• Bu çağ garanti çağıdır. Kullandığın telefon, giydiğin gömlek, giydiğin ayakkabı, sürdüğün araba, ekin ektiğin tarla-bahçe, oturduğun ev, senetler, kredi kartları, beyaz eşyalar, güvenlik kameraları, yüksek duvarlarla çevrili evler/siteler. Adım attığın her yer garantide olan yerler. Yediğin içtiğin her şey garantide olan şeyler. İnsan böyle bir durumdayken nasıl düşünebilir? Neyi yazabilir? Belirsizlik olmadan hayatın heyecanı nedir, maceraların yolculuğu ne anlam ifade edebilir? Van Gogh, Çığlık tablosunu karnı tok, sırtı pek bir halde çizmedi. Çığlık tablosunun altında açlık var dostum, suskunluk, gözyaşı, çaresizlik var. Çığlık tablosu yaşamış olduğu hayatın çizmiş olduğu süredeki çığlığıdır. Geri kalan hayatı tablolara sığmadı, sığmaz. Çığlık tablosunu tekrar çizmek için bir hayatı yani bir insanı feda edeceksin. Ya o feda ettiğin insan tablo çizmezse? Düşünen insanların kaderi, bütün insanlar uçarken sürünerek onların uçuşuna bakmak, bakakalmak. Düşündüğü için sürünüyor, süründüğü için hasret kalıyor, hasret kaldığı için yazıyor. Sen uçarken yazabileceğini mi sanıyorsun? Kuru ekmeği aç bir fare gibi kemirmeden yazabileceğini mi sanıyorsun? Yanılıyorsun dostum. Şairin marifeti erişmek değil, hayal etmektir. Aç kediler gibi miyavlamadan anlayamazsın hayatı. Yaşamak istiyorsun ama korkuyorsun dostum. Aç kalıp dilenciler gibi köşe bucak sürünmekten korkuyorsun. Yaşamak, yaşamın anlamını hissetmen için ıstırapla yoğrulmuş bir hayatı yaşaman lazım. Hayatı köşesinden kemirmek, dişsiz kemirmek yani düşmemek için damaklarınla sıkı sıkı tutmaya çalışmak. Yaşamak lazım dostum. Yağmurun rahmetten çok yağan çekiçler gibi görmek, soğuğu iliklerine kadar hissetmek, aydınlığın yalnızca güneşle geldiğini görebilmek lazım. Yazmak ve yaşamak istiyorsun. Beş dakika sokakta çıplak ayakla gezemeyecek kadar korkak ve anlamsız bir utangaçlık içindesin.

    Bütün servetini dağıt, bütün sevdiklerinden vazgeç, bütün ümitlerinden sıyrıl, planlarını dağıt, olduğun yerden çıkıp yabancı bir memlekete kaç, pasaportla değil bir kaçakçı botuna atlayarak. Yaşamak budur! Hissetmek budur! Özgürlük budur! Ama sen kahvaltıda ‘’bu defa peyniri tam yağlı alayım, yağsız peynir gitmiyor’’ diyorsun. Ve peynir üzerine bir yazı yazıyorsun yahut markete giderken yolda karşılaştığın bir şahsın ruh halini yazmaya çalışıyorsun. Korkak ve birikimsizsin. Cebimde beş kuruş yoktu, evde değil kahvaltılık buzdolabı bile yoktu. Açlıktan midem gurulduyor, dün öğleden beri hiçbir şey yememişim, tütün içiyorum. Aç iken tütün çok ağır geliyor, su içip kendime gelmeye çalışıyorum. Sonra başım dönüyor tekrar yatağa dönüyorum. Sineğin vızıltısını dinliyorum. Bakkala gidip bir şeyleri borçla almak istiyorum ama gururuma yediremiyorum. Bu halde de duramıyorum. Bakkala gidiyorum. Bakkalcının önünde pilav, pilav üstü iki parmak kalınlığında et, yanında salatalık ve yoğurt duruyor. Kokusuna bile dayanacak halim yok. Yemeğe baktım sonra raflarda bir şeyler seçmek istiyorum. Bir ekmek ve su alıyorum. Adam sigarasını tüttürüyor. Öğrenci olduğumu biliyor, sürekli o bakkala gidiyorum. Yemek yedin mi diyor. Kısık bir sesle hayır diyorum. Hepsini tepsiyle beraber bana veriyor. Götür ye, borcunu da sonra ödersin diyor. Yaşamak budur sevgilim. Yaşamayı anlamak budur dostum. İsyan etmek buradan gelir. Bir süre sonra ben neden açım? Bunlar neden tok? Sorular soruyorsun ve isyan ediyorsun dostum. İsyan ettikçe öteleniyorsun, ötelendikçe yalnızlaşıyorsun, yıpranıyorsun, çıldırıyorsun ama daha da insanlaşıyorsun. Ve dünyayı değiştirmek istiyorsun. Kavgan başlıyor. Hiçbir şeye hiçbir şekilde değişmeyeceğin kavgan başlıyor. Vicdan kavgasıdır bu, hürriyet, özgürlük, hayat kavgası. Nazım Hikmet şair değil benim gözümde o bir kavga adamı. Yılmaz bir kavga adamı. Açlık ve çirkinlik. Yaşamak ve yazmak ve isyan etmek için bunlar yeterli dostum. Nietzsche’nin dediği gibi ‘’yaşasın ılımlı fakirlik’’…

