• İnsanlığın öz diline önem vermesi, ona özen göstermesi; eski dil-yeni dil kavgasının çok berisinde bir sorundur. Düşünmenin tek olanağı dildir. Dili; düşünceyi aktarmak için gerekli, hem de çok gerekli bir araç olarak görmek yeterli değildir. Dilin olmadığı yerde düşünce de söz konusu değildir. Dil; bilincimizin gerçeklik kazanmasının, bütün bilinç olgularının biçime kavuşarak, dışımızdaki başka bir özneye aktarılmasının tek güvencesidir. Kısacası dil, tüm iç olgularımızın iletilmesine yarayan bir araç değil, bu olguların ‘’iletilmesi’’dir. Dil olmadan, bilinç de yoktur. Olsa bile, bilinç denen şey, dilsel anlatıma dönüşmediği sürece, tek bir öznenin içinde tutsak kalan, soyut bir ruhsal olgudan öteye gidemeyen dağınıklıktır. Dil, bütün bir insanlık kültürünün içinde biriktiği bir araç değil, kültürün ‘’kendisi’’dir, çünkü hiç bir düşünce, hiç bir duygu, dile dönüşmeden var olamaz. Dil; insanlığın kendini gerçekleştirdiği en önemli işaret dizgesidir. Dil, insanlığın kendisidir.
    Bir ulusun kendi toplumsal yaşantısına, bu yaşantının gereklerine, yine bu yaşantıdan doğan somut koşulların oluşturduğu duyarlığa göre bir dil geliştirmesi; o ulusun kültürel kişiliğini elde etme, sağlamlaştırma, geleceğe iletme yolunda yaptığı kaçınılmaz bir eylemdir. Bu çaba, dillerin birbirlerine karşı üstünlükleri veya aşağılığı biçiminde değil, her dilin, kendi yapısına özgü olanaklarını işleterek geliştirmesi anlamında alınmalıdır. Yabancı biçimlerle, yabancı sözcüklerle düşünülen hiçbir şey bizim değildir. ‘’Bizim olanı’’, ‘’bizim ettiğimiz her şeyi’’ , yalnızca kendi dilimizle düşünebiliriz, düşünmemiz gerekir, düşünmek zorundayız. Yoksa, aktarmacılıktan kurtulmanın çaresini kolay kolay bulamayız. Aktarma yoluyla sunulan düşünceleri, ancak o yabancı sunuş biçimlerine yakınlığı olan kimseler anlayabilirler. Oysa Türk okuru, Türk aydını, başka bir dili gereksemeden, kendi düşünürlerinin gücüyle, kendi dilinin olanaklarıyla düşünebilir, yazabilir, yaratabilir hale gelmelidir, gelebilir, bu olanak vardır; yeter ki, bilimle, düşünceyle uğraşan kişiler, eski-yeni, sağcı-solcu çıkmazını bırakıp, bir düşüncenin, Türk okuruna, ancak kendi dilimizle, bütün açıklığı, bütün inceliği, bütün yoğunluğu içinde anlatılabileceği gerçeğini kavrasınlar.! Daha açık bir deyişle, çağdaş dilbiliminin ve anlambiliminin sesine, ilkel ve zorunlu bir ilgiyle de olsa kulak versinler.! Hem, kendi diliyle aklını ve yüreğini yoğurmasını beceremeyen bir düşünür, aşılama bir düşünürdür, kişiliksizdir, toplumuna yabancı bir kimsedir. İnsan, kendi dilinin dışında büyük olamaz, bilgin olamaz (bazı bilimsel bulguları bu yargıya katmadığım doğaldır). Başka dillerde önemli yapıtlar verdikleri öne sürülen kimseler hem bir ayrallık (istisna), hem de aldatıcı bir görüntüdür. Her büyük kafa, ilkin kendi dilinde büyüktür. Kendi dilinin tüm olanaklarını, ussal ve duygusal etkinliğe eğemeyen kimse, başka dilde de başarılı olamaz.
