Geri Bildirim
  • Top Oynayan Kedi Mağazası, Honoré de Balzac.

    Önsöze göre bitiremediği İnsanlık Komedyası isimli büyük yapıtının içinde yer alan kısa romanlardan biri. 1829 Eylül'ünde yazmaya başlamış, 1830'da yayınlanmış. Elimdeki baskı Cumhuriyet gazetesinin hediyesi olarak 1998 yılında basılmış. Elimde o zamandan beri bulunmakla birlikte, daha önce okuyup okumadığım hakkında hiçbir fikrim yok. Birkaç saatte okunabilen, önsözü saymazsak 94 sayfalık bir roman.

    Konusu, cahil, saf ve temiz kalpli bir burjuva kızıyla, aristokrat ve entellektüel bir ressamın aşkı, büyük aşkın şiddetli tutkusu söndükten sonra ortaya çıkan yaşamsal farklılıklar, kültür farkı ve düşünce çatışmalarının verdiği mutsuzluk. 19. yy Paris'indeki farklı yaşamlara ışık tutuyor. Özellikle tüccar ailelerin zengin ama inanılmaz basit yaşamı ilginizi çekebilir.

    Betimlemeler bazen zor takip ediliyor, ağır ağır okumayı gerektiriyor. Ancak ağdalı bir üslubu yok. İnsanların duygu dünyalarını yansıtmada başarılı. Kafa dağıtmak için okunabilir. Çabuk bitirilecek bir roman arıyorsanız, ağır okumalarınıza mola vermek için ideal.

    Balzac, önsözde de tanımlandığı gibi, içinde yetiştiği Romantizm akımı çağının gereklerini yerine getirirken, daha sonra ortaya çıkacak Gerçekçilik akımının da öncülerinden olmuş. Bu romanda her iki akımın bağdaşmış bir hali de var, diyor önsöz. Ben demiyorum. Ben anlamam ilm-i hikmetten, kilimi kim götürdü mektepten?

    Romanı sevmemi sağlayan sebeplerden biri de çok sevdiğim ressam Raffaello'dan birkaç yerde bahsetmesi oldu.

    Ayrıca kitapta evlilik sözleşmesine yer verilmiş olması da ilginç. Tüccar ne kadar zengin bir aileden gelse de bir ressama güvenmeyip kızı ile malların ayrılığını evlenmeden önce sağlama alıyor.

    Romanda cahil ve saf Augustine'in aşkını ve eşine duyduğu aşk için her fedakarlığı göze almasını, değişmeye çalışmasını çok sevdim. Ne yazık ki Théodore onu hak etmiyordu. Fakat bunu Augustine'e söylemeye kalksanız sizi dinlemeyecek, yüksek ruhlu insanları anlamakta yetersiz kaldığımız için onu anlayamadığımızı söyleyecektir bize.

    Size son olarak altını çizdiğim bazı yerleri alıntılayacağım.

    "Bir yüzü görme alışkanlığı, bize önce yavaş yavaş ruhun iyi yanlarını buldurur, sonra da kusurlarını gözden siliverir."

    "-Ne o, birine gönül verdin galiba, dedi.
    İkisi de pek iyi biliyordu ki Tiziano'nun, Raffaello'nun ve Leonardo da Vinci'nin en güzel portreleri, farklı koşullar altında zaten bütün başyapıtların doğmasını sağlayan böyle coşkun duygulardan doğmuştur."

    "Bu sonuçtan sonra, eskisinden daha ateşli olarak para istiflemeye koyulurlar, kendi kendilerine, "Neye yarıyor?" diye sormak bu çalışkan karıncaların akıllarına bile gelmezdi."

    "Genç sanatçının gözlerini bağlayan bağ öyle kalındı ki, ilerde akrabası olacak bu insanları pek sevimli buldu."

    "Bu genç aile, Théodore'daki aşk ateşiyle, şöyle böyle bir yılı göz açıp kapayıncaya kadar, altında yaşadıkları göğün lacivertliğini en ufak bir bulutun gölgelemesine fırsat vermeden geçirmişti."

    "Söylediği sözler yalnızca aşk sözleri olduğu için bunlarda bir zekâ inceliği, bir ifade zarifliği gösterebiliyordu. Ama aşk anlarında -kadının aslı aşktır denebileceğine göre- o da bütün kadınlar gibi aynı dili konuşurdu."