    İhtiyarlamış zihinler, ihtiyarlaşmış duygular, yıpranmış bedenler. Böyle bir milleti yahut insanı kim ayağa kaldırabilir? Çürümüşe çare yok. Doğayı seviyorum bu yüzden. Doğada gezmeyen çıplak ayakların üzerindeki kafa çürümüştür, patlamıştır. Tefekkürden uzaktır. Tefekkürsüz aydın olmaz hatta insan olmaz. Doğa tanrımdır, tanrım merhametli ve haşin bir tanrı. Doğa seni aç bırakmaz, doğa sana kucak açar, et verir, meyve verir. Bir betonla kaplı evden çıkıp başka bir betonla kaplı yerde çalışmak. Zihinleri betonlaştırmaz da ne yapar? Garantide olmak şuursuzca tükenmektir. Van Gogh’un tablosunu milyonlara satıyorlar. İhanettir bu apaçık bir haysiyetsizlik ve ihanet. Zengin züppelerinin evlerini süsleyen açlıktan ölen bir adamın portresi. Gogh’un tablosu parayla satılmamalı dostum, paha biçilmez bir esere para biçmek ihanetin yüzkarası değilse nedir? Picasso’nun çizmiş olduğu tabloların bedeli öldürülen milyonlarca insan. Bu tablonun da mı fiyatı olmalı? Bir Picasso, bir daha çıkacak mı? Doğa Tanrı korusun. Burjuvacıların evleri daha da yeşillenmesin.

    Düşünmek, yazmak, çizmek daima ıstıraplı daima kavgalı. Şimdi ıstırap çeken sanatçı yahut düşünce adamı var mı? Yok. Kendi türlerinin sonunu getirdiler. Sanatçılık yahut düşünce adamı olmakta amaç karı davası, para davası. Kadın ve para neye bulaşırsa orası kirlenir. Evet, davası kadın olan tükenmiştir, çürümüştür, böcek gibi gebermiştir. Davası para olan ölmüş bir cesettir, mumyadır, heykeldir. Şu anki aydınlar?

