Orhan Pamuk'un Beyaz Kalesi üzerine eleştiri:
Orhan Pamuk, Beyaz Kale Romanı ve Kurmacalar Üzerinden Tarihimiz

Bir kaç hafta önce Orhan Pamuk’un 1986 basımlı post – modern etkiler de taşıyan romanı Beyaz Kale’yi okudum. Kitap, tarihi bir roman olma özelliği de taşıyor. Fakat, kitap ben de biraz hayal kırıklığı oluşturdu. Dünya edebiyatında, benzer temalı romanlarda neredeyse hiç karşılaşmayacağımız biçimde, yazar, Beyaz Kale’nin konusunun geçtiği toplumun sosyal hayatını gerçekte olmadığı şekilde sunmakta, bana göre bunu da gerçeğe dayanmayan kurmacalar üzerinden yapmış görünmeketdir.

Roman’da Orhan Pamuk, 4. Mehmet (Avcı Mehmet) dönemi Osmanlı toplumunu ve İstanbul’u tasvir eder. Türk Gemiciler tarafından esir düşen bir Venedikli romanın baş kahramanıdır. Bu esir diğerlerinden farklı olarak mühendislik, edebiyat ve anatomi alanında eğitim görmüştür. Venedikli, zindanda özellikle doktorluk bilgisi ile dikkat çekmeyi başarır ve “Paşa” (Osmanlı idaresinde güçlü) tarafından makamında kabul edilir. Burada kendisine çok benzeyen bir şahsiyet olan “Hoca” ile tanışır. Daha sonra Paşa tarafından zindan alınıp bu Hoca’nın yanına yerleştirilen Venedikli, Hoca ile Paşa için görkemli bir havai fişek gösterisi yapar, sonrasında da Padişah’ın dikkatini çeker. Venedikli, görevlendirildiği önemli icat ve incelemeleri Paşa ile birlikte yaparlarken, aynı zamanda birlikte bir çok yazı yazmaya da başlarlar. Bu yazma sürecinde “Venedikli” ile “Hoca” karakterlerinin farklılıkları okurun zihninde daha belirgin hale gelir. Roman boyunca Venedikli, Hoca kadar hatta bazen ondan daha kabiliyetli bir şahsiyet halinde tasvir edilir.

Venedikli’nin Hoca’dan daha bilgili, daya yetenekli olması, Hoca’nın bir çok konuda Venedikli ile çatışmalarına neden olur. Çatışmalarda Hoca Venedikli’ye gör hep haksız, hep kötü duygulu, kötü niyetli olarak görünür; Batı iyi, Doğu kötü…..

Romanın sonunda post modern eserlerin genel özelliği olan okuyucuyu yanıltma hali karşımıza çıkar; Hoca Venedikli’nin yerini alarak İtalya’ya gider. Venedikli esir de Hocanın yerini alır gibi görünürken aslında bu esirin Hoca’nın bir hayali kurmacası olduğunun anlaşılması ile roman da biter.

Orhan Pamuk tasarladığı bu iki karakterin sırtına Doğu ve Batı’nın değerlerini yüklemiş, bu iki zıt kavramı bireyler üzerinden anlatarak okuyucuya sunmuştur.

Orhan Pamuk’un bu tarihi romanı, içerdiği tasvirlerle, sunuları ve anlatısı ile aklımızda bir çok soru işareti oluşmasına neden oluyıor. Öncelikle, yazarın her ne kadar kurguda özgür olması gerekse de bir tarihi roman, tarihi bu denli yaşanmamış kurmalarla okuyucuya nasıl sunabilir ? Bu, o topluma, o sosyal yapıya bir haksızlık olamz mı ? Haksızlık olursa etik sorunlar taşıamz mı ? “Roman’da “kasıt yapılmış”  yorumlarına neden olamz mı ? Ayrıca, Roman boyu Orhan Pamuk, bazı tarihi olayları olduğu gibi almış, bazılarını ise kurmaca olarak işlemiştir. Eğer Orhan Pamuk Beyaz Kale’yi gerçek bir kurmaca amacı ile tasarlamış ise ve o dönemi kendince yorumlamayı amaçlıyor ise o zaman işlenen dönemdeki bazı tarihi gerçeklikleri olduğu gibi alıp bazılarını neden göz ardı etmeyi ve kendince değiştirmeyi tercih etmiştir ? Dahası, neden kurmaca yolunu tercih ettiği olaylar ve tiplemeler Osmanlı tarihinin en hassas en belirleyici noktaları olurken, gerçekte olduğu gibi aldığı kısımlar ya genel bilinen isimler, olaylar ya da dönemde yaşanan idari zayıflıklar olmuştur ?

