• - "Yolun sonu göründü sevgili Bünyamin. Benimle birlikte büyük bir bilgi kaynağı da yok olacak diye çok üzülüyorum. Kastettiğim şey, teşkilatın yıllardır biriktirdiği bilgiler. Uzak ülkelerdeki casuslar merkezden haber alamayacakları için artık dağılıp gidecekler. Hazine odasındaki paraları yağma eden şu zavallılara bak. Eğer kitaplıktaki ciltler dolusu bilgiyi kullanabilecek durumda olsalar, talan ettikleri paranın on katını, belki de yüz katını elde edebileceklerini bilmiyorlar. Teşkilattaki altın ve gümüşten yapılma her şeyi yağmaladıktan sonra burayı ateşe vereceklerini de biliyorum. Koskoca bir beyin böylece yok olacak. Ben ise bir günahkâr olarak ölmüş olacağım. Eğer varsa, ötedünyada bir tek şey hissedeceğime eminim: Utanç. Belki de yıllardır, Kıyametten değil, bu duygudan kaçıyordum. Sana gelince Bünyamin, 'senin Uzun İhsan Efendi'nin oğlu olduğunu ta baştan beri bildiğimden eminsindir muhakkak. Aradığım kişinin sen olduğunu, daha benim hayatımı kurtardığın gün anlamıştım.
  • Hazreti Ömer, halife olduktan sonra Medine sokaklarında dolaşmaya başlamış. Uzak bir mahallede geç bir saatte içinde ışık yanan bir çadır görmüş. Yanındakilere "Dün bu çadır burada yoktu. Yeni gelmiş olmalılar" diyerek o saatte ayakta olduklarına göre içeridekilerin yardıma ihtiyaçları olduğuna karar verip, hal hatır sormak için uğramış. Bir de bakmış ki üç çocuk feryat figan ağlamakta. Ateşin başındaki yaşlı bir kadın ise içine taş doldurduğu kazanı karıştırıp durmakta... Hz. Ömer merak edip ne yaptığını sormuş. Yaşlı kadın kederle cevap vermiş: 
    "Çocuklar aç... Onları yemek yapıyormuş gibi avutuyorum. Uykuları gelince bitkin düşüp ağlamayı kesecek ve uykuya dalacaklar diye umut ediyorum."
    Hz. Ömer sormuş: "Peki neden gidip Halife Ömer'e bu durumu bildirmedin? Belki yardımda bulunurdu. Nereden haberi olsun adamın bundan?" Kadın yanıt vermiş: "Eğer Halife Ömer, şehrinde üç yetimin ağladığından habersiz ise o makamda niye oturup durur ki?"
    Hz. Ömer derin bir acı ve utanç içinde hemen kente geri dönmüş. Bir çuval unu ve bir torba yağı sırtladığı gibi çadıra koşmuş. Yaptığı bulamaç çorbasını çocuklara içirip onları kucağında uyuttuktan sonra kadına "Yarın Halife Ömer'e git. Sana maaş bağlayacak" demiş. Kadın ertesi gün Halife'nin makamına gittiğinde, karşısında bir gece önceki iyiliksever adamı görünce şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibi olmuş ve Hazreti Ömer'in insanlığına, adaletine dualar etmiş...
  • Söylüyorum sana değerli arkadaşım,duygularım dizginlenemez hale gelince mutlu bir kayıtsıZlık içinde yaşantısının çemberinde dönen,günlük geçim derdine düşen,yaprakların sararıp döküldüğünü görünce kışın geldiğinden başka bir şey düşünmeyen böyle bir insanın görüntüsü,içimdeki bütün kargaşayı yatıştırıyor .
  • Serinin ikinci kitabınıda bitirmiş oldum. Valla bu kitapta Alinaya hem uyuz oluyorum, hem küfür ediyorum, hemde helal olsun kız sana diyorum. Ama çoğunlukla zayıflığından şikayet ediyorum. Malyene gelince onada biraz kızmıyor değilim ama adam haklı, sevgilisi normal değil kendini bostan korkuluğu sanıyor herif. Kitaba yeni bir karakter geliyor. Prens dediğimiz arkadaş. Adam zeki çapkın, ukala ve yardımsever. Tony Stark'ın büyülü dünya versiyonu. Ama Karanlıklar Efendisi... Sen nasıl bir psikopat sen nasıl bir .... neyse sakinim. Kitap akıcı arkadaşlar. Yağ gibi akıyor maşallahı var. Amma velakakin bir ara acayip sıkıldım. Kendimi hem Malyenin yerine koyuyorum hem de Alinanın yerine koyuyorum gene sıkılıyorum. Fakat sonlara doğru aksiyon aldı ve noluyo la kitap mı bitiyor demedim değil. Şuan 3. Kitabı baya baya merak ediyorum. Bakalım bizim saf, zayıf ama ne zaman ne yapacağı belli olmayan kızımızın maceraları ne olacak...
  • Kitab-ı Mukaddes’e Göre Barış ve Savaş Anlayışı