    Bir dili, dillerin en soylusu, en incesi veya güzeli görmek nasıl bilimsel bir yanılgıysa, bir dili kimi kavramları anlatmada yetersiz görmek de aynı nitelikte bir yanılgıdır. Her dil; kendi yapısının, kendi biçiminin özelliklerine göre davranır, işler. Fakat bütün bu kendine özgü özelliklerinden önce , her dili belirleyen ortak, genel özelliklerin varlığı; diller arasında nitel bir ayrıma gitmemizi kesinlikle engelleyecek güçte bir kanıttır. Bir dil, anlatım gereksinmelerini işlene işlene karşılar. İşlenmeyi zorunlu kılan etki ise, bu anlatım gereksinmeleridir. Başka bir deyişle, kimi kavramları, kimi düşünceleri kendi dilimizde ‘’dile getirebilmek’’ için, bu kavram ve düşüncelerin, gerçek birer gereksinme haline gelmesi şarttır. Yani, önce, özümlenmeleri gereklidir. Özümleyebilmek için de, o düşünceyi, o kavramı, kişinin kendi kültür yaşamında etkin kılması zorunludur. Yalnızca belirli kişilerin tekelinde kalan ussal etkinlikler, topluma mal edilmedikleri, ya da mal edilmek istenmediği veya bu kişilerin bu etkinlikleri topluma mal edecek güçten yoksun oldukları içindir ki, bu etkinlikler, çoğumuza, başka gezegenlerden yansıyan yaşam dışı şeylermiş gibi gözükür. Düşüncelerini ve duygularını, kendi dilinin öz değerleriyle söylemeyen kişi, bırakın bilim ve sanatı, ulusallık bilincinin dışında kalmaya tutsaktır. Bu söylediklerimiz, elbette, anlatılmak, dile getirilmek için ‘’sözlü dil’’i, yani konuştuğumuz dili gerektiren etkinlikler için geçerlidir. Sözlü dili de içine alan ‘’işaretbilimini’’, dolayısıyla başka anlatım araçlarını gerektiren başka işaret dizgelerini unutmuyoruz. Ne var ki, işaret dizgelerinin içinde, sözlü dil, en önemli olanıdır.
    Bu açıklamalardan sonra, niçin kendi dilimizi, Türçemiz’i savunuyoruz, niçin yabancı sözcüklere ‘hayır’ diyoruz, açıkça beliriyor. Türkçemiz sorunu, her şeyden önce kültürel varlığımız, düşünsel kişiliğimiz sorunudur. Bir düşünce, ancak kendi dilimizde düşünülüp anlatılabileceği, dile getirilebileceği oranda bizim için düşünce olacağından, Türkçemiz sorunu, eski-yeni, sağ-sol, ilerici-gerici didişmesinin berisinde ve dışında yer alıyor. Amaç, bir sözcüğün yerine, salt yeni olduğu, salt taze bir yaratı olduğu için, başka bir sözcüğü koymak değildir. Amaç, düşünceyi kendi dilimizle yoğurmak, ona kendi dilimizle dilsel kalırlık sağlamaktır. Bunun da tek ölçüsü, dilimizin kendine özgü olanaklarıdır. Bu olanakların tek somutlaşma, tek gözlemleniş alanı ise, dilin ‘’kullanımı’’dır. Çünkü dil, ünlü bir dilbilimcinin dediği gibi, ‘’kullanımdan başka bir gerçek tanımaz.’’ Dışardan uygulanacak her değiştirici eylem, bu kullanıma uymadığı sürece, sonuçsuz kalmaya tutsaktır. Yeni gereksinmeleri yanıtlayacak yetenek, dilin kendi yapısında vardır zaten, önemlisi, bu yapının özelliklerini, ‘’kullanımı gözden hiçbir zaman ırak tutmadan’ yakalayabilmektir. Yanılmıyorsam, çağdaş dilbiliminin gereklerini ve gerçeklerini yansıtan tek akla uygun yol da budur.
    *
    Milliyet Sanat, 29 Ağustos 1975
  • Sık sık sanıldığının aksine, sanatın işlevsel belirlemi, düşünmeyi teşvik etmek, bir düşünce iletmek ya da bir örnek oluşturmak değil­dir. Hayır, sanatın amacı, daha çok, insanı ölüme hazırlamak, onu iç dünyasının en gizli köşesinden vurmaktır.
  • Sanat, mutlu azınlık içindir.
  • İlahi gücün iyiliğinin bence en büyük kanıtı çiçeklerde yatıyor. Tüm diğer şeyler, örneğin gücümüz, arzularımız, yemeğimiz, varlığımızı
    sürdürebilmemizi sağlamak için gerçekten gereklidir. Bu gül ise bir ödül.
    Kokusu ve rengi hayatın süsüdür, hayatın gerekliliklerinden biri değil.
    Ödüller sadece iyi güçler tarafından verilir, onun içindir ki çiçekler, içlerinde
    umut barındırır bence."
  • Bilindiği gibi, bir sanat yapıtından
    keyif alan onu kendinde yarattığı içindir, onu
    yeniden yarattığı ve onunla yeniden yaratıldığı
    içindir.
  • "Zaten efendiler, âcizane görüşüme göre, sanat için sanat teorisi batıl olduğu gibi, sırf ilim için ilim de yoktur; sanat da, ilim de hayat içindir. Sanat da, ilim de ferdi veya toplumsal hayatı sürdürmeye, güçlendirmeye, süslemeye hizmet eder. İnsanlığın her türlü mesaisinde gaye kendisidir: Kâinatın merkezinin, mahlûkların özünün, yaratılmışların gayesinin âdem olup olmadığını henüz araştıramadım; fakat âdem için merkez de, öz de, gaye de ancak âdemdir..."
    Yusuf Akçura
    Sayfa 137 - Kaynak Yayınları
  • _ Sıradan sözcüğü neden bir küçümseme ya da bir hakaret ifadesidir? Neden "sıradan olmayan" sözcüğü "olağanüstü", "seçkin" gibi takdir ifadelerini içinde barındırır? Neden sıradan olan her şey alçak ve bayağıdır? Sıradanlık, türün doğuştan sahip olduğu şey demektir. Onların kendilerine özgü alametifarikalan yoktur: Onlar tıpkı seri imalat mamulleri gibidirler. Sıradanlığın laneti insanı hayvanların derecesine indirger çünkü onun tabiatı ve hayatı sadece türünkiyle karışmıştır.Tabiatı icabı ulu veya soylu olan herhangi bir şey, bayağı ve ucuz olanı işaret etmek için, sıradan sözcüğünden daha iyisinin bulunamayacağı bir dünyada, hayatını yalnız başına sürer.
    _Bütün beceriksizler, akılları iradeye çok sıkı biçimde bağlı olduğu için beceriksizdirler. Dolayısıyla bunların kişisel hedeflerin dışında başka hiçbir şeye gücü yetmez. Onlar için mühim olan kendilerini yüksek mevkilerdeki kimselere ikiyüzlü sahtekârlıkla tavsiye etmektir _Akıllarını kullananlar, dünyanın gerçek soyluları, hakiki asilzadeleridir. Diğerleri köleler ve ırgatlardır. Aralarında derin bir uçurum vardır. İnsanın iradesi ile aklı ne kadar uyumlu ise bu dünyada karşılaştığı güçlüklerin üstesinden gelmek, o kadar kolay olur. Aklın amacı iradenin adımlarına ışık tutmaktır. Güçlü bir irade, zayıf bir zihin ile duyguların şiddet ve yoğunluğu bir insanı yoldan çıkaracaktır. Miskin uyuşuk bir mizaç, zayıf ve güçsüz bir irade yetersiz akılla uyuşabilir ve onunla idare edebilir; ılımlı bir irade ancak ılımlı bir akıl talep eder.
    _Araba sürücüleri, hamallar, ulaklar ve benzerleri, insanlar arasındaki yük hayvanlarıdır. Onların böyle olmalarının nedeni kalın kafalılıklarından kaynaklanan bönlükleri ve duyarsızlıklarıdır; onlar düşünürken rahatsız edilmezler çünkü zaten düşünmezler; sadece tütün içerler ki bunu, düşünmenin yerine koymuşlardır. Almanya'da sanki gürültü yüzünden hiç kimsenin düşünmemesi tasarlanmış gibidir.

    _Akıllı ve basiretli yurttaşlarıma, eğer bir daha sıradan bir kimseyi büyük bir dâhi diye ilan etmek isterlerse, bunun için Hegel gibi, tabiatın, yüzüne en anlaşılır harflerle "Sıradan kimse" damgasını bastığı biraheneci kılıklı birisini seçmemelerini öneririm..
    _ Yararlı adamları dâhilerle karşılaştırmak tuğlaları elmaslarla karşılaştırmak gibidir.
    _Zenginlerin, kendilerini maddi zevklere kaptırmaları gibi dahiler de kendilerini zihinsel hazlara bırakırlar
    _Sanat, sisi dağıtır. Sanat eseri bize, hayatı ve şeyleri, gerçekte oldukları haliyle göstermeye çalışır; o sanat eserini ancak kabiliyeti ve kültürü elverdiği nispette anlar. Resmin önünde, bir prensin huzurunda durduğu gibi saygıyla durmalıdır. Şarap karşısında üzümler ne ise bu sanatlar karşısında felsefenin durumu da odur. Hayal gücü asla işin dışında tutulamaz. Bu estetik etkinin koşuludur ve güzel sanatların tümünün temel bir kuralıdır. O seyircinin hayal gücünde doğmalı-uyanmalıdır,
    _Her kuvvet iradedir ve ya yaşama isteği ya da yok etme isteğine direnme üzerine kurulur. Zeka bile yaşama isteğinden doğmuştur _İnsanlar bir şeye hürmet etmeye düşkündürler fakat onların bu saygısı çoğu kez yanlış bir hedefe yönelmiştir ve sonraki kuşaklar da bu yanlışta devam eder. Eğitimli kesimin dehaya gösterdiği saygı da, inançlı insanların azizlere gösterdiği hürmetin, çocukça tapınmaya dönüşerek yozlaşması gibi bozulup amacından sapar. Binlerce Hıristiyan, hayatı meçhul olan bir azizin kalıntılarından medet umar. Shakespeare'in koltuğu, Goethe'nin evi, Kant'm eskileri ve imzalan, hayatlarında bu adamların eserlerinin kapağını kaldırmamış çoklarınca büyük bir hayranlıkla seyredilir. Tuhaf bir yanılsamayla bu nesnelerin kendilerini bu büyük adamlara ulaştıracağını sanırlar. _Soylular ve asilzadeler aklılarını özgürce yaratıcı bir şekilde kullanırlar. Köleler ve ırgatlar ise içgüdüleriyle yaşarlar. Aradaki fark derin uçurum kadar büyüktür. Bazıları yeme içme ve çiftleşmeden başka bir şeyden anlamazken, diğerleri şiir sanat ve felsefe üretirler.
    _Hayvanlar içgüdüleriyle huzur içinde yaşarlar. İnsanların çoğu da düşünmek çok ağır bir yük olduğu için tıpkı hayvanlar gibi düşünmeksizin saatlerce bön bön boşluğa bakarak zaman geçirirler. Bunaltıcı biçimde bu kadar sık karşılaştığımız kalın kafalılığın dışavurumu, onların bütün bilgilerinin iradelerinin işleriyle sınırlı olduğuna işaret eder sadece. Onlar hiçbir şeye nesnel bir ilgi duymazlar. Hayatlarında bir kez olsun nükteli herhangi bir şey onları neşelendirmemiştir; tam tersine herhangi bir şey, düşünceyi gerekli kılsa, bu onların nefretini çekmesi için yeterlidir. Olsa olsa en kaba, en bayağı şakalar gülmelerini sağlar onların; diğer zamanlarda her biri ciddi görünüşlü birer hayvandır, bunun tek sebebi ancak öznel bir ilgiye güçlerinin yetebilmesidir. Kâğıt oyunları, onlar için en uygun eğlencedir. Kalan zamanlarda onlar iş adamıdır, alım satımla uğraşanlar, hayatın getir götür işlerini yapanlardır. Zevkleri bütünüyle bedenidir, çünkü başkaları için duyarlıkları yoktur. Onlarla ahbaplık kurmak, yarenlik etmek bizi sıradanlaştırır; böyle yapmakla kendimizi gerçekten ucuz ve bayağı hale getiririz. Akıl ile içgüdü arasındaki fark dans etmekle yürümek arasındaki ilişki gibidir. İçgüdüleriyle peşi sıra bir menzile yürürler.
    _İradesinin kölesi ve güdülerine bağlı sıradan insan ile kuklalar arasında bir bağ kurabiliriz. Dünya tiyatrosunun sahnesini işgal eden kuklaların her biri iç içe geçmiş ip ağı sayesinde oynatılır. Çoğu insanın yavan, sıkıcı, ağırbaşlı vakarı buradan kaynaklanır ki ancak asla gülmeyen hayvanlarınki bunu geçebilir. Buna karşılık gem vurulmamış aklıyla deha ünlü Milano kukla gösterisinin büyük kuklaları arasında oynayan kanlı canlı insanla karşılaştırılabilir. Bu insan onların arasında her şeyi kavrayıp anlayacak ve dolayısıyla localardan oyunu seyretmek üzere bir müddet sahneyi seve seve terk edecek tek kişi olacaktır; bu dehanın yansıtıcılığıdır.
    _Kendi hedefleriyle dolu olan adamın kafasında dünya, bir savaş alanı taslağında güzel bir manzara nasıl görünürse o şekilde belirir

    _ Elmasların değeri nasılsa insanlarınki de öyledir: Hasıl ki elmasların belli bir büyüklük, saflık ve kusursuzluk derecesine kadar belli ve
    sabit bir fiyatı vardır, ama bu derecenin ötesine geçildiğinde paha biçilmez ve alıcısı bulunmaz ise..._
    _Büyük bir kafa insanlara en derin varlığının hâzinelerini açmıştır ve onların yücelmelerine ve aydınlanmalarına katkıda bulunacak eserler meydana getirmiştir. Ayaktakımı, onda kimi kusur ve lekeleri bulup ortaya çıkaracak mevkide olduklarını düşünürler çünkü kendi hiçliklerinin ezici duygusuyla karşılaştırıldığında böylesine büyük bir adamın karşısında duydukları acıyı dindirmek isterler.
    _Hayal gücüne sahip olmayan insan, özgür bir kuş gibi değil de, kayaya yapışmış ve tesadüfün kendisine getireceği şeyi beklemek zorunda olan midye gibidir
    _Bilge ile deha farklıdır. Bilge, dehanın koşulu olan irade ve zekâ ayrılığını kabul etmez.
    _Bütün dâhiler kasvetlidir. Sefil ve perişan yaşar çünkü o kendi kişisel refah ve rahatını nesnel amaca feda eder. Onun böyle yapmasının tek nedeni elinden başkasının gelmemesidir çünkü onun vakar ve ciddiyeti burada yatar. Onun vücuda getirdiği eser bütün çağlar içindir ama onun tanınması genellikle ancak sonraki kuşaklarla başlar. Onu büyük yapan, onun kendisini ve kendi çıkannı takip etmemesidir. diğerleri kendi zamanları içinde yaşayıp kendi zamanları ile birlikte ölürler.
    _Hiç kimse, kendini beğenmişliğe sahip olmadıkça büyük olamaz. Tevazu taktir edilir ama böyle bir şey onu başkalarının boyunduruğu altına sokmaya zorlayacaktır.

    _Fizyonomi bilimi (Yüzden kişiliği okuma sanatı) Bir insanın çehresinin şekli-şemali, ikiyüzlülüğün hakim olamadığı yegâne sahadır.
    _Seçkinlik ve sıradanlığın insan çehresindeki belirtileri_ Her insanının çehresi bir haritadır. Bir insanın çehresi, dilinden daha ilginç şeyler ele verir çünkü onun yüzü, söyleyip söyleyebileceği her şeyin özetidir. Dil bir insanın sadece düşüncelerini ele verir, oysa çehre tabiatın düşüncesini dışa vurur. Herkesi gözlemlemek zahmete değer bir uğraştır; konuşmak ise böyle bir zahmete değmese bile… Adi, bayağı ve sefil düşüncelerin, kaba, bencil, kıskanç, günahkâr arzuların her biri çehreye damgasını vurur ve bütün bu işaretler, kırışık ve lekelere dönüşmüştür. Bön ve budala kimseler, bir insanın dış görünüşünün hiçbir önemi olmadığını söylerler ama ruhla beden ilişkisisi, palto ile insanın kendisi arasındaki ilişki gibi olsaydı, gereksiz olurdu. Çözümlemeye öznellik karıştığında çözümlemeye çalıştığımız her şey karışır ve değişir. çehre hakkında tamamen nesnel bir izlenim veren tam anlamında ilk bakıştır. Çehrelerin çoğu ne kadar da sefildir! Güzel ve entelektüel olanların dışında bir çehrenin duyarlı bir kimsede sarsıntıya benzer bir duygu uyandıracağına inanıyorum; Öyle kimseler vardır ki çehrelerine hayvanlardakine benzer sınırlı bir akıl seviyesi gibi bayağılığın ve kişilik düşüklüğünün damgası vuruludur, öyle ki insan nasıl olup da böyle bir çehreyle toplum içerisine çıkabildiklerine ve bir maske takmayı tercih etmediklerine şaşırır. Hatta öyle çehreler vardır ki tek bir bakış insanda kirlenme hissi uyandırır.
