• 19 Mayıs 1956
    Sevgili Leylâ,
    Nettin anam? İşin gücün nicedir?
    Gene astın beni bu sıralar.
    Ben de sıkmağa başladım ya.
    Elimde değil. Sensiz tadı yok evrenimin. Bütün günlerimi hemen hemen seninle konuşarak geçiriyorum. Bir yargıya mı varıcam, sana danışıyorum.
    Çok güzel bir şey bu. Yaşamamı anlamlı kılan bu. Herhal o azizler, evliya­lar, İsalar da Tanrılarıyla böyle konuşurdu.
    Bir tertemiz sükûn, riyadan, zulümden, içsel murdarlıktan bir uzaklık...
    Bu yüzden mi ne? Çok tehlikeli konularda bile -bazılarının zorunlu saydığı- tedbirli dövüşü hor görüyorum. Beni o ortaçağ yiğitlerine götürüyorsun. Forum’u okudun mu bilmem. Tabii senin düşünlerin kesin bir önemde benim için.
    Sana güvenmediğim hiçbir konu yok!
    O hayın zekâna anlatamayacağım bir hayranlık duyuyorum. Ben megaloman sanılacak kadar kendimi bir şeyler sanırdım oysa. Biraz da şımar­tılmadım değil! Oysa senin çırılçıplak meseleleri ortaya koyuşunla benim terletici uğraşım nispetlenemez bile. Seninki bir deli uçan su, bir Niagara. Benimkiyse şu bizim Allahlık terkos musluklarından herhangi biri!
    Müthîş özledim seni. Apışıp kaldığım da bu. Yahu ben ömrümde hiçbir kavram üzerinde yarım saatten fazla uğraşmadım. Ya hep kolay işler çattı bana, ya da her nasılsa söktürdüm işte. Ama şimdi. Dünyanın en tükenmez mutluluğundayım. Ne yana dönsem sen. Elimi neye uzatsam yalnız değilim.
    Yazıver bana canım. Ne emredersin?

    İmza
    AHMED ARİF
  • Seni, uğrunda savaştığımız amaçları sevdiğim kadar çok seviyorum. Seni tıpkı özgürlüğü, saygınlığı sevdiğim kadar, bütün insanların çalışma haklarını sevdiğim kadar çok seviyorum. Seni, savunduğumuz Madrid'i sevdiğim, ölmüş olan yoldaşlarımı sevdiğim kadar çok seviyorum.
  • "Okuduğum en iyi çizgi roman!" diye bağırmak istemiyorum. Çünkü bu zamana kadar gerçekten çok az çizgi roman okudum, Marvel filmlerine bayılırım fakat çizgi romanlarına daha adım atamadım. Bu yüzden büyük konuşmak istemiyorum ama... Okuduğum en iyi çizgi roman!

    Özenle hazırlanmış kaliteli karton kapağı aralarken korktuğumu itiraf etmek istiyorum. Benim için Kara Kule'nin yeri çok ayrıdır. Hali hazırda berbat bir film uyarlaması olduğu için çizgi romanın bende nasıl bir his uyandıracağını bilmiyordum. Ama neyse ki Stephen King projeyi başıboş bırakmamış. Bu yüzden başlamadan biraz daha rahatlayabildim. Sonra fark ettim ki, telaşlanmaya korkmaya ve gereksiz bir duygu durumuna hiç ihtiyaç yokmuş. Stephen King'in muazzam atmosferini sayfalara harika bir şekilde işlemiş kalem darbelerini hissettiğiniz an içiniz rahatlıyor.

    Evet, Kara Kule'nin benim için en önemli yanlarından biri atmosferi. Hiçbir kitapta hissetmediğim havayı hissettiğim yerdir benim için Kule. Her anının bir rengi vardır ve bu renkler çok güzel yansıtılmış. Çizgiler bana ilk golünü böylece atmış oldu.

