• Şerife Nur Akpunar
    Şerife Nur Akpunar Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton'u inceledi.
    NEVA BULVARI
    Yazar Neva Bulvarı'nı öyle bir betimlemiş ki Petersburg’a gidip Neva bulvarını adım adım dolaşmış kadar oldum. Bulvar bizdeki en kalabalık cadde olması nedeniyle okuyan herkese eminim İstiklal Caddesi’ni anımsatmıştır. Bu caddede herkes en güzel hallerini birbirlerine sunma derdindeler. Sosyal medyada insanların hayatlarını yansıtma şekline benzettim ben bu durumu. Herkesin orada bulunma amacı farklı ama herkes ortak bir noktada toplanıyor, beğenilme arzusu etrafında. Hikâyenin okuduktan sonra bende bıraktığı diğer bir hissiyat ise herkesin aslında göründüğünden ne kadar farklı olduğu. Ressamımızın peşinden gittiği kadının daha üst zümreden, zengin birisi olduğunu düşünürken, teğmenin peşinden gittiği kadını ise daha kolay elde edilebilecek bir kadın olarak düşünmüştüm. Fakat aslında durum tam tersiydi. Ressamımızın âşık olduğu kadın para karşılığında birlikte olabileceği bir kadın çıkmışken, diğer kadın evli bir kadındı. Bir kez daha önyargılarımı çarptı yüzüme bu durum. Ayrıca Gogol’un “Kadından güzelliği alın! Kendisine sevgi değilse de saygı duyulmasını sağlayabilmek için erkekten yirmi kat daha fazla akıllı olması gerektir.” sözüne değinmeden geçemeyeceğim. Bu kadar sabit düşünceleri olan, aşırı saçma bir tespitte bulunan yazarın önyargıları demek ki benim önyargılarımdan çok daha fazla.

    BURUN
    Gogol'dan bir garip bir hikâye. Burun. Sabah kalktığında burnunun yerinde olmadığını gören adamımız Kovalev (ben voldemort demeyi tercih ederim :d) burnunun peşine düşer. Onu aramak için ilan vermeye dahi kalkar. Karakterimiz, hiyerarşiye çok değer veren, gözü sürekli makamda mevkide olan, insanlara verdiği değeri unvanlarına göre belirleyen bir adam. Unvanları o kadar önemsemesinin sonucu olarak dilinden düşmediği bir 1. Dereceden memur dulu kadınla, 3. Dereceden kurmay subay dulu kadın var ki her onların adını andığında “yeter be adam yeter” diye bağırma isteği geldi. Hikayede yazar burunu, karakterimizin saygınlığını belirleyen bir metafor olarak kullanmış. Karakterimiz onu kaybettiğinde bütün saygınlığını kaybettiğini düşünüyor, çünkü karakterin saygı kavramı çok boş. Burnunu kaybettiğinde tek düşündüğü şey üst mertebeden müşterileri ve onların gözü önünde saygınlığını kaybedecek olması. Nitekim burnunu bulduğunda da burnu 3. Dereceden memur kıyafeti giymiş diye kendi burnuyla bile çekinerek konuştuğunu görürüz. Sırf unvanı var, güzel kıyafetleri var diye buruna inanılmaz bir saygı gösterir.
    Yazar burun üzerinden çok güzel bir toplum eleştirisi yapmış anlayacağınız. Sözlerini de “Kabul etmek gerekir ki pek çok yerde pek çok anlamsızlıkla karşılaşıyoruz... Öte yandan, şöyle derinlemesine düşünecek olursanız, apaçık belli ki bu işin içinde bir iş var ve de bütün bunların bir anlamı... Kim ne derse desin, dünyada bu türden şeyler oluyor, çok seyrek de olsa oluyor.” diyerek bitirmiş. Gerçekten de dünyada çok var bu türden şeyler…

    PORTRE
    Hikâye kıskançlığın, hasetin insanı nasıl tükettiğini, nasıl ölümcül bir hastalık olarak insanın benliğine yapıştığını ve eninde sonunda gözlerini, elinde ne var ne yok aldığı insanın hayatına diktiğini yüzümüze çok çarpıcı bir şekilde vurmuştur.
    “Manevi huzur mu yoksa maddiyat mı önemlidir? Dünyevi zevkler arasında kendimizi kaybetmek bizi tatmin eder mi?” Hikâye bu sorularla bize paranın mutluluk getirip getirmediğini de sorgulatmıştır. Yeteneklerimizin bizi nereye götüreceğini iyi analiz etmemiz gerektiğini, onlara ne ölçüde sahip çıkmamız gerektiğini önemle vurgulamıştır.
    Ayrıca yazar, yeteneği olduğu halde bu yeteneği şan, şöhret ve servet uğruna körelten sanatçılara çok güçlü bir eleştiri yaparak sanatçının saf, temiz, her türlü kötülükten uzak kalması gerektiğini savunmuştur. Sanatçının ruh hali kirlendiğinde tuvalin çok daha fazla kirli görüleceğini hissettirmiştir bizlere. Ki hikâyenin alt metninde yazar, portrelerin hangi ruhla yapıldıysa o ruhu yansıttığına olan inancını bizlere geçirmiştir. Asyalı kıyafet giyen tefecinin portresini çizen sanatçı, portreyi adamın yüz çizgilerinden ve gözlerinden çok etkilenerek adeta büyülenerek yapmıştır ve resmini yazarın deyimiyle doğayla büsbütün uyum içerisinde yaratmıştır. Resmî yaparken büründüğü ruh halinin kasvetli ve korkmuş olması belki de resme bakan herkesin bu duygulara sürüklenmesinin temel sebebidir. Hâlbuki aynı sanatçı kendini kapatıp bir aziz gibi yaşayarak kendini tüm dünyevi kötülüklerden arındırdığında yaptığı İsa’nın doğumu tasviri ile insanlarda nasıl da biz mucize etkisi yaratmıştır. Resimdeki yüzlerden yayılan kutsal hava bakan herkesi büyülemiştir. Bunun nedeninin, sanatçının resmi yaparken büründüğü hissiyat olduğu kesindir.
    Nitekim yazar sanatçının huzur dolu ilahi bir tutkuyla sanat yapması gerektiğinin altını iyice çizmek için bu düşüncelerini portreyi çizen sanatçı aracılığıyla dillendirmiştir. “Neyin var, neyin yoksa sanat uğruna feda et: onu her zaman tutkuyla sev: Dünya hırsı kokan bir tutkuyla değil, sessiz, dingin, huzur dolu ilahi bir tutkuyla! Bu ilahi tutku olmadan insan dünya üzerinde yükselemez ve insanlara huzur veren büyüleyici sesleri çıkaramaz. Çünkü yüce sanat yapıtının yeryüzüne inmesi, herkese huzur, sükûn vermek içindir. Onun ruhta yarattığı şey sızlanma değildir; çünkü ezgili dualar mırıldanarak sonsuzcasına Tanrı’ya doğru akan bir ırmaktır o.”