    Başta müsteşrikler/oryantalistler olmak üzere hemen hemen tüm hıristiyan batılıların ve batı mukallitlerinin İslâm’a saldırmak için ileri sürdükleri iddia ve ithamlardan biri, İslâm’ın kılıç zoruyla yayılan, kutsal savaş taraftarı, savaşçı bir din olduğudur. O yüzden de müslümanlara barbar demekten çekinmeyen, İslâm hâkim olduğunda gayri müslimleri kıtır kıtır keseceklerini vehmeden veya insanlara böyle gösteren tipler çıkagelmiştir. İslâm’ın kelime anlamının bile selâmet ve barış demek olduğunu, savaşın sebep ve şeklini, cihadın kendi haçlı savaşı kültürlerinin benzeri kutsal savaş anlamında olmadığı, İslâm’ın öldürme ve hücuma dayalı bir savaş anlayışını ne derece değiştirdiğini... anlatmak, konu/kavram dışına çıkmak olacak ve sözü uzatacaktır. Biz batının temel kültürlerinden biri/birincisi olan Kitab-ı Mukaddes’teki savaş ve barış anlayışına kısa bir değinme yapacağız.
    Hz. İsa, İncillerde insan sevgisinden, fedâkârlık ve aftan, her peygamber gibi elbette çokça bahsetmiştir. Ama İslâm’ın savaş anlayışına yanlış ithamlarla saldırırken, İncillerdeki Hz. İsa’ya veya vahye atfedilen savaş, öldürme ve hatta katliâm teşviklerini niye görmek istemiyor ve her iki dindeki ve Kitap’taki hükümleri mukayese etme gereği duymuyorlar diye sorma hakkımız vardır diye düşünüyoruz. Bu konu da göstermektedir ki, bazılarının derdi üzüm yemek değil, bağcı dövmektir: Yani, hakkı arayıp bâtıla tavır almak değil; hakkı bâtıl, bâtılı da hak göstermektir. Luka İncili, Hz. İsa’dan şu sözü nakleder: “Lâkin üzerlerine kral olmamı istemeyen o düşmanlarımı buraya getirin ve önümde öldürün!”1 Hz. İsa’ya isnat edilen bu ifade, onun kan dökme pahasına olsa bile, kral olmak istediğini gösteriyor. 
    İncillerde tanıtılan İsa, maddî imkânlara sahip bulunsa veya Hz. Dâvud veya Hz. Süleyman’ın oğlu ve vârisi olsaydı ne yapardı, bilmiyoruz. Aynı anlamdaki ifadeyi Pavlus da belirtiyor: “Çünkü bütün düşmanları kendi ayakları altına koyuncaya kadar, onun saltanat sürmesi lâzımdır.”2 İsa’nın diğer bir sözü, daha dikkat çekicidir: “Yeryüzüne selâmet getirmeğe geldim sanmayın; ben selâmet değil, kılıç getirmeye geldim. Çünkü ben adamla babasının, kızla anasının ve gelinle kaynanasının arasına ayrılık koymaya geldim. Adamın düşmanları kendi ev halkı olacaktır.” 3
    Kur’ân-ı Kerim’de şu hükmü görüyoruz: “Dinde zorlama yoktur.”4; “De ki: ‘Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”5Peygamber, dini tebliğle mükelleftir; birini dini kabule zorlamaya değil. Savaşa gelince, Kur’an şöyle emrediyor: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez.”6 Savaşla Hz. Muhammed (s.a.s.) hiçbir zaman devlet kurma, kral olma veya bir başka dünyevî çıkar sağlama gayesi gütmemiştir. İslâm’da savaş sadece Allah için yapılır, bu da hakkı/dini müdâfa halidir. Bu âyeti takip eden âyet ve dinsizleri öldürmeye cevaz veren âyetler, sadece kendilerine karşı harp ilân edilmiş ve savaş açılmış düşmanlara, yani savaşçılara karşıdır ki, savaşa katılmayanlar bunun dışında tutulmuştur. Haksız yere bir cana kıyanın bütün insanları öldürmüş gibi olacağını Kur’an belirtir. 7 
    İslâm, kesinlikle ve hiçbir şekilde katliâma ve mecbur olunmadığı (müdâfa özelliği olmayan) hallerde öldürmeye cevaz vermez. Bir de Kitab-ı Mukaddes’teki şu ifadelere bakalım: “Ancak Tanrı’nın Rabbin miras olarak sana vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın; fakat onları, Hittîleri ve Amorîleri, ve Kenanlıları ve Perizzîleri ve Hivîleri ve Yebusîleri Tanrın Rabbin sana emrettiği gibi tamamen yok edeceksin.”8; “Orduların Rabbi şöyle diyor: Amalek’in İsrail’e yaptığını, Mısır’dan çıktığı zaman yolda ona karşı nasıl durduğunu arayacağım. Şimdi git, Amalek’i vur ve onların her şeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür.”9 Görüldüğü gibi, katliâm için gösterilen tek sebep, intikam duygusunu tatmindir. Bunun gibi daha birçok örnek verilebilir.


    1                     Luka, 19/27

    2                     Pavlus’un Korintoslulara 1. Mektubu, 15/25

    3                     Matta, 10/34-36

    4                     2/Bakara, 256

    5                     109/Kâfirûn, 6

    6                     2/Bakara, 190

    7                     5/Mâide, 32

    8                     Tesniye, 20/16-17

    9                     1. Samuel, 15/2-3
    Ahmed KALKAN Hıristiyanlık ve Yahudilik İtikad Kavramları Serisi 16~
  • İnsan kaybedince anlar diyorlar ya, epey doğrudur. Sahip olduğumuz her şey ama her şey -canlı ya da eşya- bir gün yitince kıymete biniyor. Geç kalıyoruz her zamanki gibi. Refik Halid Karay, "Bazı ufak tefek, hiçten şeylerin hasretini nasıl çekiyorum?" diye soruyor. Kıymet bilmek mühimdir sevgili okur. Var olun. Başak Kablan - Önce Hayallerim Öldü Sonra Babamİnkılap Yayınları, s.10-13 

    Bir yerde duymuştum, “Ailelerinin ölümü çocukların o kadar umurunda değildir.” diye. Zaten çocuklar sık sık düşünür ölümü. Kız çocukları; “Annem ölse de ayakkabılarını rahat rahat giysem, makyaj eşyalarıyla makyaj yapsam.” , “Babam ölse de sabahlara kadar televizyon seyretsem” der. Bunu duyduğum zaman çakılmıştım oturduğum yere. Artık koca bir kadındım. Bu gerçek beni 27 yaşında saklandığım yerde buldu. Gözüne el feneri tutulan bir suçlu gibi elimi kaldırdım. Yıllar sonra bu gerçeği itiraf ettim:
    Küçük bir çocukken babam sürekli TRT4’teki Türk sanat müziği kanallarını izlediği için onun ölmesini çok istedim. Babam ölse, ben de rahat rahat "Biri Bizi Gözetliyor” izlesem dedim; ama gerçekten babamı çok sevdim ve onu ben öldürmedim, dedim. Bana dönüp, "Sorun değil" dediler. "Çocuklar böyledir, umursamazlar, çocuklar bencildir. Sadece çocukların bencillikleri yanlış anlaşılmaz, ayıplanmaz. Çocuk herkesin ölümünü normal karşılar. Normal karşılamayan kültürler ve yetişkinlerdir." dediler. En derinime sakladığım, vicdan azabı çeken o çocuğu yıllar sonra buldular, başını okşayıp affettiler. 
    Bize ağıtı ve acı çekmeyi öğütler kültürlerimiz. O yüzden Avrupa'dakilerin ölümü karşılama şekillerini anlayamayız. Çünkü biz kendimizi yerden yere atarız. Bir gösteridir bizim için. Ölümüne bir gösteri. Bu gösteriyi çocuklara izletmezler. Korkmasınlar diyekaçırırlar çocukları ölüevinden. Çocukları ölüm gerçeğinden kaçırdıkça kendimiz de kaçarız. Belki ölme ihtimalimizi uzaklaştırırız, kim bilir. Ölümü bilmediğin inanmadığın bir yerde ölebilir misin? Çocukları ölme ihtimalimizle korkutur sonra ölmememiz için dua etmelerini isteriz. Neden? Çünkü çocukların duaları kabul olurmuş. Çakallığa bak sen! 
    Geçtiğimiz günlerde yanıma altı yaşındaki yeğenim geldi. "Teyze" dedi, "Duyduğuma göre çocuk yapmayacakmışsın. O zaman sen ölünce bütün malın mülkün yeğenlerine kalacak dimi, yani bizim olacak." Henüz okumayı sökemedi ama miras hukukunda uzman, maşallah! Evet dedim, bütün her şeyim sizin olacak. Hatta ben ölene kadar daha çok ev alırım, sen o yüzden dua et ben zengin olayım sana daha çok şey bırakayım. Bu da benim çakallığım işte. Onun için normaldi bu. Dokunmadım hayaline, umuduna. Ben ölürsem hiç üzülmeyecek misin zalimin evladı demedim mesela. Bu korkuyu içine salmaya gerek yoktu, Beni öldürüp, benim evimde, benim kıyafetlerimle hayal ediyordu kendini, mantıklıydı, ben de olsam aynısını yapardım. 
    İnsan en çok kendi ölümüne ağlarmış. Bu cümleyi ilk okuduğumda da vurulmuştum. Çünkü ben de zaman zaman oturur kendi ölümümü ağıtlar yakar ağlardım. Bir keresinde, ergenliğimin doruk noktalarını yaşadığım bir zaman dilimiydi, oturdum ve sabaha kadar ölümümüdüşünerek ağladım. O kadar çok ağladım ki gözüm, yüzüm her tarafım şişti. Ergenlikten olsa gerek; aynadaki yansımama bakıp yüzüm şişken ne kadar güzel olduğumu düşündüm. Az önce cenaze namazımı kıldıran, bütün akrabalarımı arkamdan salya sümük ağlatan ben, şimdi güzelliğim üzerine hülyalara dalmıştım. İnsana en çok kendi ölümü koyar. 
    Her ne olursa olsun babanın ya da annenin ölmesi, sana acayip bir karizma katar. Bir hikayen olur. Hayatından insanlar çıkar. Okulda adını babası olmayan çocuklar hanesine yazarlar. İlk önce zoruna gider bu olan biten. Devletin gözünde bile yetimsindir. Sana para verir, ayrıcalıklar tanır. İlk zamanlar kaçtığın, kimselere söylemediğin babasızlık, devletin verdiği çeyiz parası olur. 
    Babası olan kuzenlerin, sen evlerine gitmeden önce anneleri tarafından uyarılır: "Sakın babanla samimi olma, hatta babana baba bile deme!" 
    Ne desin çocuk, Kemal mi! 
    Sen misafirliğe gidersin çocuklar bir sana bakar bir babalarına. Aradaki ilişkiyi kurmaya çalışır. Sen bir babaya bakarsın bir önüne. Bir gün bir kuzenim yanıma geldi, "Annem, sen gelince babamdan uzak durmamı söylüyor. Söyle babama ne yapacaksın?" diye sordu. Böyledir... Senin baban ölür birçok kişinin travması olur. 
    Baban ölür ve bunu her zaman, her yerde koz olarak kullanabilirsin. Artık acı hanene bir acı daha eklemişsindir, hem de en afilisinden. Belki bir gün bir kitap yazarsın kitabın ilk hikâyesi bu olur. 
  • Gölgesinde otur amma,
    Yaprak senden incinmesin.
    Temizlen de gir mezara,
    Toprak senden incinmesin.

    Yollar uzun, yollar ince,
    Yol kısalır aşk gelince,
    Yat kurban ol İsmail’ce,
    Bıçak senden incinmesin.

    Burdayım de ararlarsa,
    Doğru söyle sorarlarsa,
    Tabutuna sararlarsa,
    Bayrak senden incinmesin.

    İl göçsün göçtüğün vakit,
    Yol yansın geçtiğin vakit,
    Suyundan içtiğin vakit,
    Kaynak senden incinmesin.

    Toz konmasın sakın sana,
    Hakkı geçer halkın sana,
    Gücenmesin yakın sana,
    Uzak senden incinmesin.

    ~Abdurrahim Karakoç~