    Yoklukta bir varlık doğuyor, kimsenin önleyemediği, kıramadığı, yıpratamadığı bir varlık. Yaşasın ılımlı fakirlik, yaşasın çirkinlik ve bitmeyen kavgamız.
  • Halk göz ardı edilerek,ahlak yoksunu sanatçı bir kesim ile ne kadar ileri gidilebilir?Varlığına değer verilmeyen işçi kesim emekleri nasıl göz ardı edilebilir ? Çocuklarını yetiştiren ailelerin emekleri daha çok para kazansın düşüncesi ile çürüdügünde,yeni umutları iman ve vatan sevgisi ile kim yetiştirecek? Öncelikli dertlerimiz bunlar olmadığı sürece yerimizde saymaya devam edeceğiz.
  • Bazen bir filmin film olma hikâyesi, filmin içindeki hikâyeden daha yakıcıdır. Ve bu, filmin içindeki hikâyenin yakıcılığıyla birleştiğinde bir sarsılmaya ve artık dünyaya farklı bir veçheden bakmaya sebep olacak bir ruhi dönüşüme sebep olur. Elbette burada her yönüyle kurgu, prodüksiyon işi, ezilenlerin ve kahramanların hikâyesinin anlatıldığı gişe trajedilerinden ucuz dramlardan bahsetmiyorum. Gerçeğin içinde yol alan, izleyeni o gerçekliğin içine çeken ve filmden sonra o gerçekliğin izleyende bir bıçak yarası gibi iz bıraktığı hakiki filmlerden bahsediyorum. Bu manada izlediğim en sarsıcı filmlerden biri,  Bahman Ghobadi’nin 2004 yapımı, savaş ve çocukları anlatan Kaplumbağalar da Uçar filmiydi. Bu filmle aşağı yukarı aynı konuya odaklanan ve o denli tesirli başka bir film izlememiştim diyebilirim. Tâ ki uzun zamandır merakla beklenen Bırakma Beni’yi izleyene kadar. Bosnalı yönetmen Aida Begic’in Beşir Derneği himayesinde ve ortaklığıyla çektiği bu film, anlattığı hikâye kadar çekilme hikâyesiyle de başka bir hikâye anlatıyor. Bu hikâyenin sebebi olan Suriye savaşının toplumsal vahametini yıllar ve rakamlar acı bir şekilde ortaya koyuyor.
    Aida Begic’in hayatı göz önünde bulundurulduğunda, bir yetim filmi yönetmenliği için en doğru isimlerden biridir demek mümkün. Bosna savaşı yıllarında Aida Begic de Bırakma Beni filminin başrolü İsa Demlakhi gibi 15 yaşında olduğunu söylüyor. Daha önce yaptığı iki film de savaş mağduru kadınlar ve yetim çocuklarla ilgili. Savaş mağdurlarının filmini yapmak konusunda ise durmamız gereken yeri şöyle ifade ediyor Aida Begic; “Biz Bosna’da savaşı yaşarken, bazı sanatçıların ve insanların gelip bizim hayatımızı araştırmasını, o yaşananlardan bir şeyler çıkarmasını sevmezdik, bunun bize faydasını olacağını bildiğimiz halde. Bizim hüznümüzden para kazandıklarını, kendi ünlerini arttırdıklarını düşünürdük. Bu yüzden onları samimi bulmazdık. Şu an anlıyorum ki, bu yapılanlar gerçekten çok faydalıydı.” Bununla birlikte baştaki ‘kamera silahlar karşısında ne yapabilir’ sorusuna “Sinemanın savaşları durdurabileceğini düşünmüyorum. Ama filmler, bazı konular hakkında insanların bakış açılarını değiştirebilir” cevabını veriyor Begic. Bırakma Beni filmi de bu anlamda ciddi bir adım. Çünkü Suriye savaşının başından itibaren uluslararası toplumun gerek yardım anlamında gerek de savaş ile ilgili farkındalık edinme/oluşturma hususunda hiçbir gayreti olmadı. Begic bu durumu “Bosna savaşına sanatçı ve entelektüellerin az da olsa ilgileri vardı, yapılan sanat faaliyetleri ülkedeki savaşa dikkat çekti. Aynı ilgi Suriye’de olanlara karşı gösterilmiyor. Uluslararası toplum ve Batılılar yeterli alakayı göstermiyor, orada ne olduğu kimsenin umurunda değil”  diyerek özetliyor.

