tarafından maruz bırakılmış. Kendim feminizm - toplumsal cinsiyet kavramları ile aktif bir şekilde ilgilenmeye başladıktan sonra kendisi ile de bunları en azından onun anlayacağı bir dilde konuşmaya, yine kendisinin kendi çabasıyla kimi düşüncelere ulaşabilmesi için çabalamaya başladım. Bir bakıma onun Sokrates'i ben olmuştum (cinsiyet bağlamından bağımsız bir kavram olarak dile getiriyorum). Sonra ne oldu dersiniz? Bu naçizane çabalarım işe yaradı ve annem yıllar süren bu evlilik tiyatrosundaki rolünü bir nebze de olsa fark edebildi. Yıllar süren ezilmişlik, baskı ve dayatmalar günümüz orta yaşlı kadınlarının bir kısmında bu duruma maruz kalırken fark edilemiyor. Bunun sebebi belli de psikolojik kaynaklı. İnsan yıllardır maruz kaldığı baskı ve haksızlığa belki de adeta alışır hale geliyor. Çok trajik bir tablo. Kendi haksız olduğu halde tartıştıkları anlaşılmasın, komşular akrabalar öğrenmesin, bir şeyler sezmesin diye göz yaşlarını saklayan, bu durum olağanmış, normalmiş gibi davranmaya çalışan kadınlar... Bizim yapacağımız en güzel şey en azından birilerinin Sokrates'i olmak olabilir. Bunu dediğim gibi cinsiyetten bağımsız bir kavram olarak ifade ediyorum. Bu tiyatro sahnesine zorla çıkarılmış kadın veya erkek kim varsa onları sahneden indirmek ve de onlara o sahnenin aslında ne kadar da kırık dökük olduğunu göstermenin tam vaktidir.

    Butler'in bu kapsamlı çalışması yine içerik olarak oldukça dolgun olan uzun bir önsöz ile başlıyor. Kendisi önsözde bile eğer bu çalışmaya tekrar girişecek olsaydı hangi konulara daha çok odaklanacağını ve bu çalışmasında da kimi konulardan yeterince çok bahsetmediğini belirterek bir öz eleştiri yapıyor aslında. Kitabı okuduktan sonra anlıyorsunuz ki, Butler başta bahsettiği kimi az değindiği olguları da işin içine katsaymış zaten oldukça geniş içerikli olan bu eser bilgi açısından adeta bir ansiklopediye dönebilirmiş. Ama yine de eserin tek eksisi incelemede de değineceğim kimi konuların ya üzerinde pek durulmaması ya da yeterince durulmadan geçilmesi. Öncelikle Butler genelde ikincil dalga feminizmle kendine insanların zihninde yer edinen bir kalıbı soruşturuyor: Feminist - lezbiyen ikiliği. Bu anlayış lezbiyenliği adeta bir tür "erkeklere muhtaç olmama" amacı güdülen ve cinsel bir yönelimin adeta keyfi bir tercihmiş gibi gösterilmesine ön ayak olan yanılgı aslında. Cinsellik ve cinsel hazların giderilmesi için erkeklere muhtaç kalmama düşüncesi dahilinde normalde heteroseksüel bir yönelime sahip olup kendine adeta zorla lezbiyen bir yönelim yüklemeye çalışan kimi feministler sorgulanıyor. Çünkü her şeyden önce, cinsel yönelim dediğimiz olgular; lezbiyenlik, geylik, biseksüellik sonradan kazanılan veya kazanılabilecek durumlar değildir. Kişi elinde olmaksızın kendi seçimi olmadan bir cinsel yönelime sahip olur. Toplumdaki kimi insanların sandığının aksine eşcinsellik ya da biseksüellik "özenilerek" ya da "etkilenilerek" olunacak bir durum değildir. Eğer kişi heteroseksüelizmin dışındaki cinsel yönelimleri dış dünyada keşfettikten sonra dıştan ilgi alanını değiştirmiş gözükse bile bu durum bir "özenme" - "etkilenme" değildir. Kişi heteroseksüellik kadar doğal olan başka yönelimleri gördükçe algısı genişlemekte ve keza kendinde başından beri böyle bir yönelim (heteroseksüelizmin dışında) varsa bunu kendinde bu sayede keşfetmektedir. Yani bu da bir etkilenme alanına girmez. Olan şey sadece kişinin, zaten en başından beri olduğu kişiyi keşfetmesidir. Şahsen kendim bir LGBTİ+ bireyi olarak şimdiye kadar hiç kimsenin, birilerinin iddia ettiği gibi, "özenerek" cinsel yönelimini veya cinsel kimliğini değiştirdiğini ne duydum ne de buna şahit oldum. Butler'e göre lezbiyenlik sanılanın aksine kadın olmanın anlam ve önemine dönüşü temsil etmez, kadınlığı adeta kutsamak anlamına da gelmez. Lezbiyenliği adeta, sahip oldukları heteroseksüelliğin cinsel hazları erkekten almalarını küçük düşürücü bir şey olarak algılamaları bile bunun açıklaması olabilir aslında. Sırf bu gibi sebeplerden dolayı da toplumda kimi insanların kafasında feminist - lezbiyen kalıbı maalesef çoktan yerleşmiş durumdadır.

    Butler, feminizm üzerine şu oldukça kritik konular üzerinde de duruyor. Feminizm bir kadın egemenliği demek değildir! Ya da yalnızca kadınların kurtuluşu üzerine kurulu bir mücadele de değildir. Bu gerek feminist mücadeleyi yanlış idrak etmiş bazı insanların topluma bunu yansıtması sonucunda ortaya çıkan bir şey, gerekse de ataerkil kitleye dayanan medyanın da bunu alıp, allayıp pullayarak tekrar tekrar abartarak çoğaltıp, adeta bütün feministler öyleymiş gibi empoze etmesine de dayanıyor. Feminizm kadını kutsallaştırıp en tepeye koyma amacında değildir. Maalesef ki böyle feminist anlayışlar da olmuştur. Düşünelim, bu durumda kadın da erkeği ezecekse şayet, kadının, asırlar boyunca birçok erkekten maruz kaldığı şeyi yine onlara bizzat dayatıp, kadının kendisi de tabiri caizse "erkekleşmiş" olmaz mı? Ya da bu kısıtlı algının bir başka göremediği şey de şudur: Kadınları ezdiği kadar olmasa da erkeği de ezen bir olgudur ataerkilizm. Elbette ki kadınlar olarak bunun farkına, ayırdına varmak, ezilen olarak çok daha etkili oluyor. Ama erkekler genel olarak bu sistemde ezilen tarafta kadınlar kadar yer almadıkları için erkeğin toplumsal cinsiyet ve ataerkilizm dayatmalarını fark edip, bunlara karşı çıkması adeta kendi için "rahat" olan bir tahttan inmek anlamına geliyor. Bu rehavetten dolayı da kimi erkekler ataerkilizm olgusunu hiç fark etmemeyi tercih ediyorlar. Ya da en azından yokmuş gibi, olması gereken buymuş gibi davranıyorlar. Ama asıl olması gereken şey o taht olarak nitelendirilen şeyin ortadan kalkmasıdır. Bu tahta kadınlar geçse bu sefer de kadınlar kategorisi üzerinden kurulacak bir toplumsal cinsiyet dayatması ortaya çıkacak, az önce bahsettiğimiz durum meydana gelecektir. Butler bu açıdan çok mühim bir konuya da parmak basar: Savaşılan şey tek tek erkekler değil, erkeklik dediğimiz, ataerkinin adeta tetikleyicisi olan şeydir. Ve de erkeklik olgusu erkeğin bizatihi kendini de bir anlamda ezmektedir.

