• Sanatçı değişik bir yaratık gibi görünmemeli, insanlar içinde bir insan olduğunu unutmamalıdır.
  • Müzik ne zamandır derecelendirilebilen, ölçülebilen rakamlarla istatistiklerle boğulan bir şey haline geldi. Başka müziklerle kıyaslayıp, yapan sanatçısını başka sanatçılarla yarıştıracak kadar yapaylaştırdılar onu . Şarkının sözlerine hissettirdiklerine melodisine bakacakları yerde tıklanma sayısına klibine göre beğenir oldu insanlar. Bunun en temel sebeplerinden biri bence bizlere sanatçı adıyla tanıtılan kişilerin müziği önümüze bir tüketim ürünü olarak sunmasından kaynaklanıyor. Şu an sanatçı dediğimiz çoğu insan müziği bir eğlence aracına dönüştürüp sadece dinleyici beğenisi, tıklanma sayısı yaza damgasını vurması, şöhret, para gibi şeyleri amaçlayan kişiler. Hiçbiri şarkılarıyla yaptıkları işlerle ön planda olmak istemiyor hep hayatlarıyla "bombalarıyla" "şok şok şoklarıyla" ön planda olmak istiyorlar. Bizler de bu yüzünden magazin programlarında sevgilileriyle el ele görmediklerimizi, özel hayatıyla gündeme olmayanları ne ünlü ne de sanatçı sayıyoruz artık bunlara göre yargılar hale geldik... Peki ya müzik bu işin neresinde? Tamamen eğlence aracına dönüştürülmüş karşıdakine hiçbir duygu aktaramayan sözlerinde bile sadece kafiye ve laf sokmalar amaçlanmış fastfood dediğimiz hızlı tüketim şarkılar çıkıyor ortaya. Oysa bizim müzik dediğimiz şey insanı öyle bir  koparır ki dünyanın ağır gerçekliğinden bambaşka yerlere alır götürür. Bir kere dokundumu ruhuna sıkıca bağlar kendini sana bir daha kopamazsın... Ama maalesef ki bu hızlı tüketim sevdamızı müziğe de bulaştırdık
  • https://youtu.be/fgt-m4QUur8

    Gecenin bu saatin de ben de diğer tüm kara cahiller gibi bu türküyü dinliyorum ve söylüyorum. Ve Zazaca bilmediğim için bizzat şanatçı yorumuma sözlerini yazmış. Ben de bu sabrımın meyvesini sizinle paylaşmak istiyorum.

    Bölük bölük olmuş huri kızları
    Hiçbirisi sultanıma benzemez
    Gönül kimi severse O’dur güzeli
    Hiçbirisi sevdiğime benzemez.

    Vane vore vora eşto gıle kowu
    Çewu bar kerdo ameve dewu
    La lau tıke sona pee dıwelu
    Comerd oli mare rew vezo biaro

