• "Sana gel diyemem. Sana gel diyemem diye yazmak bile öyle acı geliyor ki.."

    Nazım Hikmet Ran
  • Bir baba düşünün. Arasında kızı ile uzak mesafeler.. Her şeye rağmen vazgeçmeyen bir baba. Zeynep'inden vazgeçmeyen bir baba.. Mektupları 1 ay sonra bile gelse hatta bazen gelmese bile yazmaktan vazgeçmeyen bir baba..

    Şair Metin Altıok, çok vahşet bir olay sonrası aramızdan ayrıldı. Bilinir.. Eli titrerken kızına mektup yazmak için daktilo kullanmış çoğu zaman. Hastayken bile kızını düşünmüş. 1 hafta hastanede ilaçlar, serumlar ile ayakta dururken, hastaneden çıkar çıkmaz kızına özürlerini bildirmek ve durumu anlatıp, kızının kendisine kırılmaması için adeta yalvarırcasına bir mektup yazan bir baba..

    "Benim özlemimi ancak sana sarılmak, şöyle dolu dolu kucaklamak giderir. Bu da ne yazık ki şimdiye kadar çok az nasip oldu bana.." Çocuğuna bir kez daha sarılmak istedi ama mektuplar bakılırsa bunu ancak 5 senede bir gerçekleştirebilmiş.. Sürekli aksilikler aksilikler aksilikler.. Her şey üst üste gelmiş. Kızına daha iyi bir yaşam sunmak için, Bingöl'e gitmiş..

    Kızı biraz umursamaz gibi davransa dahi yine de baba yüreği.. Dayanamamış naif şair. "Beni bağışla. Hayat bazı duygusuzların sandığı gibi düz değil. Hele bir şair için iki tarafı keskin bir kılıç. Kendinle ve içinde yaşadığın ortamla boğuşmak ve yenilmemek. Bu da
    insanı oldukça yıpratıyor" işte bu sözler bildiriyor acılarını..