    Aslında bu konudan daha önceki incelemelerimde bahsetmiştim. Uzun uzun tekrar söz etmek niyetinde değilim. Erkeği de adeta "ezen" kategorisine iteleyen bu sistem, keza erkek buna itiraz edip sorgularsa onu adeta toplum dışarı atarak, "erkeklik" denilen değerli olarak atfedilen şeyi yerine getirememiş olduğu için adeta onu dışlar. Dolayısıyla erkek sistem içerisinde "sert olmaya" zorlanmakta ve birçok toplumsal cinsiyet baskısı ona da dayatılmaktadır. En basitinden toplumda erkeklere atfedilen şeyler her erkek üzerinde hayatının belli bir döneminde de olsa baskıya sebebiyet vermiştir. En basitinden futbol sevmek ya da küfürlü konuşmak gibi kimi erkeklere atfedilen, cinsiyetleştirilmiş şeyler toplumun kafasında örneğin futbol sevmek = erkek(si) olmak anlamına gelmiş ve yine aynı sebepten futbolu seven ya da futbol ile profesyonel olarak ilgilenen kadınlara da "erkeksi" damgası açık açık olmasa bile zihinlere bir şekilde yerleştirilmiştir. Bir başka örnek de mesela kadın halterciler hakkında. Kadın haltercileri sırf kaslı yapıları yüzünden "erkeksi" olarak nitelendirildiğini gösteren birçok deney ve gözlem yapılmıştır. Bunun tam tersi durumunda da en basitinden örneğin baleye merak salmış bir erkek, toplumun gözünde algısal olarak (erkeklerinki kadar olmasa bile kadınların gözünde de, işin asıl trajik yönü de bu) adeta erkeklikten "düşmüş" ve "kadınsılaşmış" bir hale getirilir. Ve de kadınsı olmak da tarih boyunca hep bir "zayıflık" olarak görüldüğünden dolayı bunun zihinlere bu şekilde yerleşmesi de zor olmamıştır. Daha önceki çağlarda yazılan kimi eserlerde de zaman zaman "kadınsı = zayıf, narin" eşitliğinin göz önünde bulundurularak yapılan kimi betimlemelere şahit oluruz. Daha üç gün önce okuduğum Machiavelli'nin Prens eserinde bile, bunun bir örneğine rastladım: "Ona övgü olarak atfedilenler arasında, bir yargıç olarak on dört yıllık imparatorluğu süresince hiç kimseyi mahkeme etmeden öldürmemesi söylenir. Bununla birlikte, annesi tarafından yönetildi ve kadınsı olmak, düşünmekle suçlandı. Sonuçta ordu ona karşı komplo tasarladı."

    Hatta bu dayatma hayatımızın kimi kısımlarına öyle yerleşmiş durumda ki normal olarak görülen bazı şeyler bile bu dayatmaya dahil edilebilir. Aklıma centilmenlik örneği geliyor. Centilmenlik denilince akla toplumda genelde erkek cinsiyetinin icra ettiği ve kadınlara yönelik kimi hoşgörülü gibi görünen hareketler gelir. En basitinden otobüste bir kadına yer verildiğine hep rastlamışsınızdır. Bunun zihinsel açıdan temeli neye dayanır? Bir erkek kadına hangi zihinsel aşamalardan geçerek yer verir? Burada yer vermenin doğruluğu veya yanlışlığı üzerine odaklanmıyorum. Demek istediğim şey buna ulaşılan zihinsel inşa nasıl başlar, nasıl devam eder ve nasıl sonuçlanır? Ya da başka bir yönden bakacak olursak bir erkeğe yönelik centilmenlik yapmak neden kadına yönelik olan centilmenlik kadar alışılmış değildir? Bu aslında bir anlamda kadının "zayıflığını" kimi basit örneklerle, istemsizce bile olsa tasdiklemek anlamına gelmez mi? İşte ataerkinin elindeki en büyük koz, yani toplumsal cinsiyet dediğimiz olgu insanlar üzerindeki kimi cinsiyet inşalarını kişilerin kendisine bırakmaya bile fırsat vermeden kendisi her şeyi hızlıca onlar adına düşünür. İnsanın kendi aklını kullanmadığı süreci başkalarının "kullanılmış" akıllarını kullanmak kendi aklına saygısızlık anlamına gelmez mi?

    İşte tam bu noktada Butler cinsiyet - toplumsal cinsiyet ayrımı ve ilişkisi üzerine çalışmasının büyük bir çoğunluğunu kapsayan derin bir analize giriyor. Cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım nedeniyle feminist özne zamanla bölünmeye uğramıştır. Bu ayrımı ben kendimce şöyle tanımlıyorum: Cinsiyet, kişinin kendi hakkında verdiği bir beyana dayalı tanımdır. Yani kişi kendi hakkında "ben kadınım" , "ben erkeğim" ya da "ben non-binary'im (ikili olmayan)" tanımlaması yapıyorsa bu onun toplumsal cinsiyetten bağımsız olarak cinsiyetini; cinsel kimliğini oluşturur. Toplumsal cinsiyet ise sürekli örneğini verdiğimiz gibi, bu cinsel kimlikler üzerine kurulan ve inşa edilen normların - önyargılarının genel olarak ismidir. Yani bu anlamda baktığımızda kimi insanların onların üzerine dayattığı toplumsal cinsiyet normları, yine o insanların cinsiyet beyanlarına uygunluk göstermeyebiliyor. Ki zaten feminizmin en önemli amaçlarından biri de cinsel kimlikler üzerine yüklenmiş olan bu normları kaldırmaktır. Butler şundan bahseder, eğer toplumsal cinsiyet, cinsiyetli bedenin üstlendiği kültürel anlamlar bütünü ise toplumsal cinsiyetin herhangi bir cinsiyetten tek bir şekilde kaynaklandığı söylenemez. Yani bunun eril bir sistem olduğu doğrudur ama salt erkek cinsiyetinin bizatihi kendisinden kaynaklanmaz bu durum. Diğer bir deyişle toplumsal cinsiyetin ve ataerkilizmin hegemonyasını devam ettirebilmesi erkekler üzerinde daha kolaydır, çünkü sistemin kendisi erkekleri yücelten bir sistemdir. Bu açıdan feminizmin hedefinden sapması da kimi yanlış kavrayışlar sebebiyle kaynaklanır. Bir feminist "erkek düşmanı" olamaz Butler'e göre, onun olduğu şey erillik; erkeklik düşmanlığıdır. Erilliğin tek tek yaşandığı açığa çıktığı bireylere düşmanlık duymak da hem erkekleri toplumsal cinsiyet savaşımından dışarı itelemek demektir hem de amacın hedefinden sapmasıdır. Ki zaten bir çözüm yolu da değildir bu. Evde her akşam kaba saba bir şekilde "namusu" saydığı kadına sofrayı kaldırmasını "buyuran" erkek elbette ki iticidir. Belki de nefret edilesidir. Ama salt o erkeğin fert olarak kendine nefret duymak genel sistemi yıkma girişimi olarak hiçbir fayda getirmez. Bu başka bir deyişle düşmanı, tekil bir hedef olarak görüp, böyle tanımlayıp kin duyarak kişinin kendini tatmin etmesi olarak da nitelendirilebilir. Bu açıdan cinsiyet - toplumsal cinsiyet algısını kavrayamayan kimi feminist bireyler tarafından zaten cinsiyetçi ve aşırı ikilileştirici, kutuplaştırıcı bir feminizm savunulur. Ataerkil kitle de bu fırsatı hemen kendi avantajına çevirip feministlerin tamamını "erkek düşmanı" damgasıyla tüm topluma empoze eder.