    Filmin yapım sürecindeki en çarpıcı özelliklerden biri uluslararası kolektif bir çalışmayla vücuda gelmesi. Bu da Begic’in “Suriye’de olanlara dünyanın dikkatini çekme” isteğinin bariz bir göstergesi. Filmde on üç ülkeden gelen yaklaşık yüz kişi çalışmış ve set ortamında Arapça, Türkçe, Boşnakça ve İngilizce konuşulmuş. Filmin bu ortamı ile ilgili “Bırakma Beni, Türkiye’deki Suriyeliler hakkında, Bosnalı yönetmen tarafından çekilen, 13 ülkeden insanın çalıştığı bir film projesi. Proje tipik bir Türk, Arap ya da Bosna filmi değil.” diyor Begic. Önceki filmlerinde olduğu gibi savaş mağduru yetimlerle ilgili bir film yapmak istediğini ve bunun yapabileceği tek yerin Türkiye olduğunu söyleyen Begic ikisi de savaş mağduru bir Boşnak ve bir Arap’ın film çekmek için Türkiye’de olmasını çok anlamlı bulduğunu söylüyor. Türkiye’nin 3 milyondan fazla Suriyeli mültecinin hayatını kurtararak muhteşem bir iş başardığını söyleyen Begic, “Türkiye’ye gelen insanların yardımlar sayesinde hayatta kalması paha biçilemez bir durum. Diğer komşu ülkelere nazaran Türkiye, Suriyeli göçmenlere çok daha iyi davranıyor” diyor.
    Bırakma Beni filmi iki yıllık bir hazırlık sürecinin ürünü. Suriye’de olanlarla ilgili, onların kültürleri ile ilgili kendisinin de önceden çok fazla bilgisi olmadığını söyleyen Begic, Suriyelilerle tanışıp onlarla zaman geçirdikçe birçok ortak nokta bulduğunu, daha önce hiç görüşmediği akrabalarıyla buluşmuş gibi hissettiğini söylüyor. Aynı zamanda Bosna savaşından sonra ilk defa savaş psikolojisini tekrar yaşadığını söylüyor. Gaziantep, Şanlıurfa, Hatay ve Akçakale’de yetimlerle bir yıl boyunca atölye çalışmaları yapıyor Begic. Bu atölyeler hem çocuklar için bir rehabilitasyon oluyor hem de Begic 350 kadar savaş mağduru çocuk içerisinden yetenekli olanlarını film için eğitiyor. Seçtiği çocukların hayatlarına ve gezdiği mülteci kamplarından edindiği bilgilere ve izlenimlere dayanarak bir senaryo yazıyor. Yani filmdeki çocukların hikâyeleri, onların gerçek hayat hikâyeleri aynı zamanda. Bu süreçte “bir süre sonra gerçek ile kurgu iç içe geçiyor” diyen Begic filmin etkisi ile ilgili de ipucu veriyor. Çünkü film bu manada kurgusal durmuyor. Şanlıurfa sokaklarında yaşam mücadelesi veren bir grup yetim Suriyelinin gerçek yaşamlarını bir kamera ile takip etmek gibi. Onlar orada yaşıyor, şu an bile hâlâ orada yaşıyorlar, onlar ve onlar gibi binlerce yetim çocuk. Film bu hissiyatı sürekli diri tutuyor. Suriyeli mülteciler ve yetimler ile ilgili bakışınızı kökten değiştiriyor -varsa- önyargılarınızı yıkıyor. Film bittikten sonra biri ne zaman yetim dese, Suriyeli mülteci dese, o çocukların yaşadıkları gözünüzün önüne geliyor. Filmin bu yönüyle başta bahsettiğim Kaplumbağalar da Uçarfilminden ayrılan yani her an yaşaması. Kaplumbağalar da Uçar filmi de savaş ve çocuklar konusunu daha sert daha acı bir şekilde ve karamsar bir bakış açısıyla ele alırken Bırakma Beni acıları göze sokmadan, şiddet göstermeden, umudu yeşerterek meramını anlatıyor. Filmi tamamen çocukların hayatları üzerinde kurmasının sebebini de şöyle açıklıyor Begic; “Bu film diğer filmlerimden farklı olarak çocukların dünyası üzerine kurulu. Sadece onların dünyasını ve bakış açılarını yansıtıyor. Bu nedenle film sadece dram değil, her durumda umut ve sevginin de çocuklar tarafından nasıl yeşertildiğinin bir yansıması.”