    "Karısı şiirden hiç zevk almıyordu, kendisinin içinde yaşadığı dünya başkaydı, onunki başka; heveslerinde, aklına eseni yapmak istemelerinde Téodore'a uymuyordu; gülmüyordu, o gülse de; dertlenmiyordu, o dertlense de; o başı göklerde dolaşırken Augustine şu maddesel dünyada geziniyordu. Düşüncesinin en tatlı iç döküşlerini sürekli görmezden gelmek ve sihirli bir gücün kendisini yaratmaya zorladığı düşlemleri öldürmek zorunda kalan, en içten duygularla başka birine bağlanmış olan bir insanın her gün yeniden doğan acılarına değer vermeyi, basit ruhlu kimseler bilemezler."

    "Augustine bu sanatçılar toplantısında kimsenin gözünden kaçmayan bir güvensizlik havası yaratıyordu; sıkmaya başlamıştı. Canı sıkılan sanatçı acımasızdır: ya kaçar gider, ya da başlar alaya."

    "Kendi kendisine:
    -Şair olamam, ne çıkar, şiirin ne demek olduğunu anlarım ya, diyordu. Bunun üzerine, Madam Sommervieux bütün seven kadınlarda bulunan o istem gücünü, erkini ortaya koyarak huyunu, yaşayışını, alışkanlıklarını değiştirmeyi denedi; ama birçok kitap okuyup, yılmadan öğrenmeye çalıştığı halde, ola ola ancak biraz daha az bilgisiz olabildi. Zekâdaki çabukluk ve konuşmadaki güzellik ya Tanrı vergisidir, ya da beşikte başlayan bir eğitimin sonucudur. Müziğin değerini anlıyor, bundan yararlanabiliyordu, ama söylediği şarkılar güzel değildi. Edebiyatın ne demek olduğunu, şiirin güzelliklerini anlıyordu, ancak başkaldıran belleğini bunlarla süslemek zamanı çoktan geçmişti. Bulunduğu yerde konuşulanları zevkle dinliyordu, ne var ki kendisi parlak bir düşünce ileri süremiyordu. Çocukken edindiği önyargılar, dinle ilgili düşünceler, onun zekâsını dilediği gibi kullanmasına engel oluyordu."

    "Augustine boşu boşuna aklını bir yana bırakıp, kocasının gelgeç heveslerini, anlamlı anlamsız isteklerini yerine getirmeye, onun hep kendini düşünen gururunun dilediğini yapmaya çabaladı durdu; eli hamurlu, karnı aç döndü. Belki ruhlarının anlaşabileceği an gelip geçmişti."

    "Düşesin dairesine girip de mobilyaların, kırmalı örtülerin şehvetli duruşunu hayran hayran seyreden Augustine, içinde bir kıskançlık, bir tür umutsuzluk duydu. Orada düzensizlik bile bir güzellikti; orada, lüksün zenginliği küçük görür gibi bir hali vardı."

    "Madam, diye başladı; şu anda size böyle başvurmam belki tuhafınıza gidecek; ama öyle olur ki umutsuzluk artık akıl tanımaz ve her şeyin bir özürü olduğunu gösterir. Théodore'un niçin sizin evinizi başkalarına yeğlediğini, niçin zekânızın onun üzerinde böylesine büyük bir etki yaptığını çok iyi anlıyorum. Yazık ki bunun nedenini bulmak için kendime bir bakmam yetiyor. Ama elimde değil, kocamı seviyorum madam. Biliyorum, onun kalbi artık bende değil, fakat gözyaşlarıyla geçen iki yıl onu yüreğimden silemedi. Aklım başımdan gidince sizinle uğraşmak gibi bir şeyi düşünmeyi göze aldım; hangi yollarla sizi yenebileceğimi size sormak için geliyorum."

    "Budalalara göre dış görünüş yaşamın yarısıdır. Bu yüzden, üstün özellikleri olan birçok erkek, bütün zekâlarına karşın, istemeyerek aynı zayıflığa kapılırlar." (Bu arada Augustine'in inanılmaz güzel bir kadın olduğunu ekleyeyim.)

    "Bu korkulu gecede uğradığı yıkımla, Augustine, hani o etkileri annelerin ve seven kadınların yüreklerinde görülen, insanın dayanma gücünü aşan ve belki de kadınların yüreğinde Tanrının erkekten esirgediği bazı teller olduğunu açığa vuran sabırlı katlanış gücüne ermişti."