    Toplum nazarında "Kimlik" onu istikrarlı kılıp adeta güvence altına alan toplumsal cinsiyet ile uyuştuğunda hiçbir sorun yoktur. Ama ne zaman ki bir birey kültürel olarak idrak edilmeyi sağlayan toplumsal cinsiyet normlarına uymadığında yine toplumsal cinsiyetin kendisi onu "tutarsız" ilan eder ve toplumdan dışlamaya, ötekileştirmeye başlar. Bu nokta öyle mühim ki... Eğer kendinizi örneğin bir erkek olarak beyan ediyorsanız, toplumsal cinsiyetin "erkek olanlara uygun olanı" buyurduğu şeylere adapte olursanız hem toplumsal cinsiyet size arka çıkar hem de toplum sizi "normal", "onlardan biri" gibi karşılamaya başlar. Aynı şey kadınlar için de geçerlidir keza. Ancak toplumda kimi bireyler vardır ki, bedensel açıdan bile bu tutarsız olarak ilan edilmeye en başından itibaren maruz kalırlar. Bu bireyler, toplum nazarında hem kendileri üzerindeki normlar yıkıntısına karşı çıkarlar, hem de bizatihi kendi cinsiyet tanımlamaları da atanmış biyolojik cinsiyetleri ile yine toplum nazarında uyuşmazlık gösterir. Bu adeta iki kat daha fazla baskıya maruz kalmak demektir aslında. Çünkü toplum idrak edilebilen toplumsal cinsiyet normlarının dışına çıkanları keza kendi yöntemi ile cezalandırıp "ötekiler" kategorisine sokarken, bir de kişinin biyolojik bedenine ait hissedemeyip buna karşı çıkması toplum için tam olarak bir utanç kaynağıdır. Bunun yaşattığı baskıyı "iki kat" olarak tanımlamamı kimsenin acısını başkasıyla yarıştırmak olarak algılamayın lütfen. Bahsettiğim bireyler toplumda sapkın, sapık olarak tanımlanan transseksüel bireyler. LGBTİ+ kesiminin bildiğiniz gibi "T" dediğimiz kısmına ait olan bireyleri gayet iyi tanıyorum, çünkü ben de bizzat bir transseksüel bireyim. Transseksüalite, tıp camiasında 90'lı yıllara kadar, tıpkı eşcinselliğin de bir zamanlar "hastalık" olarak nitelendirildiği gibi, bir hastalık olarak kabul edildi. Transseksüalite, çok kısaca bahsetmek gerekirse, kişinin üstte de söz ettiğim cinsiyet beyanının; kendisini ait hissettiği ve buna göre tanımladığı cinsel kimliğinin, biyolojik bedenine uyum göstermemesi durumudur. Toplumdaki önyargıların aksine bu ne bir "tercih" meselesidir ne de bir "sapkınlık" durumudur. Bu tıpkı cinsel yönelimlerin olduğu gibi kişinin seçiminde olan bir şey değildir. Yani kişi başından beri kendine ait olmayan bir cinsiyetin bedeninde dünyaya gelmiştir, bunun bilincine vardıktan sonra da bu bireyler uyum sürecine girerler. Yani halk dilinde "dönmek" olarak tanımlanan şey aslında bir değişim değil, kişinin en başından beri ait olduğunu hissettiği cinsiyete, bedensel olarak uyum sağlaması sürecidir. Bu yüzden bir "cinsiyet değiştirmek" kavramından da söz edilemez. Kişi zaten en başından beri beyan ettiği cinsiyettedir, o bunun farkına sonradan varmış olsa bile durum böyledir. Bazı dışlayıcı kavrayışa sahip olan kimi feminist, sözümona "kadın hakları savunucusu" olan oluşumlar trans-dışlayıcı bir yol izlerler. Aslında bu sadece transseksüel bireyleri dışlamakla kalmaz, feminizmi sadece tek bir cinsiyete atfetmeye kadar gider. Ama transfobinin başka bir anlamı daha vardır. Bu şekilde davranarak bu kişiler örneğin, trans kadınları "kadın" olarak görmezler. Adeta az önce bahsettiğim toplum normlarına kanarak, transseksüelliği bir "dönme", "değişim" olarak görürler. Dolayısıyla bu anlayışa göre sanki trans kadınlar "sonradan" kadın olmuşlardır ve bu kişilerin kadın haklarını savunmaya hakkı yoktur! Butler, bu gibi olan kimi yanlış kavrayışları da eleştirip, kime ne için kafamızdan adeta atarak cinsiyet atfettiğimizi sorgular. Dolayısıyla kimsenin kimseye kendi cinsel beyanı dışında olan bir cinsiyetle hitap edemez, en azından saygı bunu gerektirir.

    Şu anki sistemde cinsiyet ile özdeşleştirilmeleri bile adeta erkeklerin hali hazırda uzun zamandır sahip olduğu farz edilen özerklik ve özgürlüğü adeta kadınlara gökten bahşetmeye çalışmaktır. Bu da kimi feminist gibi görünen anlayışları sanki erkeklerin elinde olan bu ayrıcalığı, yine onların elinden zorla almayı düşünmeyi gerektirir. Ortada zorla alınacak bir şey en baştan kalmamalıdır halbuki. Bu bağlamda, cinsiyet kategorisi de onu tutsak eden olgulardan arındırıldığında her şey tam anlamıyla özgür ve eşit hale gelecektir. Fakat cinsiyet artık günümüzde kişileri belirtip, "vasıflandırmakla" kalmayıp, ikili toplumsal cinsiyet yapısının evrenselleşmesini de sağlar. Bu, adeta devasa şeytani bir makineyi sürekli olarak beslemeyi sağlar. Yani bu öyle bir sistemdir ki kendi kendisini sürekli yeniler ve her çağa kendisini bir şekilde adapte etmeyi başarır. İşte tam da bu yüzden ataerkilizme karşı olan mücadele olağanüstü bir özveri gerektirir. Dolayısıyla sadece kadınların değil aynı zamanda bu sistemi reddedebilmiş erkeklerin ve tüm LGBTİ+ bireylerin de mücadelesi olmalıdır feminizm. Çünkü toplumsal cinsiyet aynı zamanda sürekli olarak heteroseksüalite de yargısı da verir topluma karşı. Heteroseksüellik dışında olanları da "öteki" olarak dışlar ve uzaklaştırır. Bu öteleme hakkında daha önce yazdığım bir incelemede bundan söz etmeye çalışmıştım.

    O incelemeye de buradan ulaşabilirsiniz: #43946977

    Özellikle trans kadınlar 90'lı ve 2000'li yıllarda şimdiye nazaran çok çok daha fazla (şimdi de çok fazla ayrımcılığa maruz kalıyorlar, kalıyoruz...) ayrımcılığa maruz kalıyorlardı. Para kazanmak için alternatifleri kapanmıştı; toplum bu anlamda onları tamamen "öteki" hale getirmişti. Dolayısıyla para kazanmak için hiçbir fırsatlarının kalmamış olması onları zorunlu olarak seks işçisi olmaya itmişti. Sırf bu yüzden birçok trans kadın, o zamanlarda seks işçisi olmak zorunda kalıp ancak bu şekilde para kazanıp böyle hayatlarına devam edebilmişlerdi. Ama yine aynı toplum, onlara seks işçisi olmaktan başka çare bırakmayan yine kendisi olduğu halde, onları seks düşkünü, sapkın olarak nitelendirmişti. Şimdi günümüzde hala daha geçerli olan yanlış algı trans kadınların sapık, haz bağımlısı varlıklar olduğu üzerine kurulu. Aynı algı yine eşcinsellere yönelik de var. Sanki eşcinsel bir birey, sokakta gördüğü tüm kendi hemcinsi olan insanlara sarkıntılık yapacakmış gibi kabul ediliyor. Toplumsal cinsiyeti tutarlı kılan düzenleyici birçok pratik bu yüzden zorla inşa edilmiştir. Az önce bahsettiğimiz kadın ve erkek üzerindeki algılar, heteroseksist bir düzen ve bunların getirisi olan her şey. Butler de bu konuda, toplumsal cinsiyetin cinsiyetten bağımsız olarak her zaman sürecek olan bir yapım, inşa edimi olmasının altını çizer. Kişi "o imiş" gibi yaptığı kimliği sürekli olarak baştan ve baştan kurmaktadır. Çünkü ataerkilizm nasıl ki kendini baştan ve baştan kuruyor ve tazeliyorsa, kendisini dayattığı insanlara da bunu yapmayı zorlar. "Güzel kadın" algısı toplumda nasıl ki, zayıf ve pürüzsüz bir bedene sahip bir kadın olarak oluşuyorsa, "yakışıklı erkek" algısı da aynı şekilde kaslı vb. gibi erkek algısı üzerine oturtulmuştur. Ve dediğimiz gibi bu parametreler de sürekli olarak çağlara uygun olacak şekilde değiştirilmektedir. İnternette güzellik ve yakışıklı olma algısının çağlara göre nasıl değiştiğini gösteren onlarca araştırma ve video bulabilirsiniz.

    Toplumsal cinsiyet, bedenin tekrar tekrar stilize edilmesine dayanır!

    Butler, Foucault sayesinde tanıdığımız, hermafrodit; günümüzdeki diğer adıyla interseks bir birey hakkında da kimi analizlere giriyor. Herculine ismindeki bu kişi toplumsal cinsiyet normlarının tam anlamıyla kırılımını temsil etmektedir adeta. Yani başka bir deyişle toplumsal cinsiyet normları Herculine söz konusu olduğunda adeta geçersizleşmeye başlar. Ve bu salt doğuştan gelen bir durumdan dolayı böyledir. Ama yine de sistem bu kırılmaya uğramakla durulmaz, Herculine'yi toplumsal kabulün gerektirdiği bir şekilde ikili sisteme dahil etmeye çalışır. Bu dahil etme baskını yaşayan Herculine kilisenin kararıyla resmi olarak bir erkek olur. Ancak yine de mutlu değildir. O kendisini iki cinsiyete de tam olarak ait hissetmiyordur. Bu açıdan az önce sözünü andığımız non-binary adı verilen, ikili olmayan cinsiyet tanımlaması da akla geliyor. Ancak şunu da söylemekte fayda var, her interseks birey non-binary olmak zorunda değildir. İnterseks olarak dünyaya gelmeyen bir birey de kendini non-binary olarak tanımlayabilir, bu, o kişinin ikili cinsiyet sisteminde kendini herhangi bir cinsiyete ait hissedemediğini ya da kendini tam olarak hissettiği şeyin bu ikili dayatmadan fazlası olduğunu ifade edip kendini o şekilde de tanımlayabilir. Buradan da şu sonuca varıyoruz. Biyolojik olarak, genital organlara bakılarak doktorların karar verdiği cinsiyet, kişinin asıl cinsiyet kimliğini yansıtmayabilir.