    Hikaye zaten başlı başına bir gol. Büyücü ve Cam Küre'de dinlediğimiz yürek burkan başlangıç hikayesine bir daha konuk oluyoruz. Sanki ilki çok kolaydı da. Büyücü ve Cam Küre'yi okurken hikayenin sonuca bağlandığı noktaya yaklaştığımda kendime gelebilmek için kitabı bir süre bırakmayı denediğim bir gerçek. Denedim, başarılı olamadım. Aynısı burada da başıma geldi. Biliyorum başıma gelecekleri, ne olacağının farkındayım, yine içim titreyecek; ama hızla sayfaları çevirmeye devam ettim. Sonrasında normale dönebilmek için kendime biraz zaman tanıdım.

    Gittiğim yolları bir başka bakış açısıyla bir daha katetmek çok farklı bir his. Atmosferi bu kadar iyi tutturulmuş çizgiler kitap kadar olmasa da bizi fırtınaya doğru sürüklüyor. Kara Kule üzerinden anlatılan hikayeler, Kara Kule'nin gölgesinde geçen hayatlar anlat anlat bitmez. Bunun kanıtı da yine Stephen King'in kendi ağzından geliyor: "Aklımda size anlatamayacağım kadar çok öykü var. Azrail karşıma dikildiğinde herhalde 'Dur! Dur! Sana anlatacaklarım henüz bitmedi...' diye bağıracağım."
  • #Türünün son örneklerinden olsa gerek :)#

    Sevgili Leyla,
    Nettin anam? İşin gücün nicedir? Gene astın beni bu sıralar. Ben de sıkmağa başladım ya. Elimde değil. Sensiz tadı yok evrenimin. Bütün günlerimi hemen hemen seninle konuşarak geçiriyorum. Bir yargıya mı varıcam, sana danışıyorum. Çok güzel bir şey bu. Yaşamamı anlamlı kılan bu. Herhal o azizler, evliyalar, İsalar da Tanrılarıyla böyle konuşurdu. Bir tertemiz sükun, riyadan, zulümden, içsel murdarlıktan bir uzaklık...Bu yüzden mi ne? Çok tehlikeli konularda bile bazılarının zorunlu saydığı tedbirli dövüşü hor görüyorum. Beni o orta çağ yiğitlerine götürüyorsun. Forumu okudun mu bilmem. Tabii senin düşünlerin kesin bir önemde benim için. Sana güvenmediğim hiçbir konu yok! O hayın zekana anlatamayacağım bir hayranlık duyuyorum. Ben megaloman sanılacak kadar kendimi bir şeyler sanırdım oysa. Biraz da şımartılmadığım değil! Oysa senin o çırılçıplak meseleleri ortaya koyuşunla benim terletici uğraşım nispetlenemez bile. Seninki bir deli uçan su, hatta bir Niagara. Benimkiyse şu bizim Allahlık terkos musluklarından herhangi biri!
    Müthiş özledim seni. Apışıp kaldığım da bu. Yahu ben ömrümde hiçbir kavram üzerinde yarım saatten fazla uğraşmadım. Ya hep kolay işler çattı bana, ya da her nasılsa söktürdüm işte. Ama şimdi. Dünyanın en tükenmez mutluluğundayım. Ne yana dönsem sen. Elimi neye uzatsam yalnız değilim.
  • https://www.youtube.com/watch?v=dNj33IBCOHI

