Ancak bu yazarların dile getirdiği ve sinirli dediğimiz bir çok kişide bulunan bu bireysel soyutlanmışlık ve güçsüzlük duygusu, ortalama normal insanın farkında olduğu bir şey değildir. Ondaki, etkinliklerinin günlük gidişi altında, özel ya toplumsal ilişkilerinde bulduğu güven ve onaylanmalar ardında, iş yaşamındaki başarıyla, çeşitli oyalanmalarla, “hoşça vakit geçirmek”, “ilişkileri kurmak”, “sağa sola gitmek” gibi etkinlikler sayesinde gizlenmiştir bu duygu. Ama karanlıkta ıslık çalmak ortalığı aydınlatmaz. Yalnızlık, korku ve ürküntü olduğu yerde kalır; insanlar buna sonsuza dek dayanamazlar. “Olumsuz özgürlüğün” yükünü sürekli taşıyamazlar; olumsuz özgürlükten olumlu özgürlüğe doğru bir gelişme göstermedikleri sürece özgürlük denilen şey tümüyle feda etmek ve ondan kaçmaya çalışmak zorunda kalırlar. Günümüzde var olan temel toplumsal kaçma yolu, faşist ülkelerde olduğu gibi bir öndere boyun eğmek ve demokrasimizde görüldüğü üzere zorunlu uyum sağlamak, razı olmaktır.
Bir insanın tek bir kariyere uygun olduğunu düşünmek, her insanın bir sosyal sınıfa ait olduğunu veya önceden belirlenmiş bir kaderi yaşadığını söyleyen daha eski gelenekleri andırıyor fazlasıyla.
Sosyologlar, ruh eşini bulduğuna inananların herkesten daha kolay ayrılık yaşadığını fark etmişlerdir; çünkü o seçilmiş kişide herhangi bir defoyla karşılaştıkları anda hata yaptıklarına karar verip yeniden ve yeniden denemeye girişirler, o zor bulunur ideal eşi bir türlü bulamadıklarını sonsuz kere keşfederler.
"Babam bir kalıp dökmüş, beni de o kalıbın şeklini almaya zorlamıştı," dedi Adam. "Kötü bir dökümdüm ama tekrar eritilmem de mümkün değildi. Hiç kimse tekrar eritilemez. Böylece kötü bir döküm olarak kaldım."