    Toplumsal cinsiyetin ikili heteroseksist düzene ve üremeye, üremeye zorlamaya dayalı bir sistem olduğundan söz etmiştik. Butler mükemmel bir örnek verir. Bir gelin düşünelim. Toplumda gelin olma, kız "alıp-vermek", zamanla bir değiş tokuş nesnesi haline gelir ve yalnızca ticareti mümkün kılmak için değil, ritüelistik bir amaca da hizmet eden bir değiş tokuş kanalı açar. Dolayısıyla gelinin de bu kanalda kimliksizleşmesi söz konusudur. Artık o gelin ne bir kadın ne de bir bireydir. Böylelikle de kadınların adeta ritüellere "ihraç edilmesi" ve karşılığında yine ritüellerle "ithal edilmesi" yoluyla babasoyluluk defalarca ve defalarca güvenceye alınır (kendini sürekli olarak yenileyen ataerkil sistemi hatırlayın). Dolayısıyla evlilik dediğimiz olayın kendisi de, bir şeyleri "alıp-vermek"ten ibaret hale gelir toplumda. Bunlara itaat etmeyenler de ister istemez toplumun gözünde "kutsal" olarak nitelendirdiği, heteroseksüelizmin dayatması olan hemen bir an önce evlenip çocuk yapma zorunluluğuna maruz kalırlar. Sırf bu yüzden de kimliksizleşen kadınlar yine bir şekilde (kadınlar kadar aşağılayıcı bir biçimde olmasa da) kimliksizleşen erkekler tarafından bir tür çocuk doğurma makinesi haline getirilirler.

    Butler geçmişteki cinsiyet üzerine çalışmalar yapmış kimi düşünürler üzerine de çeşitli analizlerde bulunur. Bu açıdan, eğer Butler okuyacaksanız, en azından geçmişteki cinsiyet araştırmaları yapan düşünürleri genel olarak bir okuyun derim. En azından ben kendim için buna gelecekte daha özen göstereceğim. Mesela Lacan'ın eşcinsellik üzerine görüşlerinden söz eder. Lacan'a göre eşcinsellik hayal kırıklığı ile sonuçlanmış bir heteroseksüellikten başka bir şey değildir. Ama Lacan'ın bu görüşünü Butler eleştirir. Eğer bu geçerli olsaydı o halde bunun tam tersi bir durumun da geçerli olması gerekirdi. Ayrıca Lacan'ın bakış açısındaki başka bir tutarsızlık da cinsellik olgusunun sadece heteroseksüelliğe özgü olarak görülmesidir. "Normal" tanımlaması yapılan bir cinsellik heteroseksüelliğe ait olmak zorunda değildir. Hem zaten "normal" olandan neyi, hangi yönelimi kastediyoruz ki?

    Ayrıca Butler, kadınlara duyulabilecek herhangi bir arzunun, ille de "eril" olmasının gerekmediğinden de söz ediyor. Bu da heteroseksist bir düzenin uydurmasıdır aslında. Yine de aynı şekilde erkeklerde eşcinsellik adeta bir "kadınlaşma" algısına tekabül eder. Sırf bu yüzdendir ki, toplumsal cinsiyet yalnızca bir cinsiyetle özdeşleşmeyi değil aynı zamanda cinsel arzunun ille de öteki, zıt olan cinsiyete yönlendirilmesini de gerektirir. Aynı şekilde cinsiyeti ille de adlandırmaya çalışmak da bir tahakküm ve zorlama edimidir. Wittig'in de söz ettiği, benim de incelemede ifade ettiğim lezbiyen feminizm kavramını da tekrar irdeler Butler. Wittig'in ifade ettiği gibi lezbiyen bir feminizm, Butler'e göre mücadeleyi sadece tek bir cinse indirmiş olmakla kalmaz, üstüne üstlük bir de heteroseksüel kadınlarla kurulabilecek herhangi bir türden dayanışmanın da önünü keser. Bu açıdan belirtmem gereken mühim bir mesele daha var. Mücadele edilen şey heteroseksüelizmin bizzat kendisi değildir, heteroseksüelizmin getirdiği dayatmalardır. Yani, bazı insanların zihninde şu gibi algılar da oluşabiliyor; toplumsal cinsiyet karşıtları heteroseksüellik karşıtıdır gibi algılar. Hayır. Halbuki heteroseksüellik de tüm cinsel yönelimler gibi doğaldır. Bu açıdan bir tür heteroseksüelizm düşmanlığı da söz konusu değildir kesinlikle.

    Ayrıca Butler çok mühim bir noktaya daha parmak basar. "Gerçek" ve "cinsel olarak olgusal" denilen şeyler, bedenlerin benzemeye zorlandığı ama asla başarılmayan, asla da başarılamayacak olan sonsuz bir süreçtir. Yani toplumsal cinsiyetin dayattığı kadın erkek kalıplarına zaten tam olarak uymak da baştan mümkün değildir. Bunlara tam olarak uymak isteyen kişi sonsuzca devam eden kısır bir döngünün içerisinde bulur kendini. Yani bu toplumsal cinsiyetin, cinsiyetler üzerindeki inşa süreci asla bitmediği için, nesillere göre sürekli evrimleştiğinden dolayı sırf bu yüzden bile ataerkilizm sürekliliğini çok sağlam temeller üzerine kurmuştur.

    Sonuç olarak Butler, gerek kimi zihinlerde yanlış ve dışlayıcı olan zihinsel inşayı bozup baştan inşa etmeye davet etmesiyle, gerek önceki cinsiyet ve toplumsal cinsiyet üzerine olan araştırmaları ve çalışmaları analizleyip sentezlemesiyle, gerekse de toplumsal cinsiyetin cinsiyetler üzerindeki hegemonyasını gözler önüne sermesiyle gerçekten büyük bir iş çıkarmış. En başta bahsettiğim, Butler'in de önsözde bahsini ettiği gibi kimi konulara daha derinlikli değinmesi çok daha iyi olabilirmiş. Örneğin transseksüellik konusu. Çünkü transseksüel kimlik ve beden ilişkisi bile toplumsal cinsiyet üzerinden baktığımızda kırıcı bir etmen yaratır. Ama ben yine de Butler'in bu konuya başka çalışmalarında hakkını vererek değindiğine eminim.

    Elimden geldiğince Butler'in bu kapsamlı eserini hakkını vermeye çalışarak, kimi yerlerde kendimden de (ve de kendi cinsel kimliğimden de) bahsederek elimden geldiğince etraflıca analiz etmeye çalıştım. Bu satırlara dek gelenlere bence bir teşekkür borçluyum. Böylesine uzun bir yazıyı zaman ayırıp okudukları için. Çok teşekkür ederim...
  • Bu tür kadın­lar, salt bir meslek ya da yetenekle özdeşleşerek var olan, ama bunun dışında bilinçsiz olan ve de öyle kalan erkeklere fedakâr bir eş olabi­lirler.
    Carl Gustav Jung
    Sayfa 35 - Metis Yayınları
  • 302 syf.
    ·24 günde
    İlk öncelikle incelemeye mizojininin tanımını yapmakla başlamak daha iyi olur. Sevgili okurlar mizojini tek ifadeyle kadın düşmanlığı demektir. Kitabın ana teması kadınlardan nefret etmenin tarihidir. Bu mizojini tarihine bakıldığında, okunduğunda bazı durumlardan ötürü insanın kanının donması hiçten bile değildir. İnsanlık tarihi boyunca kadın karşıtlığı hep süregelmiștir. En azından bilinen tarihlerde. Eser bu yönüyle bu tarihi - mizojiniyi- gözler önüne sermektedir. Kadının tarihine beraber bakalım mı? Daha doğrusu kadında nefret etmenin tarihine. Annelerimiz olan, kız kardeşlerimiz olan, sevgilimiz, eşlerimiz olan kadınların mizojini tarihine.. Hade bakalım!