    _Sokrates şöyle der: “Konuş ki seni görebileyim.” Bizimle girdiği kişisel ilişki, meydana getirdiği yüzeysel bir büyülenmeyle önyargısız gözlemcileri bizlerden uzaklaştırır. Şöyle demek daha doğru olabilir: "Konuşma ki seni görebileyim".
    _Beyin, kadar büyük ve gelişkin ve ona göre omurga ve sinirler ne kadar ince ise, zekâ da o denli büyüktür çünkü beyin onlara çok daha doğrudan hükmeder.

    _Eğitim ve seçkinlik: Kendi kendilerini eğitmeye tabii eğitim tarzı diyebiliriz. Suni eğitim tarzı bunun karşısında ve başka insanların söyledikleriyle zihni basmakalıp fikirlerle tıka basa doldurmaya dayanır. Genel fikirler yanlış biçimde uygulanacak ve o şekilde ele alacaksınız. Bu şekilde eğitim yolunu şaşırmış ve dengesini kaybetmiş kafalar imal eder ve bu yüzdendir ki öğrenim ve okumayla geçen uzun bir süreden sonra, dünyaya saf budalalar, başka bir dünyadan gelmiş yaratıklar gibi adım atarız. Çocuğa kendi kendisine düşünmeyi öğretmek yerine, bütün enerjisini, zihnini başka insanların hazır düşünceleriyle tıka basa doldurmayı öğretiyoruz. Atı arabanın önüne değil de arabayı atın önüne koymak gibi. Eğitim görmemiş insanlar arasında sıkça görülen sağlam sağduyu sahibi insanlara, okumuşlar arasında bu kadar az rastlanmasının sebebi işte budur. Şeyleri anlamaya çalışmak yerine sözcüklerle tatmin olan ve onları ezbere öğrenen aşırı tehlikeli eğilim, çoğu eğitimli insanın bilgisini lüzumsuz bir laf kalabalığı haline getirir. Çoğu insan, kuruntuları, önyargıları, garip merakları, tuhaf tutkuları bütün hayatı boyunca bir yük olarak omuzlarında taşıyıp durur, dünyaya kendine özgü bakış tarzı geliştirmeyi asla denememiştir çünkü her şeyi hazır yapılı olarak almıştır ve onu bu kadar sığ ve yüzeysel yapan şey işte budur. Çocuk kendi yargısına güvenecek ve önyargılardan kurtulacaktır. Kavramları ve yargılan, kendi tecrübelerinden değif, kendisine hazır verilmiş olan fikirlerden billurlaşır.Gerçekte nasılsa öyle, açık ve nesnel bilgi edinmeyi öğretmeye özen gösterilmelidir. Böyle değil de diğer türlü olursa kafalan safsataarla dolacak, gerçekliği yanlış yorumlayacak ve dünyayı yeniden şekillendirmeye kalkışacaklardır.

    _Deha kendi kendisinin ödülüdür. Deha, çifte akla sahip bir kimsedir: Biri kendisi için ve iradesinin hizmetinde, diğeri saf nesnel bir tavırla kavradığından dünya için. Dehanın doğumu yüzyılda bir vuku bulur. Doğduğunda da uzun bir süre tanınmadan kalabilir, birinin önünü ahmaklık keser, bir başkasını kıskançlık boğar. Bir kadın kendi kendisine ne kadar çocuk doğurabilirse deha da kendi başına o kadar özgün düşünceler üretebilir. Lal taşı kendi ışığını yayar, halbuki diğer taşlar ancak aldıkları ışığı yansıtırlar. Bilginlere dâhi denemez, nasıl ki elektrik ileticilerine elektrik üreten cisimler denilemez ise, çünkü bunlar hayatlarını öğrendiklerini başkalarına öğreterek geçirirler. Büyük kafalar insanlık için şimşek değerindedir. _renkli resimler ile renksizler arasındaki fark nasılsa, deha ile sıradan insan arasında da öye bir fark vardır. Sıradan, sığ ve basit kafaya sahip biri, bir dâhinin eserinden hiçbir şey anlamayacaktır._Dahilerin yolu, yaz sabahı enfes tabiatı bütün tazeliği ve ihtişamı içinde seyretmek için yürüyüşe çıkan birinin yoluna benzer. Onunla, bir çocuk oyuncak bebeğiyle nasıl konuşursa öyle konuşacaktır. _Dâhilerin hiçbiri birbirine benzemez. Doğa onlara damgasını vurur, ardından da kalıbı parçalar. Zayıf bir yanı olmaksızın hiç kimsenin büyük bir dehaya sahip olduğu görülmüş değildir, Platon'un zayıf yanı tam da Aristoteles'in güçlü olduğu noktadır. Goethe'nin büyük olduğu taraf Kant'ın zayıf yanıdır ve tersi. _Deha kendi kaderine sadakatsiz hale gelmiş olan bir akıldır; gerçek kaderi iradenin hizmetkârı olmak olduğu halde kendisini bu hizmetten kendi işini takip etmek uğruna kurtarmış olan akla dayandığı kadarıyla doğaya aykırıdır.
    _Deha soğukkanlılıktan veya ağırbaşlılıktan yoksundur, bu şeylere ait olanlardan fazlasını görmememize dayanır; İnce ayrıntılara odaklanıp diğer her şey görünmez olur ve diğer insanları şaşırır. Odaklaşılan şeyler mikroskobun altında bir fil kaidesinin büyüklüğüne erişen pire gibi görünürler bu yüzdendir ki soğukkanlı veya ağırbaşlı bir adam bir dâhi olamaz. mizaç ölçüsüzlüğü, duygu ve heyecanların ateşliliği, baskın melankolinin etkisi altında ruh halinin çabuk değişkenliği ortaya çıkar. sonuç da dehanın esas itibariyle bu dünyada yalnız yaşamasıdır. O bu dünyada kendisine benzeyen birisine rast gelemeyecek kadar nadir bulunur ve geri kalanlardan onları dost edinemeyecek kadar farklı olan birisidir. Onlar sadece ölümlü varlıklardır; halbuki o aynı zamanda saf akıldır _
    _Deha arada bir tuhaflıklara düşebilir. Bunun nedeni akıl ile iradenin arasının gevşemesidir. Dehanın çılgınlığı buna dayanır. Bu sıradışı zekâ taşkınlığı sayesindedir ki irade karşısında belirgin üstünlüğünü elde edip kendisini iradenin hizmetinden kurtararak özgür olur. eserleri bu kaynaktan fışkırır. Yararsızlık ve kazanç getirmezlik dehanın eserlerinin ayırt edici özelliklerinden biridir; bu onların soyluluğunun alametifarikasıdır. Uzun ve narin ağaçlar meyve vermez, meyve ağaçları ufak tefek, bodur ve çirkindir.
    .
    _Gürültüyü kanıksama neyin belirtisidir_ Sıradan insanlar gürültüye karşı duyarlı değillerdir; ne var ki düşünmeye, şiire ya da sanata, sözün kısası her türden zihinsel düşünsel izlenime duyarsız olan tam da bu insanlardır: Beyin dokularının kaba niteliğine mal edilmesi gereken bir gerçektir bu. Tıpkı kafayı bedenden koparan celladın baltası gibi gürültü de onun düşüncelerini bölüp dağıtır. toprak ya da gübre yığınını kaldıran bir adamın yaklaşık on bin insanın kafasında filizlenmek üzere olan düşünceleri daha henüz tomurcuk halinde iken katletme hakkını nereden aldığını anlayamam. kırbacını şaklatan bir adam, arada bir derhal indirilip hakiki değnek atılmayı hak eder.