    Kimi alı giymiş kimi kırmızı
    Kimi gülü takmış kimi nergisi
    Kimi padişahın vezirin kızı
    Hiçbirisi sultanıma benzemez.
  • "Beni şaşırtan, toplumumuzda sanatın bireylere ya da hayata değil de yalnızca nesnelere ilişkin bir şey durumuna gelmesi. sanatın yalnızca sanatçı denilen uzmanlar tarafından gerçekleştirilen bir uzmanlık dalına dönüşmesi. neden her kişi kendi hayatını bir sanat yapıtına dönüştürmesin? neden şu ev ya da lamba bir sanat yapıtı olsun da benim hayatım olmasın?"
  • "Ama sanat bir yaratım değil de, duyguların ifadesi olarak görülmeye başlandı başlanalı, sanatçı olmanın yolu herkese açılmış oldu, çünkü herkesin duyguları vardır."
  • Kendine karşı bu içten içe zor kullanma, bu sanatçı-zalimliği, ağır, direngen, sancılı bir malzeme olarak kendine biçim vermekten, kendine bir istenç, bir eleştiri, bir çelişki, bir aşağılama, bir “hayır” dağlamaktan alınan haz, acı vermekten zevk aldığı için kendine acı çektiren, kendi kendiyle istemli bir şekilde çelişik olan bir ruhun tüyler ürpertici ve dehşet verici zevkli uğraşı, tüm bu etkin “vicdan rahatsızlığı”, ideal ve imgesel olanın bu asıl dölyatağı, en sonunda - tahmin edilebileceği gibi - bir sürü yeni, alışılmadık güzelliği ve evetlemeyi de gün ışığına çıkardı, hatta belki “güzelliği” çıkardı ilk olarak gün ışığına… Neye “güzel” denirdi ki, ilkin onun çelişiği kendinin bilincine varmış olmasaydı, çirkin olan kendine “ben çirkinim” demiş olmasaydı?..
  • Düşünen kadınları seviyorum. Üreten kadınları seviyorum. Bir duyguyu iyice ifade edebilmek ya da hakkını verebilmek için tüm benliğini ortaya koyan kadınları da seviyorum. Sanırım ben kadını hem anne haliyle, hem sevgili/eş haliyle, hem bilim kadını haliyle, hem de sanatçı haliyle çok seviyorum. Ya da genel olarak “kadınları, kadınlığı seviyorum” mu demeliydim, bir ifade yetmezliği çekiyorum şu an. Ne desem sanki eksik kalacak kadınlara olan sevgimi, saygımı anlatmaya. Bu hissi oluşturan sadece Tomris Uyar mı peki, hayır. Ama belki yaşanmışlıkla ve kitabın adının yakın zamanda beni de kapsar hale geleceğinden ruhumda oluşan “bir gruba aitlik” duygusuyla alakalıdır; bu hissin içimde kemikleşmiş olduğunu yazarın “Otuzların Kadını” adlı kitabını okurken fark ettim.

    Kitabı hediye olarak alan arkadaşım “Bu kadın sana hitap ediyor sanki. Hiç okumadım ama öyle hissediyorum. Tam senin kriterlerine göre” dedi ve evet tam bana göre. Aslında olay kitaptan ziyade yazarla alakalı; kullandığı üslupla, bilinç bütünlüğüyle, Türkçe’ye olan düşkünlüğüyle, tespit ve hani o “hissettiğim şeyi anlatmaya kelimeler yetmiyor” dediğimiz hisleri kelimelere dökebilme yeteneğiyle..

    İnternette biraz araştırdığınızda, Tomris Uyar için şöyle ifadeler okuyabilirsiniz: “Kimisinin göğe bakmak istediği kişi; Cemal Süreya’nın sevdiceği, Turgut Uyar’ın karısı ve Edip Cansever’in yarası”; “Edebiyat dünyasının sahip olunamayan kadını”; “Bir kadın ve ona aşık üç büyük şair”.. Peki Tomris Uyar bu mudur? Ya da arzulanan, sevilen bir kadın sadece bu kadar mıdır? Yıllarını verdiği, ürettiği ve fikrimce oldukça yetenekli olduğu öykücülüğünün hakkı neden verilmiyor? Niye yaşadığı aşklar ve “aşık olunası adamları kendine aşık eden kadın” imajı, onun yazarlık yeteneklerini bir güneş tutulması gibi engelliyor? Kitabı okuduktan, hatta 2 kez okuduktan sonra, altını çizdiğim birçok sözcük ve paragrafla birlikte Tomris UYAR’ın “paylaşılamayan kadın”dan çok daha fazlası olduğuna inanıyorum.

    Kitap bir öykü kitabı. Birbiriyle bir şekilde bağlantılı öykülerden ve biyografik ögelerden oluşuyor. “Otuzların Kadını” denirken aslında Tomris Uyar, annesinden bahsetmiş. Tabi bazı öykülerinde, kendisini ve başkalarını da bu ifadenin kapsamına almış. Ancak kitabın son sayfasındaki şu ifade, öykülerin amacının bir şekilde annesini anlatmak olduğunu gösteriyor: “”…Öyle bir öykü yazmaya çalıştığımdan söz etmiştim ya sana. Öyküleri birbirine teğet geçecek, aynı zamanda odaktaki bir portreye de girip çıkacak biçimde yazmanın güçlüklerinden…” Odaktaki portre, annesinin portresini ifade ediyor; hem asli hem mecazi anlamıyla..