        Sevgili okurlar eser mizojini tarihini coğrafi yerlere ayırarak olduğu gibi bazen de genel olarak ele almıştır. Ayni zamanda dönem dönem ayırması da çok kalıcı kılmıştır okuyucuda. Eserde çokça görülen yerler ve dönemlerden biri ilk çağ uygarlıkları ve Doğu Avrupa. Ne mi olmuş Doğu Avrupa'da? Neler olmamış ki.. İlk çağ düşüncesinde mizojini kendisini her alanda hissettirmiștir. Siyaset, sosyal yapı, din, felsefe, ve edebiyat dünyası vs vs. İlk çağ felsefesinde kadın, dualist düşünce itibariyle "karşıt" olarak ele alınmıştır. Nitekim bu dualizm felsefesi kadınların mizojini tarihini sonraki dönemlerde de etkileyecek ve bana göre geleceği de etkileyecektir. Dualist yapı kadını karşıt olmakla birlikte yer yer 'yok edilmesi gereken' noktaya da taşımıştır. Elbette ki bu düşüncelerin sevgili ozneleri kendi dönemlerinde filozof, aydın olarak görüldüğü için çok fazla desteklenmiştir. Kimdir bu düşünürler peki? Aristo, Platon, Heseidos, Demokritos, Tertullian, Menander, Sophokles.. Niceleri. Ama ama nice niceleri... Bu şahıslar dualizm felsefesi etrafında birleşip kadın düşmanlığı konusunda level atmış kişilerdir. Pek tabi felsefelerini oluştururken, dinden, mitolojiden beslenmişlerdir. Kanaatime göre de üretim biçiminin değişip erk sisteminin kıvılcımlarının ilk etkileri bile bunları çok şekillendirmiștir. Bu düşünceler doğrultusunda kadın, olabildiği kadar "nesneleștirilmiș" özne olmaktan soyutlanmaya çalışılmıștır. Muhtemelen korkudan. Demokritos'un "Bir kadın düşünmeyi öğrenmemeli çünkü bu kötü sonuçlar doğurur" ; Menander'in "Karısına okuma-yazma öğreten koca, hiç de iyi bir şey yapmış olmaz ;sadece bir yılanın zehrine zehir katmış olur." beyanlarını ne açıklayabilir ki. İlk çağ düşün dünyası bu şekilde kadından korkmuş ve önlem almaya çalışmıştır. Düşün dünyasının filozofları, aydınları kadın doğasının ne kadar güçlü olduğunun farkındaydı ve kendilerince önlem almak istemişlerdi.

        Roma dönemi kadın mizojini tarihinde altın yıllarını yaşadı desek yeridir. Akla gelmeyecek ötelemeler, sindirmeler, ve işkenceler almış başını gitmekteydi. Eser Roma mizojinisini aktarırken vahşetin durumunu gözler önüne sermiştir. Kadınlar cinsel kimlikten yoksun sadece doğurganlığıyla biliniyordu. Ve erkekler için sadece zevk aracı konumuna indirgenmişti. Canı sıkılan bir erkek kadınlara istediğini yaptırabiliyor ve bundan dolayı hiç de kaygı duymaz hale bürünmüştü. Çünkü mü? Yasalar yasalar. Yasalar tarafından korunan erkek, canavar kimliğini Roma döneminde oldukça fazla sergilemiştir. Misal șöyle uygulamalar çok yaygındı. Kolezyum var ya kolezyum, çoğumuzun gidip de ziyaret etmek istediği o devasa tribünler ve büyük avlusu. Sırf zevk amacıyla kadınlar orda dövüștürülüyordu. Erkekler de dövüștürülüyordu ama sadece dövüștürülüyordu. Peki kadınlar başka ne yapıyordu. Daha doğrusu kadınlara ne yapılıyordu.? Bazen kadınlar düz bir tahtaya yatırılıp elleri, kolları ve bacakları bağlanıyordu. Sonra eşeklere tecavüz ettiriliyordu. Amaç eşekler tarafından kadının öldürülmesi ve çığlıklarına seyirci olup can sıkıntısından kurtulmak. Yetti mi? Hayır. Ölmeyen kadınlar bu sefer onlarca yüzlerce erkek tarafından tecavüze uğruyordu. Yine mi ölmedi. Kahretsin! Şu şıllık da baya dirençli çıktı. Bu sefer de kafeslerde bekleyen aç aslanlar tarafından parcalatılıyordu. Hah şimdi oldu işte. Aslanlar işi biliyor. Bu şekilde zevk nesnesi durumuna düşen kadının hiçbir kaçış noktası kalmamış hale getirilmiş kadının acziyeti sergilenmisti. Kimin acziyeti acaba?

        Eserde aynı vb durumlar diğer uygarlıklar için de geçerliydi. Çok sevdiğimiz Yunan kültüründe, Doğu kültüründe, Avrupa kültüründe, Çin ve Hint kültürlerinde de mizojini hep vardı kara bir leke olarak. Konfüçyüs felsefesi Çin 'de egemen olup kadınları yerle bir etti. Kıyas yapacak olursak Çin ve Hind felsefelerinde, genel itibariyle Doğu felsefelerinde kadına atfedilen cinsellik olgusu Batı felsefesine göre biraz daha ılımlıdır. Cinsellik boyutunda Doğu kültürleri, kadına biraz daha değer verdiğini görüyoruz eserde. Ama yine de bunu saymazsak kadınlar ister Doğu olsun ister Batı olsun her zaman ezilmiş ve ötelenmiștir.

        Eserin bir diğer ana teması din ve inanç kültürünün kadına yaptıklarıdır. Toplumsal refah ve barışçıl özellikler göstermesi gereken ve beklenen "dinler" eserde oldukça ana amaçlarından sapmış halde kadına karşı konumlanmıştır. Öyle ki yer yer kadının ana düşmanı rolünü çok iyi üstlenmiştir. Diğer kurumları da tekeline alan dinler geniş alanda sirayet etmişlerdir. Tüm bunlardan ötürü zaman zaman "tekel kurum" haline gelmiştir. Herseyin ölçütü akıldır, ya da insandır ya da ya da bilimdir anlayışı yerini her şeyin ölçütü klilisedir, tarikattır ve "kutsal metinler" dir şeklinde karşımıza çıkmaktadır.

        Yahudi dininin temel esas olarak başvurduğu kitap olan Tevrat'ta, kadına karşı aleni bir düşmanlık sergilenmekle birlikte insanların ve  diğer kurumların da kendisini esas almasını savlamıștır. Böylelikle Yaratıcı Yehova'nın buyrukları yerine getirilmiş olup yüce amaç etrafında kenetlenme söz konusu olacaktır. Tevrat'ın bazı bölümlerinde ;"Hamileliğinde sana öyle acılar çektireyim ki çocuğunu bu acılar içinde doğurasın. Kocana duyduğun cinsel arzun sürsün ama o da senin hükmedenin, efendin olsun (Tevrat, 1.Kitap,3:16).
    Ve seninle karın arasına düşmanlık tohumları ekeceğim (Tevrat, 1.Kitap,3:15)" gibi beyanlara rastlamaktayız. Eser bu yönüyle de kanıtlama çabası içinde bi güzel kanıtlamıştır da. Pek tabii inanç dünyasında Yahudiliğin ne derece önemli bir yer edindiği aşikardır. Bir dinin ana kaynağı olan kutsal metinleri bu düzeyde ise kadının way haline. Eser tüm bunları ortaya koymakla da cesaret ödülüne layıktır.

