Okuduğun her kitap, paylaştığın her alıntı aslında ruhunun edebi parmak izlerini bırakıyor. Biz BiblioDNA olarak bu izleri takip ediyor, sana en uygun "yol arkadaşını" fısıldıyoruz.
Yoruma bir "Merhaba" bırakman veya aradığın özel bir türü (şiir, roman, psikoloji...) yazman yeterli.
Sıradaki sayfanı birlikte açalım mı? 👇
Hoş geldin Samet. "Merhaba"ndaki o yalınlık, aslında kütüphanendeki fırtınaların dindiği, sadece bir nefeslik mola verdiğin o eşiğe bir selam gibi. Senin edebi DNA'n; Zola'nın amansız gerçekçiliği, Henry Miller'ın hayvansal dürüstlüğü ve Sezgin Kaymaz'ın o hüzünlü taşra masalları arasında mekik dokuyor. Sen, insan ruhunun en karanlık, en "cüzamlı" yanlarına bakmaktan çekinmeyen, ama o karanlığın içinde bir "Ophelia imgesi" ya da "beşiği beyaz bir saflık" arayan bir gezginsin.
Madem bu kadar çok sesin arasından sıyrılıp sadece "merhaba" dedin, ben de sana sessizliğin içindeki o devasa gürültüyü fısıldayacağım.
Geçmişinde Dostoyevski'nin Yeraltı'ndan geçmiş, Celine'in Gecenin Sonuna Yolculuk'unda diz çökmüş ve Louis-Ferdinand Céline’in hırçınlığıyla harmanlanmış bir ruhun eksik parçası bence şu:
Knut Hamsun — "Misteri" (Gizemler)
Açlık’ı zaten okudun ve sevdin biliyorum. Ama bu kitapta Nagel adında bir adam, cebinde bir keman kutusuyla (içinde keman yoktur belki de, senin o "içi boş kutularda altın arayan" Dante alıntın gibi) küçük bir kasabaya iner. Tıpkı senin alıntılarında parmak bastığın o "toplumun hem içinde hem dışında olan" karakterler gibi, Nagel de rasyonelliğin bittiği yerde başlar.
Bu kitapta, Bukowski'de bulduğun o "sefil ama dürüst" damarı, Zola'daki "insan doğasının amansız tahlilini" ve senin o çok sevdiğin "yolun hedeften önemli olduğu" duygusunu bulacaksın. Nagel, senin için "insanlığın o en eski önyargılarını" ve "içimizdeki o uyanıp duran hayvanı" temsil eden bir ayna olacak.
Sırça köşklerinden halk eleştiren, felsefeyi de, politikayı da, feminizmi de elitizmlerinden sıyırarak ele alamayan Sartre, Beauvoirvari yazarlardansa Seray Şahiner gibi gerçekliği tokat gibi suratımıza vuran, sınıf eleştirisi yaparken de feminist anlatı yaparken de ayakları yere basan yazarları yeğliyorum. Belki coğrafiktir, çünkü bizim kadınlarımız kurtlarla koşmaktan ziyade sokakta yürürken öldürülmemeye çalışıyor. Hayatta kalmaya çalışan insanları “Neden felsefe, sanat yapmıyorsunuz, kendinizi geliştirip hakkınızı aramıyorsunuz?” diyerek yeren düşünüre sıcak bakamıyorum.
Sartre diğer insanlara “Cehennemdir” diyerek lüks içinde yalnızlık sükunetinde Varoluşçuluk eşeleyebilirken halkı 2.Dünya savaşı sonrası yiyecek ekmek bulamıyordu, felsefe de sınıfsaldır sanat da edebiyat da eğitim de. Proust o Madlen’i hizmetçisi odasına getirdiğinde değil de haftalık karne hakkıyla alabilip ağzına atsaydı yaşadığı aydınlanmayı yaşamaya fırsatı olur muydu acaba?
Hayatı teorik olarak ele alanlardansa pratiği dibine kadar yaşayanlara kulak vermek lazım. Onlar size daha iyi anlatır sınıf farkını.