Dünya sahtekarlarla doludur azizim insanlar samimi değildir herkes birbirini kırar incitir bizim o koca koca kitapları devirmemiz iki satır samimiyet bulmak içindir

İnsanları samimiyet testine tutmaktan vazgeçelim. Niyet okumayalım.

İbrahim Tenekeci: Halimizden memnun muyuz?

Cihan büyükince, Değirmen'i inceledi.
13 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Kitap kısa öykülerden oluşuyor. Kısa öyküler deyip geçmemek gerekir çünkü her satır aralığında karşımıza tanıdığımız bir kişi ve bildiğimiz bir samimiyet karşılıyor, öykülerde bazen acıklı bir hayat tasviri bazen de gülünç bir durumu gözler önüne seriyor yazar. kahramanlar sıradan kişilerden seçilmiş ve bu kişilerin en önemli özelliği buram buram Anadolu insanı kokması. Kitap değirmen adlı bir öykü ile bir aşk öyküsü ile başlıyor. Bu öykü bitince tam içinizde oluşan acı dinecek derken bir bakıyorsunuz viyolonsel adlı öykü zihninizi derin duygularla tehdit ediyor, sonra Candarma Bekir sonra mı Bir Cinayetin Sebebi geliyor ve zihniniz gittikçe derin duyguların esiri oluyor sonra mı kitap bitiyor ama etkisi devam ediyor.

Sergen Özen, İlk Öğretmenim'i inceledi.
15 saat önce · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

Gelenek - modernlik arasındaki çatışma ve insanın doğayla kurduğu bağın harmanlanması gibi birçok “doğal” unsur başka diyarlara yolculuğa çıkarır insanı. Hele ki Cengiz Aytmatov’un imzası varsa bu hikayelerde, tadından yenmez. Samimi, bir o kadar içten olan üslup kitabın sonunu çabucak getirir; çok önemli değildir kurgusu bu içtenliğin yanında. Hayallere bir dokunuş yapsın küçük de olsa, aksın götürsün bir yerlere yeter ki…


Her toplumun, cemiyetin içinden bilge ve aydın kişiler çıkar. İngiltere de olsa, Zimbabwe’nin bir kasabası da olsa durum değişmez. Ancak, düşük olanaklar ve yaşam koşulları o devin uyanmasına imkan vermez. Yokluk insanları ayırt etmez, etmemeli de. O ruh, Kendi kıstırılmışlığı içinde insana, ülkesine ve topluma hiçbir şey vermeksizin yaşamı boyunca sönük kalır. Hayat herkese eşit şartlar sunmaz ne de olsa. Ama bazen kaderin cilvesi olarak, tarihin henüz tanıştıramadığı o şanssız kişilerin hala yeryüzünde olduğunu düşünmek bile yüreklere su serper.
Uyuyan dev dedik, ya uyuyan bir topluluksa? Kendilerini karanlığın kisvesine bırakıp bir geleceği olanları da aynı derinliğe çektiklerinde hangi güç onları su yüzüne çıkarabilir? Kayboluşların kabulü olarak susmanın tercih edildiği bir yerde, öğrenmenin getirdiği farklı kültürleri tanıma, bir dili öğrenerek o medeniyetin mirasına konma gibi düşün özgürlüğünün içindeki bütün üstün vasıfların reddedilmesi ancak küçük, monoton yaşama şeklini benimsemiş tembel, bir o kadar korkak düşünce yapısına sahip karakterlerin ortak zihni olsa gerek.


Bir çocuğun eğitimine ket vurulması genellikle ücra bir köyde geçimlerini tamamen tarım ve hayvancılıkla uğraşarak kazanan, yaşanılan çağda güçlü olabilmek için gereken birtakım şeylerden haberi olmayan karanlık düşünce yapısına sahip insanlar tarafından benimsenmiştir. Sanayi devriminden bu yana hızla gelişerek bugünlere uzanan teknolojinin birçok şeyi değiştirmesi aynı zamanda imha etmesi insanlık tarihi açısından büyük gelişmeler olabilir. Ancak 21. Yüzyılın modern insanının doğayı soluyan ve yine geçimini oradan sağlayan bir insandan daha mutlu olmadığını herkes tahmin edebilir. İnsanların birbirlerine kolay ulaşabileceğinden ya da daha kolay elde edebilecekleri düşüncesi yerine, ‘insanlık nasıl daha mutlu olabilir?’ düşüncesi geliştirilseydi, bugün çok farklı bir yer olarak görebilirdik dünyayı. Zamanın getirileri insanın kendi tercihi dışındadır, ama ne olursa olsun yaşanılan zamanda güçlü olabilmek istiyorsa insan, yaşadığı çağa ayak uydurmak zorunda. Demiş ya yazarın biri, ‘düşüncenin getirdiği mutsuzluğu, düşüncenin olmadığı cahil mutluluğa tercih ederim’ diye…


Komünal topluluklar halinde örgütlenmiş, tarım ve hayvancılıkla uğraşan Kırgız toplumu yansıtılır eserde. Bolşevik Devrimi’nden sonra toplum ve bireylerde bir hayal oluşur. Değişim fikrinin desteklenmesi onu hayal olmaktan çıkarır. İnsanlar yeniliğe ve özgürlüğe kapılarını ardına kadar açar…


“İlk öğretmen ilk aşk gibidir!”