        Diğer bir din Hiristiyanlik'ta da durum pek farklı değildi. Hatta ve hatta kadın mizojinisi konusunda diğer tüm dini inanışları belki de  açık ara farkla geride bırakmıştır. Aristo geleneğinden beslenen Kilise, yegane nihai kararların baş merkezi durumuna gelmişti. Eser Kilise'nin bu güçlü yapısını örneklerle açıklamıştır. Krallara taç giydirme, mahkemelere tahakküm etme, insanları dinden çıkarma, kişilere cennette arsa satma ve yönetimde söz sahibi konumda olması başlıca etki alanlarıdır. Böylesine güçlü bir yapının bir kişiye, cinsiyete ya da kuruma düşmanlık etmesi siz de taktir edersiniz ki Kilise ye ezici bir üstünlük sağlar. Kilisenin düşmanlık ettiği kadına eser oldukça yer vermiştir. Kadın Kilise karşısında yok denecek düzeyde varlık göstermiştir. Kitapta Kilise, kadını sadece erk sistemine ve erkeklere köle yapmakla kalmayıp aynı zamanda tüm özlük haklarını da elinden almıştır. Kiliseye göre kadın sadece doğum yapmakla görevlidir. Kadın bu göreviyle de etken değil edilgendir. Onun görevi erkeğe itaat etmektir. Bunu yaparken isyan etmemeli ve "iffetli" olmalıdır. Erkeğin karısına kötü davranması, onu aldatması ve öldürmesi durumunda çok komik cezalar almakla birlikte, kadın aynı suçlardan suçlu bulunduğunda öldürülüyordu. Toplumun başına gelen kötülüklerden Yahudiler sorumlu tutulmakla birlikte yahudiler olmadığında gözler kadınlara dikilip kadınlar cadılıkla suçlanmakataydı. Cadılıkla suçlanan kadınlar dehşet verici yöntemlerle katlediliyor ve bunların sayısı kitapta on binleri bulduğundan söz edilmekte. Belki de yuzbinler. Cadılari yakalamak uğruna özel birimler bile oluşturulmustu.Ayni zamanda kitap adalet düzeninin Kilisenin tekelinde olduğunu ve engizisyon mahkemelerinin bazı dönemlerde sadece kadınları katletmekle görevlendirildiğini bize gösteriyor. Engizisyon mahkemelerinin dağıttığı adalet eserin bir pasajında söyle karşımıza çıkmaktadır : " Bu detayların böylesine sehvet kokan bir üslupla anlatılması, buradaki sadizmin boyutları hakkında bir fikir veriyor. Hapiste çürümeye terk edilmiş olma, çıplak bedenin tümüyle tıraşlanmasıyla sanığa duyumsatılan aşağılama ve tüm bunları izleyeceği bilinen işkence korkusu, itirafta bulunmak için yeterli olmazsa, o zaman yargıç bu sanıkları, itirafta bulunmak için yeterli olmazsa, o zaman yargıç bu sanıkları, "urgana ya da başka bir işkence aletine bağlayacak olan gardiyanlara teslim ediyordu." İlk işkence metodu olarak genelde filistin askısı kullanılıyordu. Kadının elleri kalın iple arkasında bağlanıyor ve makaradan geçirilen ip aniden hızla çekilince, kollar da omuz eklemleri yerlerinden çıkıncaya ve sinirler kopuncaya kadar yukarı çekiliyordu. Kramer ve Sprenger'in tam bir memur diliyle yazdıklarına göre, suçlu bu ilk işkenceden sonra ayağa kaldırılınca hakim, tanık ifadesini ad vermeksizin okuttuktan sonra, "Bak, tanıklar seni nasıl ele verdi," diyordu.
       Suçlu hala direnirse o zaman sırada diğer işkence metotları vardı ;mum alevi ile ya da sıcak yağla deriyi yakmak, kadının cinsel organlarını sıcak zift kurecikleri batırarak yakmak, kadının ağzına sokulan bir huniyle karnı balon gibi şişinceye kadar su dökmek ve sonra da karnına bir sopa ile vurmak. Ayrıca sanık kadını bir "cadı iskemlesi" ne oturtmak ve kollarını, iskemlenin çeşitli sivri metal parçaları çakılmış koltuk tahtalarına bağlamak, kerpetenle tırnak sökmek, ayak ve bacakları ezen bir takım aletler kullanmak vb. daha niceleri sayılıyordu. Bazen inanılmaz derecede hijyenik olmayan koşullarda elleri ve ayakları zincire vurulmuş olarak uzun süre yerde yatan kadınların, mahkemeye çıkmadan kan zehirlenmesinden öldüğü de oluyordu.
    ...
        Bir yargıç, suçluları yalan söyleyerek tuzağa da düşürebilirdi. Örneğin sanık kadına suçunu itiraf ettiği taktirde hayatının bağışlanacağı sözünü verir, kadın itiraf ettikten sonra da onu başka bir yargıca havale ederek gene ölüm cezası almasını sağlayabilirdi. " Tüm bunlar elbette ki kabul görülecek şeyler değildir. Ki kabul edilmesi hastalıktır. Eğer ki bu uygulamalar için hala iyi ki öyle olmuş diyenler varsa ve bu savını din öğretisine dayandıracak olan varsa ona söyle demek gerekir. Ya İsa doğmadan önce kadınların içinde bulunduğu durum boyleyken İsa'yla beraber kadınlar niye İsa etrafında toplandı? Nitekim İsa sevgi anlayışıyla kadınları kucaklayıp sarmalamıș, içinde bulundukları durumdan ötürü kadınlar, İsa'yı bir devrimci saymakla birlikte öğretisi etrafında kenetlenmişlerdi. Oysaki İsa nin temsilcisi konumundaki Kilise kadınlara zulmediyordu. Bir dinin baş uygulayıcısı olan peygamberler ile ardılları olan  kurumlar arasındaki fark bu kadar mı olur.? İsa mı yanlış yapmıştı yoksa 'Kilise ve Yahudi öğretisi' mi? Hangisi?. Biri Tanrı'nın lütfu diğeri Allah' ın cezası :) :)