Romanın genelinde okur yükselen ve üstünleşen yüksek ahlaklı bir Batı ve güçlü olsa da zayıflamaya yüz tutmuş, ahlaki değerlei zayıflamış bir Doğu ile karşılaşmaktadır. 17. yüzyıla doğru uzanan bir tarihte bu tasvir bazı yönleri ile kabul edilebilir, ancak, Osmanlı ve Türk toplumu üzerinden yazılan yanlış kurmacalar Türk tarihinin ve Osmanlı portresinin özellikle yabancı ve Osmanlı tarihine uzak okurların zihninde ister istemez yanlış şekilde şekillenmelere, yanlışlar gerçekmiş gibi kanaatlere neden olmaktadır.

Bu bağlamda, Pamuk’un yaptığı bazı tasvirleri şu şekilde sıralayabiliriz;

Bütün direklerin tepesine sancaklar çektiler, bizim bayrakları (Venedik), Meryem Ana tasvirlerini, haçları tersinden asıp külhanbeylerine aşağıdan oklattılar. Askerlerimizi (Venedik) gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar. (syf 14)1

Osmanlı tarihinde gerek toplum gerekse de yönetici kesim Türk töresinin ve İslam’ın emirlerinin doğrultusunda hep hoşgörüyü tercih etmiş, düşmanın kültürüne, esirlere, tüccarlara karşı Pamuk’un betimlediği gibi davranışlarda bulunmamıştır. Dahası Meryem Ana bizce de mübarek bir kadın değil midir ? Bu özelliklerimiz aslında Türk tarihi karakteri bakımından en hassas noktalardan birisidir, Batılı sömürgeci ve emperyal zihniyetten farklı bir büyük devlet ve millet oluşumuzun da kanıtıdır. Işte bu noktada Orhan Pamuk Osmanlı’nın en hassas ve temel noktasında çok zıt bir kurmaca ile okuyucuyu karşı karşıya bırakmaktadır: 

Paşa derdini öyle bir anlatmaya başladı ki, bunun, “düşman iftiraları”1 ile Allah’ı kandırdıkları için yeryüzünde bir tek bu Paşa’nın yakalandığı özel bir hastalık olduğunu düşünmeye başladım. Oysa derdi nefes darlığı idi. (syf16) 1

O dönemde, Paşa rütbesi ile anılan bir çok asker veya yüksek devlet memuru çocukluktan itibaren Enderun Mektebi gibi özel okullarda özenle yetiştirilmiş, üstün yetenekli ve hayatlarını devlete adamış kimselerdi. Bir çok Türk ve yabancı tarihçilerin bu kişilerin kahramanlıklarının, üstün yeteneklerinin ve çalışkanlılıklarının altı çizilirken, açıkça görülmektedir ki Orhan Pamuk bir Osmanlı askerini ‘zayıf’ bir karakter olarak betimleyerek, adeta onu, onun tiplemesinde Osmanlı Paşa’sını alçaltmıştır:

Din değiştirmeyeceğimi söyleyince, Paşa bana öfkelendi. Hücreme döndüm.  Müslüman olmazsam Paşa boynumun hemen vurulmasını emretmiş. Kalakaldım. (syf 26) 1

Her dönemde hoşgörüsü ve saygısıyla anılan, bunu temel özelliği olarak taşıyan Osmanlı, Beyaz Kale’de tamamen tersine çevirilerek okyucuya sunulmuş haldedir. Hiç din değiştirmedi diye boynu vurulan bir kişi bizim tarihimizde var mıdır ? Tam tersi, kuruluşundan yıkılışına Osmanlı Devleti, tebasını dininde açıkca serbest ve devlet güvencesi altına almamış mıydı ?