    "Vadilerde açan, gösterişsiz, alçakgönüllü çiçekler, göklere çok yakın, fırtınaların koptuğu, güneşin yaktığı yerlere dikilince yaşamıyorlar belki de, kim bilir?
  • LİMİTSİZ YAŞAM


    Ülkemizde kişisel gelişim uzmanlarına/kitaplarına karşı önyargı had safhadadır. Kim bilir belki bu söz konusu yargıyı keskinleştiren sebepler hiç de az değildir. Kitaplardaki nasihat içerikli mesajlar, teorik olarak bilinenlerin sürekli vurgulanması, ayakları yere basmayan üslupta üst perdeden konuşulması, kaynağı belli olmayan şehir efsanesi tarzı anekdotların neredeyse her kitapta karşımıza çıkması ve en önemlisi de biyografi türüne müracaatın az olması istenmeyen önyargıyı beslemektedir.

    31 yaşındaki kişisel gelişim uzmanı Nıck Vujıcıc’ın başlıkta ismi zikredilen kitabı diğer klasik kişisel gelişim kitapları türündedir.[1] Ancak kitabın kahramanının oldukça sıra dışı yaşantısı kendisini uzaktan-yakından tanıyan, bilen, etkinliklerine katılan, herkesin dikkatini çekmektedir.

    NİCK VUJICIC KİMDİR?

    Nick Vujıcıc, 1982’de Avusturalya’da sosyo-ekonomik düzeyi orta halli bir evde, doğuştan elleri ve kolları olmayarak dünyaya gelir. Annesi hemşiredir. Çok sık karşılaşılmayan bir durumdur, gerek ailesinin gerek kendisinin bu duruma uyum sağlaması hiç de kolay olmamıştır.[2] Yazarın Avusturalya yıllarına umutsuzluk ve ruhsal çöküntü hâkimdir. Anne-babanın yaşadığı hayal kırıklığı kolay atlatılamayacak boyuttadır. Bir ara çocuklarını evlatlık vermeyi bile düşünürler. Nick zaman zaman intiharı düşünmektedir. Ciddi bir intihar teşebbüsünde bulunur. Nick 12 yaşındayken ABD’ye taşınırlar. Orada imkânlar daha geniştir. 15 yaşından itibaren kendi ayakları üzerinde durmaya çalışır. Örgün eğitimini aksatmadan hem de karma okullarda tamamlar.

    Bugün yazar, kendi ihtiyaçlarını neredeyse başkasına muhtaç olmadan karşılayabilen, yüzme bilen, sörf yapabilen, kaykaya binebilen, bilgisayar ve klavye kullanabilen, bilardo oynayabilen, her türlü sosyal etkinlikten geri kalmayan bir kişidir. Hayata tutunduktan sonra Nick, yaşadığı zorlukları ve mutluluk iksirini nereden bulduğunu, birbirinden farklı ülkelerdeki binlerce kişiye anlatma yolunu tutar. Artık bir kişisel gelişim uzmanı, bir aktivist olarak birbirinden farklı 19 ülkenin hastane, ibadethane, yetimhane, okul, hapishane, stadyum ile toplantı salonlarında başarı ve mutluluğun formülünü anlatmaktadır. Konferansları ve hayatını konu alan DVD’ler birçok ülkede satılmaktadır. Başrolünü kendisinin oynadığı “Kolları Olmayan Adamın Tek Arzusu” filminde de yazarın başarıları anlatılmaktadır.

    Gerek ailesi gerekse yazar inançlı-dindar biridir. Hep beraber sürekli dua ederler. Kilise’nin müdavimlerindendir. Umutsuzluktan umuda yolculuğunun başlangıcını Nick, “…sonunda bir çocuk olarak, Tanrının bizimle tek yoldan konuşmadığını anladım.” sözleriyle dile getirir. Diğer seçenekleri inceler. Sonunda aradığı cevabı bulur. Şükür ve tevekkül neredeyse kitabın her sayfasında vardır. Nick, sık sık Tanrının insanlara kaldıramayacağı yükü vermeyeceğini belirtir. Joni Eareckson Tada’nın “Sevdiğim Tanrı” kitabını önce annesi sonra da kendisi okur. Tada ile kader birliktelikleri vardır yazarın. Joni, 17 yaşında atletik bir yüzücüyken bir dalış esnasında boynunu kırarak felç olur, yaşadığı zorlukları kitabında anlatır. Nick gibi binlerce engelli ve yakınının sorduğu sorunun cevabının bir bölümünü Tada’nın kitabında bulur. “Atılan bir kurşun dahi hedefine kilitlenmiş giderken, bunun benim başıma gelmesi, bana yaratıcının hakkımda bir planı olduğunu gösteriyor.” Buna inanması ve bu yaklaşım çerçevesinde yaşantısını sürdürmesi hem günlük hayatını daha kolaylaştırır, hem de hayatta daha da mutlu olmasını sağlar.