    Çocuklarla yaptığı atölyelerde ve film çekimleri boyunca onlarla bir aile gibi olduklarını söyleyen Begic, filmi bitirdikten sonra onlardan ayrılıp Bosna’ya dönmenin zor olduğunu söylüyor. Filmine derinlemesine ilgiyle ve iyi niyetle yaklaşan, anlattığı hikâyenin içinde yaşamaya çalışan, bir film yapmak derdiyle değil o çocukların hikâyelerini dünyaya duyurmak niyetinde olan bir yönetmen Begic. Filmde bu çabanın ve iyi niyetin etkisiyle izleyeni de o yaşantıya ve çabaya dâhil ediyor. “Günün sonunda nasıl bir politik gündem, nasıl bir tarihi arka plan olursa olsun, arkada kalan şeyler çocukların acısı oluyor”diyen Begic, haberlerde en fazla birkaç dakikalığına gördüğümüz, bir fotoğraf karesinde görüp yazıklanıp geçtiğimiz binlerce Suriyeli çocuğun aslında kim olduklarını, ne hissettiklerini, aslında neler yaşadıklarını sarih ve samimi bir şekilde anlatıyor filmiyle. İsa’nın gördüğü rüyalar, Ahmet’in gerçekle iç içe geçen hayal dünyası, M’utez’in ettiği dualar, Tukka’nın güvercin sevdası Suriyeli yetimlerin psikolojisine dair önemli ipuçları. Suriyeli çocukların ruh sağlığına dair hazırlanan bir raporda travma sonrası stres bozukluğu nedeniyle çocukların giderek yataklarını daha fazla ıslattıkları, yüzde 48’inin konuşma yeteneklerini kaybettikleri ya da savaşın başlamasının ardından konuşma güçlüğü çektikleri belirtiliyor. Görüşme yapılan çocukların ya daima acı çektiklerini veya büyük üzüntü duyduklarını söyledikleri belirtiliyor. Buradan bakınca film sadece bir hikâye anlatmıyor, o çocukların ruh dünyalarına girmemizi ve ruh dünyalarını perdesiz bir biçimde görmemizi sağlayarak onlara dair bizim gözümüzdeki kara perdeleri kaldırıyor. Tüm bunlara rağmen filmde çocukların çocuk olmaları itibariyle bir umut aşısı taşıdıklarının altını çizen Begic, “Her ne kadar travma atlatmış ve yürekleri yaralı olsa da bu çocuklar hayatı, insanları ve birbirlerini yeniden sevmek için yeterli gücü ve güzelliği kendi içlerinde bulacaklardır” diyor.
    Savaştan kaçıp sınırın öte tarafına geçip yeni bir savaşın, yaşama savaşının içinde kendilerini bulan çocukların ikilemleri, çaresizlikleri, her ne kadar devlet tarafından sahiplenilseler de halkın bir kesiminin onlara kötü davranması gibi bir çocuk için çok zor olan durumlar sonucunda birden büyüyen, aniden olgunlaşan çocuklar bunlar. Fakat içlerinde o çocuksu hayaller, istekler hep diri. Ahmet’in babasına duyduğu hasretle gördüğü hayaller yanında muzipliği, İsa’nın daha 15 yaşındayken bir yetişkin gibi davranmak zorunda olup para ile okumak arasında bir tercihe mecbur olması ama yine de hep arkadaşlarına omuz vermesi, Mu’tez’in Yetenek Yarışması’nda birinci olma hayali, Tukka’nın parasızlığına rağmen bitmek bilmeyen güvercin sevdası. Filmde Yeni Suriye’nin Geleceği olarak görülen bu çocukların hepsi acıyla harmanlanmış bir umudu büyütüyor, Suriye için.
    Filme dair daha birçok detay ve anlatılması gereken mesele var elbette. Filme dair daha fazla detay vermemek ve merakınızı celbetmek adına bu kadarı sanırım yeterli. Böylesi filmlerin yazılmaktan çok izlenmesi ve izletilmesi gerektiğini izlediğinizde açıkça görebilirsiniz. Savaştan kaçıp gelmiş, ailelerini yitirmiş, yaralı ruhları ve geleceğe dair azalan umutlarına rağmen kamera karşısında bir oyuncu olarak tabiri caizse “döktüren” bu çocuklar hâlâ Beşir Derneği’nin himayesinde ve film ekibinden çoğu kişi hâlâ onlarla görüşüyor.
    Bu film vesilesiyle umulur ki yetimlerin bize değil bizim onlara ihtiyacımız olduğu gerçeği yüreklerimize bir nakış gibi işlenir ve hiç sönmeyen bir kor gibi her daim yanar.
     
    Süleyman Salih
  • "geceki kalabalıktan eser yoktu. evet, cadde hâlâ nefes alıp vermeyi sürdürüyordu; mağazalar, dükkânlar, sinemalar, tiyatrolar, barlar, birahaneler artık kapanmış olsa da her yan ışıklar içindeydi. garson mu, bodyguard mı, sivil polis mi, uyuşturucu satıcısı mı, orospu mu, pezevenk mi, sanatçı mı, kim olduğunu kestiremediğim kadınlar, erkekler hâlâ caddedeydi. fakat ışıklı, çamurlu, dalgalı, nereye döküleceği belli olmayan bir nehre benzeyen geceki kalabalık artık yoktu."…
  • Sabır Taşı

    Aldık nasibimizi hüzünden
    İşte geldik gidiyoruz sevinsin
    Halbuki ne güzel başlamıştı hikâye
    Şerbet gibi bir gök üstümüzde
    (Bedri Rahmi)

    İstanbul’a kasvet fena çöker. Şenlenmesi de kederlenmesi de bahaneye bakar kentin. Ama bir efkârlandı mı da insanlarını daraltır, yürekleri sıkıştırır. Hava kapalı bugün; yer, gök, deniz dört bir yan, grinin tonlarından ibaret. Zamansız bir ölümün yasına gebe İstanbul. Eksilmenin kahrına gebe.

    Hastanenin koridorunda gecelerdir süren çaresiz voltaların yorgunu iki genç adam karşılıklı koltuklara yığılmış. Gençlikleri hastanenin dışında kalmış. Derinleşen çizgilerinde, koyunları, keçileri ağılda soğuktan donup telef olmuş bir köylünün çaresizliği var. Can damarları kesilmek üzere. Sevdikleri kadın 34 yaşında ölmek üzere. Gözlerinin bir şey gördüğü yok. Oysa İstanbul’u da dünyayı da herkesten farklı yaşamış, sanatla yoğrulmuş gözler onlarınki. Can damarı kadına sevgileri de, birbirlerine dostlukları da sıradışı. Hırçın lülelerini, nice şiirin ve resmin yaratıcısı ellerinin arasında bilinçsizce çekiştiren Bedri Rahmi, heykeltıraş sevgilisi Mari Gerekmezyan’ı kurtaracak bir şiiiri, bir resmi olmayışının kahrında. Acılı dostunun dizine elini koyan heykeltıraş Fred Gross ise Bedri’nin evliliğinden ötürü aşklarına zeval gelmesin diye, dedikodular dinsin diye ilişkilerini bile bile evlendiği eşi Mari Gerekmezyan’ı kurtaracak bir heykeli, bir bedeli kalmayışının isyanında. Önlerinden geçtiğimi fark etmediler bile. Duyuları çok uzaklardaydı.

    Usulca içeri süzüldüğüm odada genç bir kadından arta kalanlar yatıyordu. Ufalmış yüzünün daha da belirginleştirdiği ceylan gözleriyle baktı bana. Bir an ölüme yakın duranların yüzlerine vuran o tarifsiz ruh aydınlığını seyrettim. Gülümsedi bana Mari; heykellere can vermiş, canlara aşk vermiş elleriyle yanına oturmamı işaret etti. “Bekliyordum gelmeni. Ne zamandır ötelerde, hiç tanımadığım birilerinin beni düşündüğünü hissediyorum. Tıpkı şu kapının gerisinde benim için atan yürekleri hissettiğim gibi” dedi. Elimi okşadı, “Önce sen anlat gelişini, ben sonra konuşurum uzun uzun.”
    “Şu anın elli yıl ötesinde kimi sanatçıların anılarında, Bedri’nin sanatını inceleyen yapıtlarda rastladım adına önce” dedim, “çünkü sensiz anlatılan yaşam eksik kalıyordu. Ama anlatılan sen değildin, teğet geçiliyordun sanki. Örtülü, çekingen üsluplardan taşan, dipnotlara sığamayan bir kadındın. Öyle hissettim.” Bir nefes aldım. “Sonra bir dergide o herkesin içine işleyen şiirlere, resimlere ilham veren kadının sen olduğunu okudum. Dahası heykeltıraş olduğunu. Büstlerini gördüm, hele de sevdiğinin sanki rüzgâr dalgalandırmış gibi yonttuğun kıvır kıvır saçlı güzelim başını.” Ortasında birer yıldızın parıldadığı zifir gecesi gözlerine baktım. “Bir kere de sen konuş Mari. Seni duymaya geldim.”

    Hayatı fazlaca yaşamış olanların, takvim yaşını aşan gülümseyişi belirdi yüzünde. “Hep konuştular hakkımızda. Sığabileceğimizi sandılar küçük dedikodu dünyalarına. Bizse sustuk. Yaşadık ve yarattık. Doğanın emsalsiz güzelliklerini, iç içe oynaşan renkleri, sanki bir ömür birbirlerini aramış da bulmuşçasına yan yana diziliveren sözcükleri paylaştık birlikte Kendimize yepyeni bir dünya kurduk. O şiirlerini yazdı, resimlerini yaptı. Ben heykellerimi yonttum. Sanatla kutsadık aşkı.”
    “Çok güzel şeyler üretmişsiniz birlikte” deyince çocuk gibi sevindi. Annesi “Aferin” demiş bir çocuk gibi usul usul sevindi hem de. İçinde bir yaraya dokunduğumu hissettim. Kim bilir nasıl uğursuz saymışlardı onu. Genç bir sanatçıyı baştan çıkaran cadı gibi görünmüştü belki de bazılarının gözüne. Oysa nasıl da sinmişti Bedri’nin sanat dünyasına, nasıl bereketlendirmişti o dönemi. Öyle ki Mari olmadan Bedri’nin o yıllar arasındaki sanatını anlatamaz olmuşlardı. Kendisi de yaratmıştı hem hırsla, sonrasında zamanı olmayacağını hissedermiş gibi...”Birbirimizi çok teşvik ettik” diye anlatmaya koyuldu. “Bedri şimdiye dek tanıdığım en çalışkan sanatçı. Öyle bohem lakaytlıklarına yer yok yaşamında. ‘El unutur’ der, her gün yılmadan düzenli olarak çalışır. İmrenirim tutkusuna. Karşısındakini ezmeyen, tam tersine ona da yaratma ilhamı veren, tertemiz bir coşkusu var. Her seferinde o coşkuya ben de kapılır, kollarımı sıvadığım gibi yeni bir kalıpla mücadeleye koyulurum heyecanla. Uzun emek saatlerinin ardından da birbirimize bayramlık kıyafetlerini gösteren küçük çocuklar gibi yeni bitirdiğimiz eserlerimizi gösteririz.”
    Gözleri bir an heyecanla parladı. “Duvara bak, sana resimlerimi göstereceğim” dedi. Hastane odasının kanı donduran beyaz duvarında Bedri’nin resmettiği Mariler canlandı gören gözlere. Tatlı tatlı mırıldandı Mari: “Beni çok resmetti. Upuzun boyunlu, ceylan gözlü bir güzel kıldı beni. Bütün abartıları, biçimbozmaları hep o aşkındandı. Lunaparklarda sizi olduğunuzdan farklı gösteren, gülümseten aynalar vardır ya onun resimleri de aşkla çarpıttı çehremi, gövdemi. Öyle isimler verdi ki bana birkaç farklı kadına büründüm, çoğaldım sayesinde. Alis, dedi bana tablolarında, Meryem, Leyla, İvy, Talaslı, Gelin Başı, Karadut. Kendisine de Bedros... Dilleri, dinleri yakınlaştırdı sevgisi...”
    Derken heykeller belirdi hasta yatağının başucunda. Sevgi adına emek adına üretilmiş ne varsa veda etmeye gelmişti Mari’ye. Eğilip onun yerine okşadım hepsini. En çok da Bedri’ninkini. “Onun biricik başını yonttum, öpmeye doyamadığım gözlerini, sevmeye doyamadığım lüle lüle saçlarını” diyordu Mari, “Yanımda olmadığı zamanlarda da onunla olabildim böylelikle. Hep elimin altında kaldı, parmaklarımın dokunuşunda.”