    Without Words-Jang Geun Seuk

    Kalbimin derinliklerinde hissettiklerimi
    Görmezden gelmeliydim
    Çünkü şimdi bilmiyorum bile
    Gitmene nasıl izin verebileceğimi
    Oh evet… Anlatamayacağım kadar çok acıtıyor
    Sadece uzaklaşmalıydım
    Çünkü sadece yanında duramam
    Çünkü arkadaştan fazlası olamayacağımızı biliyorum, bunu görülmeyecek gibi değil
    Oh evet…
    Çünkü onun olacağı yer senin kalbin
    Tek kelime etmeden bana aşkın ne olduğunu gösterdin
    Tek kelime etmeden kalbim senin adını haykırıyor
    Onu gerçekten sevdiğini bilmek bile sadece beni kırıyor
    Bunu göstermemek yapabileceğim en iyi şey olacak
    Tek kelime etmeden bana çok acı çektirdin
    Tek kelime etmeden yağmurda boğulur gibi hissettirdin
    Ve gerçekten 'sen ve ben” olduğumuza inanacak kadar aptalmışım
    Tek kelime etmeden
    Senin yakınındayken
    Kalbimi duymazdan gelmeliyim
    Gerçi dünyalarımız çakıştığında
    Sakinleşmiyor
    Biliyorum…
    Bir gün gitmene izin vermeyi öğreneceğim
    Tek kelime etmeden bana aşkın ne olduğunu gösterdin
    Tek kelime etmeden kalbim senin adını haykırıyor
    Onu gerçekten sevdiğini bilmek bile sadece beni kırıyor
    Bunu göstermemek yapabileceğim en iyi şey olacak
    Tek kelime etmeden bana çok acı çektirdin
    Tek kelime etmeden yağmurda boğulur gibi hissettirdin
    Ve gerçekten 'sen ve ben” olduğumuza inanacak kadar aptalmışım
    Tek kelime etmeden gerçekten bilemiyorum
    Niçin sana asla elveda diyemeyeceğimi
    Tek kelime etmeden bana aşkın ne olduğunu gösterdin
    Tek kelime etmeden kalbim senin adını haykırıyor
    Onu gerçekten sevdiğini bilmek bile beni acıtıyor
    Bunu göstermemek yapabileceğim en iyi şey olacak
    Tek kelime etmeden bana aşkın ne olduğunu gösterdin
    Tek kelime etmeden kalbim senin adını haykırıyor
    Onu gerçekten sevdiğini bilmek bile sadece beni kırıyor
    Bunu göstermemek yapabileceğim en iyi şey olacak
    Kalbimin derinliklerinde hissettiklerimi
    Görmezden gelmeliydim
    Çünkü şimdi bilmiyorum bile
    Gitmene nasıl izin verebileceğimi
    Anlatamayacağım kadar çok acıtıyor
  • Binbir Gece Masalları “retelling”i olan Gazap ve Şafak kitabına geçmeden önce size bir 11 Gece Masalları anlatmak istiyorum. Kitapla alakalı, bir hayli kısa ve dramatik bir masal kendisi. Okuyucularına şimdiden teşekkürler. Kanalıma abone olmak için- Şey, bu burada denmiyordu tamam tamam. Bunlar hep kitabın yan etkileri.

    Bir zamanlar, sıcak bir diyarda yaşayan genç bir kadın varmış. Çok sıcak bir diyarda, mesela Güneş’e ateş edilen bir yer gibi bir sıcakta falan. Bu genç kadın, bir gece çok sıkılıyormuş ve “okuyamama hâli / reading slump” tehlikesi ile karşı karşıyaymış. Bir hayli naif düşünerek olmayacak bir şeye aldanmış. Herkesin delice severek okuduğu, bir gecede bitirdiği, mükemmel bir kitap hayali: Gazap ve Şafak. Genç kadın kitabı zamanında yakın bir arkadaşına zorla aldırmışmışmış. İkinci kitabı da çıkmışken evet demiş kendine, hadi yapalım şunu dostum. Ve okumaya başlamış. Böylece tam 11 gece 12 gün sürecek çileli bir okuma serüvenine başlamış. Normalde su gibi akıp giden sayfalar, boğazına dolanıyor; heyecanla okumayı beklediği kitap onu sıkıntıdan sıkıntıya sokuyormuş. Bitmiyor ve bitmiyormuş. Bu adeta kitabın adı gibiymiş. Önce gazap ona eşlik ediyormuş. Bu uzun sürecin ardından şükürler olsun ki şafak geliyormuş. Son 68 sayfa kala verdiği çileli yolculuk üç güne yakın sürmüş. Kitabı eline almak istemiyor, okurken gözlerini devirmekten usanıyor ve yılıyormuş. Nihayet 12. Güne geçtiğinde Şafak görünmüş ve kâbus sona ermiş. Genç kadın, bir daha bilip bilmeden kitap okuma fikrinden Allah’a sığınarak kitabı satışa koymuş.

    Evet, yoruma ne hacet diyeceğimiz masalın ardından uzun bir yorum için bilgisayarı kucağıma aldım. Eğer kitaba karşı söyleyecek çok sözüm yoksa telefondan kısa bir yorum hazırlar, ama taşacak bir baraj gibi hissediyorsam bilgisayarı açarım. Mesajı aldınız dostlar, hazırlanın.