Gerçek tarihe zıt düşen bu anlatılar, baştan aşağı kurgulanmış bir imparatorluk (hayali), karakterler ve şehirden bahsetseydi “bir tarihi tema işleyen kuramsal roman haliyle” kabule edilebilir olurdu. Fakat, Orhan Pamuk Osmanlı tarihinde geçen gerçek olaylara, isimlere, karakterlere ve İstanbul’a romanında yer vermiştir; Padişah 4. Mehmet’e yer verilmiş, Evliya Çelebi’ye gönderme yapılmış, Sokullu Mehmet Paşa’nın ismi geçmiş, Havai Fişek gösterileri, siyasi bağlamda Hoca aracılığı ile anlatılan müneccimbaşı meselesi, ve dönem siyaseti ile ilgili bazı kesitleri gerçek tarihten doğruca alıntılamıştır.2 Bu vurgularla Beyaz Kale, doğrudan Osmanlı’nın bir dönemini işlemektedir; tasvirleri ve kurmacaları ile de o dönemi “kötü Doğu” olarak tanıtmaktadır.  

Ortalam bilgi sahibi bir Türk okur veya Osmanlı tarihini ortalama seviyede bilen bir okur, romanın anlatısının tarihi gerçeklik ile örtüşmediğini ve çoğu yerde yazarın kurmacaları olduğunu açıkça anlayabilir. Ama bunu, etkilenmiş Batıcı aydın zihniyetine ya da yabancı (küresel) okuyucu kitlesine vurduğumuz da durum çok değişebilmektedir. Batıcı aydın ya da Batılı okuyucu, 16. – 17. Yüzyıl Osmanlı’sını bu denli yaşanandan tam tersi şekide anlatan bir tarihi romanı okuyunca, ya görmek istediği “kötü Doğu”yu görecek ve ön yargılarına doğruluk gerekçeleri bulacak, ya da, iyimser bir ifadeyle yanlışlar ile gerçekte olmayanlar ile bizi tanıyacaktır. O zaman, bir Batlı kişi, önce iyi niyetli bile olsa, bu tür romanları okuduktan sonra, bizi Batı’ya göre “öteki” yapan zihniyeti haklı görmeye başlayacaktır.  Boşuna bir yığın ödül vermez Batılılar Doğu’dan insanlara…

Başta değindiğim iki soru ile tüm bu argümanları birlikte değerlendiricek olursak; Orhan Pamuk,  Beyaz Kale’de, hayal gücünün ürünü olan bir (hayali) kurmaca yaratmaktan ziyade, gerçekte var olanı farklı (kötü ve yanlış) göstermeye dayalı bir romancılık ile okuyucunun karşısına çıkmıştır.

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın, Pamuk’un şahsına yaptığı “toplumun alışkanlık ve kültürünü doğru bilmeden Nobel Ödülü almış olsa bile doğru eserler çıkarması beklenemez” şeklindeki eleştirisi de tüm bu bahsettiklerimi desteklemektedir.

Tartışılmasına rağmen altını çizmemiz gereken önemli bir nokta da, İlber Ortaylı ve bir çok Türk entelektüel tarafından ciddi şekilde eleştirilmesi ve hatalı bulunmasına rağmen Orhan Pamuk’a  Publishers Weekly, The Intepended, New York Timesgibi en büyük yayın kuruluşlarında olumlu eleştiriler yapılmasıdır. O ve eserleri, Emperyal Batı’lı edebiyat tarafından benimsenmiş, sevilmiş ve dünyaya tanıtılmıştr. Acaba, Beyaz Kale’de sunulan “Doğu” ve hep özenilen, arzulanan “Batı” tasvirleri nedeniyle mi sayın Pamuk bu kesimlerce çok sevilmiş ve kabul edilmiştir ?