    PALTO
    Gogol’dan bir muhteşem eleştiri daha. Hikayeyi çok çok beğendim. Karekterimiz Akaki Akakiyeviç yeni bir paltoya sahip olduğunda en az onun kadar sevinip, acaba paltosuna bir şey mi olacak korkusu yaşadım her sayfada. Keşke hiç yaşanmasaydı fakat maalesef tahmin ettiğim gibi oldu, paltosu çalındı ve en az karekterimiz kadar kahroldum.
    Karekterimizden biraz daha ayrıntılı bahsetmek gerekirse iş arkadaşlarının kendisiyle dalga geçmesine, zorbalığa giren şakalarına, aşağılamalarına tepki vermeyen, sessiz, sakin, etrafındakilerin onu silik biri diye tanımlayabileceği bir memur kendisi. Hayattaki tek uğraşı ona verilen yazıları temiz çekmek. Hayatının sıradanlığına alışmış bir insan, hatta öyle ki müdürü ona daha basit ama daha değerli bir iş verdiğinde dahi bu sıradanlığı bozmamak adına tekrar yazıları temize çekme görevine devam etmek istemiş. Yani hayatında olağanüstü hiçbir durum olamayan, gözlerinde yaşadığına dair bir ışıltı olmayan, ruhu olduğuna bin şahit gerektiren bir adam. Ta ki bir hayat amacı belirleyene kadar. Yeni bir palto alabilmek. Bu amaç uğruna çok kararlı bir yapıya bürünüp, hayatında alışmış olduğu çoğu şeyi değiştiriyor. Artık bir amacı olduğu için, bu amaca yaklaştığı her gün gözlerine bir ışıltı geliyor, yüzünden ve duruşundan siliklik ve sünepelik hızla kayboluyor. Ve amacına ulaştığında belki de hayatının en mutlu gününü yaşıyor. Nitekim paltosu çalındığında da elindeki her şey alınmış gibi hissediyor, eski ruhsuz halinden daha kötü bir ruh hâline bürünüyor. Çünkü eskiden ruhsuz olan adam yeni bir palto umuduyla ruh kazanmış, paltosunun elinden yitip gitmesiyle de kazandığı o ruh paramparça olmuş durumda.
    Yazar, Akaki ve palto ilişkisi üzerinden bir insanın hayat amacı edinmesi durumunda nasıl da hayata sıkı sıkı bağlandığını çok başarılı bir şekilde yazıya dökmüş. İnsanın elinden bu hayat amacının alınması durumunda da nasıl eskisinden de kötü bir duruma düşebileceğini çarpıcı bir şekilde anlatmış. Ayrıca yine sağlam bir bürokrasi eleştirisi yaparak aynı iş yerinde çalışan insanlarda dahi var olan gelir eşitsizliğine, üst mevkidekilerin alt mevkidekileri canları isteyince ezebilmesine lanet okutturmuştur.
  • "Ve bizler, size inat var olmaya devam edeceğiz. Evet biz siz ayrımı yapıyorum; çünkü siz KATİLSİNİZ!"

    Aşağıdaki yazıyı, Twitter'da "kült ablası" lakabıyla yazan bir profil paylaşmış. Kendisine teşekkür ediyorum.

    EVET, HİÇBİR LİNÇÇİNİN, YARGISIZ İNFAZCININ, İNSANLARI ALÇAKÇA HEDEF GÖSTEREREK İNTİHARA AZMETTİREN HİÇBİR YARATIĞIN BAHÇESİNDE ÇİÇEK AÇMASIN.

    "Merhaba herkese.

    Sibel'i vaktinde yakından tanıyan birisi olarak birkaç kelam etmek istiyorum size. Özellikle de kalpsiz, merhametten yoksun ve ön yargı dolu düşünceleri olanlarınıza... Bugün haberi gördükten sonra hunharca ağladım. Son fotoğraf gözümden gitmedi. Sakinleştirici alıp uyudum. Hiçbir habere bakmadım. Yarım saat önce komşuya geldim, o söyledi Twitter'ın ne kadar acımasız olduğunu... Bir bakayım dedim. KANIM DONDU. Biz ne ara bu kadar gaddarlaştık? Dayanamayıp yazmak istedim ben de...

    Bursa'da üniversite okurken sivil toplum alanında çalışıyordum, Sibel'le tanışmamız bu sayede oldu. Yalan olmasın, 2-3 sene kadar önceydi sanırım. Belediyenin psikolojik danışmanlık hizmetinden yararlanıyordu kendisi. Psk. Danışman da yakın bir arkadaşımdı zaten.

    Gel zaman git zaman Sibel beni orada gördükçe benimle yakınlaşmaya başladı. Çok saf, hor görülmüş, gerçekten bir insanın duymaması gereken sözleri gerek ailesi gerek akranları tarafından duymuş bir kızdı. Sosyal medyadan takipleşmeye başladık sonra...

    Seansa geldiği yer benim yaşadığım yere yakın, ailesiyle yaşadığı yere uzaktı. O yüzden seansa gelmeden önce bana yazardı müsait miyim diye... Seans sonrası yürüyüş yapardık, konuşurduk; Sibel defalarca benim evimde yemek yemiş bir insandı. Hayatını anlatırdı bana.

    Sibel şiiri çok severdi, ezberinde bir sürü şiir vardı. Divan Edebiyatı mı Cumhuriyet Dönemi mi tartışmasını çok yapardık. Edebiyat âşığı birisiydi, kitaplardan konuşmayı çok severdi. Eminim sizin hayatınızda gördüğünüz kitaplardan daha çoğunu okumuştur sığdırdığı hayatına.

    Bir erkek arkadaşı vardı, çok sevdiği... Onu anlatırdı. Diyemezdim tabii, "Adam seni kullanıyor," diye. Kibarca gözünü açmaya çalışırdım. O kadar sevgi görmemişti ki, inanırdı gerçekten ona el uzatan herkese... Çok saf bir kalbi vardı Sibel'in.

    Bir gün çorba yaparken, adama yazdığı şiirleri okumuştu bana hatta. Adamın onu terk ettiğini anlatıp ağlamıştı kucağımda. "KİMSE BENİ SEVMEYECEK BİLİYORUM. KİMSE BENİ SEVMİYOR; ABİM BİLE, AİLEM BİLE..." diyerek hem de...

    Bana üniversite hayatının nasıl olduğunu sorardı hep laf arasında. Ortaokulda yaşadığı zorbalıkları anlatırdı. Lisede, beden eğitimi dersinde, soyunma odasındayken kızların Sibel var diye soyunmadığını, kendisini dışarı çıkarttıklarını anlatırdı.

    Evime çok insan gelip gidiyor mu diye sorardı; üniversitede arkadaşlar gerçekten arkadaş mı diye sorardı. Sanat tarihine ve yakın tarihe çok meraklı ve ilgili biriydi Sibel. Çok kültürlüydü. Bulduğu her şeyi okumak isterdi. Kütüphaneye giderdi. Felsefeye ilgisi vardı.

    Şimdi burada Meryem Ana ayaklarına yatmayın, şov yapmayın Sibel cinsel içerikli şeyler paylaştı diye... Hepimiz seks nedir, cinsellik nedir merak ettik. Sibel de bizim gibi merak ediyordu, bu konularda da konuştuk çok. Hiçbir insanın, hiçbir kadının cinsel hayatı sizi İL Gİ LEN DİR MEZ.

    Sibel de kendi bedenini tanımaya başladığı yaşlardaydı. Okulda (okul dediğim şey LİSE) akranlarının gelip O'na, "Çok çirkinsin, seni kimse .ikmeyecek," dediğini anlatırdı bana.

    Cinselliği tek bir taraf üzerinden görüp, diğer tarafı aşağılamak SİZİN SORUNUNUZ zaten.