    Kitabın delice sevenlerine, orta halli sevenlerine ve daha bilumum sevene lafım yok. Önce bu konuda anlaşalım. Genelde insanlar kitaplara yaptığım yorumları şahsına yönelikmiş gibi algılıyor ve sonunda hikayelerden isimsiz atıflar, engeller, tatsız videolar falan çıkıyor ortaya. Gerek yok arkadaşlar. Hepimizin zevkleri farklı.

    Bu kısmın ardından başlıyorum. Ama nereden başlasam?

    Öncelikle yazarın dilini hiç sevmedim. Doğu kültürünün ne olduğunu biliyor mu bilmem ama eski zamanlarda geçen bir kitap yazıyor ve dili en yumuşak ifadeyle laubali ve güncel dersem beni anlarsınız sanırım. Hikayenin geçtiği zamanın belirsizliği de hep beni bir irite eder. Yahu ben gerçekçi bir dönemi anlatmanı beklemiyorum zaten canparem, sen anlattığın zamanı bil de biz sürekli geçen detaylara bakıp ne diyor ya hu bu insan, güzel insan, tatlı insan diye düşünmeyelim. Mesela size birkaç örnekle ne demek istediğimi söyleyeyim. Horasan’da, eski zamanlarda geçen bir öykü söz konusu. Mumlarla aydınlanıyor, ata biniyor, parşömen kağıtlar kullanıyorlar. Ama “Ah tanrım, kes şunu. / Lanet olsun, cevap ver bana. / Tanrım, sen yardım et. / Hera aşkına! / Tanrılar aşkına/ Bana bir dizi küfür savurup şöyle dedi/” şeklinde replikler görüyoruz. HALİFE olan bir hükümdar söz konusu. HALİFE. Bakın, bu kısma dikkat edin; ADAM HALİFE. Seçimle başa gelmemesini geçtim, adamın dinle alakalı hiçbir şeyi yok. Bu kısımda diyorum, ya çevirmenin tarih bilgisi sıkıntıdaydı ya yazarın. Çünkü arkadaşlar birisi halife kelimesini çok fena yanlış yerde kullanmış. Benim bildiğim halifelik, İslamiyetten sonra başlayan bir yönetim şekli. Kendileri seçimle başa gelir ve şey, bu kısma dikkat edelim: Müslüman olurlar falan. Tabii tarihi savunmuyorum, olması gereken ile olan her daim aynı değil ama sonuçta yozlaşmanın çoğalmasını bırakın Hera vs. diye Tanrılar söz konusu. Yani zaman dilimi??? Halife adını kullanmasa ve kral dese, yönetici dese, ne bileyim başka bir şey dese takılmayacağım da halife deyince beynimde yüzlerce soru işareti oluşmadı diyemem. Neyse, demek istediğim yazarın, yazarlık yönünü sevmedim. Replikler olsun, kurgu olsun, betimlemeler olsun, karakterler olsun…. Ne gelirse aklınıza işte.

    Kısaca konudan bahsetmem gerekirse Şazi, biricik kankisi öldürülünce intikam yemini eden bir kızımız. Hükümdarlar Hükümdarı Halid’in her gece biriyle evlenip gelinler sabahı göremeden öldürülmesinin 75. Gününde falanız. Ve kankisi ölen Şazi, saraya girmeye karar veriyor. Tek bir amaçla: Halid’i öldürmek!

    Dırırım, dırırım, dırırırımmmmmmm.

    Burada müsaadenizle size Şazi’yi anlatmak istiyorum. Bakalım aklınıza kim gelecek?

