• Ne zaman yenilik kendisi için amaçlansa bütünleyici mükemmellikten ödün verilir ve ''yaratıcı özgürlük'' koşturmacası bağlamında bütünleyici mükemmelliğin bir anlamı yoktur.
    Post Öykü
    Sayfa 73 - Post Öykü Dergisi
  • ''Sanatçı'' sözcüğünü sanat eserleri üreten kişiyi belirtmek için kullanma alışkanlığının oluşmasına izin verdik ama sanatçılık kavramına neyin içkin olduğunu pek düşünmedik. Bunun yerine ''sanatçı'' sözcüğünün sıra dışı bir estetik algısı olan bir kişiyi göstermesi gibi bulanık bir varsayımla hareket ettik. Bu duyarlılığa sahip olan kişinin tasarladığı ve yaptığı her şeyin ''sanat'' adını vermemiz gereken şey olduğunu düşündük. Fakat böyle bir varsayım herhangi bir incelemeden sağlam çıkmayacaktır.
    Post Öykü
    Sayfa 64 - Post Öykü Dergisi
  • Doyum: Benim çok sayıda kitabım var.

    Akıl: Bu konu hakkında konuşmak çok yerinde oldu. Çünkü eğer kimileri kitapları kendilerini eğitmek için topluyorsa, kimileride zevk ve gösteriş için toplar. Odalarını, zihni süslemek için icat edilmiş ve Corinthe vazoları , heykeller ya da sözünü ettiğimiz başka nesneler gibi işlev gören mobilya türüyle dekore edenler de var. Kimileri de kitaplar aracılığıyla açgözlülüklerini doyurur; bunlar en kötüleridir, çünkü kitaba gerçek değerini vermez onları birer mal gibi görürler. Kısa bir süre önce zenginlerin zevklerinden doğan bu yeni, ancak tehlikeli akım, doymamışlığa sanatı ve kitabı alet ediyor.

    Doyum: Önemli miktarda kitabım var.

    Akıl: Çok yer kaplayan ama kafanın oyalanması için cazip ve hoş bir yük.

    Doyum: Kitaplarım o kadar bol ki.

    Akıl: Bu da büyük çalışma ve büyük bir dinlenme eksikliği demek. Zihnini şurada burada gezdirmen, belleğini çeşitli okumalarla yüklemen gerekecek. Sana ne diyeyim ki? Kitaplar kimilerini bilime, kimilerini deliliğe götürür, çünkü hazmedebileceklerinden fazlasını almışlardır. Aynı mide gibi , hazımsızlık kafalara çoğunlukla açlıktan daha zararlı oldu. Bu nedenle insanın doğasına göre yiyeceklerin de kitapların da kullanımını kısıtlamak gerekir. Biri için az olan diğeri için fazladır. Bilge kişi bolluğu değil, yetecek kadarını ister, çünkü biri her zaman zararlı, diğeri her zaman yararlıdır.

    Doyum: Benim inanılmaz sayıda kitabım var.

    Akıl: Biz inanılmazı ölçüsüz anlamında kullanırız. Ölçü olmadan, insani şeylerde uygun ve yakışır olanı nasıl bilebiliriz? En iyi olarak bilinen şeylerde bile ölçüyü kaçırmamak ve aklından Komik’in şu sözünü çıkartmamak gerekir: Hiçbir şey fazla olmasın!

    Doyum: Sayılamayacak kadar çok kitabım var.

    Akıl: Söylendiğine göre İskenderiye Kütüphanesi’nde 40 bin cildi olan Mısır kralı Prolemaios’dan daha mı fazla? Uzun yıllar boyunca çeşitli yerlerden özenle toplanan bu kitapların hepsi birlikte yandı. Titus Livius bu kütüphanenin kraliyetin eli açıklığı ve ince düşünceliliğinin güzel bir anıtı olduğunu söylemiş. Seneca ise kütüphaneyi kınar ve “kraliyetin eli açıklılığının ve ince düşünceliliğinin bir anıtı olarak değil, okumaya zaman ayırma lüksünün olduğunu, hatta bu lüksün özenle seçilmiş olaylarla bir gösterişe dönüştüğünü” söyler.

    Yine de Titus Livius’un söylediğinin ve Ptolemaios’un yaptığının, kraliyet zenginlikleri ve bu kralın uzun süreli olarak halkın yararını yararını öngördüğü düşünüldüğünde, bir özrü var. Bu prens, yalnızca yaralı değil bütün dünya için gerekli kutsal yazıları İbranice’den Yunanca’ya çevirtmek için, böylesine büyük bir işi üstlenecek insanlar seçmiş ve hiçbir maddi manevi özveriden kaçınmamış, bu kesinlikle övgüye değer. Peki, aynı şeyi yapmayan, ama kralların debdebesini aşan hayatlar süren insanlara ne demeli? Engin bir bilgiye ana daha da büyük uğraşa, birkaç dile ama çok daha fazla kitaba sahip Serenus Sammonicus’un 62 bin kitabı olduğunu ve ölürken hepsini, babası çok yakın dostu olan genç Gordianus’a bıraktığını okuyoruz.

    Çok sayıda insan beynine yetebilecek, önemli bir miras işte; ama bir beyni de karartmayacağı ne malum? Bunu soruyorum sana, çünkü Serenus bütün hayatı boyunca yalnızca bu işi yapmış, ne yazmaya, ne araştırmalar yapmaya, ne okumaya ve bunca ciltte bulunanların tek kelimesini anlamaya yeltenmemiş, kitapları tek tek tanımak, başlıklarını bilmek yeterince zaman alan bir uğraş değil mi? Bir düşünürü kitapçıya dönüştüren güzel bir sanat işte! İnan bana, bu beyni yazılarla beslemek değil tam aksine öldürmek ve zenginliklerin ağırlığı altında ezmek, ya da belki suların ortasındaki Tantalos gibi şaşkın, hiçbir şeyden zevk almayan ama herşeyde gözü olan ruhuna susuzlukla eziyet etmek.

    Doyum: Sayısız kitabım var.

    Akıl: Ve kimi inançsızlardan, kimi de cahillerden kaynaklanan sayısız hatan. İnançsızlar dinin, dindarlığın ve kutsal yazıların düşmanıdır; cahiller ise doğanın, adaletin, geleneklerin, özgür bilimlerin, tarihin ve olayların gerekliliğinin düşmanı. Hepsi de gerçeğin düşmanıdır, hepsinde, ama en çok birincilerde, çok daha üstün şeyler vardır, gerçek sahteyle karışmıştır, ayırt etmek ise zor ve tehlikelidir.

    Yazarların hepsinin tamamen dürüst olduklarını kabul etsek de, cehalete ve her şeyin özünü bozan, her şeyi karıştıran yazıcıların ihmaline karşı kim çare olacak? Benim kanımca, birçok önemli beynin büyük eserler vermekten vazgeçmelerinin nedeni işte bu kaygı. Mutfak için büyük özen gösteren ama edebiyata kayıtsız, yazıcıları değil aşçıları denetleyen tembel çağımız için iyi bir ceza. Artık kim parşömen üzerine çizmeyi ve kalemini oynatmayı biliyorsa yazıcı kabul ediliyor, isterse bilgisiz, zeka yoksunu ve mesleğinin cahili olsun. Uzun süredir yok olan yazımı istiyor ve özlüyor değilim.

    Dilerim ki, hangi yöntemle olursa olsun onlardan istenileni yazsınlar; yazıcının yeteneksizliği görülecektir, durumun özü gizlenemeyecektir. Şimdi gerçek ile kopya birbirine karışmış durumda. Yazıcılar bir şey yazmaya söz veriyorlar, başka bir şey yazıyorlar, öyle ki yazdığımız şeyi kendimiz tanıyamıyoruz. Eğer Cicero, Titus Livius ve eski çağın ünlü yazarı, özellikle de Plinius geri gelseler, okuduklarında kendi eserlerini tanırlar mıydı? Her adımda sendeleyerek, bir an başka birinin, bir başka an bir barbarın eserini okuduklarını sanmazlar mıydı? İnsanlar yaptığı bunca keşfin yıkıntısı içinde kutsal yazılar dimdik ayakta, çünkü ya insanlar bu yazıları giderek daha çok okuyor ya da bu yazıların yaratıcısı Tanrı kendi kutsal şiirlerini, kutsal tarihini, kutsal yasalarını koruyor ve kendi ölümsüzlüğünü onlara veriyor.

    Ortaya çıkarılmış başka eserlerin en soyluları ölüyor büyük bir kısmı çoktan öldü. Bu büyük kaybın ilacı yok , çünkü hiç hissedilmedi. Bunda şaşılacak bir şey yok. En ufak bir hasar büyük bir özenle ele alınırken, erdemlerin ve geleneklerin gördüğü zararın farkına varılmıyor. Edebiyatın kaybını en küçük kayıplardan görüyorsunuz. Bu kaybı avantaj gibi görenler de var. Geçenlerde, kırsal yerlerde ya da ormanda değil, inanmayacaksın ama çok büyük ve çiçeklerle donanmış bir İtalyan kentinde, çoban ya da işçi değil, hemşerilerine göre üst sınıftan soylu bir adam, topraklarına okumuş birinin girmemesi ve orada oturmaması için çok para vereceğine yemin etmiş.

    Bu nasıl taş kalptir Allahım! Licinius’un da benzeri duygulara sahip olduğu söylenir. Edebiyat düşmanlarını kötü ve halka zararlı olarak nitelemiş. Ancak köy kökeni onun için bir özür olabilir. Çünkü, unvanına kadar yükseldiyse de özünden kurtulamamıştır. Horatius’un şu sözü çok doğrudur: Servet karakteri değiştirmez!

    Peki yalnızca edebiyatın ölümüne göz yummakla kalmayıp, böylelikle bütün dileklerini de yıkıma götüren soylulara ne demeli? En güzel şeye karşı bu küçümseme ve nefret yakında sizi cehaletin uçurumuna düşürecek. Bir de buna (konumdan hiç uzaklaşmamam için) hiçbir kurala tabi olmayan, hiç bir sınavdan ve elemeden geçirilmeyen yazıcıları katın. Böylesine bir yetki ne demir ustalarına, ne işçilere, ne dokuma işçilerine verilir, neredeyse hiçbir zanaatkara verilmez. Üstelik bu mesleklerin ölümü çok önemli değildir, ama yazıcının ki önemlidir. Her şeyi yıkmak üzere maaş alınacağından emin, ne varsa karmakarışık yazıcılık mesleğine atılır. Bu insan doğası.

    Doyum: Benim iyi bir kitap birikimim var.

    Akıl: Ne önemi var, eğer beynin hepsini alamayacaksa? Seneca’daki, kölelerinin bilgisiyle övünen Sabinus’u hatırlıyor musun? Ondan biraz daha duyarsız olman dışında aranızda ne fark var ki? Aslında ikiniz de başkasının beyniyle övünüyorsunuz. Ancak Sabinus hiç değilse kölelerinin beyniyle övünüyordu, bu iyi bir şey; sense hiçbir biçimde sana ait olmayan kitaplarla övünüyorsun. Evlerinde ki kitaplarda yazan her şeyi bildiğini sanan insanlar vardır, bir konuşma olduğunda ‘bu kitap benim kitaplığımda var,’ derler. Sanki kitap kafalarının içindeymiş gibi, bunun yeterli olduğunu düşünür, kaşlarını kaldırır ve susarlar. Eğlenceli bir tür.!

    Doyum: Kitapların tepemden taşıyor.

    Akıl: Tependen yetenek, belagat, bilgi, özellikle de masumiyet ve erdem taşsa ya! Ama bu tür şeyler kitaplar gibi satılmaz, satılsalardı eğer, korkarım kitap alıcıları kadar alıcı bulamazlardı. Kitaplar duvarları kaplıyor; şurada ki beyinler gözle görülmedikleri için insanlar tarafından ihmal edildiler. Eğer kitapların bolluğu bilginler ya da iyi insanlar ortaya çıkarsaydı, en zenginler herkesten daha bilgili ve iyilerin iyisi olurdu; oysa bunun tam tersini görüyoruz.

    Doyum: Öğrenmeme yardımcı olan kitaplarım var.

    Akıl: Dikkat et, engel teşkil etmesinler! Nasıl ki çok sayıda savaşçı oluşu bir çok savaşı kazanmasını engellediyse, sayısız kitap oluşu da birçok insanın öğrenmesini engellemiştir; ve bolluk, hep olduğu gibi, eksikliği doğurur. Eğer kitaplar “oku beni” diyorlarsa, onları atmamak, kenara koymamak gerekir. En iyilerinden yararlanmak ve günün birinde bize lazım olabileceklerin zamansız bir kullanımla zararlı hale gelmemelerine dikkat etmek gerekir.

    Doyum: Kitaplarım çeşit açısından çok zengin.

    Akıl: Gidebilecek yolların çokluğu yolcuyu şaşırtır çoğunlukla. Kendinden emin bir biçimde tek bir yolda ilerleyen kişi bir yol ayrımında tereddüt eder, sıkıntısı üç ve ya dört yola ayrılan noktada daha da artar. Tek kitabı verimli bir biçimde okuyan birinin, çoğunlukla gereksiz yere başka kitapları açıp karıştırması gibi. Öğrenenlere fazlası çok gelir, bilginlere azı yeter, aşırı olan her ikisine de çok gelir ama omuzları güçlü olan işin içinden daha kolay çıkar.

    Doyum: Çok sayıda güzel kitap topladım.

    Akıl: Kitap yönünden biraz önce sözünü ettiğim Mısır kralı kadar ünlü birisi yok bildiğim kadarıyla. Bu ünü kitaplarından çok, dillere destan çevirisine borçlu. Birçok beynin bir araya gelerek ortaya çıkardığı bu eser gerçekten harika; ancak daha sonra tek bir beynin ürünü olan bir eser var ki, o daha iyi. Kitaplarla ünlenmek için onlara sahip olmak değil, onları bilmek kitaplığa değil belleğine teslim etmek, raflara değil beynine yerleştirmek gerekir. Aksi halde bir kitapçıdan hatta bir kütüphaneciden daha ünlü kimse yoktur.

    Doyum: Birçok güzel kitaba sahibim.

    Akıl: Demir parmaklıkların arkasında birçok mahkum saklıyorsun, eğer kaçabilseler ve konuşabilselerdi, onları kendi tekelinde tuttuğun için seni dava ederlerdi. Şimdi alçak sesle sızlanıyorlar, özellikle zengin ve cimri bir adamın okumak isteyen sayısız insanın elde edemediği bir şeyi nasıl ölü kıldığından şikayet ediyorlar.

    https://www.izdiham.com/...p-bollugu-uzerine-2/
  • 800 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Uzun zamandır buralardan mecburi uzaklıktaydım. Ama içinde bulunduğum aşırı yoğunluğa rağmen, elbette ki okumaktan uzak kalmadım ve bu sürede neler neler okudum...🤩

    Buraya dönüşümü de bu okumalarımdan en özel, en keyifli ve en etkilendiğim kitap ile yapmak istedim: “Yapraklar Evi”
    Fazla detaya inmemeye çalışsam da uzuuunca bir yorum olacağı için şimdiden özrümü de dileyeyim.️
    Gerçi bu müthiş ötesi kitap için “Okudum!” veya “Adeta izledim!” desem asla ve kat’a yetmeyecektir. Çünkü bu kitabı resmen “YAŞADIM”. Her satırını, her kelimesini hem beynimde, hem kalbimde, hem de tüm damar ve hücrelerimde hissettim. Evet! Beynimde hissettim çünkü, fotoğrafçılıktan sinemacılığa, mimariden dekorasyona, matematik-fizik-kimya-biyolojiden etimolojiye, belgeselcilikten gazeteciliğe, tıptan telekineziye, doğa sporlarından paranormal olaylara, kısaca sanat, spor, bilim ve genel kültürden yana dolu dolu, detaylı ve ulaşılması zor bilgiler edindim. Kalbimde hissettim çünkü, sevdalısı olduğum Dante, Borges, Ovidius, Vergilius, Tolstoy, James Joyce, Heidegger, Fante, Rushdie, Kierkegaard, Sartre, Baudelaire, Kipling, Rilke, Toni Morrison, John Milton, Sylvia Plath, Jean Genet, Conrad, Poe, Nietzsche, Jules Verne gibi edebiyatın efsane isimlerinden pasajlar, alıntılar, cümleler ve dizeler ile süslenmiş ve bu ustalara atıflarla dolup taşan cümleler edebi doygunluğu bana fazlasıyla yaşattı. Kanımda, damarlarımda, tüm hücrelerimde hissettim çünkü, iç ölçüleri dış ölçülerinden büyük olan bir ev, durmadan genişleyen-uzayan ve labirente dönüşen sonsuz koridorlar, ansızın beliren yeni oda ve odacıklar, saniyeler içinde karma karışık yollar bütünü haline gelen korku verici değişimler, dibi görünmeyen ve sonuna ulaşılması günler süren sarmal merdivenler, keşfe çıkan insanların başına gelen akıl almaz olaylar, ev halkının (çocuklar dahil) içine düştüğü psikolojik gerilim bu hissiyatı yaşamama haylice sebep oldu.

    Mark Z. Danielewski’nin sahip olduğu bilgi seviyesi ile edebiyata olan bu hakimiyeti, kendisini tam anlamıyla bir deha olarak görmenizi sağlıyor. Hikaye içinde hikaye, onun içinde başka bir hikaye ve hatta daha da derinleşen ve birbirini takip eden başka hikayeler; bilimsel bile olsa bir konu hakkında hiçbir şekilde açıkta kalmayacak detaylı açıklamalar; “Kurgu mu, gerçek mi?” sorusunu her daim kendinize sormanıza sebep olan akış; bu muhteşem eserin neden “Sıra Dışı Bir Edebiyat Olayı” etiketini aldığını bizlere kanıtlıyor.

    Kitap hakkındaki yerli ve yabancı basında çıkan haberlerde, içeriğinden ziyade şekli oldukça fazla söz konusu olmuş. Haksız da sayılmazlar aslında. Alışılmış düz yazının yanında ters ve yan yazılar, farklı font ve büyüklükler, renklendirilmiş bölümler, yer yer tek kelime veya hecelik sayfalar, üzeri çizilen cümle ve paragraflar, hatta ayna ile okumak zorunda kalınan yansıma yazılar gerçekten de kitabın şeklini ön plana çıkarmaya yetiyor. Özellikle dipnotlarda karşılaşılan farklı yazı karakterleri, farklı kişilere, yani notları tutan Zampano, notları bulup yayımlatan Johnny Truant ve açıklama yapma gereğinde bulunan editörlere aittir. Bu arada büyük bir vurgu ile belirtmek isterim ki kitap baştan sona kurmaca, hiçbir gerçeklik payı yok. Zaten bunu editörler de, yazarın kendisi de röportajlarında üzerine basa basa söylemektedirler. Bunu dememdeki sebep ise, (bilimsel-sanatsal konular hariç) bazı dipnotlardaki isim, kitap ve makaleleri araştırma gereği duyup da internette aratırsanız hiçbir şey bulamazsınız. Ama yazarın üstün dehası, konunun gerçek mi kurgu mu, oyun mu yoksa bir şaka mı olduğu sorusunu beynimizde sürekli yankılatıyor.

    Bunları anlatmak oldukça yer tutacağı için biraz da konudan bahsedeyim. Will Navidson ve Karen’ın iki çocuğu ile birlikte doğaüstü olayları deneyimlemek zorunda kaldıkları bir evde başlarına gelenleri ve bu evde ikiz kardeşi (Tom) ve arkadaşlarıyla (Reston, Halloway, Wax, Jed) çıktıkları keşifleri içeren videoları (ki bu videolar Navidson Kaydı olarak adlandırılmaktadır) inceleyen-araştıran-yorumlayan yaşlı, kör ve artık ölmüş olan Zampano’nun evini tutan genç bir dövmeci çırağının (Johnny Truant) bu notları açığa çıkarmasıyla başlayan bir kitap olarak bahsetmek en kısa bilgilendirme olacaktır diyebilirim. Danielewski; gerilim, merak ve heyecanı sürekli hissettiren anlatımı ile okuru her an kitabın içine çeken kurgusu ve ilginç tasarımı ile eşsiz bir kitap yaratmış. Tüm edebiyat sevdalısı arkadaşlarıma bu kitabı korkmadan ellerine alıp okumalarını şiddetle tavsiye ediyorum.

    Bu arada tabiki Monokl Kitap’a da bu müthiş eseri basma yetenek ve cesaretinden dolayı da sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Sağ olsunlar, var olsunlar.
    Gökhan Sarı’nın kusursuz çevirisi ve Ezgi Yıldırım’ın özen dolu editörlüğü de takdirlerin ve hayranlığın en büyüğünü hak ediyor.
    Sevgiyle...
  • İnsanlar her zaman gücü ve yaşamın zevkini uzun zaman önce asilzadeleri de yaratan ŞANSlarına bağlıdır; babadan kalma zenginlik doğuştan olduğu gibi, yetenek sahibi olmak da şansın düzenlemesidir.
    Honore de Balzac
    Sayfa 38 - Paris Yayınları, 1.Basım