        Kadına yönelik karşıt tutum İslam devletlerinde ve 'İslam öğretisi'nde de yerini almıştır. Kadının kimliğin yok sayılmakla birlikte kadın tüm yönleriyle eksik varlık olarak lense edilmiştir. Aristo geleneği buraya da sirayet etmiş anlaşılan. Kadın erkeğin metası haline getirilmiş ve erkeklere itaat duzleminde kadınları frenlemiștir. Evlilik kutsiyetine atıfta bulunan İslam öğretisi kadını, erkek karşısında sus pus edip kadını salt cinsellik ve doğurganlık kimliğiyle tanıtlamıștır. Zaman içerisinde İslam dini içerisinde doğup büyüyen tarikatlar kadını köle haline getirmekte çok gecikmemistir. Bu uğurda Gazali gibi ulu feylesofların etkileri elbette ki kendinden çok söz ettirmiştir. Eser bu yönüyle İslam dininin kadın üzerindeki etkilerini bir bir bize açıklamıştır. Öyle ki tarikatlardan örnekler verip kanıtlamıştır. Bu örneklerden biri Deobandizm yani Taliban öğretisi ve yasaklarıdır. Bu yasaklardan bazıları şöyledir. "*Toplu taşıma araçlarında kadınlar ve erkekler için ayrılmış yerler olacaktır.
      * Kadınlar ve kız çocukları burka giymek zorundadır. Burkalarının altında renkli giysiler giymeleri yasaktır.
      *Bir kadın erkek kuaföre gidemez.
      *Genç kızlar genç erkeklerle görüşemez. Aykırı hareket edenler hemen evlendirilir.
       *Nişanlı kadınların, düğüne hazırlık nedeniyle de olsa güzellik salonlarına gitmesi yasaktır.
       *Erkek satıcıların kadın iç çamaşırı satması yasaktır.
    Deobandizm/ Taliban öğretisi ve yasakları. " Ne kadar da gerici bir durum değil mi? Öte yandan özellikle İslam devletlerinde ve Afrika'nın bazı bölgelerinde klitoridektomi oldukça yaygın hale gelmiştir. Kadın sünnetinin uygulandığı bu topraklarda kadınlar doğduktan hemen sonra sakat bırakılmıştır. Eserde kadın sünnetinden dolayı kadınların sadece doğurganlık göreviyle ele alındığını bize tanıtlamaktadır. Klitoridektomi ile kadınların cinsel kimliğinin ellerinden alındığına şahitlik ediyor eser. Mısır'dan Somali'ye kadar olan bölgede kadınların neredeyse %100'üne yakını bu uygulamayla sakat bırakılmıştır. Klitoris kesilip cinsel haz alması durdurulmak istenmiştir. Haz almak günah çünkü kadın için. Geniş bir coğrafya da uygulanan bu durum İslam öğretisinde de yer edinmiştir. Ki hala bu uygulama mevcut hala bazı yerlerde uygulanıyor. Bunları yapanlara da elbette ki söylenecek şeyler vardır. Hatta bre gerizekalılar deyip açıklama yapmak yerinde olur. Gelin siz de bana katılın. Bre Gerizekalılar! İslam inanış vuku bulduğunda kadının yeri yoktu. Ve siz de çok cok iyi biliyorsunuz ki Cahiliye devri olarak niteleniyordu o devir İslamdan önce. Kadının söz hakkı yoktu ve kız çocukları diri diri hubel, menat, lat ve uzza adındaki putlara kurban olarak gömülüyordu. Kabul edin. Evet evet kabul ediyorsunuz. Peki Hz. Muhammed ne yaptı? Kız çocukların diri diri gömülmesini yasaklamadı mı? Kadının köle gibi alınıp satılmasını yasaklamadı mı? Miras hakkı tanımadı mı? Ya bu dinin baş uygulayıcısı yatak hayatını paylaştı be. Kadınlarınızı tatmin edin derken kadının cinsel kimliğine atıfta bulunmuyor muydu? Kadınlar Hz. Muhammed ile birlikte savaşa katılıyor ve hutbelerde yer alıyordu. İlk ayet olan Oku! ayeti indiğinde Hz. Muhammed sevinmemiști. Ellerini baldırlarına koyup seke seke la la la la laaay deyip mutlu mesut bir şekilde Mekke düzlüklerine inmemişti. :) :) Korkmuştu. Şaşırmıştı. Beti benzi atmıştı. Ve alaca atlar gibi arkasına bakmadan taa Mekke'ye kadar gelmiş ayakları paramparça olmuştu. Mekke'ye geldiğinde gidecek çok yeri vardı. Büyük alimlerden dedesi Abdulmuttalip, amcası Ebu Talip, Ebu Süfyan, Yahudi alim ve bilginler ve nüfuz gücü çok olan insanlar vardı. Ama Hz. Muhammed hiçbirine gitmedi. Bazı günler tek hurmayla yetindiği eşine gitti. Evet bir kadına gitti ve bir kadına sığındı. Üşüyorum ört üzerimi dedi. Su istedi. Ve eşinin başında beklemesini bir yere girmemesini istedi. Korkuyordu. (Nihat Hatipoğlu gibi hissediyorum şu an:) :)) Eşi ona deli demedi. Onun yanından ayrılmadı. Üzerini örttü ve ona kulak verdi... Ya eşi olmasaydı yanında. Ya Hz. Muhammed korkudan aklını yitirseydi. Ya üşüdüğünden dolayı hayatını kaybetseydi... Ama hiç biri olmadı. Niye mi? Kadın onu korudu kadın. Eşi. Bir kadına sığındı Hz. Muhammet ve bir kadın tarafından korundu Hz. Muhammed. Esas itibariyle İslam 'ın ilk koruyucusu bir Kadın oldu. Bu rivayetleri ya da gerçekleri çoğu Müslüman bilir. Çocuklar dahi biliyor artık. Peki İslam'da ve dinin baş uygulayıcısı Hz. Muhammed 'e göre kadının yeri böyle iken şimdilerde kadınlara reva görülen uygulamalar neyin nesi. Sizce de çok çelişik durmuyor mu? Hz. Muhammed yalan mı söylüyor yoksa. E yaw söylemiyorsa yaptıklarınız yanlış o zaman. Alın burda dualizm uygulayın işte. Hade ️ kendinize gelin kendinize..

    Kitapta ele alınan durumlardan biri de kadının kadına karşıt durumudur. Din ve siyaset yetmemiş gibi kadınların kadınlara düşmanlık ettiğinden yakınmış sevgili yazarımız. Düşmanlık etmiş mi ettirilmiş mi size bırakıyorum. Kadın erk sistemi karşısında bedeninin gücünü farkedip bedenini kullanarak taht oyunlarına karışmış bu şekilde kendisini koruyup hemcinslerini yok etme faaliyetlerinde bulunmuştur. Yer yer ötelemis ve başarılı da olmuştur. Osmanlı'larda dahi bu örneklere rastlamaktayiz (muhteşem yuzyilcilar iyi bilir bu durumu sanırım :)) Ve Malesef ki bunun en büyük nedeni yine erk sistemi ve erkekler. Kitap bu yönüyle da baya güzel eleştirilerde bulunmuş. Kraliçe Viktoria' nin bu sözleri " Kraliçe 'niz olarak, kadın hakları denen tehlikeli çılgınlığı ve onu izleyen tüm görüntüleri, örneğin bütün gelenek görenekleri ve bütün görgü kurallarını yadsıma tuzağına düşen benim zavallı ve zayıf hemcinslerimin görüşlerine sözle ya da yazıyla karşı koyan herkesi etrafımda toplanmaya davet ediyor, buna özel bir önem veriyorum." ve Ruandalı kadın Bakan Pauline Nyiramasuhuko'nun Hutu milislerine, Tutsi kadınlarını öldürmeden önce onlara tecavüz etmelerini emretmesi düşünen bir özne için gerçekten de durumun ne kadar acı olduğunu gözler önüne sergilemektedir.

        Üzerinde durulan durumlardan biri de nufustur. Kadın nüfusunun az olmasının nedenlerini sevgili yazarımız açıklamıştır bu güzel eserinde. Örneğin Roma döneminde doğan çocuklardan erkekler ve doğacak ilk kızın yaşamasına izin veriliyordu. 2.,3. ve sonra doğan kız çocukları sakat muamelesi görüp çöplere atılıyordu. Romadaki mezarlar kız bebeklerin cesetleriyle dolmuş hale getirilmişti. Günümüzde her ne kadar böyle davranışlar sergilenmese bile benzer durumlar söz konusu olabilmekte. Kadın nüfusu çok azalmasına rağmen günümüzde kadın nüfusunun esitlenmesinin en büyük nedeni kadına verilen değer değil erkeğe verilen değerdir. Erkek çocuk doğana kadar üreme faaliyeti sürdürülmekte günümüzde. Dolayısıyla her doğan kız çocuk, kadın nüfusunu artırıcı faktör olarak karşımıza çıkmakta. Erkek çocuk doğduğunda üreme faaliyeti durduruluyor. Dolayısıyla erkekten önce doğan kız çocukları kadın nüfusunun dengelenmesinde on ayak olmuştur. Erkekten önce ne kadar kız çocuk doğarsa o kadar iyi... Gerçi olan nüfusa oluyor ve üretim artık yeterli hale gelmiyor ama neyse...

        Bilim dünyasında da kadına yönelik ayrımcılıga tanık olmaktayiz. Öyle ki bilimsel faaliyetlerde kadın yok denecek kadar azdır. Kadınlar bilim çalışmalarına katilamamakta ve bilim dünyası tarafından dışlanmıştır. Yetmedi kadın bedeni üzerinde tuhaf bilimsel açıklamalara rastlamaktayız kitapta. Aristo'nun kadının eksik varlık olmasını kadının diş sayısının az oluşuna göre yorumlaması, Charles Darwin'in kadınların kafataslarınin küçük olmasından ötürü beyinlerinin de küçük olduğunu söylemesi, Freud 'un dualistik bilim ve psikoloji anlayışı ve bazı sosyologların kadını aşağılaması anlaşılır değildir.. Hatta komiktir. Eser bazı bilimsel çalışmalardan da örnek vermiştir. Bilimsel makaleler ve yayınlar kadın hakkındaki görüşlerden ötürü toplumu dizayn etmeye çalışmıştır. Kadın cinselliğinin kötü şekilde lanse edilmesi kadını cinsel kimlik konusunda yalnız bırakmıştır. Kitaptaki bu alıntı sanırım bilim çevresinde kadına biçilen değeri gözler önüne setmekte :"Masturbasyon, bir genç kız için ileride oluşabilecek sorunların kesin işaretiydi. Bu konu Viktoryen toplumu en çok meşgul eden, ABD'de de 1950'lere kadar konuşulan bir konuydu. Bir genç erkeğin mastürbasyon yapması kötü bir şeydi ;bir genç kız için ise aynı şey, önlem alınmazsa toplumu temellerinden sarsacak bir hastalıktı. Kadın sadece cinsel zevk duyma ile ilgileniyorsa bu onun biyolojik işlevi olan doğurganlığına karşı bir isyan, bir başkaldırı olarak algılamalıydı. Böyle bir kadının "erkeksi" eğilimler taşıdığı düşünülüyor, bu ise tehlike işareti olarak görülüyordu. Çünkü başka kötü sonuçlarının yanında bu alışkanlık, nemfomaniye de yol açabilir, lezbiyenliğe götürebilir ve kanamalara, rahim düşüklüğüne, omurga iltihaplarına, kramplara, güç yitirmeye ve kalp hastalıklarına neden olabilirdi. 1894'te yetkin bir tıp dergisi olan New Orleans Medical Journal'da, masturbasyonun "veba, çiçek, savaşlar ve insanlığı tehdit eden diğer bütün yığınsal olaylardan daha yıkıcı bir alışkanlık olduğu" yazılıyor ve "Bu kötü alışkanlık insanlığın yıkımına yol açacaktır," deniyordu. Bunun sonucunda çok sert önlemler alınmasının istenmesine şaşmamak gerek." Oysaki bilim gerçeklerin peşinde koşması gerekirdi değil mi?