    Selam ben Şazi. (Şu selam mevzusu beni yerlere yatırırdı da enerjim yok. Arkadaşlar sanıyorsunuz ki Halid bad boy. Hello diyen yavuklusuna Hi bile demez. Ama diyor. O bir JB değil, bunu bilin)
    16 yaşındayım.
    Mü – kem – mel – im.
    Harika, demiş miydim?
    Çok zeki ve cesurum. (Kitabın içinde yüz kez falan yazar bunu kafamıza kakıyor. O çok cesur, çok etkileyici, harika, güzel, çok güzel, acayip güzel, öyle böyle mükemmel değil. Bir gören pişman bir okuyan kdkkkkgf) Neyse.
    Okçuyum. Acayip fena. KOCA HORASAN komutanını ve halifesini ok atarken yenebilecek kadar iyi bir okçuyum. Uzun siyah saçlarım var. Aşk üçgeni içinde yaşıyorum. (Bu kısım da şöyle: 4 yıldır gerçekten ama gerçekten aşık olduğum biri var. Yenisini görünce aklıma bile gelmiyor. Tüh, aslında çok seviyorum, görünce hatırladım da. Tabii yenisi gibi değil. Hiç düşünmedim, pişman olmadım eskisi için ama o benim için geçmiş aşk aslında. Ben artık yeni biriyim ve yeni bir hayatım var. Sertap Erener çok haklı: Yeni bir aşk, yeni bir iş, bir de gülecek yine ben lazım. Anladınız mı? Yani bende bir sorun yok.)
    Ve o meşhum replik: I volunteer! (Ben gönüllüyüm!)
    Bu kısımlarda kıs kıs güldüğüm doğrudur. Fena halde güldüm.
    İşte Şazi böyle bir kız. Ve gönüllü olup saraya giriyor.

    Gelelim Halidcan’a. Ne yazık ki sana pek ısınamadım be dostum. Nefret etmedim ama 25-29 yaş arası tavırların altından 18 yaşında bir veled çıkınca hayal kırıklığı oranım birkaç kat arttı. Tabii ki tüm güncel roman kahramanları 16 ve 18 yaşları arasında gidip gelecek. Bu roman yazmanın altın kuralıdır. Gerisi teferruat. Neyse.

    Halidcan da şöyle:

    Selam, ben Halid.
    Üzgün ve öfkeli.
    Bedbaht ve katil.
    Mutsuz ve ergen.
    Horasan’ın en iyi ikinci silahşoru ve stratejistiyim. (o zamanlar bu kelime çok meşhurdu, kitapta bol bol görebilirsiniz) Ama ok atmayı bilmiyor, strateji kuramıyor, koca Horasan’ı yönetirken genelde deneme-yanılma ve bekleme yöntemini kullanıyorum. Biraz bekleyeyim, bakayım lanet gerçek mi? O yeah, gerçek çıktı. Durun harekete geçeyim. Hop, gördüğüm ilk gelin beni sarstı, bakayım bir şey değişecek mi? O yeah, değişmedi, devam Halid, bastır Halid.
    Gülmem.
    Bad boy gibi görünüyorum ama bad boy değilim, kızlar buna bayılıyor. (Kaşlarını kaldıran çapkın emoji yok mu garson?)
    Bir şarkı vardı, o ben: “Görür görmez seni inan aşık oldum
    Titredim zom gibi aşktan sarhoş oldum
    Çekindim utandım
    Nefes alamadım
    Bakışını yakalayınca dayanamadım
    Gözlerim gözünde hemen yanıma gelince
    Dilim tutulup orada kendimden geçince
    Bir laf bulamadım
    Orada öylece kaldım
    Hadi birazcık cesaret kızım başaracağım”

    İnanmıyorsanız kitabı okuyun, hıh.

    (Ay bir de şeye çok takıldım. Şimdi bu adam her gün evleniyor ama kızları görmüyor. Gıyabında evlilikler bunlar. Ortada bir düğün, nikah vs. de yok da neyse o takıldığım son şey. Kızları görmüyor, eh kızlar da gün yüzü görmüyor ve bu mecaz değil. Derken sırf gönüllü olduğu için 76. Gelini merak ediyor. 75 miydi yoksa? Bu da açlık oyunları göndermesi mi ahsdhfdhfd. Ve tabii adam merak ediyor, ay pardon veled: Ya bu ülkede böyle salaklar da mı varmış? Ölmek için gönüllüyüm falan. Gidiyor, Şazi’yi görüyor ve 75 Günlük istikrarlı katilliği orada bitirmeye karar veriyor. Ulan insan müsveddesi. Neyse ağzımı bozmayacağım. Bilin istedim, yorum bitmişken geri döndüm.)