Sonuç olarak, Beyaz Kale’den aldığım ders, romancı gerçekte yaşanmış bir tarihi, çeşitli nedenlerle kurmacalarıyla kötülediği an asgari edebiyat değerinin ve hatta estetiğinin dışına çıkmış demektir. Yazımda, bahsettiğim gerçeği yıpratan kurmacaya yazar özgür olmalı eleştirileri gelebilir. Bu eleştiriyi yapanlara söylemek isterim ki, gerçek bir romancı kurmacada özgür olduğu kadar, sanatını siyasetten, emparyal güçlerden, kariyer, yükselme ve tanınma arzusundan ve bunun gibi daha bir çok yan beklentiden de uzak tutmalıdır. Aksi halde o sanat güdümlü, toplum mühendisliğine maksatlı bir çalışma haline gelir. Son olarak şunu da belirtmek isterim; edebiyatçı ya da sanatçı üzerinde uğraşacağı medeniyetin dilini, kültürünü, insanlarını ve tarihini olabildiğince en iyi şekilde bilerek yola çıkmalıdır. Beyaz Kale’nin buna bir örnek olması dileğiyle !

Dipnotlar

1- Orhan Pamuk: Beyaz Kale, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
2- Bensu Funda Gür; Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü: Orhan Pamuk’un Romancılığı ve Beyaz Kale (Makale)

http://www.kirmizilar.com/...-uzerinden-tarihimiz

Cüneyt Beşirli, bir alıntı ekledi.
12 saat önce · Kitabı okuyor

Ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşını yontar. Acısını dindirmek için her biri, en kuvvetli içgüdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şaheserler yaratır.

Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 26)Kör Baykuş, Sadık Hidayet (Sayfa 26)
Shahane, bir alıntı ekledi.
22 saat önce · Kitabı okuyor

“İçinizden gelen bir dürtüyle mi düşüncelerinizi ya da duygularınızı dile getirmek için eser veriyorsunuz, yoksa alkışlanmak isteğiyle mi? Bir sanatçıda alkışlanmak isteği güçlüdür ama ikinci plandadır; şöyle ki, sanatçı bir eser yaratmak ister ve bunun beğenileceğini umar, ama beğenilmese de tarzını değiştirmez . Öte yandan, alkışlanmak isteği asıl güdüsü olan sanatkâr ise beğenilmediğinde başka bir tarza dönebilir.”

Mutlu Olma Sanatı, Bertrand Russell (Sayfa 89)Mutlu Olma Sanatı, Bertrand Russell (Sayfa 89)
mısra, bir alıntı ekledi.
Dün 00:31 · Kitabı okudu

SANATÇI
Ayak değmemiş yollarda
Tek başına yürüdü
Öyle yalnız öyle küçüktü ki
Yok gibiydi aramızda
Öldükten sonra büyüdü

Boyundan Utan Darağacı, Ali Yüce (Sayfa 57 - Bilgi Yayınevi)Boyundan Utan Darağacı, Ali Yüce (Sayfa 57 - Bilgi Yayınevi)
Brunello, bir alıntı ekledi.
22 May 20:30 · Kitabı okuyor

Özle biçimin birbirine olan karşılıklı etkisi sanatta da, sanat dışında da önemli bir sorundur. Bu sorunu ilk ortaya atan ve yaptığı açıklama parlak olduğu ölçüde yanlış da olan Aristoteles den bu yana pek çok düşünür ve düşünür-sanatçı biçimi sanatın ana öğesi, üstün ve iç öğesi, özü ise tam gerçekliği yansıtma yetecek ölçüde arınmamış yardımcı bir öğesi saydılar. Salt biçim gerçekliğin özüdür, bu düşünürlere göre; madde biçim haline gelmek, kusursuz biçimi gerçekleştirmek ve böylece kusursuz olmak için kendisini mümkün olan en fazla ölçüde biçimin içinde eritme yönünde bir itki ile hareket eder.