    Türk toplumunun önemli zaaflarından biri de bu alışkanlıklardır. Ebeveynlerin çocuklarını aşırı koruma güdüsüyle yetiştirmesi ve bunun sonucunda gençlerin, tembel, hantal, mesleksiz yığınlar haline gelmesine neden oluyor. Normal şartlarda dahi çocuğuna aşırı merhamet gösteren büyüklerimiz, özellikle engelli çocukların bakımında, yetiştirilmesinde daha fazla koruyucu davranıyor. Böyle olunca engellilerin önemli bir bölümü hem bir ömür birilerine bağımlı yaşıyor, hem de hayatı kendine zindan ediyor. Nick’in cesareti dikkat çekmektedir. Ailesinin korucuyu yaklaşımına başta kendisi karşı çıkmaktadır. Günlük ihtiyaçlarını kendi karşılaması noktasında bazı pratik davranışları kolaylıkla yapar.[3]

    Müellifin, kendisine olan özgüveni gözlerden kaçmamaktadır. Yazarın yaklaşımı yer yer vaaz veren din adamı, nasihat eden öğretmen gibi görülebilir. Hayatımızı mutlu kılma noktasında Nick’in önerdiği şeylerin hemen hepsini bilsek de, Nasreddin Hocanın hikâyesindeki gibi eşekten düşen benim halimi anlar misali, engelli birisinin ağzından çıkan bu öneri ve nasihatler daha tesirli olsa gerektir. Eseri okuyan birisinin, Nick’in yazarlık yönünü cılız bulması muhtemeldir. Ancak görselliğin ön planda olduğu bu çağda Nick’in sosyal yönünün gelişmiş olması dikkat çekicidir. Kolları ve bacakları olmayan insanlarla empati kurmak için dahi bu tarz kitapların okunması gerekmektedir.

    [1] Nıck Vujıcıc, “Limitsiz Yaşamı” 224 sayfa, 2012, İstanbul, Mihenk Kitap
    [2] Bu konuda paylaşacağım iki anekdotun yerinde olduğunu düşünüyorum. Bir yakınımdan dinlemiştim. Televizyonda haberlerde izlemiş. Sanatçı Kemal Sunal’ın vefat haberini duyan annesi ağlarken şöyle demiş: “Allahım bula bula benim oğlumu mu buldun? Niye benim oğlum?” Bir arkadaşımın annesi kanser olduğu için onkoloji hastanesinde uzun süre tedavi olmuştu. Annesinin durumu dolayısıyla hastane ve doktorlara hemhal olan arkadaş, bazı hasta yakınları sık sık doktorlara şu soruları yöneltiyormuş: “Hastamız niye bu hastalığa tutuldu?, Biz de bu hastalığın emarelerinden hiçbirisi yoktu. Bu hastalık bize nasıl bulaşmıştır? Neden biz? vs..” doktorun verdiği cevap da ibretlik: “Bu sorunun cevabı tıbbın dışındadır”
    [3] Nick’in kendi adına kurduğu http://nickvujicic.com, /http://www.lifewithoutlimbs.org sitelerde bol miktarda görsel malzeme mevcuttur.
  • Kim yatıştırabilir
    Çok şeyler yitirmiş bir yüreğin ürkekliğini?
  • Aslında bilim kurgu ile tanışmam bu kitap ile olmayacaktı Semih abinin tavsiyesi üzerine Maymunlar Gezegeni ile başlıycaktım ama bekletiyordum elimde ki kitaplar bitince alıp başlıycaktım. Ama Murat Ç abi etkinlik başlatınca (#28996895) dayanamadım gidip şu Maymunları alayım dedim ama gözüm raflarda onu ararken bu kitabı gördü indirdim kaldırdım ismi tasarımı hoşuma gitti bir de inceydi :) zorlamaz beni diye düşündüm ve aldım peki memnun kaldım mı ? İşte cevabı :)

    Cevaba gitmeden Murat Ç abiye bizi heveslendirip coşkulu bir etkinlik yaptığı için Teşekkür ederim :)

    Ursula K.Le Guin yazar için şöyle demiş;
    "Tiptree, yazıda ve üslupta 'erkek' ile 'kadın'ın ne olduğunu belirleyen sınırları yerle bir etti."