    Ve bir de Tarık’tan bahsetmek istiyorum. Sonra genel konuşup bitireceğim, söz. Çünkü yorum üç sayfa oldu, sığmayacak diye korkuyorum.

    Selam, ben Tarık.
    Yaşım belirsiz ya da Büşra gözden kaçırdı. İkincisi muhtemel. Dikkatini vermiyordu zaten. Özellikle benim olduğum kısımlarda bir uyku bastırıyordu kıza. Bana sıkıcı, bunaltıcı ve gereksiz adam gözüyle bakıyor. Zalim gız.
    Ben takıntılı aşığım. Çok seviyorum, hem de çok. Tam kalbim geldi ok. Anlayacağınız okçuyum.
    İnanılmaz savunma mekanizmalarım var. Freud bu zamanda olsaydı benimle özel olarak ilgilenirdi. İnkar ediyor, suçu başkalarına atıyor, sevdiğim gıza laf etmek ve onunla ilgili kendime soru sormaktansa sinirlenip başkasını pataklamayı seçiyorum.
    Kitabın en çelişkili karakteriyim. Bkz: Halid’in zaafı Şazi. Adam aşık olmuş. Şaka gibi. Ah Tanrım, buna dayanamam.

    Bir an sonra…

    Şazi’yi o canavardan kurtarmalıyım, canı tehlikede.

    Kocaman bir saray düşünün. Hükümdarların Hükümdarı orada yaşıyor. Herkesin nefret ettiği ama korktuğu bir yönetici. Yani öyle böyle güvenli değildir, anlarsınız ya? Etrafı askerlerle dolu. Bölgenin en iyi 2 silahşoru o sarayda yaşıyor. Onlardan bir tık aşağıda olan 2 meşhur komutan ve onlarca, yüzlerce asker demiş miydim? Heh, ben onların ruhu duymadan HATUN’un (adamlar Türk çıktı, iyi mi? dsjdfkjfkj) odasına girip onunla kaçamak dakikalar yaşayabilecek kadar yetenekliyim. Bu durumda en’ler sıralaması değişir ama kimin umurunda? Ah lanet olsun, Şazi’yi seviyorum.

    En iyi silahşor ile karşılaşmamı Büşra size anlatsın: Tarık elinde ok ile sahneye girer. En iyi silahşor ve stratejist (bu kelime tekrarları sizi bunaltıyorsa kitabı okuyun, görürsünüz tekrarı. İngilizce’nin -re- eki ile ne alıp veremediği var yazarın çözemedim) Rajput karşısındadır. Kılıcını çeker ve gülerek OKA doğru yaklaşır. Çünkü şeye güveniyordur: Oku atamaz. Ve vurulur. Okuyucu şaşkındır: Hani senin beynin? Hani strateji? Hani en iyi??? Yazar konuyu değiştirir. Bu arada Şazi vurulan dostuna göz ucuyla bile bakmayıp odadan çıkar, okuyucu bunu da görmezden gelemez. Sadık, cesur, iyi kalpli Şazi??? Kalbin nerde canım? Yazar ilerlemeye devam eder.

    İşte karakterler böyle. Ay daha da anlatamayacağım ya, bence kitabı neden sevmediğimi, neden acılar içinde okuduğumu anladınız. Uzun lafın kısası kısmına geçiyorum. Gördüğüm en saçma ve detayları en korkunç kitaplardan biriydi. Bir gün ikinci kitap pdf olarak düşerse sırf böyle eğlenerek yorum yapmak için okurum, başka sebeple değil. Feyre ve onun öyküsünden sonra daha kötüsünü okuyamam bu yıl diyordum ama büyük konuşmamak lazım. Ciddi anlamda Feyre’yi aratan bir karakter, kurgu ve akıcılıktı. Sana verdiğim 2 puanı alnının teriyle aldığını anladın mı şimdi Feyre?

    Kitabı kat’i surette tavsiye etmiyorum. Hem sevmedim hem beğenmedim hem de okurken yıl – dım. Bir Kore dizisinde adı bana hep komik gelen ve okunuşu Yulgun olan biri vardı. Okurken ben oydum galiba.

    Sevgiler, saygılar.