    Bir şairi anlamak için onun özel hayatına inerseniz canınız çok yanar. Bunu bu kitap ile çok daha iyi anladım. Metin Altıok sevgisi gibi sevgileriniz olsun.. Keyifli okumalar..
  • Alamut||VLADIMIR BARTOL(Kitap Yorumu)
    ..
    Herkese merhabalar! Arayı fazla açmadan geleyim dedim. Çok sevdiğim bir kitabın yorumu ile karşınızda bulunmaktayım. Sizleri daha fazla merakta bırakmadan yoruma geçelim. E hadi buyrun aşağıya ⬇
    ...
    Alamut kitabını daha önce okumadığım için kendime ne kadar kızdım anlatamam. Keşke daha önce okusaymışım. Niye kitabı okumakta bu kadar geciktim inanın bende bilmiyorum. Kitap beni kendine hayran bıraktı,sizde de aynı etkiyi bırakacağını düşünüyorum. Kitabın diğer ilginç tarafı yazar türk değil,ee ne var bunda diyorsunuz. Ama olay İran'da geçiyor(yazarın kendisi Slovenya'lı). Hasan Sabbah ve Selçuklu arasında yaşanan olayları anlatıyor. Yani yabancı bir yazarın böyle bir konuyu ele alması dikkat çekici doğrusu. Gerçi yazar, kitabını yazmak için 10 yıllık bir araştırma yapmış.Kitabını yazdığı dönemde yaşadığı yerin kırk kilometre kadar kuzeyindeki Avusturya,Nazi işgaline maruz kalırken ,altmış kilometre kadar batıda kalan diğer sınırda ise İtalyan faşistler Trieste'de Sloven azınlığa karşı etnik temizlik hareketine girmişlerdi. Yazarın bu kitabı yazarken kitleleri etkisi altına alan siyasi ideolojilere eleştiri olarak yazdığını düşünüyorum. Ancak yazar kitabı yazdığı dönemde beklediği ilgiyi pek görememiş. Ama şu an en meşhur kitabı. Kitap hakkında teknik bilgilere degindigimize göre konusundan bahsedebiliriz artık.Ilk başlarda biraz durağan ilerlese de sonrası müthiş bir hızla ilerliyor. Özellikle romanın son yarısı nasıl bitti anlamadım bile.Kitap Hasan Sabbah'ın,insanların inancını kullanarak bir grup insana neler yaptığını anlatan bir tarih öyküsü. Hasan Sabbah,"Bilinmeyenden herkes korkar,o yüzden kitleler yalan da olsa bilinene inanma eğilimindedir", düşüncesiyle hareket ederek inanılmaz olaylara imza atmıştır.Kitap inancın insanları uyutmak için ne kadar güzel bir araç olduğunu çok güzel vurgulamaktadır.Ayrıca Hasan Sabbah'ın zekası beni benden aldı. İnsan psikolojisine o kadar hakim ki, adeta insanları parmağında oynatıyor. Hedeflediği şeye ulaşmak için hiçbir engeli önünden kaldırmaktan tereddüt etmiyor(kendi oğlu dahil).20 yıl sabırla asla vazgeçmeden planını uyguluyor.
    Sabbah,gerçekten insanların hatta şeytanın bile aklına gelmeyecek planlar yapıyor. Olaylar karşında o kadar soğukkanlı ki,insan e yuh artık bununda mı düşündün falan diyor okurken. Eğer kitabı hala okumadıysanız ve tereddütleriniz varsa ben kitabı hemen alın okuyun derim. Veya okumayı bekletiyorsanız da hiç vakit kaybetmeden okumanızı tavsiye ederim. Şimdilik bu kadar kendinize iyi bakın, hoş kalın hoşça kalın. Bol kitaplı günler!. Ha unutmadan keyifli okumalar dilerim. Biliyorum,ever evet çok bunalttım .Şuraya birkaç alıntı bırakıp kaçıyorum. .. . **" İnsan hayatının tamamını dört duvar arasında geçirebilir. Kendisini tutsak kabul etmediği sürece tutsak sayılmaz. Ama kainatın sonsuz büyüklüğünü,milyonlarca yıldızı, galaksiyi görüp onlara asla erişemeyeceğini bilen biri için koskoca dünya hapishaneden farksızdır. İdrak ettikleri şey zamanın ve mekanın tutsağı haline getirir." .. .** "Ancak zerre kadar bilginin efendisiyiz. Kalan sonsuz büyüklükteki bilinmezliğin kölesiyiz." .. .** "Onlar için mutlulukların en büyüğü olan şey sende dehşet uyandırıyor olabilir. Lakin sana sınırsız mutluluk veren bir şey de bir başkasına tahammül edilemeyecek derecede sıkıntı yaratabilir. Hiçbirimiz hadiseleri her açıdan değerlendiremeyiz."
  • Nick Vujicic'in bir konuşmasını yazmak istiyorum. Umarım okursunuz. (Gelişim Kütüphanesi)