    Kitapla alakalı daha fazla şey söylersem, sürprizlerin tamamını kaçırırım diye korkuyorum. Bu sebeple sadece -kendimi tutamayarak- kitabın ilk sayfalarındaki; yazarın bu öyküleri yazmaya başlamadan önce, kendisiyle daha doğrusu yazacağı hikayelerin sıradanlaşmasından duyduğu korkuyla sancılandığı o anı anlatan paragrafı paylaşmak istiyorum. Yazar o an’ı o kadar güzel ifade etmiş ki, onun yaratıcı zekasının özelliklerini, en çok da naifliğini göstermek adına değerli bir alıntı olarak değerlendirmenize sunuyorum:

    “Kağıdı değiştirmemin de yararı olur mu? Hayır. Dosya ya da teksir kağıdı, pelür bile olabilir pekala. Harfler italik olsa? Hayır. Takıldığım nokta, onlar değil : sözcükler. Yıllar yılı renklerini, kokularını, tınılarını değişik bileşimlerde denediğim sözcükler. Otuzların Kadını’yla onun özgünlük alanında bire bir karşı karşıya gelemeyecek kadar aşınmışlar artık. Gerçek bir kişilikten çok, bir yazarın iç dünyasını yansıtmaya yatkınlar. Üstelik kurmacada elimin altında bulmaya alıştığım yöntemler, yordamlar da kayıp gitmiş; çünkü Otuzların Kadını, kurgulanmayı değil, anlatılmayı bekliyor. Yazarın en ufak sürçmesinde, kendi biricikliğinden sıyrılıp onun geçmişte kullandığı sözcük ve imge öbeklerinin arasına karışabilir, sıradanlaşabilir, gerçekliğini yitirebilir. İstanbul’da büyüyüp ölmüş, yabancı dil bilen, eldivenlere ve şapkalara tutkun, Markiz’e, Lebon’a, Park Pastanesi’ne, Belediye Gazinosu’na giden herhangi bir Otuzların Beyoğlulusu, bir nostalji nesnesi olup çıkar, hiç yaşamamış gibi. Tıpkı çok yazıldığı, çok okunduğu ve çok bilindiği için bir zamanlar gerçekten “iliklere işleyen yağmur”un, ya da “bulutların arasından sıyrılan güneş”in artık yazana da, okuyana da, hatta görene de bir şey dememesi gibi. Sonuncu yetkin yorumu, ancak yıllar öncede kalmış ilk acemi yorumunu anımsattığından, gülünesi/acınılası hale gelen bildik bir şarkı gibi ya da. Çok-yazılandan, çok-özlenenden, herhangi bir çok’tan ayırıp nasıl kendi yerine oturtabilirim bu portreyi? Yağmurun iliklerine ilk işlediği günü, güneşin bulutlardan ilk sıyrılışını gören birinin taze izlenimlerini keşfetmem gerek. Ki bu çerçeveden kurtulsun. Freud’cu ya da Bilmemkimci görüşler yüzünden tezelden yazarının geçmişiyle açıklanmasın. Yağmur bir kere daha, gerçekten işleyebilsin iliklere, güneş bir kere daha gerçekten bulutlardan sıyrılsın.”

    Zihnin karmaşasını ama bu karmaşanın nasıl düzene sokulduğunu, toparlandığını görüyor musunuz? Peki hem üretken hem de dile saygı duyan aydın imajıyla Türkçe’nin imkanlarını ne güzel değerlendirildiğini? Ya da neyden korktuğunu, neyden endişelendiğini, kendisini neyin rahatsız ettiğini net olarak tespit edip bunlara çözüm aramasını? Benzetmelerdeki anlaşılırlığı ama hem net hem edebi olabilmesini?

    Düşünün, bu kitap yaklaşık 100 sayfa ve incecik. Normalde bir defa okunması yeterli gelmeliydi. Hele ki böyle anlaşılır bir dille, kendi içindeki tutarlılığıyla, minik öyküler halindeyken. Ama neden öyle olmadı? Neden ben bu kitabı bir daha bir daha okusam da doyamayacakmışım gibi hissediyorum? Belki sebep yeni öğrendiğim kelimelerden, belki Türkçe’yi su haline dönüştürüp kelimelerle akmasını sağlayan yazarlara duyduğum hayranlıktan, belki de bu kadar karmaşa içerisindeki netlikten..

    Bu kitabın en çok nesini sevdin deseniz, kısa bir cevap veremem, size bir “en çok” gösteremem. Ama kitabı, yazar hasebiyle, okumak isteyen herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Hele ki beğeni ölçütleriniz benim gibiyse..

    İyi okumalar dilerim.