Sanatın Gerekliliği, Ernst Fischer (Sayfa 115)Sanatın Gerekliliği, Ernst Fischer (Sayfa 115)

Birdman / Atmaca 2014
Tıpkı bir adamın, asker olamayınca muhbir olması gibi bir insan sanatçı olamazsa eleştirmen olur.

ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
Belki de yaşadıkları kasvetli derin duygular olmasaydı, böylesine kuvvetli kalemleri, şiddetli söylemleri, sarsıcı duyarlılıkları olmazdı.Dünyaya, acılarını, öfkelerini ,isteklerini, hayal kırıklıklarını şiirsel bir dille haykırarak özgürleştiler, ölümü seçtiler. Kurguladıkları romanlar gibi kendi yaşamlarının sonunu da kendileri belirlediler.
1. Ernest Hemingway
ABD’li ünlü yazar Hemingway ambulans şoförü olarak savaşa katıldı. 1918’de çok yakınına düşen bir top sebebiyle ağır yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyan askerlerinden birisi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Başka bir İtalyan askerini taşırken de bacaklarından yaralandı. Tedavi gördüğü hastanede hemşire Agnes von Kurawsky’e aşık oldu. Evlenmeyi düşündüğü hemşire onu terk etti. 1931 yılında yazarın babası intihar etti.
1944 yılında 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan güçleriyle birlikte savaşta aktif görev aldı. Bu nedenle daha sonra askeri mahkemede yargılandı. Son yıllarında yazarın ruhsal sağlığı kötüye gitti. Eşi Hemingway’i elinde silahla evin mutfağında bulunca hastaneye kaldırdı. Sanatçı kaldırıldığı hastanede elektro şok tedavisi gördü. Hastaneden çıktıktan iki gün sonra 1961’de kendini av silahıyla vurarak hayatına sonlandırdı.
2. Franz Kafka
Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1883 yılında Prag’da dünyaya gelen Kafka, ailesinin altı çocuğundan ilkidir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölen yazarın 3 kız kardeşi de Nazi’lerin toplama kampında öldüğü düşünülmektedir. Kötü bir çocukluk dönemi geçiren Kafka babasıyla hiç anlaşamadı ve ona karşı hep nefret duydu. Dönüşüm kitabındaysa böcek olarak tasvir ettiği kişi kendisidir çünkü kendisini babasının gözünde hep böcek kadar değeri olduğunu düşündü.
Yahudi olduğu için Almanlar tarafından, Almanca konuştuğu için de Çekler tarafından sevilmedi. 1917 yılının Ağustos ayında Kafka’nın ağzından kan geldi ve akciğer kanseri teşhisi konuldu. 1918 yılının sonbaharındaysa İspanyol gribine yakalandı ve haftalarca acı çekti. 1924 yılında gırtlağına kadar ilerleyen kanser sebebiyle konuşma yetisini kaybetti. Yemek yerken ve su içerken bile dayanılmaz acılar çekti. Yazar 3 Haziran 1924 yılında kalp yetmezliğinden hayatını kaybettiğinde 40 yaşındaydı.
3-Edgar Allan Poe
ABD’li şair ve yazar Edgar Allan Poe gotik edebiyatın öncülerindendir. 1809 yılında dünyaya geldikten 1 yıl sonra Poe’nun babası evi terk etti. Bir yıl sonra da annesi veremden öldü. Daha sonra Virginia’da bulunan zengin bir tüccar olan John Allen’ın yanına verildi. Virginia Üniversitesi’nde okuduğu zamanlarda yaptığı kumar borcu sebebiyle manevi babasıyla arası açıldı.
1831 yılında Baltimore’da yaşayan halası, kuzeni ve abisinin yanına taşındı. Baltimore’a yerleştikten kısa bir süre sonra, alkolik olan ve ağır hastalıklar geçiren abisi hayatını kaybetti. 1835’te kuzeni Virginia Clemm ile evlendi. 1842 yılında karısı Virginia’nın tüberküloz olduğunu öğrenince kendisini tamamen alkole verdi. 1847 Virginia’nın ölümü yazarı iyice yıktı.
Poe, 3 Ekim 1849 yılında ismi Ryan’s Inn olan bir meyhanede kendinden geçmiş bir şekilde bulundu. Hastaneye kaldırıldıktan 4 gün sonra hayata gözlerini yumdu. Öldüğünde 40 yaşında olan Poe’nun cenazesine sadece 4 kişi katıldı.
3. Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852)