    Bir keresinde, "Yağmur, neden bu kadar acımasızlar? Ben onları arkadaşım olarak görüyorum ama onlar beni hiçbir zaman sevmiyor," demişti. Bunu dediğinde henüz lisede olan birini düşünün. Sibel Ünli'nin ölümü, tek seferde olan bir şey gibi geliyor size değil mi?

    Sizler; kafanızdaki tabularla, öğrenilmiş baskılarla, toplumun size kanıksattırdığı rollerle hayatta kalmaya çalışan zavallı, ön yargı dolu insanlar! Sibel akranları gibi bir kahve içmeye Starbucks'a gitmek istemesin miydi? Soruyorum size.

    Ben de bira içiyorum. Ölmeyi hak mı ettim bira içiyorum diye? Size mi kaldı ulan bir yaşamın devam edip etmemesini sorgulamak? Kaldı ki Sibel, yaşadığı onca psikolojik ve maddi şiddete rağmen mizah yapmayı seven birisiydi. Gülerdi. "Dişlerim ayrık biliyorum ama seviyorum gülmeyi," derdi bana. Sizler, DİŞLERİ AYRIK OLDUĞU İÇİN SİBEL'E, "GÜLME SEN," DİYEN İNSANLARSINIZ.

    Sibel SİZE RAĞMEN kendini sevmeyi öğretmişti kendine.

    Sibel'in telefonu yoktu mesela lisede. Dalkavuğun biri 'telefonunu satıp yemek yeseymiş' demiş. Sibel zaten zorluk içinde okudu, biliyorum ben. Üniversiteye gidince her şeyin düzeleceğine inanırdı, o umudunu hep taşırdı. SİZ O UMUDU ÖLDÜRDÜNÜZ.

    Sibel fiziksel olarak dayak da yerdi. Bunu kaçınız biliyor?

    Oturduğunuz yerden, atılan iki tweet'e göre hayat yargılamak kolay tabii. Aslansınız lan siz, kaplansınız, afffferin size. Yargılayın da yargılayın. Bu intiharın tek seferlik bir şey olduğunu sanmayın.

    Sizin yüzünüzden oldu bu!

    Sizin öğrenilmiş ve yıkmadığınız yargılarınız, egonuz yüzünden oldu. Gece nasıl rahat uyuyabileceksiniz? Bu, Sibel'in ilk intihar girişimi değildi bu arada... Siz, Sibel'in ve daha nicesinin katillerisiniz.

    Bahçenizde çiçek açamasın sizin!

    Siz, Sibel'imin okuduğu kitapların altında boğulmaya bile layık değilsiniz. Üniversiteye gittiğinde de yazışmaya devam ettik biz Sibel'le... Yeni şeyler öğrenmenin O'na verdiği hazdan bahsederdi sürekli bana. Yok votka demiş, yok kahve içmiş. SİBEL'İN TIRNAĞI OLAMAZSINIZ ULAN SİZ.

    Yazmasam içimde kalacaktı. Siz gidin klavye artistliği yapın, Sibel'in acısını bize bırakın. Yaşarken saygınız ve sevginiz olmadı, bari ölüsüne saygınız olsun da laf etmeyin.

    Şu an Sibel geldiğinde hep oturduğu tekli koltukta oturuyorum. Sana sözüm olsun Sibel, çok çabalayacağım yaşatmak için... Başka bir dünya mümkün çünkü...

    Ve bizler, size inat var olmaya devam edeceğiz. Evet biz siz ayrımı yapıyorum; çünkü siz KATİLSİNİZ!

    BAHÇENİZDE ÇİÇEK AÇMASIN!"
  • 264 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Olaylar 18.yüzyıl Fransa'sında geçmektedir, kahramanımız Jean-Baptiste Grenouille'dır ve kendisi birçok insani duygudan ve insanca dediğimizden yoksundur. Kahramanımızın olağanüstü bir yeteneği mevcuttur: Kokuların dilinde konuşabiliyor olması! Kokular onun kendini yansıtabileceği tek ve en güvenli kanal, kokulara duyarlılığı hat safhada olduğundan yeni kokulara üretmekten, onlara hükmetmekten delicesine zevk alan biri. Hatta o kadar gözü karartıyor ki cinayet işlemekten bile en ufak bir çekince duymuyor. Asıl olay kahramanımızın kendi kokusunun olmadığı gerçeğiyle yüzleşmesi, ardından buna tahammül edemeyerek amansız bir insan olabilme -daha doğrusu var olabildiğini kanıtlama- çabası gütmeye başlamasıdır. Onun için başkalarına insan olduğunu kanıtlayabilmenin tek yolu insansı kokular sürünmektir (Keşke tek derdimiz insan gibi kokmak olsa. Biz insan dediğimiz şey olabilme kısmında takılmışız gibi.)

    Toplum dediğimiz şu ne menem şeyde bireyselliğini elde etmeye çalışmış da durmuş, kendi benliği dışında her bir şeyi yaratmış ve hükmetmiştir. Oldukça göz doldurucu bir alegoriyle yazılmış bir trajedidir. Kitapta ha boyuna koku da koku diye yazar başımızın etini yemiş. Adeta gözümüze sokmuş, e sanat ve sanatçı kör göze parmak sokar bu yüzdendir sanat hep vardır ve var olmaktadır. Konudan sapmadan devam edeyim, kitapta bahsedilen kokudan da öte bir şeydir: Bir var oluş serüveni. Peki, yazar kokuyu burada ne olarak ele almış ona gelelim. Koku, burada insan benliği olarak karşımıza çıkıyor ve yazar bunu karaktere usul usul işliyor. Kahramanımız toplum tarafından ötekileştirilemiyor bile çünkü fark edilmiyor, o da ‘hiç’ olmadığını aslında ‘her şey’ olduğunu kanıtlamanın derdine düşüyor. Düşüyor düşmesine de sonu gelir mi ki bu çabanın onu bilemiyor fakat yine arkasından gidiyor bu fikrin.
    Süskind, paranın, şiddetin, ölümün gücünden daha büyük bir gücü anlatır. İnsanlarda sevgi uyandırmanın yenilmez gücünü. Hepimiz özümüzde böyle değil miyizdir? Sevilmek isteriz çünkü sevilmek kabul edilmektir aynı zamanda ve en önemlisi bu dünyada ‘ben de varım’ diyebilmektir. Bu yüzdendir sevilmeye karşı yenik düşüp aciz oluşumuz. Peki, bu zaaf mıdır bizi insan yapan ya da insanlıktan uzaklaştıran?
    Son birkaç daha kelam edip bitireceğim yazacaklarımı her şeyi de anlatmayayım :) Kahramanımız büyük bir adım attı ve hiç elde edememektense, önce sahip olup sonra kaybetmeyi göze aldı çünkü ömrü boyunca vazgeçmişti ama sahip olduğu veyahut kaybettiği olmamıştı daha hiç. Kendisinin ne bir ailesi ne de ona ait bir parça eşyası oldu. Bu dünya bir piç olarak geldi, bir hiç olarak gitti.
  • 144 syf.
    Utopia – Thomas More

    Thomas More 1478-1535 yılları arasında yaşam sürmüş, İngiliz yazar, devlet adamı ve hukukçudur. Birçok kamu görevini üstlenmiştir. Hümanist kişiliği ile göze çarpan More, ideal bir siyasi sistemi konu aldığı Ütopya eserini 1516' kaleme almıştır. Yazar ideolojisi uğruna can vermiştir. Kral Henry’nin öfkesini üzerine çekmiş ve kral tarafından idam ettirilmiştir.1935 yılında Papa Pius tarafından bir aziz olarak Katolik Kilisesi tarafından azizler listesine eklenmiştir. Thomas More ütopik sosyalizminin kurucusudur. Ayrıca Utopia 16.yüzyıla kadar toplumcu düşünce alanında verilmiş en önemli eserdir.

    Utopia –Özet-

    Thomas More'un ortak mülkiyeti savunduğu eser, bir sistem eleştirisidir. More, ütopyayı İngiltere'yi eleştirmek adına yazmıştır. Thomas more'un sınıfsız bir toplum hayalinin yazıya dökülmüş halidir Ütopya. Kitapta ideal devlet anlatılmaktadır. Yaşlı bir denizci olan Raphael, Thomas More’a son seyahati sırasında keşfettiği bir ada ülkesi olan ütopyayı anlatır.  Bu adadaki insanlar ihtiyaçları kadar üretip ihtiyaçları kadar tüketim yapıyorlardır. Ve insanlar tüm adadaki farklılıklara, doğadaki tüm gerçekliklere kucak açmış durumdadırlar. Aralarında inanılmaz bir organizasyon olan bu ülke vatandaşları günde sadece 6 saat çalışıyorlar kalan vakitlerinde sosyal faaliyetlere, hobilere, sanata ve benzeri aktivitelere ayırıyorlardır.  Bu da bu ülke vatandaşlarının kendilerini sosyal anlamda geliştirdiğini, bir fark yarattığını gösteriyor. Kitapta 3 karakter mevcuttur. Birincisi Ütopus, Thomas more'un kendisi, ikincisi Raphael, gemi kaptanı ve gilas vardır. ütopus 54 şehri olan bir ülke tasarlamıştır. Bu ülkede bütün şehirler aynı planlanmıştır. Evler kimsenin mülk değildir. 30 hane halkı bir yönetim kurabiliyor. Her mahallede bir yemek pişirme yeri var herkes yemeğini oradan temin ediyor. Herkes aynı giyiniyor. İnsanların siyaset konuşması yasaktır. Yasalar açıktır dolayısıyla avukatlara ihtiyacı yoktur. Altın ve gümüşe değer verilmiyordur. Bu ülkede bütün dinlere tolerans gösterilmiş, dinsizler de kabul edilmiştir. Ütopya bir adalet ülkesidir. Kitabın bir kesitinde adalet şu şekilde gösterilmiştir:“Raphael, tıpkı More gibi, hırsızlık yapanı ölümle cezalandırmanın hem haksızlık olduğuna, hem de hırsızlığın cezaların en ağırıyla bile önlenemeyeceğine inanır. Çünkü ona ne yaparlarsa yapsınlar, açlıktan ölmemek için çalan bir adamın,gene çalmaktan başka çaresi yoktur. Raphael, "Hırsızlara en ağır cezaları verecek yerde toplumun bütün üyelerine yaşama olanakları sağlarsanız ve kimse kellesi pahasına çalmak zorunda kalmazsa, daha iyi olmaz mı?" diye sorar. Raphael'e göre hırsızlığın nedeni İngiltere'deki yürekler acısı yoksulluktur; yoksulluğun başlıca nedeni de, toprağı tekellerinde tutan soylulardır: "Bu yararsız, bu bal vermez arılar, başkalarının alın teriyle geçinmekte, daha fazla kazanmak için topraklarında çalışanların derisini yüzmekte, bunun dışında başka gelir kaynağı bilmemektedir”Burada adalet sisteminin nasıl olduğunu görmekteyiz. İkinci bölüme başlıklar halinde analiz kısmında ayrıntılı bir şekilde yer verilecektir.

    Utopia –Analiz-

    1-Ütopyada Amaurote, şehirler ve yönetim

    54 şehirden oluşan Ütopya Kral Ütopus yönetimindedir. Şehirlerin hepsi aynıdır. Hepsinde aynı dil konuşulur. Ütopya ülkesi Ütopus fethetmeden önce barbar, vahşi ve kaba bir ülkedir. Ütopus bu ülkeyi uysal ve nazik bir ülkeye çevirmiştir. Aynı töre ve kurumların olduğu ülkenin, 54 şehrinde de devlet yapısı aynıdır. Amaurote adında bir başkentleri vardır. Amaurotenin başkent olma sebebi tam ortada yer almasıdır. Bu ülkede 30 aile bir yönetici seçer ve yönetici görevini kötüye kullanmadığı sürece istediği kadar yönetici olarak kalabilir. Ütopyada evler aynı tasarlanmıştır ve her 10 yılda bir insanlar evlerini değiştirir. Böylelikle Özel mülkiyet ortadan kalkar. Komünizm öğretisine benzer bir şekilde “Ortak mal” anlayışına vurgu yapılmıştır. Amaruote şu şekilde anlatılmıştır. “Bir Utopia şehrini bilen, hepsini bilir. Çünkü bölge özellikleri dışında, bütün şehirler birbirine benzer. Onun için size herhangi bir şehri anlatabilirdim ama Amaurote şehrini seçiyorum. Çünkü orası Millet Meclisinin ve hükümetin bulunduğu yerdir. Bundan ötürü de bütün öteki şehirlerden daha ünlü ve önemlidir.” Aynı zamanda Kimin ne ihtiyacı varsa onu şehirden bir ücret ödemeden alması Durkheim’in Organik ve Mekanik dayanışması ile açıklanabilir. Durkheim organik dayanışmada bir “muhtaciyet” ‘den bahseder fakat burada bir komünizm öğretisine vurgu yapılmıştır. Bu durumun avantaj ve dezavantajları olsa da herhangi bir hak gaspına neden olmamıştır. Aynı zamanda Ütopya’nın yönetim şeklinin John Locke’un liberalizmine benzer bir yönetim şekli olduğunu görüyoruz. “Otuz aile her yıl, eski dilde syphogrant, yeni dilde philarch denilen bir baş seçerler. On syphogrant, 300 aile ile birlikte, eski dilde tranibore, yeni dilde baş philarch denilen birisinin buyruğu altındadırlar. 200 syphogrant, en dürüst, en uygun kimseyi seçeceklerine and içtikten sonra, halkın gösterdiği dört adaydan birini, gizli oyla başkan seçerler. Şehir dörde bölünmüş olduğu için, her bölümün bir adayı Kurultaya sunulmuştur. Başkan, zorbalığa kaçmadığı sürece, ömrü boyunca yerinde kalır. Tranibore'lerse, her yıl seçilirler, ağır bir neden olmadıkça da değiştirilmezler. Bütün öbür görevler de bir yıllıktır. Tranibore'ler her üç günde bir, gerekirse daha sık, başkanla birlikte toplanır, memleket işlerini görüşürler.” Ütopyada doğa durumunda var olan toplum sözleşmesini de görmekteyiz. Toplumun rızası ön planda tutulmuştur bu yaklaşımda.  Demokrasinin üst düzeylerde olduğunun bir nevi kanıtıdır.

    2- Bilim, Sanat ve Uğraşlar

    Ütopya'da tarımı herkes bilmek zorundadır. Çocukluk döneminde görerek öğrenirler. Bunun dışında genelde zor işlerle erkekler uğraşır fakat hafif  işlere de bakarlar. Kadınlar ise yün ve keten işleri ile uğraşırlar. Ütopyalılar günde 6 saat çalışırlar. Geride kalan vakitlerini ise kendilerini geliştirecek kişisel uğraşlara, sanata ayırırlar. “Bu noktada Raphael, günde altı saat çalışarak devletin çarklarının dönemeyeceği gibi gelebilecek eleştirilere cevap vererek, herkesin çalışması durumunda sistemin çok rahat bir şekilde çarklarını döndürebilir, çünkü diğer ülkelerde birçok insan, başka insanların emeği üzerine geçimlerini geçirdiklerini, bu faktörü göz önüne alındığında bu durumun anlaşılabilir olduğu ortaya çıkacaktır.” Aileye en yaşlı olan yönetir yerleşik bir düzen hâkimdir gençlerin yaşlılara hizmet ettiği, herkesin birbirine saygı gösterdiği bir toplumdur.


    3-Ütopya’da Köleler, Hastalar, Evlilik ve Önemli Diğer Konular

    Ütopya’da insanların cezalandırılmasında toplumun yararı gözetilmektedir. Diğer ülkelere nazaran kötü muamele yoktur. Bir suç işlendiğinde onu çalışma alanına sevk ederler. Kölelerin boyunlarına altın zincir asarlar. Böylelikle halk altını değeriz olarak görmeye başlar. Eğer görevlerini iyi yaparlarsa ve pişman olurlarsa halk oylamasıyla affedilebilirler. Bunun yanında ütopyada öbür dünya inancı vardır. Hastalara önem verirler. Gündelik işlerinin dışında hastalarla ilgilenirler. Eğer hastaların hastalıkları çok ilerlemiş veya iyileşmeyeceğine inanıyorlarsa, hayatlarına son verebilirler. Ütopyada evlilik yaşı kadınlar için 18 erkekler için 21’dır. Eşler ayrılamazlar. Evlilik kuralları vardır. Bu kuralların dışına çıkılırsa kölelikle cezalandırılırlar. Aile yapısında 10'dan az 16'dan fazla kişi olmasına izin yoktur. Ütopyada herkes savaşmayı bilir mecbur kalmadıkça kimse savaşa başvurmaz. Dini inançlarında özgürlerdir.
  • 120 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Modern tiyatromuzun yeni yeni geliştiği yıllara dair güzel bir örnek.Dört perdelik bir
    komedi.Kurgusu basit, tesadüflerle dolu bir
    toplum eleştirisi.

    Recaizade Mahmut Ekrem,19.yüzyılın son
    yarısana damga vurmuş yazar,düşünür ve bir
    öğretmendir.Kendisi "Yeni Edebiyat"ekolüne
    bağlı olsa da eski edebiyattan tümüyle vaz
    geçmemiş,eski nazım türleriyle yeni içerikler
    üretmiştir.Başta Tevfik Fikret olmak üzere
    Galatasaray Sultanisi'nde çok değerli oğrenciler yetiştirmiş.Servet-i Fünûn edebiyatının fikir babası olmuştur.

    Eski edebiyat taraftarı Muallim Naci ile
    ile tartışmalara girmiştir.Lise öğrencilerinin
    başına bela olan Zemzeme-Demdeme ve Abes-Muktabes(Kafiye göz için mi kulak için mi?)tartışmalarıýla bilinir.

    "Zerrattan(zerreden)şümûsa(güneşe)her güzel şey şiirdir"sözu bir çığır aşmış ve şiirin
    alanını genişlemiştir.Fakat kendisi şiir
    alanında pek başarılı bulunmaz.Düzyazı da
    daha güçlüdür.

    Sanatçı, bu eserin konusunu Binbir Gece Masallarından almış. Kendisi de tiyatro için özgün bir konu bulmanın ona zor geldiğini,tiyatrolarında uyarlamalar yaptığını kabul ediyor(İnci Enginün,Tanzimattan Cumhuriyete). Eser,yazarın ölümünden sonra oğlu tarafından bastırılmış.

    Tanzimat yıllarında Batı'dan alınan roman,
    hikaye,eleştiri,modern tiyatro gibi türlerin ilk
    ürünleri görülür.Bu yüzden eserlerde zayıflıklar
    göze çarpar.Bu zayıflıkları ilk ürünler olması, kendisinden sonra geleceklere basamak
    olması açısından göz ardı ediyorum.Hepsi çok
    değerlidir benim gözümde.

    Yazar her ne kadar "sanat için sanat "
    düşüncesine bağlı olsa da bu eserde toplumsal bir sorun işlenmiştir ve bir mesaj
    kaygısı vardır. Şinasi'nin Şair Evlenmesi isimli
    eseriyle çok benzerlik gösteren konusu,
    görücü usulu evlenmenin doguracağı kötü
    sonuçtur.
    Ortada kadınların hiç iştirak etmediği
    arkalarından kıyılan iki nikah var ve bunlardan
    doğan gülünç durumlar anlatılmış. Fesat bir
    kişinin ördügü çoraplar kendi kafasında
    bitiveriyor.

    Başkahramınımiz bir hakim ve davalara
    canı istediği zaman canı istediği şekilde
    bakıyor.Adalet anlayışı da bu şekilde eleştirilmiş oluyor.

    Çok basit bir eser,tesadüflere dayalı
    olaylar çok göze batıyor,edebi doyuruculuğu
    çok az.Ama hem ilk örneklerden biri olmasından hem o zamanki toplumsal
    hayatımızdan görüntüler sunmasından dolayı
    okunmalı.
  • Kitap hakında alıntı
    ......
    Vera Pavlovna'ya göre kadının mutluluğu, duygularını dile getirebilmesinde, aşkta eşit olmasında değildir. Erkekle toplumsal eşitliğini her bakımdan sağlamadıkça mutlu olamaz kadın. Eşitliğin olmadığı yerde gerçek aşk ve mutluluk da yoktur. Kadına saygının olmadığı yerde, aşkın sevinci de yoktur.

    Nasıl Yapmalı, Nikolay Gavriloviç Çernişevskiy



    Plehanov ve Lenin “Nasıl Yapmalı?” romanını defalarca okuduklarını söyleyeceklerdir. Lenin’in eşi Krupskaya şöyle yazar: “Lenin öyle büyük bir dikkatle okuyordu ki bu romanı, satır aralarından öyle incelikler bulup çıkarıyordu ki şaşıp kalıyordum.”
    **********

    Özgür ve mutlu bir insan olmak neden tuhaf olsun! Böyle bir istek duymak ne müthiş bir buluş, ne de göz kamaştırıcı bir kahramanlıktır. Asıl tuhaf olan, Veroçka , bu isteği duymayan insanların varolması.

    Gününden önce Doğan Bir Roman Nasıl Yapmalı ve Çernişevski

    Bazı eserler vardır; bir kez okunduktan sonra etkileri bir daha akıldan çıkmaz. İşte Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı isimli romanı tüm okuyanların belleklerinden çıkmayacak bir eser. Yazılışından bu yana yüz elli yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına karşın, kitaplıklarda baş kitaplar arasında yer alması da ayrıca bunun bir göstergesi. Tersine bazı eserler de sonuna kadar ya okunur ya da okuyucusu sıkılır ve bitirmeden okumayı bırakır. Bazen de birtakım yan etkilerle birdenbire saman alevi gibi parlar, kısa süre sonra söner ve bir daha da gündeme gelmezler.