        İnsanlar cinselliğe meraklıdır. Ve arzularla haşır neşir duruma gelebilmektedir. İster erkek olsun ister kadın olsun cinsel bir kimliği ve cinsel arzuları vardır. Erkeğin cinsel arzu ve kimliği doğaya uygun şekilde lanse edilip kanalize edilirken kadının cinsel istek ve arzuları ötelenmis ve kötü olarak görülmüştür. Dolayısıyla kadına yönelik bu tutumdan ötürü kadınların arzuları ayıplanmıș ve saklanmak istemiştir. Gizlenmek istenen bir olgu misali gibi. Bu davranışlarin sonucunda pornografi olgusuyla tanışmamızı dile getirmiş sevgili yazarımız. Pornografi gizlenen ayıp bir şey olarak günümüzde bile hala devam etmekte. Peki pornografi iyi mi kötü mü? Elbette ki insanların kişisel tercihlerinden ötürü eleştirme hakkımız yoktur. Ama pornografinin çıkış amacına bakacak olursak esere göre kadının aşağılanması durumuyla da karşılaşacağız. Pornografi kadın bedenini teşhir eden bir sektör haline geldiğinden yakınılmıștır. Açıkça söylemek gerekirse ben de katılıyorum bu fikre. Niye mi? Çoğumuz illa ki bir kez dahi olsun pornografik bir kesit izlemişizdir. Çoğu pornografi kesitinde kadının edilgen olduğuna şahit olmuşuzdur. Misal erkeğin yüzü çok fazla gosterilmemekle birlikte kadının duyduğu haz on plana alınmakta. Yetmedi kadın vajinasının zoomlanarak ele alındığını görmüşsünüzdür. Erkekten ziyade kadının bu şekilde ele alınması pornografinin daha çok erkeklere hizmet ettiğini söyleyebiliriz sanırım. Oysaki erkek görünmeyen 'etken' oznedir. Erkeğin kadına yaptıkları ve kadın bedeninin verdiği reaksiyon olsa olsa erkek beynini tatmin eder. Neler neler yok ki pornografide. Erkeğin bu tür kesitlerde şiddet sergilemesi de erkeğin kadına karşı tahakkümüne delalet eder. Boğazından tutması kadına şiddet uygulaması tokatlamasi vs vs erkeğin erk olduğunu kadının ise meta olduğunun bir parçası belki de. Yorum sizin!

        Kitapta eleştirdiğim noktalar elbette ki vardı. Bunların başında kürtaj konusu geliyor. Eserde kürtajın yasaklanmasının kadının özlük haklarına saldırı mahiyetinde olduğu beyan ediliyor. Kürtaj karşıtlarının neden olduğu katliamlardan söz eden yazar böylelikle kadının kürtaj konusunda sindirilmek istendiğini söylüyor. Özellikle din çevresinin bu yasaklamalari desteklediğini ve kadını sadece anne rolüyle ele almak istedigini belirtiyor. Bunlara katılmak elbette ki olası bile değildir. Ama kürtaj olgusuna kanaatlerim doğrultusunda ben de karşıyım. Kişiler bu konuda daha duyarlı olup kürtaja gereksinim duymamalari gerekir diye düşünüyorum.

        Günümüz... Eserde günümüzde kadınların maruz kaldığı mizojiniye de deginmistir. Malesef ki mizojini hala devam etmekte. Kılık değiştirerek karşımıza çıkmakta o kadar. Bazen de aleni bir şekilde karşımıza çıkmakta hatta. Kadın cinayetlerine hepimiz şahit olmaktayız neticede. Kadınların öncülük ettiği her platform değersiz görülüp dışlanmakta. Felsefe dünyasında kac kişi kadınlardan söz etmekte. Pek yok. Kadın yazarların kitapları düşünceleri ne düzeyde takip edilmekte. Eril tahakküm bunlara gülüp geçmekte malesef. Kadınların ortaya koydukları eserler alaya alınmakta. Mahiyeti ne olursa olsun alay etme yolu ile bir kadına ve eserine yaklaşmak sanırım güzel bisey değildir. Velev ki ortaya koyan eser gerçekten de kötü olsa bile. Siyaset dünyasına baktığımız zaman kadınların ne derece aktif olduğu hepimiz tarafından biliniyor. Aktiflik derken siyasette bulunma. Kaç ülkenin başkanı başbakanı bakanı kadın ki. Kaç ülkenin meclisinde kadın milletvekili sayısı daha fazla ki erkeklere göre. Fazlalığı bosverelim. Eşitlik var mı acaba. Yok tabi ki de. Belli başlı kadın liderler var diyerek işte bakın kadınlar da siyesette yer alıyor demek saçmalık. Tamam Merkel var. İngiltere de Theresa May vardı. Amerikan seçimlerinde aday olan Hillary Clinton vardı. Başka.. Aklımıza gelmiyor değil mi başka. Theresa May.. Brexit sürecinde başarısız olduğunda çoğu kişi eminim rahatlamıştı. Ne yani bu işi Bi kadın mı yapacak düşüncesi hakimdi. Ve işi başarmasina bence engel bile oldular. Dolayısıyla akabindeki süreçte kadın istifa etti. Yazık. Yerine gelen Boris Johnson hemen işi halletti değil mi. Evet. Erkek halleder işte. Bu şekilde algılanmadı mi sizce de? Ekonomide kadının yeri var mı sizce. Ne düzeyde ekonomik rekabette bulunabiliyor kadın.? Kac kadın patron var. Ama biliyoruz ki kadınlar ekonomik üretimde baya aktifler. İster tarlada olsun ister meyve sebze hallerinde olsun ister hizmet ve Sanayi sektöründe olsun baya çalışan kadın nüfus var. Peki emeğinin hakkını alabiliyor mu. Erk sistemi kadının her zerresinden yararlanmayı çok iyi biliyor. Aynı işi yapacak erkek işçi çalıştırsa daha fazla maaş vereceğini çok iyi biliyor. Ve kadın işçilerin büyük kısmı da sigortasız. Bazı kadınlar beden ölçülerinden dolayı çalıştilırılıyor. Mağazalarda felan görmüşüzdur. Erk sistemi kadına sexi giyinmeyi öğütler. Dolgun duraklar rujlar istenilen ölçüde memeler ve kalçalar.. Dar elbiseler.. Niye mi. Çünkü kadının erkek karşısında yegane varlığı bedeni kalmış hissi yaratmak için. Bu bile başlı başına pornografidir belki de. TV de izlediğimiz araba şeyleri var. Tanıtım tanıtım ️. Uzun boylu derin yırtmaçlı ve derin göğüs dekolteli kadınların araba kaportalarina yaslanmaları niye acaba?Motor ustaları mı o kadınlar. Yoksa saniyede çalışan mekanikciler. Yoksa arabayı dizayn eden mühendisler mi.. Yoksa parayı elde tutan erkeğin dikkatini çekmek için mi. Hangisi? Biliyor musunuz kadınların niye bu hale geldiğini. Belki de Karl Marx cidden haklıydı. Emek sömürüsu derken üretim biçimi derken kadın bu hale geldi derken.. Ama Marksizmin dualistik yapısı da günümüzde bu sorunu çözememiş sorunu halletmemistir. En koyu komünist ülkede kadınların yaşadığı sıkıntılar çoğu şeye bedel değil mi. Neler neler söylenmez ki mizojini hakkında. Olmuş bitmiş. Değiştirecek halimiz yok. Ama geçmişten ders alıp geleceği şekillendirmek istiyorsak bugün başlayalım. Yoksa hiç ilerleme olmaz.

    Güzel kitap. Herkes tarafından incelenerek benimsenerek içselleștirilerek okunması gereken bir kitap. Sevgili yazarımıza canı gönülden teşekkür ederim.

    İyi okumalar...