Ukrayna asıllı Rus yazar 1828 yılında Petersburg’a gider. orada geçinemeyince Almanya’ya gitme kararı aldı. Almanya’da da ancak parası bitene kadar kalabilen yazar tekrar Petersburg’a dönerek düşük maaşlı bir işe başladı.
Yazdığı Müfettiş isimli, bürokrasiyle dalga geçtiği eseriyle büyük tepki topladı ve Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldı. En çok saygı duyduğu ve onun eleştirileri olmadan yazamam dediği Puşkin’in tavsiyesiyle Ölü Canlar romanını yazmaya başladı. Roma’da Ölü Canlar’ı yazarken Puşkin’in ölüm haberini aldı. O güne kadar Puşkin’in yorumunu almadan bir şey yazmayan Gogol için bu haber büyük bir yıkım oldu. Gogol Ölü Canlar romanını ve Palto hikayesini yayınlandıktan sonra soylu kesimin tepkisini topladı. Rus insanını aşağılamakla ve halkına ihanetle suçlandı. Bu suçlamalar yazarın ruhsal sağlığını iyice bozdu.
Gogol Ölü Canların ikinci bölümünü de yazdı. Fakat 1852 yılında el yazmalarını ateşe atarak yok etti. Bu olaydan 10 gün sonra da yaşamını yitirdi.
4. Fyodor Dostoyevski
Hasta bir anne ve sarhoş bir babanın çocuğu olan Dostoyevski 11 Kasım 1821 yılında dünyaya geldi. Annesini ölümünden sonra Petersburg’a yerleşen sanatçı daha sonra babasını ölüm haberini aldı. 1846 yılında çıkan ilk kitabı İnsancıklar ve ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan yazarın umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı. 1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklanarak hapse atıldı. 10 yıl hapiste yattıktan sonra tam kurşuna dizilmek üzereydi ki, son anda affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmek üzere Sibirya’ya gönderildi.
Cezalarını çektikten bir süre sonra Avrupa seyahatine çıktı. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864) ve Suç ve Ceza (1866) gibi eserlerini yazdı. Sibirya’da evlendiği eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumarhanelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, ciğer kanaması sebebiyle yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü.
5-Yazamamanın Getirdiği Ölüm Hali: Virginia Woolf (1882-1941)
Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Orlando, Jacob’un Odası, Dalgalar romanlarının da olduğu çok sayıda çalışmaya imza atan Woolf, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı kasvet, üretkenlik yoksunluğu gibi nedenlerle ruhsal bunalıma girdi ve 28 Mart 1941’de Ouse Nehri’ne ceplerine taş doldurarak atlayarak ve intihar etti.
6-Ölüm Korkusuna Yenilmek: Cesare Pavese (1908-1950)
Kadınlarla olan sorunlu ilişkisi ve ölüm saplantısı ile tanınan Pavese, yazarlık serüveni boyunca şiir ve romanın yanı sıra Amerikan Edebiyatı’ndan İtalyancaya yaptığı çevirilerle adından söz ettirdi. Mussolini iktidarına karşı yazıları nedeniyle hapis yatan Pavese, 1950 yılında günlüğüne “Artık sabahı da kaplıyor acı” diye not düşerek Torino’daki bir otel odasında çok sayıda uyku hapı içerek yaşamına son verdi.
7-Dostuna Elveda Ederek Ölüm: Sergei Yesenin (1895-1925
Mayakovski’nin izinden giderek 1917 Ekim Devrimi’nin ateşli savunucuları arasında yer alan Yesenin, Ekim Devrimi ardından rejime yönelik eleştirileri nedeniyle sansüre uğradı. İçkiye olan bağımlılığı ve kadınlarla olan sorunlu ilişkisi nedeniyle psikiyatri tedavisi görmek için bir aylığına akıl hastanesinde kaldı. Noel için hastaneden çıkarılan Yesenin, 27 Aralık 1925’te Moskova’daki İngiltere Oteli’nde odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu:
8-Devrim Yorgunu Bir Şair: Vladimir Vladimiroviç Mayakovski (1893-1930)
1917 Ekim Devrimi’nin şairi olarak tanınan Mayakovski, Rus Devrimi’nin sanat alanındaki yansıması olan “Futurizm Akımı”nın öncüllerindendir. Nazım Hikmet’in şiirine de önemli izler bırakan Mayokovski, insanların devrim idealleri karşısındaki inançsızlığı ve umutsuz aşkları nedeniyle 14 Nisan 1930’da Moskova’da intihar etmiştir.
9-Fars Topraklarında Kafka Haleti Ruhiyesi: Sâdık Hidâyet (1903-1951)
İran Edebiyatı’nın “Kafka”sı olarak tanınan Sadık Hidayet, başta Kör Baykuş olmak üzere düz yazı ve kısa hikâyeleriyle tanınır. Yazarlık serüveni boyunca gerek şah yönetimi gerekse Şii ulema tarafından pek sevilmeyen Hidayet’in eserlerinde melankoli, umutsuzluk ve mistisizm hakimdir. Yazar, 23 yıl önce ilk intihar denemesini gerçekleştirdiği Paris’te, 9 Nisan 1951’de yaşadığı dairede havagazını açarak yaşamına son vermiştir.
10-Savaşın Getirdiği Karamsarlık ve Ölüm: Stefan Zweig (1881-1942)
Unutulmaz biyografilerin yazarı olan tanınan Stefan Zweig, hümanist, savaş karşıtı düşünceleriyle II. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da adından söz ettirmişti. Zweig, gerek Yahudi kimliği gerekse düşünceleri nedeniyle 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Nazi rejiminin hedeflerinden biri oldu. II. Dünya Savaşı sırasında konferans vermek için gittiği Brezilya’ya yerleşen Zweig; Virginia Woolf, Walter Benjamin gibi II. Dünya Savaşı’nın yarattığı umutsuzluk ortamından etkilenerek 22 Şubat 1942’de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte ile birlikte intihar ederek hayatına son verdi.
11-Auschwitz’ten Yaralı Bir Yürek: Primo Levi (1919-1987)
Yahudi asıllı İtalyan yazar Primo Levi’nın eserleri, II. Dünya Savaşı sırasında anti-faşist mücadeleye katılması ardından esir düşmesinin ve Auschwitz Toplama Kampı’nda yaşadığı tutsaklık günlerinin izlerini taşır. Yazarın en önemli kitabı olan “Bunlar da mı insan?”da Levi, Auschwitz’te yaşadıklarını ve “eve dönüş” hikâyesini anlatır. Savaşta yaşadıklarının ardından Tanrı inancını kaybettiğini belirten Levi, 11 Nisan 1987’de 68 yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar eder.
15-Sıkıştırılmışlığın Getirdiği Ölüm: Walter Benjamin (1892-1940)
20. yüzyılın en önemli düşünce akımlarından Frankfurt Okulu’nun temsilcileri arasında yer alan Walter Benjamin, Marksist kültür anlayışının yanı sıra Yahudi kökenleri nedeniyle Nazi Rejimi’nin hedefi olmuştur. Naziler tarafından Paris’e sürgün edilen Benjamin, Almanların Fransa’yı işgal etmesi ardından Gestopu’nun Paris’teki evini basması üzerine 1940’da İspanya’nın Fransa sınırındaki Portbou kentine kaçmış, burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak yaşamını sona erdirmiştir.
16-Annesinin Kaderinden Kaçan Yazar: Beşir Fuat (1852-1887)
Askerlik kariyerini yarıda bırakarak düşünce dünyasına atılan Beşir Fuat, geç Osmanlı düşünce dünyasının önemli simalarından biridir. Namık Kemal gibi döneminin önemli aydınlarıyla sert polemiklere giren Fuat, Osmanlı’da pozivitizm ve materyalizmin tanıtılmasına önemli katkılarda bulundu. Sinir hastalıklarından mustarip annesinin kaderini paylaşmak istemeyen Fuat, bileklerini keserek intihar etmekle kalmamış, ölümü sırasında hissetiklerini yazıya dökerek tasvir etmiştir.
17. Sylvia Plath (1932-1963)
ABD'li şâir ve yazar Sylvia Plath, kısa ömrü boyunca mental rahatsızlıklarla boğuştu. Davranışları çevresi tarafından irrasyonel ve umursamaz olarak görüldü. Hayatı boyunca antidepresanlar kullanması gerekti.
Plath, hayatı boyunca ileri derecede bipolar bozuklukla yaşadı. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bunun neticesinde akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den iyi bir derece ile mezun oldu.
1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

18-Nilgün Marmara (1958-1987)
"Hayatın neresinden dönülse kârdır..."
Nilgün Marmara, Türk şiirinin genç ve yetenekli kadın şâirlerindendi. Eğitimini, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı.
Listede de yer alan Sylvia Plath üzerine tez yazmıştı ve 13 Ekim 1987'de 29 yaşındayken o da intihar etti.
19-Yaşamın Ucuna Yolculuk Eden Yazar: Tezer Özlü (1943-1986)
Kafka ve Pavese’in izlerini taşıyan eserlerinde genellikle varoluş ve yabancılaşma temalarını işleyen Özlü, Türkiye ve yurt dışındaki yaşamında çeşitli defalar intiharı denemiş ve psikiyatrik tedavi görmüştür. Göğüs kanseri nedeniyle yaşama veda eden Özlü, intiharın kıyısında dolaşan ruh hali ile bilinir. Özlü, bu özeliğini kitaplarına da taşıdığı için bu listede yer almaktadır.
“Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı romanında şöyle der: “Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.

_GÖK¥ÜZÜ_, bir alıntı ekledi.
21 May 21:06 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Açıklanamayan tek şey aşk: En büyük sayrılık ve en büyük sağlık.
Günü tam gelmemiş olarak bir yanını gizleyen duygu.
Denetçi anlamaz, tarihçi atlar, terzi bir araya getiremez, sanatçı elden kaçırır.

Üstü Kalsın, Cemal SüreyaÜstü Kalsın, Cemal Süreya
Şeyma, bir alıntı ekledi.
20 May 23:36

Siz kimsiniz: Sanatçı ve hayatın mimarları mı, aptal,tembel solucanlar mı,yoksa bütün iyi şeyleri yıkan,yerle bir eden yırtıcı mı?

Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov (Sayfa 232)Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov (Sayfa 232)
Ferda Çalışır, bir alıntı ekledi.
20 May 17:48 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Sanat bizi çok-zihinli hale getirmiştir. Sanatçı kişiliğine sahip olanlar, Dante’yle birlikte sürgün olup başkalarının ekmeğinin ne kadar acı, basamaklarının ne kadar dik olduğunu öğrenir; bir an için Goethe’nin sükûnetini, huzurunu kavrar ama Baudelaire’in Tanrı’ya yakarışının nedenini de çok iyi bilirler

De Profundis, Oscar Wilde (Sayfa 116)De Profundis, Oscar Wilde (Sayfa 116)