    Nasıl Yapmalı bin sekiz yüz altmışlı yılların Rusya’sına denk düşen bir roman. öncelikle şunu belirteyim: Daha önceleri toplumsal bilinçten yoksun ya da yarım bilinçle bu romanı okuyanlarımız vardır. Hiç okumayanların mutlaka okumalarını önerirken, çok önceden okuyan bu dostların da yeniden okumalarını öneriyorum. Şu bir gerçek ki her eser okunurken o eseri oluşturan bilinç düzeyine yakın bir bilinç düzeyinde olmak, o eserin kişi üzerindeki tüm etkilerini kat kat artırır. Tüm etkilerden kastımın içinde eserden tat almak da vardır. Bilinç düzeyi eksik olanların bilinçlenmelerine katkısı ayrı bir değerdir. Nasıl Yapmalı her yaş döneminde ve bilinç düzeyinde okundukça yeni tatlar, yeni görüş alanları, yeni deneyimler ve bulgular kazandıracak kadar derinlikli bir roman. Her okunduğunda yeni şeyler keşfedilmesi elbette boşuna değil. Aşk konusundaki yanılgılardan, doyumuna aşka, sosyalist üretimden ve paylaşımdan, gerçek arkadaş ve dostluğa, yardımlaşma, dayanışma, yeni insanın yaratımı ve o dönem baskılarına karşı aydınlık, ilerici güçlerin mücadelesine kadar çok yönlü bir romandır Nasıl Yapmalı.
    İnsan özellikle aşk konusunda hiç acı çekmeyeceği halde bilinçsizliği yüzünden boşu boşuna acılar çeker. Eşinden ayrılanlar, aşık olduğunu sandığı halde, karşı tarafın aşkına karşılık vermeyişi yüzünden acı çekenler, bu romanı okuyunca, eminim ki boşuna acı çekmişim diye romanın kazandırdığı bilinçle rahatlayacaklardır.
    Karşı tarafın karşılık vermediği bir birlikteliği bir biçimde sağlamak, mutluluğun olduğu bir birliktelik olur mu, yoksa bunun içinde sürekli bir ayrılık var mıdır? Kişiliklerin ve beğenilerin birbirini tutmadığı bu yalancı aşk, gerçekten bir aşk mıdır acaba? O zaman gerçek olmayan bir aşk için acı çekmeye değer mi?

    Pek çok gencin aşk konusunda içinde bulunduğu şartlar yüzünden yanlış duygulara kapıldığı bir gerçektir. Bin bir zorluk içindeki bir üniversite öğrencisini düşünelim. Kendine karşı cins tarafından gösterilecek herhangi bir küçük ilgiden sonra dumanı bacasından çıkacak biçimde aşk ateşine yakalanır. O anda bütün bir ömrünü feda etmenin hayalleri içindedir. Bu aşk yaşam mücadelesi içinde beğenilerin ve kişiliklerin birbirini tuttuğu, yine kişiliklerin yerine oturduğu, kendi yaşamını belirleyecek olgunluğa erişmiş olmaktan doğan sağlıklı bir aşk mıdır? Üniversite psikozunun içinde doğan aşk ve yine bu ortamda ortaya çıkan ayrılıktan acı çekmek, hastalıklı bir duygusallığın ve buna dayalı olarak da bilinçsizliğin ve pek çok yoksunluğun ürünüdür ve bilinmeli ki geçicidir. Dırdır içinde birbirini yiyip bitirecek bir beraberlikten bir an önce kurtulmak ya da böyle bir beraberliğe girememek acı çekmenin gerekçesi olmamalıdır. Neyse, bu konuyu romana bırakalım, o anlatsın basiretli okurlarına ve kafaları açsın.

    Sanattaki her köklü yenilik, toplumdaki köklü değişimlerle birlikte gerçekleşir. Toplum köklü değişimin eşiğindedir ya da köklü değişim gerçekleşmiştir. Sanatçı da bu değişimlerin etkileri içinde sanat yapar. Bu noktada sanat değişime katkıda bulunurken, değişim de sanata katkıda bulunur. Sanatta gerçekçiliğin özünü bu nokta belirler. Çernişevski’nin büyüklüğü işte bu nokta ile ilgilidir. Gerçekçi sanatçı yaşadığı toplum düzeninden bir sonraki toplum düzeninin özlemi ve coşkusu içindedir. Feodalizm kapitalizme, kapitalizm sosyalizme gebedir. Feodal yapının ilerici sanatçısı burjuvazinin öncülüğündeki burjuva demokratik devrimin coşkusu ve açtığı ufuk çerçevesinde ürün verir. Feodal yaşam biçimi içinde kapitalist yaşam biçiminin etkisinde kalmak gerekirken, Çernişevski sosyalist yaşam biçiminin etkisinde kalarak gerçekleştirmiştir Nasıl Yapmalı’yı ve bu bir tek Çernişevski’ye özgü bir ustalıktır. Yani yaşadığı dönemin bir sonraki yaşam biçiminin değil de, ondan da sonrakinin sanatını yapmıştır o. Gerçekçi sanatçı ufukta görünene bakarak ürün verirken, Çernişevski ufuktan sonraki ufka bakmayı ve görmeyi becermiştir. Bin sekiz yüz ellilerin Çernişevski’si, günümüzün pek çok sanatçı geçineninden ne kadar ileridedir bunu varın siz hesaplayın. Tolstoy, Balzac, Dickens, Stendhal gibi ustalar feodalizmin çürümüşlüğünü yerin dibine batırırken ve burjuva devrimlerinin etkisiyle coşarlarken, Çernişevski kapitalizmi aşmış, sosyalist yaşam ve o yaşamı kurmanın etkisiyle o yaşamın insanını karakterize etmiştir.

    Çernişevski’nin en büyük özelliklerinden biri de, roman karakterlerini asla içinde bulundukları koşullardan soyutlamamasıdır. Ne aşk konusunda, ne kişilerin işlediği suçlar, ne de diğer konularda bu önemli gerçekliği göz ardı eder. Burayı bir örnekle pekiştirelim. Romanın başta gelen karakterleri Kirsanov, Lopuhov, Vera ve Rahmetov’dur. Bunların hepsi sosyalist yaşamın karakterleridir. Mariya Pavlovna, Vera’nın annesidir. Vera’nın annesini de babasını da kişilik olarak belirleyen şey, herkes için geçerli olduğu gibi, kendi çabaları değil, içinde bulundukları koşullardır. Bireyleri içinde bulundukları koşullar belirler gerçeğine uygun olarak şöyle tipler Pavlovna Mariya’yı Çernişevski.

    Vera’nın annesi ve babası bir malikanede aşçı olarak çalışırlar ve süreç içinde malikanenin kahyalığına kadar yükselirler. Kolay olmaz bu yükselme ve bedeller öderler. Anne içinde bulunduğu koşullar gereği malikane sahiplerinin en çirkin emellerini bile yerine getirmek zorunda kalır. Baba da değişik sorunlar yaşayarak insanı onursuzlaştıran emellerin onursuz kişiliğinin alışkanlığı içine girer. Anne cinsel arzuların bile aleti olması gereği, onursuzluğun olağan bir karakteridir. Artık çirkef bir anne ve çirkef bir babanın kızı olmaya bağlıdır Vera’nın kaderi.

    Zaman geçmiş Vera büyümüş ve güzelleşmiştir. Bu arada piyano çalmayı ve terziliği öğrenmiştir. Malikane sahiplerinin delikanlı çağındaki oğulları kızın annesinden yararlandığı gibi Vera’dan da yararlanma isteğine kapılır. Onu nasıl elde edeceğini arkadaşlarına ballandıra ballandıra anlatır. Vera onun bu isteğine karşı çıkar ve teslim olmaz. Olacak şey değildir bu. Kendine büyük bir lütuf gibi sunulan bu birlikte olma isteğine karşı koymak şaşılacak şeydir. Delikanlının isteğini kendine verilmiş bir paye gibi kabul edip seve seve onun koynuna girmesi gerekmez miydi? İşin gönüllü olması için işin içine para ve bol hediyeler girer. Vera asla ödün vermez. Karşı koyuş Vera’yı daha da cazip hale getirir. Durum gencin Vera’ya âşık olmasına kadar gider ve bu kez delikanlı kıza evlenme teklif eder. Kız olanca tepkisiyle yine hayır der. Hele evlenme teklifini reddetmesi olacak şey değildir.

    Kızının, delikanlının metresi olmayı reddedişine sinirlenen anne, kızının evlenme teklifini kabul etmeyişinden dolayı çileden çıkar. Artık bu evde yaşamak Vera için bir işkencedir. Bu noktada şöyle seslenir okurlarına Çernişevski:

    “Basiretli okurum, bu kadına kızıyorsun biliyorum. Ama onu bu duruma getiren nedenleri hiç düşündün mü? Bu nedenler ve bu nedenleri yaratanlar mı suçlu, yoksa Vera’nın annesi mi?”

    Romanı okudukça şu soru çakılır beyinlere ve cevabı da buldurur. Hiç kimse kendi kendini belirleme olanağına sahip değildir. Kişiler içinde bulundukları koşullara göre belirlenirler. Koşulları hangi sınıf egemense o sınıf belirler ve alt sınıf bireyleri de bu koşullar içinde yaşamak ve kişilik kazanmak zorunda kalırlar. Emekçiler kendi koşullarını yaratmak için örgütlenerek büyük bir güç haline gelmek zorundadırlar. Eski yaşam koşullarının yerine yeni yaşam koşullarını geçirmenin yolu buradan geçer.

    Burada Çernişevski çok önemli bir gerçekliğe yine parmak basar. Annesinin, babasının baskısı ve delikanlının metresi olması için zorlaması ve daha sonra evlilik teklifleri yüzünden Vera çok bunalımlı günler geçirmektedir. Delikanlı Vera ile buluşur ve onu çok sevdiğini, onun için deli divane olduğunu söyler. Vera’nın cevabı tam yerine oturur ve okuyucunun belleğine kazınır.

    “Bu nasıl sevmektir ki sevdiğine bu kadar büyük acılar çektiriyor?”

    Evet sevmenin ve aşkın gereği böyle olmaz. Zaten delikanlının aşkı gerçek bir aşk olsaydı, kişilikler ve beğeniler de birbirini tutmuş olurdu. Eğer kavuşmak sevdiğine acı çektirecekse bedeli ayrılık olmalıdır ve bu ayrılığı karşılıksız seven, sevgisi gerçekse, yanıldığını anlamalı ve bu ayrılığı gönüllü olarak kabul etmelidir. Sosyalist yeni insanın aşk konusunda romandaki yeri işte böyledir.

    Başka önemli bir konuyu açalım. Vera bu sıkıntılar içindeyken, üniversitede tıp öğrencisi olan Lopuhov’la, Vera’nın küçük kardeşine ders vermesi için para karşılığında anlaşmaya varılır. Bu yüzden Lopuhov sık sık Veralara gelir. Lopuhov’la, Vera giderek yakınlaşırlar ve Lopuhov sıkıntılar içindeki Vera’yı yanına alır. Tek başına geçinmek durumundayken Vera’nın yükü de üzerine binince, Lopuhov üniversiteden ayrılmak zorunda kalır. Aralarındaki duygusal yakınlık böyle başlar ve Vera kendinde beliren minnettarlık duygusu ve aşk karışımı bir ruhsal biçimlenme sonucu Lopuhov’la evlenir. Kirsanov, Lopuhov’un üniversiteden arkadaşıdır. Kirsanov üniversiteyi bitirir ve tıp doktoru olur. Sık sık Lopuhovlarla bir araya gelirler. Süreç içerisinde Vera’nın, Lopuhov’a olan aşkının gerçek aşk değil, Lopuhov’un, Vera’ya yaptığı iyilikler sonucu gelişen minnet duygusu olduğu kendini belli etmeye başlar. Vera, içten içe Kirsanov’a karşı beliren duygularını Lopuhov’a bağlılığı yüzünden şiddetle bastırmaya çalışır. Ruhunda huzursuzluk veren bir gerilim başlar ama bunun ne olduğunu kendisi de anlamaz. Sebebini kendinin de bilmediği bir mutsuzluk içine düşer. Durumu hisseden Kirsanov aynı duygular kendinde de belirdiği için, bir daha Lopuhovlara uğramaz. Vera acı çeker ama asla Lopuhov’a ihanet etmez. Kirsanov’a olan gizli aşkına öyle şiddetle karşı çıkar ki, bilinçaltı bu aşkı anlamasına izin vermez. Vera’nın gördüğü rüyaların anlamını çözen bilinç ustası, dayanıklılık ve direncin eşsiz örneği Rahmetov devreye girer. Durum iyice netleşince Lopuhov iki aşığın kavuşmasının önünü açmak için intihar etmiş süsü vererek ortadan kaybolur. Bu durumda kavuşmayı ne Kirsanov’un vicdanı kabul eder, ne de Vera’nın. Kavuşmalarını ve sosyalist ilişkiler içinde mutluluğun en yücesini yaşamalarını romana bırakalım. Burada önemli olan sosyalist ilişkiler içerisinde Çernişevski’nin yarattığı yeni insan tipinin böyle bir aşk karşısındaki tavrıdır. Lopuhov da, Vera da, Kirsanov da bu yeni insan tipinin yüce örnekleridirler. Böyle insan tiplerinden oluşan bir toplum düşünün. Ne sömürü, ne yoksulluk, ne ayrılık, ne insana acı çektiren insan. Diz boyu mutluluk be, diz boyu mutluluk. Yeni bir yaşam ve yeni bir insan. İşte Nasıl Yapmalı’nın özü.

    Anlaşamadıkları için, eşinden ayrılmak zorunda kaldıkları için acı çekenler, siz de Çernişevski’ye bir kulak verin. Neden bazı eşler Kirsanov’la, Vera’nın yaşadıkları gibi diz boyu mutluluğu yakalayamazlar da birbirinden rahatsız olup yaşamı kendilerine zehir ederler? Bunda evlilik bilincinden eğitime, her yaş döneminde o yaş dönemine uygun olanaklar içinde yaşama hakkından, birikmiş sorunların birikmiş bozuk kişilik yapısından kurtulmuş yeni insanı yakalamayan toplumsal bozuk yapıya pek çok etmenin etkisi yok mudur? Bunun tersi bir yaşamda, bozuk yaşam biçiminden kaynaklanan bozuk kişilikler ortadan kalkacaktır. Aynı olgu her şeyi olumladığı gibi evliliğe giden yolu da, evlilik ilişkilerini de olumlayacaktır.