    Hayatta öyle anlar vardır ki... yıkılırsın! Ve yeniden doğrulmak için gücünün kalmadığını düşünürsün. Bir maske takarsın, okula gelirsin, her şey yolundaymış gibi davranırsın. Ama öyle değildir. Eve gidersin, yatağa uzanırsın. Kimse sana bakmazken hiçbir duygunu gizlemek zorunda değilken, sen kendinsindir. Ve korku içeri girer... Bilirsin ki o korku eve girdiğinde içinde yeşeren korkudur. Belki de dağılmış bir yuvadır orası. Hayatında şüphelerin vardır belki de. Belki kesin olarak bilmiyorsundur. Bu gelecekte olacak ve seni korkutuyor. İnsanların senin hakkında düşündüklerinden korkuyorsun belki. İnsanların senin hakkında ne dediklerinden... Ve bu korku elini kolunu bağlıyor. Bugün sana şunu sormak istiyorum: ''Umudunun olduğunu düşünüyor musun?'' Ve meselede bu. Yeniden doğrulmam imkansız olmalı. Ama değil! Ayağa kalkmak için 100 defa deneyeceğim. Başaramayıp vazgeçersem, ayağa kalkabilir miyim sence? Fakat başarısız olup tekrar denersem. 'Denediğim sürece benim için her zaman ümit vardır.' Ve vazgeçene kadar... bu bir son değildir. Hâlâ bir umut vardır.Bugün sana anladığımı söylemek için burada değilim. İstismar edilmenin ne demek olduğunu bilmem ben. Yeme bozukluğunun veya yıkılmış bir ailenin ne hissettirdiğini bilmem. Nasıl hissettirdiğini bilmem ben! Ama kırılmış bir kalbe sahp olmanın nasıl hissettirdiğini iyi bilirim. Yalnız olmanın ne hissettirdiğini bilirim. Hepimizin dertleri var. Hepimiz o şeyi bulmaya uğraşıyoruz. O mutluluğu, onu bulabilirsin. Kendini açık bir alanda hayal et. Hiçbir binanın veya evin olmadığı ve üstünde bir fıtırna var. Bu fırtına hayatındaki durumu temsil ediyor. Ne derdin olduğunu kimseye söylemiyorsun. ''Çünkü her şeyden önce seni anlamayacaklar. Aynı zaman da sana yardım da edemeyecekler.'' Fırtınadasın, dizlerin üzerine çökmüşsün, üşümüşsün, bitap düşmüşsün. Yolun sonunda olduğunu düşünüyorsun. Hâlâ burada mısın? Sen hâlâ buradasın. Hadi yap şunu! Uyan hadi! Kucakla onu dostum! Yaşa! Hayatında ne yapmak istiyorsun?
  • Ne balığın yeri akvaryum ne kuşun yeri kafes...
    Herkesin bir vatanı var benimki sensin...

     


    Küçük bir mucize istiyorum. Senin yanımda olduğun ve benim sadece sana ait olduğum bir mucize. İkimiz için yazılmış ama ikimizin de okumadığı bir kitap, bize birbirimizi anlatan ama dinlemeye korktuğumuz bir şarkı ve hiç bakmadığımız ama içinde sadece ikimizin olduğu bir fotoğraf olsun istiyorum.



    Senin hikâyende kendime bir yer arıyorum. Belki de ikimiz için yeni bir hikâye yazmak istiyorum. Mutlu olsam da olmasam da bu benim hikâyem demek istiyorum. Bu dünyada tek bir hayat yaşayacaksak eğer ve sonunda biten bizim hikâyemiz olacaksa yaşadığımız hikâye de bize ait olmalı...

     


    Bir sokak arasında tuttun ellerimi, ki ben buna bile hazır değildim. Gözlerin gözlerimdeydi. "Ömrümü vereceğim kadın sen misin?" der gibi baktım. "Sen benim için yaratıldın" dedin gözlerinle. O sessizliğin içinde gözlerimizle konuştuğumuz ne varsa gökyüzüne not olup uçtu ve biz bir mucizeye inanıp sonsuz bir hikâye olmak istedik.
  • Eğer o korkunç ruhun sorduğu bu üç sorunun kitaplardan hiç iz bırakmadan yok olduğunu düşünmek mümkün olsaydı, hatta bir örnek, bir deneme olsun diye böyle bir şeyi aklımızdan geçirmek mümkün olsaydı, o soruları yeniden icat edip, yazmak ve tekrar o kitaplara geçirmek gerekseydi, bu iş için de dünyadaki bütün akıllı insanlar, devlet adamları, din bilginleri, bilim adamları, filozoflar, şairler bir araya getirilip, onlara: ‘Bize üç soru bulun, ama bunlar öyle sorular olsun ki, oluşumun bütünlüğünü olduğu gibi kavramaktan başka ayrıca üç sözle, üç cümleyle insanlığın ve dünyanın geleceğini özetlesin,’ denilseydi, sanıyor musun ki, dünyanın bir araya getirilen bütün bu bilimi, derinlik ve etki bakımından gerçekten o güçlü ve zeki ruhun sana çölde sorduğu o soruların derinliğine ve gücüne eşit olacak üç soru bulabilir?
  • Sevgili Bilge,
    Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanmadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım.