• 20. yüzyılın bize öğretmiş olduğu bir ders varsa, o da kesinlikle güç ve milliyetçilik tehlikesi hakkında olmalıdır. Defalarca olduğu gibi, liberaller, sosyalistler ve enternasyonalistler bu güçlere ve yoğun mantıksızlıklara karşı savunmasızca yakalanırlar. George Orwell 1941 yılında milliyetçilik hakkında şunları yazmıştır: “…belirgin bir kuvvet olarak ardında hiçbir şey kalmamıştır. Hıristiyanlık ve uluslararası sosyalizm ile karşılaştırıldığında neredeyse hasır altında kalmış kadar zayıftır.” Milliyetçilik sadece tarihçilerin ve politikacıların değil, insan psikolojisi ile ilgilenen herkes için önemli bir konu olmuştur.

    Milliyetçiliğin Doğası

    Milliyetçilik ile yurtseverliği karşılaştırarak başlamak bu konuyu anlama açısından bize yardımcı olabilir. Bu kelimeler belli ki farklı insanlar için farklı anlamlara denk gelmektedir, fakat genel olarak “milliyetçilik” çoğunlukla kötü çağrışımlara sahipken, “yurtseverlik” olumlu çağrışımlara sahip olmuştur.  Bir yurtsever doğduğu ya da ait hissettiği yerde kendisini heyecanlı hisseder, fakat bu duygu kibar, anlayışlı ve akılcıdır. Yurtseverler duygularını kontrol altında tutar ve onların hayal ürününe veyahut kör bir aidiyete dönüşmesine izin vermezler.

    Yurtseverler ayrıca ülkeleri hakkındaki en iyi şeyleri överler: espri anlayışı, yemekleri, edebiyatı, sanatı vs. Ancak bu tip şeyler olumlu ve herkese açıktır- dünyayı zenginleştirirler. Yani, örneğin, Fransız bir yurtsever  “Ülkemi ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ olduğu için seviyorum” dediği zaman, bunu demesinin sebebi bu tip düşüncelerin başkalarını etkileyeceğine inanmış olmasıdır. Ulusal kahraman yurtseverler, amiral ya da savaş kumandanı olmaktansa büyük hayırsever ve şair olmayı tercih eder. Yurtseverler ayrıca her grubun kendi güçlülükleri ve zayıflıkları olduğunu ve her grubun sunabileceği farklı bir şeyi olduğunu kabul edecektir.

    Bununla birlikte “milliyetçilik” kelimesi gerçekler ile çok da bağlantılı olmayan aşırı duyguları işaret etmektedir. Ayrıca saldırganlığı da barındırır: iddia etme, zorbalık yapma ve domine etme ihtiyacı. Milliyetçilik bazen de ırkçılık ile birlikte kullanılabilir. Irkçılığın ise en belirgin örneği, ulusal gurur kaynağının, Nordik ya da Kuzey Avrupa’nın üstün ırk olduğu fikrinin olduğu Nazi Almanyasıdır. Fakat Naziler bu konuda türünün tek örneği değildir. 1930’lu yıllarda birçok Japon kendi ırklarının üstünlüğüne inanmıştır. Erken dönem İrlanda milliyetçiliğinde bile bazı İrlandalı Keltlerin materyalist Anglosaksonlardan daha hassas, ruhani ve hayal gücüne bağlı oldukları bir ırkçı dönem vardı. (Örneğin İrlandalı yazar James Joyceromanı Ulysses’te bu tip fikirleri tiye almıştır.)

    Milliyetçilik, aynı zamanda kendi ülkesini sevmekten ziyade, başka bir ülkeye karşı saygısızlıkla tamamen olumsuz bir şekilde körüklenebilir. Diğer bir deyişle, bir kişi doğmuş olduğu ülkeye kayıtsız kalabilir ancak kendi ülkesinin komşuları için yoğun bir antipati geliştirebilir ve herhangi bir farklılığı da abartabilir. Bu durum özellikle komşu ülke daha büyük, zengin ya da daha popüler olduğunda geçerlidir. İnsanlar sıklıkla bu tip başarıları neredeyse kişisel algılayarak, kendilerini aşağılanmış hisseder.

    Kaçış ve Öz-benlik Saygısı

    Peki insanlar neden milliyetçi olur? Bunun ilk ve en belirgin sebebi şudur, milliyetçilik bir kaçış sunar. Bireyler, daha büyük bir kimliği alarak, kendilerininkinden kaçarlar. Böylece, John kendisini küçük, değersiz ve sevilmemiş hissedebilir; fakat eğer onun ulusu zengin ve güçlüyse, bu durum ona hiçbir zaman bilemediği bir öz saygıya sahip olmayı sağlayacaktır.

    Doğaldır ki, bazı insanlar kendini ait hissetme duygusuna tamamen sahip olmamıştır. İngiliz Psikiyatrist R.D. Laing bu durumu açıklamak için “ontolojik güvensizlik” kalıbını kullanmıştır ve bununla anlatmaya çalıştığı şey gerçek, derin, içsel benliğinizin ve gerçekten kim olduğunuz duygusunun kabul edilemez olduğu, hatta gerçek dışı olduğu duygusudur. Aşırı keskin örneklerde bu durum şizofrenik bir çöküşe sebep olabilmektedir. Daha açıkça ifade edilecek olursa, böyle insanlar kendilerine daha güçlü kişilikleri bağlamaktadır. Örneğin ilişkilerde çoğunlukla karşılarındaki kişilerin siyasi görüşlerini, sanat zevklerini ve verdikleri herhangi bir kararı benimseyip,  kendilerini unutup giderler. Bu tip insanlar için ulus, onlara daima bağlı kalabilecekleri stabil bir kimlik sağlar.

    Diğerleri için ise milliyetçilik hayata anlam ve amaç vermektedir. Hitler bunun en belirgin örneğidir. Birçok milliyetçi gibi, kendisi özel hayatında mutsuzdur: fakir, amaçsız ve başarısız bir sanatçı. Birinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği zaman Hitler’i kutlayan ünlü fotoğrafçı, hayatı birden yön değiştiren bir adamın sırıtan yüzünü göstermiştir.

    Bu tip şeyler, ulusları eleştirilen kişilerin, milliyetçilikle yükselişe geçen irrasyonel duyguları ve çoğunlukla agresif ve hatta zarar verme eğiliminde olan kişilerin tepkisini açığa çıkartır.  Aslında, kendileriyle dalga geçilmesinden çok, onların ulusuyla dalga geçildiğinde daha agresif bir tutum sergilerler. Bu kesinlikle pek çok insanın kendi milletini kendisinden çok dikkate aldığını göstermektedir. Bir kişinin gururu, öz saygısı ve hatta hayattaki amacı kendisinden daha büyük bir bütünlüğün başarı ya da başarısızlığına bağlı olduğunda, bu durum çok da şaşırtıcı değildir. 

    Takıntı

    Takıntı, milliyetçiliğin bir diğer özelliğidir. Bir milliyetçi kendi ülkesinin başarısına ya da başarısızlığına çok fazla bağlandığı zaman, bunun zaferi de felaketi de o kişiyi tamamen tüketecektir. Fakat milliyetçiler her şeyi ulusal kimliklerine bağlama eğilimindedirler. Bu yüzden, örneğin uluslarının ordusunun ve ekonomisinin üstün olduğunu iddia etmekle kalmayacak, aynı zamanda yemeklerinin, sporunun, ikliminin, hatta herkesi gölgede bırakacak manzaralarının da üstün olduğunu savunacaktır.

    Milliyetçiler, ayrıca başka insanların, ülke bayraklarının uygun biçimde gösterilmesi gibi konularda umursamaz olmaları konusunda da oldukça hassas olacaklardır. Ayrıca mümkün olduğu her anda çok önemli bir şeyi icat eden ya da keşfedenin kendi ülkeleri olduğunu ve başkalarının bu zaferleri çaldığını iddia ederek, bu konudaki yanlışları düzeltmek için can atacaklardır.

    Ayrıca milliyetçiler yanlış bir biçimde diğer insanların da bu takıntılarını paylaştığını varsaymaktadır. Bu nedenle her hakaretin kasıtlı olduğunu varsaymak için çok aceleci olacaklardır. Aslında, diğer insanlar çoğunlukla bazı tarihsel figürlerin isimlerini yanlış telaffuz ederken ya da bazı tarihsel gerçekleri gözden kaçırırken tamamen masumca hareket ederler.

    Hayal Dünyası ve Reddediş

    Gerçek milliyetçiler hayal dünyasını tercih ederek gerçek olanı sevmez ve bunun yerine onu reddederler. Bu tip bir direnişi seyretmek şaşırtıcı olabilir, özellikle konu bazı tarihsel figürlerin itibarı hakkında konuşmaya geldiği zaman. Bu figürler çok büyük hatalara sahip olsalar ve bu hatalar da göz önüne konulsa dahi, milliyetçiler bu tip eleştirileri propaganda ya da düpedüz bir yalan olarak görerek reddederler. Tabii ki, benzer suçlamalar rakip ülkenin kahramanı hakkında yapıldığı zaman, bunları tereddüt etmeksizin gönüllü biçimde kabul edeceklerdir!

    Milliyetçiler aynı zamanda tarihsel hataları ve aşağılanmaları kabul etmekte güçlük yaşayarak geçmişte kalma konusunda çok zaman harcarlar. Kabul etmek yerine, kişisel olarak sıklıkla tarihi yeniden yazmaya çalışacaklardır. Onların ulusları bir istisna olduğu için, bu tip hataların herhangi bir anlamı yoktur ve bu hatalar anlamsız olduğu için, milliyetçi nedenlerden ötürü, en azından çoğunluğun inandığı biçimde gerçekleşmiş olamaz. Milliyetçi bir kişiye ülkesinin geçmişte utanç verici bir şey yaptığını söylediğinizde alacağınız cevap muhtemelen tarihin kazananlar tarafından yazıldığı ya da insanların onun ülkesini kıskandığı olacaktır. Bu kişiler gazete ya da tarihsel bir kitap okurken çoğunlukla sevdikleri şeyleri seçerek ya da görmeyi sevmedikleri şeyleri gözden kaçırarak, unutarak ya da tamamen bakmayarak seçici bir dikkate sahip olacaklardır.

    Tutarsızlık

    Milliyetçi birisine kendi komşusunun askeri güçlerinin toplu tecavüze karıştığını ya da partizanları vurduğunu söylediğinizde, size hemen inanacaktır. Komşusunun aslında barbar olduğunu ve medeni olmadığı için bunun beklenebilecek tek şey olduğunu söyleyecektir. Kendi ulusunun tam olarak aynı şeyi yaptığı ortaya çıktığında ise bunu reddedecektir. Ona fotoğraflar gösterdiğiniz zaman bunların sahte olduğunu söyleyecektir. Ona ezici ve reddedilemez kanıtlar sunduğunuzda, tutarsızlık karşısında şaşırıp kalırsınız. Peki, onun ne söylemesini beklersiniz? Savaş yüzünden travma geçiren erkekler, asla evlerinde davranmadıkları gibi davranırlar. Tecavüzler bu kolektif delirmişliğin bir parçasıdır. Partizanları vurmak için, yapılması gereken yapılmıştır ve Cenevre Sözleşmesi sadece üniformalıları koruduğu için bu gayet haklı bir tutum olarak görülür.

    Milliyetçilerin bağlılık duygularını değiştirdikleri, mükemmeliyetçi olma sanrılarını bir ulustan diğerine geçirdikleri bilinir. Diğerleri kendileri hakkındaki kendi algılayışlarını değiştireceklerdir. Örneğin, Fransa ve İngiltere’deki 1930’lu yılları eleştirerek ve hatta kendi ülkelerini iğneleyerek geçiren pek çok sol görüşlü kişi, Nazi Almanyası’na karşı savaş başladığı zaman hararetli biçimde milliyetçilik savunucusu olmuştur. Ayrıca sıklıkla belirtildiği gibi, pek çok adı bilinen milliyetçi lider, önderlik ettiği ülkede doğmamıştır bile. Örneğin Stalin bir Gürcü iken Hitler ise bir Alman değil, bir Avusturyalıdır!

    Başka bir ulusun duygularını etkilemede tabii ki yanlış bir şey yoktur ve bu tip bir etkileşimi akıl hastalıkları ile eş görmek son derece saçmadır. Bununla birlikte, söz konusu olan aşırı milliyetçilik olduğunda bazı garip, hatta rahatsız eden psikolojik rahatsızlıklar tekrar eder. Korkunç bir dehşet ve yıkım söz konusu olduğunda da milliyetçilik (özellikle de nükleer silah çağında) ortaya çıkabilir ve bu tip kişisel özelliklerin anlaşılması gerekmektedir.

    Yazan: Mark Goddart
    Çeviren: Pınar Eldemir
    Kaynak: healthguidance

    Düşünbil
  • Sanat hiçbir zaman halkın taparcasına sevdiği bir şey olmadı.
  • Hayır! Ben çileci idealin doğal antagonistini aradığımda, “onun karşıt idealini dile getiren karşıt istenç nerede?” diye sorduğumda, bilimi sürmesinler benim önüme. Bilim bu iş için kendi ayakları üzerinde durmaktan çok uzak, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, önce bir değerler-idealini gereksinir bilim, hizmetinde kendine inanma hakkını elde edeceği, değerler yaratan bir iktidarı gereksinir - bilimin kendisi değer yaratıcı değildir hiçbir zaman. Çileci idealle ilişkisi özünde, hiç düşmanca bir ilişki değildir henüz; kaldı ki esas olarak, onun iç düzenlenimindeki itici gücü temsil eder daha çok. İtirazı ve savaşımı - daha dikkatlice incelenirse görülür- idealin kendisine yönelik değildir hiç de, yalnızca onun dışa dönük edimlerine, kılık kıyafetine, oynadığı maskeli oyuna, zaman zaman duyarsızlaşmasına, katılaşmasına, dogmalaşmasına yöneliktir - onun dışrak yanını reddetmekle onun içindeki yaşamı azat eder. Bu ikisi, bilim ve çileci ideal, aynı zemin üzerinde dururlar - daha evvel değindim buna -: hakikate-fazla-değer-biçme (daha doğrusu: hakikatin değer-biçilemezliğine, eleştirilemezliğine olan inanç) zemini üzerinde dururlar, tam da bu yüzden zorunlu olarak birbirlerinin müttefikidirler, - öyle ki onlardan biriyle savaşma durumunda, hep her ikisiyle de savaşmak ve her ikisini de sorgulamak gerekir. Çileci ideale bir değer biçme, beraberinde kaçınılmaz olarak bilime bir değer biçmeyi de getirir: bu yüzden vaktiyle gözünüz açık, kulağınız kirişte olsun! (Sanat, - şimdilik şu kadarını söyleyeyim, ileride uzun uzadıya bahsedeceğim bundan çünkü, - tam da yalanın onda kendini kutsadığı, vicdanın onda yanıltma istencinden yana olduğu sanat, bilime oranla çok daha esaslı biçimde karşıdır çileci ideale: Platon’un, Avrupa'nın şimdiye kadar çıkarmış olduğu bu en büyük sanat düşmanının içgüdüsü de böyle duyumsamıştı. Platon Homeros’a karşı: tüm antagonizm, asıl antagonizm budur - bir yanda en iyi niyetli “Öte-dünyacı”, yaşamın en büyük kara çalıcısı; diğer yanda, yaşamı istemi dışında tanrısallaştıran altın doğa. Bu yüzdendir ki, çileci idealin hizmetindeki bir sanatçı uşaklığı olabilecek en esaslı sanatçı yozlaşmasıdır ve ne yazık ki en alışılagelmiş olanıdır: hiçbir şey bir sanatçıdan daha yozlaştırılabilir değildir çünkü.) Bilim, fizyolojik açıdan bakıldığında da, çileci idealle aynı zemin üzerinde durur: belirli bir yaşam yoksullaşması orada olduğu gibi burada da önkoşuldur, - soğumuş duygulanımlar, yavaşlamış tempo, içgüdünün yerine diyalektik, yüzlerde ve hareketlerde ifade edilen ciddiyet (ciddiyet: daha zahmetli bir metabolizmanın, debelenen, güçlükle işleyen bir yaşamın bu en şaşmaz belirtisi). Bir halkın yaşamında bilginlerin ön plana çıkmış olduğu dönemlere bakın: bitkinlik, çoğunlukla da gece ve çöküş dönemleridir, - dolup taşan kuvvet, yaşama güven, geleceğe güven yok olmuş gitmiştir. Bürokratların ağırlıkta olmaları hiçbir zaman hayra alamet değildir: tıpkı demokrasinin, savaş yerine hakem mahkemelerinin, kadın eşitliğinin, merhamet dininin yükselişinin ve alçalan yaşamın belirtisi daha ne varsa hiçbirinin hayra alamet olmaması gibi. (Bilimin sorunsallaştırımı; bilimin anlamı nedir? - bununla ilgili olarak bkz. “Tragedyanın Doğuşu”nun önsüzü.) - Hayır! bu “modern bilim” - gözünüzü dört açın bu konuda! - çileci idealin en iyi müttefiki şimdilik, özellikle de onun en bilinçsiz, en istemdışı, en gizli saklı ve en yeraltındaki müttefiki olması nedeniyle! Aynı oyunu oynadı bunlar şimdiye dek, bu “tin fukaraları” ve o idealin bilimsel muhalifleri (bu muhaliflerin, diğerlerinin karşıtı olduklarını, sözgelimi tin zengini olduklarını düşünmekten sakınmak gerektiğini de belirtelim bu arada: - öyle değildir onlar, tinin didinenleri diye adlandırmıştım ben onları). Bu sonuncuların şu ünlü zaferleri: kuşkusuz zaferdir onlar - ama neye karşı? Çileci ideal hiç de yenilgiye uğratılmamıştır onlarla, daha ziyade, o ideale bitişmiş ve onun görünümünü kabalaştıran her duvarın, her ilave yapının bilim tarafından bir bir ve acımasızca sökülüp yıkılması ile daha kuvvetli, yani daha kavranamaz, daha soyut, daha sinsi kılınmıştır. Teolojik astronominin uğramış olduğu hezimetin, o idealin hezimeti anlamına geldiğini mi düşünüyorlar gerçekten?.. Varoluşun o hezimetten bu yana, şeylerin görünür düzeni içinde daha rast gele, daha kenarda köşede, daha fuzuli bir konum almasıyla, varoluşunun bilmecesinin öbür-dünyacı bir çözümünü daha mı az gereksinir oldu insan böylece? Özellikle de insanın kendini küçültmesi, kendini küçültme istenci Kopernik’ten bu yana durdurulamaz bir ilerleme içinde değil mi ki? Ah, varlıklar hiyerarşisinde onun vakurluğuna, biricikliğine, yeri dolduramazlığına olan inanç yok oldu gitti, - hayvan oldu o; tastamam hayvan, eksiksiz ve fazlasız, o ki daha evvelki inancında neredeyse Tanrıydı (“Tanrı’nın çocuğu”, “Tanrı-insan”) ... Görünen o ki insan, Copernicus'tan bu yana yokuş aşağı gidiyor, - merkez noktadan gittikçe daha hızla yuvarlanarak uzaklaşıyor artık - nereye? hiçliğe mi? “kendi hiçinin yürek delici duygusu”na mı?.. Haydi öyleyse! tam da bu yol dosdoğru - eski ideale götürmez mi?.. Bütün bilim (ve asla yalnızca astronomi değil; onun küçültücü ve yıkıcı etkisine ilişkin olarak Kant dikkate değer bir itirafta bulunmuştur: “o benim önemimi hiçe indiriyor”... ); bütün bilim, doğal olanı gibi doğal olmayanı da - bilginin özeleştirisini böyle adlandırıyorum ben -, insanı şimdiye kadar kendisine duymuş olduğu saygıdan vazgeçirmek peşinde bugün, sanki o saygı tuhaf bir kibirlilikten başka bir şey değilmiş gibi; hatta denebilir ki bilimin kendi övüncü, stoik ataraksia'nın (sarsılmazlık) bilime özgü katı biçimi, onun, bu güçlükle elde edilmiş kendini aşağılamasını, insanın kendine saygı duymasını sağlayan en son ve en ciddi talebi olarak ayakta tutmasında yatar (kaldı ki haklı da olarak: çünkü aşağılayan, ne olursa olsun, “saygı göstermeyi unutmamış” biridir gene de...). Bununla çileci ideale karşı mı koyulmaktadır aslında? Kant’ın, teolojik kavram dogmacılığı (‘Tanrı”, “ruh”, “özgürlük”, “ölümsüzlük”) karşısındaki zaferinin, o ideale sekte vurmuş olduğu (teologların bir süre için kafalarında kurmuş oldukları gibi) hâlâ ciddi olarak düşünülmekte midir gerçekten? - kaldı ki Kant’ın kendisinin böyle bir niyeti dahi var mıydı, orası şimdilik bizi ilgilendirmiyor. Kesin olan şu ki, her çeşit transandantalistin işi, Kant’tan bu yana gene tıkırında, - teologlardan kurtuldular: ne mutluluk! - Kant, bundan böyle kendi bileklerinin gücüyle ve en iyi bilimsel saygınlıkla “yüreklerinin dileği” peşinde gidebilecekleri o gizli yolu gösterdi onlara. Keza: bilinmeyenin ve gizemli olanın hayranları olarak şimdi de soru işaretinin kendisine Tanrı diye tapındıkları için agnostikleri kim kınayabilir ki artık? (Xaver Doudan, “l’habitu de d'admirer l’inintelligible au lieu de rester tout simplement dans l’inconnu“nün [anlaşılmayanı, bilinmeyen olarak bırakmaktansa, onu hayranlık duyulacak bir nesneye dönüştürme alışkanlığı] yol açtığı hasardan söz ediyor bir keresinde; eskiler böyle bir şeyden kaçınırlardı diye düşünüyor.) İnsanın “bildiği” her şeyin insanın dileklerini tatmin etmekten uzak olduğunu, daha çok bu dileklerle çeliştiğini ve dehşet uyandırdığını varsayarsak, bunun suçunu “dileme”de değil de “bilme”de arama hakkına sahip olmak ne ilahi bir kaçamaktır!.. “Bilinemez: dolayısıyla - Tanrı vardır”: ne yeni bir elegentia syllogismi! (güzel çıkarım şekli) ne büyük bir çileci ideal zaferi! -
  • Schopenhauer estetik sorunsalın Kantçı ifadesinden yararlandı, - buna rağmen kuşkusuz Kantçı bir gözle bakmadı bu sorunsala. Kant, güzel'in sıfatları arasından, bilgiye şan şeref getirmiş olanları yeğleyip ön plana çıkarmakla sanata bir saygınlık verdiğini düşünmekteydi: kişisel olmama ve genelgeçerlik. Bunun esas itibariyle bir yanılgı olup olmadığını tartışmanın yeri burası değil; benim altını çizmek istediğim tek şey, Kant’ın, sanatçının (yaratıcının) deneyimlerinden yola çıkarak estetik sorunsalı hedeflemek yerine, tüm filozofların yaptığı gibi salt “seyirci”den yola çıkarak sanat ve güzel olan üzerine düşünmüş ve böylelikle, farkına varmaksızın “seyirci”nin kendisini “güzel” kavramına taşımış olduğudur. Güzel’in filozofu, bu “seyirci”yi yeterince tanıyor olsaydı bari! - büyük bir kişisel olgu ve deneyim, güzel olanın alanındaki bir sürü kuvvetli ve en kendine özgü cinsten yaşantı, arzu, sürpriz, esrime olarak yani! Ama korkarım durum her zaman bunun tersiydi: ve bu yüzdendir ki filozoflar bize daha en başından, Kant’ın o ünlü Güzel tanımında olduğu gibi, incelikli bir özdeneyim kıtlığının besili solucan biçiminde temel bir yanılgı olarak içlerine çöreklenmiş olduğu tanımlar suna geliyorlar. “Güzel olan,” dedi Kant, “ilgi olmaksızın beğenilendir.” İlgi olmaksızın! Bu tanımı, gerçek bir “seyirci” ve artist tarafından - Stendhal tarafından yapılmış olan o diğer tanımla karşılaştırın - ‘güzel olan'ı bir keresinde une promesse de bonheur (bir mutluluk vaadi) diye niteler Stendhal. Ne olursa olsun, Kant’ın estetik durum söz konusu olduğunda vurguladığı yegâne şey burada reddedilmekte ve silinip atılmaktadır: le désintéressement (ilgisizlik). Kim haklı, Kant mı Stendhal mi? - Bizim estetikçilerimiz, güzelliğin büyüsü altında çıplak kadın heykellerinin bile “ilgi olmaksızın” seyredilebileceğini söyleyerek terazinin kesesini Kant lehine doldurmaktan bıkıp usanmıyorlarsa, biraz alaya alınmayı da hak ediyorlar demektir: - sanatçıların bu hassas noktaya ilişkin deneyimleri “daha ilginç”tir, ve ne olursa olsun Pygmalion’un “estetik olmayan bir insan” olduğu söylenemez. Biz de estetikçilerimizin böylesi argümanlara yansıyan masumluklarıyla ilgili daha iyi düşünelim, Kant'ın, dokunma duyusunun kendine özgülüğü üzerine bir taşra papazı safdilliğiyle öğrettiklerini de onun şeref hanesine yazalım! - Bu noktada sanat dallarına Kant’tan çok daha farklı bir ölçüde yakın, ama gene de Kant’ın tanımının sihrinden kendini kurtaramamış olan Schopenhauer’a geri dönüyoruz: nasıl olmuştu bu? Durum yeterince garip: Schopenhauer “ilgi olmaksızın” sözünü en kişisel bir tarzda, kendi deneyimleri arasında en düzenli sıklıkta yaşamış olması gerektiği bir deneyimden hareketle yorumladı. Schopenhauer çok az şey hakkında estetik temaşanın etkisi üzerine konuştuğu kadar kesin konuşmuştur: onun cinsel “ilgilenim”in panzehiri olduğunu ileri sürer, şerbetçi otu ve kâfurdan elde edilen maddeler gibi yani, “istenç”ten bu kaçıp kurtulmayı estetik durumun en büyük üstünlüğü ve yararı olarak yüceltmekten asla bıkıp usanmamıştır. Kaldı ki, onun “istenç ve tasarım”a ilişkin temel buluşu, “istenç”ten kurtulmanın yalnızca “tasarım” yoluyla mümkün olabileceği düşüncesi, o cinsel deneyimin bir genelleştiriminden kaynaklanmamış mıydı diye de sormak geliyor insanın içinden. (Bu arada şunu da belirtelim ki, Schopenhauer’ın felsefesine ilişkin tüm sorularda, bu felsefenin yirmi altı yaşında bir gencin buluşu olduğunu, dolayısıyla sırf Schopenhauer’ın özgüllüğünden değil, yaşamın o döneminin özgüllüğünden de payına düşeni almış olduğunu hiçbir zaman gözden kaçırmamak gerekir.) Schopenhauer'ın, estetik durumu övmek için kaleme almış olduğu sayısız pasaj içinde en açık ifade edilmiş olanlarından birine kulak verelim örneğin, bu sözler nasıl bir tonla, acıyla, mutlulukla, şükranla söylenmiştir ona kulak verelim (Welt als Wille und Vorstellung [İstem ve Tasarım Olarak Dünya], I 231): “Bu, Epikuros'un ‘en yüce iyi’ ve ‘tanrıların içinde bulundukları durum' olarak övdüğü ıstırapsız durumdur; aşağılık istenç dürtüsünden o an için azat oluruz; ‘isteme'nin bizi sürdüğü kürek cezasının Şabat’ını kutlarız, Iksion'un tekeri durmuştur”... Ne şiddetli sözcükler! Ne imgeler; azabın ve uzun bir usancın imgeleri! Neredeyse patolojik bir zaman karşılaştırımı, “o an” ile diğerlerinin, “Ixion’un tekeri”nin, “istemenin bizi sürdüğü kürek cezası”nın, “aşağılık istenç dürtüsü”nün karşı karşıya getirilişi! - Ama diyelim ki Schopenhauer kendi açısından yüz kere haklı, ‘güzel olan’ın özünü kavramak açısından neye yarar ki bu? Güzel’in etkilerinden birini tanımladı Schopenhauer, istenç yatıştırıcı etkisini, - ama düzenli olarak görülen bir etki mi ki bu? Daha önce de belirtildiği gibi Schopenhauer’dan daha az duyusal olmamakla beraber, mutluluktan daha çok nasiplenmiş bir yaradılışta olan Stendhal güzel’in bir başka etkisini vurguluyor: “güzel olan mutluluk vaat eder”, ona göre ‘güzel olan’ yoluyla tam da istencin (“ilgi”nin) uyarımıdır söz konusu olan. Ve en nihayetinde, Schopenhauer'ın kendisine karşı bir itiraz da ileri sürülemez mi; kendisini bu konuda pek haksızca Kantçı gördüğü, Kant’ın ‘güzel' tanımını hiç mi hiç Kantçı bir anlayışla ele almamış olduğu; - ‘güzel olan’ı kendisinin de bir “ilgi”den, hem de en kuvvetli, en kişisel ilgiden, işkencesinden kurtulan bir işkence görmüşün ilgisinden yola çıkarak beğendiği ileri sürülemez mi?.. Tekrar ilk sorumuza, “bir filozof çileci idealleri ululuyorsa bunun anlamı nedir?” sorusuna dönersek, bu soruya ilişkin bir ilk ipucu elde ediyoruz burada en azından: bir işkenceden kurtulmak istemektedir o! -
  • Okumayı bir sanat edimi olarak gerçekleştirebilmek her şeyden evvel, günümüzde tamamen unutulmuş –ki bu yüzden de benim yazılarımın “okunabilirliğine” daha zaman var– bir şeyi öngörüyor elbet, yapabilmek için handiyse inek olmanın, ama hiçbir surette “modern insan” olmamanın gerektiği bir şeyi: geviş getirmeyi…
  • Uzun zamandır ülkemizde sanatın ve sanatçının durumu hakkında bir yurttaş olarak görüşlerimi yansıtmak istiyordum. Bunu yapmak için belki geç kaldım fakat zaman bunu aşacaktır.

    Son dönemlerde sanat adına yapılanlardan başlayalım. Özellikle tiyatro, müzik, resim ve heykel alanlarında zaten seslerini zar zor duyuran sanatçıların, üzerlerindeki baskı ve sansür mekanizmalarının artarak devam etmesi bir yana, artık ülkemizde sanatı konuşmak için oluşturulan platformlarda ya da sanatçıların kendilerini ifade edebilecekleri yerlerde dahi seslerinin kısılmak istendiğini görüyoruz ne yazık ki. Üstelik özel televizyon kanallarının ülkemize girişinden bu yana, oluşan "yeni piyasada" sanat ya da sanatçı adı altında medya tekellerince topluma sunulan ve kabul ettirilmek istenilen saçmalıklarla da durum vahametini arttırıyor maalesef. Özellikle 12 Eylül döneminden sonra ortaya çıkan ve o dönemden bu döneme kadar geçen sürede yine gerek medya ile gerekse çeşitli yollarla topluma empoze ettirilmek istenen "köşe dönücücülük" ne acı ki, kendisine "sanatçı", yaptığı işe de "sanat" adını veren birçok isim tarafından kabul görmüş durumda. Tabi burada yaşadığı dönemde toplumu bilinçlendiren ve çağının haksızlıkları karşısında susmayan "gerçek sanatçıları" da unutmamak lazım. Çünkü eğer halen sanat diyebiliyorsak, yaşamın her alanında halk ile iç içe girmiş ve halkın mücadelesine destek veren ve hâlâ bu desteği sürdüren onurlu insanlar sayesindedir. Ve bu insanlar yaşadıkları dönemler boyunca onurlu mücadelelerine devam ettiği için işsiz kaldı. Peki ya diğerleri?
    Onlar "her devirde insan olmak" yerine, "her devrin insanı, oldukları için, her dönemde olduğu gibi bu dönemde de ortalıktadır. Ve yerlerine de yenileri gelmeye devam ediyor. Üstelik şöhretlerine şöhret, kasalarına para katarak! Örnek mi istiyorsunuz? Özellikle şu yaz döneminde ekranlarda boy gösteren ve "etliye sütlüye karışmayan tiplere" bakın derim.
  • Aşk mı sevgi mi? Çoğu zaman birbirine karışır duygular. Berniéres aşk ve sevgi arasındaki farkı ortaya koyma ihtiyacını bu yüzden hissetmiş olsa gerek: “Hem aşk geçici bir deliliktir, bir yanardağ gibi patlar ama sonra yatışır. Hızını aldığı zaman şuna karar vermelisin. Acaba kökleriniz birbirine karıştı, ayrılmayacak kadar kaynaştı mı? İşte sevgi budur. Sevgi soluk soluğa kalmak, yürek çarpıntısı, ezeli tutku sözleri vermek, günün her saatinde çiftleşmeyi arzulamak demek değildir. Gece uyanık kalarak vücudunun her kıvrımını öptüğünü düşlemek değildir. Bu aşık olmaktır sadece, her budala birine tutulabilir. Sevgi, aşk ateşi sönünce geriye kalan duygudur; hem bir sanat hem de bir kaza.”