    Yanlış evlilikten sonra ki, böyle bir yaşam biçiminde baştan o seçimin yanlış olduğunu anlamak olası değildir, ayrılık gündeme gelince ve bu kez de eşlerden biri ayrılığı kabullenmediği için acı çekilir. Eşlerin mutlu olması için öncelikle kişiliklerin ve beğenilerin birlikte birbirini tutması gerektiğini söylemiştik. Özellikle kişilikler birbirine uygunluk içinde değilse Lopuhov’la, Vera’da olduğu gibi mutlu olmanın olanağı yoktur. Yani renkler başka başkadır. Bu ikili birbirine uymayan ikilidir. Öyle olunca bu birliktelik de ayrılık zaten vardır. Bu ikili aynı yatakta, aynı çatı altında ayrılığı yaşamaktadır. Böyle olunca da mutsuz ve geçimsizdirler. Burada yapılması gereken şey var olan ayrılığı gizlemek yerine, onun gereğini yerine getirmek ve o ayrılıktan kurtulmayı gerçekleştirmektir. Yani ruhlarında yaşadıkları ayrılığı yaşamda da uygulayarak kendilerini özgürleştirmek ve yeni bir birlikteliğin önünü açmaktır. Lopuhov’la, Vera, Kirsanov’la, Vera evlilikleri bunu karşılıklı açıklayan örneklerdir. Yeni bir yaşam ve yeni bir insan düzeninde evlilikler bilinçli ve gerçek aşka dayalı olacağı için, mutsuzluk söz konusu olmayacaktır.

    “Herkes mutlu olmadan biz de mutlu olamayız.”

    Çernişevski’nin yeni insan, yeni yaşam için bir iç gerilimi ve buna dayalı olarak bir sorumluluğu vardır. Hemen romanın başında az ama giderek çoğalmakta olan başkalarına acı çektirmeyecek ve acı çektirenlerin de karşısına dikilecek o erdemli ve mücadeleci insanların toplumundaki varlığını sevinçle müjdeler. Bu roman da bu gelişmeye katkıda bulunsun diye bir sorumluluğun yerine getirilmesidir. Romandaki yeni insan betimlemelerini biraz daha açalım.

    Lopuhov tıp öğrencisidir. Doktor olup muayenehane açarsa kısa sürede zengin olacak ama onun düşlerinde yatan bu değildir. O bilimin gelişmesi için yoğun çalışmalara verecek kendini. Böyle insanlar önceden pek yoktu ama sayıları yeryüzünü kaplayan aydınlık lambaları gibi çoğalmaya başlamıştır.

    Vera, Dıckens için: “Onlar iyilik dolu olarak yoksul yaşayanlara acıyorlar. Ya ben öyle miyim? Ben yoksulluğun olmadığı bir yaşam istiyorum. Önceden o yazarların kitaplarında yoksulluğa karşı olmak, sadece bir düşünce olarak vardı. Şimdi öyle mi? Hayır. Şimdi bu düşünceler yaşamın içinde, yaşayanların arasında var. Bu insanlar kırlardaki güzel kokulu çiçekler gibi çoğalıp etrafa yayılıyorlar. Asıl tuhaf olan şu yaşamda bazı insanların senin gibi düşünmemeleridir.”

    “Ben sevinçliyim, mutluyum demek, bütün insanlar sevinç içinde olsunlar, mutlu olsunlar demektir.”

    Yeni insan yalnızca dürüst değil, yeni yaşam için gerekli olan bütün donanımlara sahip insandır. Hilebazların hilesine karşı koymasını bilir o. Ya hilebazlar o kadar güçlü müdürler?

    “Başkalarını aldatmada ulaştığı yetkinliği, kendisinin aldatılmasına zırh yapabilen insanlar pek azdır. Ama yalnızca yüreklerinin temiz olmasıyla bu tehlikeden kendini korumuş insanlar pek çoktur. Dünya’nın tüm üç kağıtçıları, dolandırıcıları, madrabazları tanıklık ederler ki, eğer bir parça sağduyusu ve yaşam deneyimi varsa, namuslu, dürüst insanı aldatmaktan daha zor bir şey yoktur.”

    “Aptal olmayan insanı yalnız başınayken asla kandıramazsınız.”

    Çıkarcılar, madrabazlar örgütlüyken, ya onlar da örgütlü olurlarsa, sonuç ne olur?

    O kendi kendineyken, kendisiyle ilgili çevrilmek istenen dolapları anlar ve uyanık olur. Ya çok iken? İşte buradaki çokluk örgütsüz çokluktur ve kandırılması o karmaşa içinde daha kolaydır. Bu noktada çıkarcıların örgütlü saldırıları karşısında, çıkarcı olmayanların örgütsüz dağınıklıklarının kandırılmaya yatkın olduğunu vurgularken, sömürülenlerin de bilinçli bir örgütlülüğüne yine vurgu vardır. Çernişevski’nin o zaman estetize ettiği bu sorun, günümüzün yine geçerli olan en önemli sorunu olmaya devam ediyor.

    Romanda ayrıntılara sinmiş o kadar çok değer var ki, onu gözden kaçırmamak, okuyucunun romanı okurken ilgisinin sürekli romanda olmasını gerektirir. Bu ayrıntılarda saklı olanların pek çoğunu romanı ilk kez okuyanlar kaçırabilirler. Daha önceden romanı okuyanların okurken neleri kaçırdıklarını anlamaları, romanı bir kez ve daha dikkatli okumaları ile mümkün olacaktır. İlk kez okuyanlar daha önceden anlatmaya çalıştığım gibi, sonradan bir kez yine okuma ihtiyacı duyacaklardır. Çok anlamlı olarak romanın genel bir gidişi, genel bir özü vardır ama o genel gidiş içinde, okuyucunun ilgisinin biraz da dağınık olabileceği ya da o bölümü o genel gidiş içinde basit değerlendirebileceği, yani okuyucuya öyle gelebilecek yerler olabilir. İşte oralarda da öyle önemli değerler saklıdır ki, bir madencinin aradığı yerde maden varken, onu bulmuşken, bulamadığını sanıp aramayı bırakması gibi bir şeydir bu durum.

    Evet, unutulmazlar arasında yerini alan bu eser günümüzden yüz elli yıl kadar önce yazılmış bir şaheser. Çernişevski bu romanı Çarlık baskıları altında, çarlık zindanlarında dört ay içinde yazmıştır. Dümdüz bakınca öyle denebilir ama bence Çernişevski onu kafasında çok daha önce yazıp bitirdi ve sonradan dört ay içinde onu oradan çıkarmayı başardı. Lenin’den, Marks’a kadar pek çok insan Çernişevski hakkında olumlu şeyler söylemişlerdir. Çarlık onu adım adım takip etmiştir. Kırk yıl kürek cezasına çarptırılmış ve Sibirya’ya sürgüne gönderilmiştir. Oradan ancak yirmi yıl sonra bir aftan yararlanarak dönebilmiştir. Bu değerli yazarı ve eserini yeniden hep beraber keşfetmek, onu layık olduğu yerde hep beraber kucaklamak dileğimle. Unutmayalım ki sosyalist gerçekçiliğin ilk baş tacıdır Nasıl Yapmalı. Eşinize, dostunuza, sevdiğinize, armağan edeceğiniz, önereceğiniz bir yaşam kaynağıdır.