O hayalin peşinden koşanlardan biri vardır hikayemizde. Cehaletin kol gezdiği yerde bir şeyleri canlandırmak, ülkesine, Lenin’e ve topluma yararlı bireyler yaratma çabası içerisindedir. Somut bir hedefi, planı ve uygulaması yoktur ama. Buna rağmen zihnindeki davası için birçok şeyi feda ederek zorluklara göğüs gerebilen bir öğretmendir o. Zor yazgı normal olanın kapısını çalmaz ne de olsa. Sahte bir belgeyle çocukların okula gönderilmemesi durumunda yaptırımı olacağını söyleyen Düyşen, ahaliyi yeterince korkutur ve ikna eder. Kutsal bir mesleği icra etmeye koyulan Düyşen, kendine uygun geldiği biçimde, o andaki sezgisiyle seslenir öğrencilerine. Buna rağmen, bütün eksikliğini örter coşkusu ve gücü…


Yıllar önce kendisi için her türlü fedakarlığı yapan öğretmenini unutamayarak büyük bir minnet ve şükran borcu hisseder Altınay. Nasıl hissetmez ki… Zor zamanında elinden tutmuş, ona verebileceği en güzel şey olan sevgiyi baba şefkatiyle göstermiş, evinin odasından, tarlanın işinden kurtararak kendisini ve dünyayı tanımasına zemin hazırlamış. Yaşamında yıldızının parladığı an Düyşen’le karşılaşmasıydı Altınay’ın.


“Beni yaşama, dünyaya, yeni umutlara, kendime güvene kavuşturan o yol, o gün…”


Görev bilincinden öteye gidemeyen samimiyet çok uzaklarda kaldı, kimse onu aramadı. Japonlar’ın meslek ahlaklarına aşırı bağlılığı -köklü bir geçmişleri olmamalarına rağmen, kısa sürede- başarıdan başarıya ulaşmalarının en büyük sebebi. Yapılan bir köprünün hatalı olduğunun anlaşılması üzerine Japon mimarın intihar edişini duymuştu bu kulaklar. İşini davası haline getirmiş insanları gördükçe biraz daha utanıyorum kendimden… Herkes işini sevebilir ama yapabileceği çok daha iyi şeylerin bulunmasına rağmen o yolu göze alanlar da azınlıktadır hep, uğruna bir şeylerden feragat etmek zor gelir. Ama yine de hoşnutsuz yapılan bir işin ziyanından daha kötü değildir bu kesinlikle…
Bir meslek, hele ki eğitimci sıfatını almış bireyin asli görevi yeni nesiller yetiştirme, yeni fikirler aşılama düşüncesinde olmalı. Kendisinin değil, onun almak istediği şeyi görmeli ve buna göre o eğitimi vermeli.


Çocukluğun yaşanıldığı yer, ilk toprak, ilk okul, ilk aşk… Atılan o yeni adımların güzelliği dün gibi tazedir anılarda…

“İnsan bir şeyi sevdiyse kendine saklamamalı, hayatında güzel bir yer edinmiş her insana tanıtmalı.”

@kitaplarlakeyif, Yüzbaşının Kızı'ı inceledi.
17 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Yüzbaşının Kızı için kısa bir yorum yazmak oldukça güç. Elimde sayfa sayısı az ama derinliği çok bir kitap olduğunda uzun uzun cümleler birikiyor dilimin ucunda.

Puşkin'i Rus Edebiyatının mihenk taşı olarak hepimiz biliyoruz. Ve bu romanında tarihsel gerçeklik içinde romantizmi öyle güzel aktarıyor ki. Yazım dili oldukça sade ve akıcı, çeviri güzel.

Kalabalık bir karakter kadrosu karşılıyor bizi ilk bölümden itibaren. Kadın karakterler baskın, erkeklerin kimisi zevke düşkün, kimisi savaşçı.

İyilik karşılığını bulur, vefa göstermek önemlidir, samimiyet etkilidir gibi sonuçlara ulaşmanın mümkün olduğu romanda Puşkin'in tarihçi yönünü görüyoruz. Bir yandan Pugaçov baskını ile ilgili bilgiler alırken, diğer yandan çok mağrur bir aşka tanıklık ediyoruz.

Romanın baş kahramanı aynı zamanda anlatıcı görevini de üstlenmiş.

Keyifle, bir solukta okunan bu klasiğe kitaplığınızda yer açın derim.

Murat çakır, bir alıntı ekledi.
22 saat önce

Ne iman kaldı, ne ahlâk, ne aşk, ne samimiyet, ne vazife duygusu, ne de hayat şevki...

Hitabeler, Necip Fazıl Kısakürek (Sayfa 174 - Büyük doğu yayınları)Hitabeler, Necip Fazıl Kısakürek (Sayfa 174 - Büyük doğu yayınları)
Şeyma Şakalar, bir alıntı ekledi.
Dün 08:56 · Kitabı okuyor

İnsan, kendi samimiyetinin altını çizmeye kalkıştı mı, ister istemez üstünü de çiziyor. Samimiyet, mahremiyetle mukayyet olsa gerek.

Korkma Ben Varım, Murat Menteş (Sayfa 42 - İletişim)Korkma Ben Varım, Murat Menteş (Sayfa 42 - İletişim)