    Peki kim bu Tiptree?
    James Tiptree, Jr; 1915 yılında chicago'da doğdu. Okulu bitice görsel sanatçı ve ressam olarak çalışmış aynı zamanda gaztelerde sanat eleştirmenliği yapıp farklı bir isimle yani Alice Bradley Davey adıyla yazılar yazmış. 1955'te James Tiptree Jr. İsmi ile bilim kurgu öyküleri yazmaya başlamış ve gerçek kimliğini uzun bir süre gizlemiş ki açıklayana kadar da herkes kendisinin erkek olduğunu  düşünürmüş. Pek çok ödül kazanan bu caaanııım yazar 1987 de intihar etmiş.


    Kitabın önsöz kısmını U.K.L Guin yazmış çünkü yazar  bunun "İğrenç şeyler sonsözler, önsözler öykünün etrafındaki salyalar gibi." olduğunu söylüyor ve Ursula hanımdan kitabı için bir kaç satır yazmazını istiyor kiii Ursula hanım arkadaşını kırmayıp bir kaç satır değil 6 satııııır şaka şaka nerdeyse 6 sayfalık bir önsöz yazar.
    Ve burada yazar ile uzun süreli bir arkadaşlığı olduğunu ancak kendisinin erkek değil de bayan olduğunu sonradan öğrendiğini anlatıyor ki kadın nasıl iyi rol yapmışsa mektuplaşmalarına rağmen hiç hissetmemiş Ursula hanım :)

    "İşte size olağanüstü güçlü, hüzünlü, komik ve güzel bir kaç öykü."  Diyor önsözde ama bu küçük bir roman yetmiş iki sayfa olduğuna bakmayın şey gibi düşünün ne gibiii ............. hah buldum hani bulgur yedikten sonra midede şişer rahatsız eder ya buda öyle okudum ama sanki kafam da büyüdü ve beynimi rahatsız ediyor.

    HİÇ REKLAMSIZ BİR GELECEK DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ? (#30145922 )

    Bir düşünün hiç bir ürünün reklamı yok ne kadar güzel değil mi.... yok efendim, yok öyle rahatlık ne yapsın bu şirket sahipleri alışveriş yapın diye bizi dürten fabrikatörler? Elbette yeni bir çözüm üretecekler işte yeni buldukları yöntemin bir kurbanı da P .Burke.

    Yav yazar bu kıza öyle yüklendi öyle aşşağıladı ki ne siz sorun ne ben söylim tamam kız biraz çirkinmiş ama sonuçta o çok özendiği Tanrı diye vasıflandırdığı hayranı olduğu "şey'ler" (insanlarmıydı emin değilim) gibi olacaktı. Şu alıntı da ki gibi: #30146969

    Arka kapak'ta diyor ya"Bütün dünyayı programlamışlar" hakketen düşünmeden edemedim biz farkında olmadan başkalrı mı bizi yönlendiriyor? Yani teknolojinin gelişmesi reklamların bu denli özverili oluşu hepsi bizi etkileyip kendi çıkarları için kullanmak isteyen bir yer altı örgütünün işi mi? Siz düşüne durun ben bitireyim :))


    Kitapta özellikle dikkatimi çeken bir şey vardı bazı kelimeler özenle BÜYÜK yazılmıştı bazıları da diğer kelimelere oranla bir tık ince ve italikti hani cümle olsa başkasına ait dersin yada kitap ismi falan olsa ama örnek vereyim şöyle:

    "Hevesle yüz üstü kabine yerleşiyor" burda heves kelimesi ince ve italik.
    "Üstelik öyle çok uzak bir gelecek de sayılmaz" burda da uzak kelimesi. Pek ne için olduğunu anlamadım doğrusu o yüzden bir bilene danıştım o da bana "italik yani eğik yazılması ilgili cümlelerin bir başkasına ait olduğu ya da bir kavramdan bahsettiği ya da o kelimenin içerdiği anlama yazarın katılmadığı anlamlarına gelebilir." dedi.
    Eğer kitabı okursanız bu konuda ki fikrinizden beni haberdar edin :))
  • Peki, bunca büyük sanatçı, yaratıcı yetiştirmiş olan Türkiye’de niye böyle oldu? Değerli insanlar neden köşelerine çekildi?

    Bunun sorumlusu kim?

    Başlangıcına gidersek, gençliğin cahil kalmasını, soru sormamasını, patates gibi yetişmesini isteyen Kenan Evren ve arkadaşları.

    Sonra da bütün hükümetler ve cehalete bayılan anlı şanlı medyamız.

    Oysa kültür (kendi içine kapalı, elit bir kültürden değil,toplumu kucaklayan yaratılardan söz ediyorum) vücutta kan gibidir. Dışarıdan bakınca görünmez ama onsuz yaşam olmaz.
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 109 - Doğan Kitap