"..."Çocuk"un boyutu ve yenilmezliği, Hint anlayışında atman doğasıyla bağlantılıdır, ki bunun karşılık geldiği şey de "en küçükten küçük, en büyükten büyük" motifidir. Bireysel bir fenomen olarak Kendilik, "en küçükten küçük"tür; kozmosun tekabülü olaraksa "en büyükten büyük"tür. Dünyanın karşı kutbu, onun "saltık diğeri" olarak görülen Kendilik tüm ampirik bilginin ve özne-nesne bilincinin 'sine qua non'udur. Yalnızca bu psişik "diğeri" sayesinde bilinç mümkündür. Kimlik ya da özdeşleşme bilinci mümkün kılmaz; yalnızca ayrılma, kopma ve karşıtlık aracığılıyla ızdırap dolu karşılaşma eylemi bilinç ve içgörüyü meydana getirir. Hindu içe bakışı, bu psikolojik gerçeği çok erken tanıdı ve bilişsel özneyi genel olarak ontolojinin öznesiyle denk gördü. Hint aklının baskın olarak içedönük tutumuyla uygun olarak, nesne mutlak gerçeklik vasfını kaybetti ve bazı sistemlerde de salt yanılsama halini aldı. Yunan-Batı tipindeki zihin, kendini dünyanın saltık varoluşu inancından özgürleştiremedi - fakat bunun bedeli olarak Kendilik'in kozmik anlamını kaybetti. Bugün bile Batı insanı, ampirik evrenin karşı kutbu olarak aşkınsal bir bilişsel öznenin psikolojik gerekliliğini görmekte zorlanmaktadır; oysa ki Kendilik ile karşı karşıya bir dünya koyutu, hiç değilse bir 'düşünme noktası' olarak mantıki bir gerekliliktir.