    Işıltılı yaz gecesi gözlerini bana çevirdi. “Heykelden de sevdiğimden de pişmanlık duyamam. Onlar benim miladım oldu. Kim hayatında milatlardan bahsedebilir kolay kolay? Dolayısıyla anlamalarını da beklemiyorum ne heykeli ne Bedri’yi. İç içedir benim için ikisi, canımın özündedir. Yonttuklarıma aşk duydum, aşk duyduğumu da yonttum ben. Eserlere ve birbirimize nasıl emek verdiğimizi de, emek verdiğimiz eserleri ve birbirimizi nasıl sevdiğimizi de bir dört duvar bir de Tanrı bilir.” “Kırgın mısın Tanrı’ya, hayata?” diye sordum. “Aşkım ve eserlerim mâni kırgın olmama” dedi gülümseyerek. Ben yanına gidemezdim canım çektikçe o da benim yanımda istediğim kadar kalamazdı. Hastalık tek çıkışımız oldu. ‘Sabır taşı olsa çatlar” derler ya hani, ben o deyişi çok severim. Çatlayan bir taş... Taşın o sabit, yekpare halini gözünün önüne getir ve sonra damar damar, usul usul, için için çatladığını. Hastalık işte böyle çatladı içimde. Şimdi ben sevgilimi değil, dünyayı terk edeceğim, o ise beni terk etmiş değil, uğurlamış olacak. “ Düşünceli bir ifadeyle ekledi. “Cehennem, ihtiyaç duyulmama hissidir benim için. Cennetse ihtiyaç duyulmaya ihtiyaç duymama hissi. Kendi cennetime gidiyorum nihayet.” Sonra bir anda gözündeki gökyüzünde yıldızlar kayboldu. Yağmur başladı gözpınarlarından aşağı. İri damlalı serin bir yağmurdu, ailesine ağıt borcuydu.

    “Bir tek ailem ukdedir içimde. Onlara kırgın ayrılmak ağır geliyor. Onlar kökümdür çünkü. Ve zaten bir kez kopmuştuk Talas’tan İstanbul’a yollara düştüğümüzde.” Tıpkı o resimlerdeki gibi uzadı sanki narin boynu bir anda, hoyrat rüzgârla savrulan bir çiçeğin başı gibi büküldü. “Aitsizlik eskilerden miras bana. 1913’te Kayseri’nin Talas köyünde dünyaya gelmişim. Gel gör ki doğum yılım sürgün yılı olmuş aileme. Yörenin tüm Ermenileri gibi biz de düşmüşüz yollara. Hikâyemi öyle kimselere anlatmam. Bir Bedri bilir her şeyiyle çünkü sevgisi geçmişimi de alır içine.” Eski bir masal gibi aktı o kovulduğu geçmiş. “Üç dayım varmış benim. Bir tanesi kurtulsun diye tüm servetlerini vermiş de ailem yine işe yaramamış. Anam böyle düşmüş yollara işte, kucağında bebeği Mari, bağrındaysa gencecik kardeşlerinin dinmeyen kederi. Şimdi anlıyor musun onunla beraberliğimi ailem neden tasvip edemezdi diye. Yaşadıkları geçmiş mâniydi böyle bir şeyi kabullenmelerine. Bedri bu geçmişi de kendi acısı gibi sahiplenip şiirleştiren insandır, ama inandıramazdım onları böyle bir insanın var olabileceğine. İlişkiyi göze almış oldum. Fena küstü ailem bana, koruyucu ellerini çektiler üzerimden. Soyadım bir kader mi, gerekmez miyim kimselere diye bile düşündüm bir dönem, inanır mısın. Zaten hep çok düşünmekten oldu olanlar. Artık geçmişim yok. Geleceğim de günübirlik bugünlerden ibaret ne zamandır. Oysa ölümlü dünya işte. Yazık hepimize...”

    Bir parça neşelendireyim, yüzündeki bulutu dağıtabileyim diye çaresizce atıldım. “Ama şimdi senin yeni bir ailen var.” Gülümsedi. “Doğru, Fred var. Kaç kadın böylesine gönül zengini bir adamla karşılaşabilir. Sırf dedikodular dinsin diye evlenmeyi kabul etti benimle. Bile bile. Ama bak işte artık hiçbir dedikodunun önemi kalmadı. Ve Bedri var her şeyin önünde. Biliyor musun, helak etti kendini ilaç parası bulsun diye. Gözünün nuru tabloları yok fiyatına sattı. Bir de saklıyor aklı sıra, sanki ben bilmiyorum. Lakin bilmek dışında yapabildiğim bir şey yok.
    “Başka türlü olsun istemez miydin?” diye sordu içimdeki isyan. O ise artık tevekkülün ta kendisi olmuştu. Bir hâkimin soğukkanlılığı ve kararlılığıyla okudu kendi hükmünü. “Daha kolayı her zaman için mümkündü. Ama felsefe okumayı da heykel yapmayı da Bedri’yi sevmeyi de el yordamıyla içimde buldum ben. Hiçbir şeyi dışardan seçmedim ki. Dolayısıyla ne yaşandıysa en doğal haliyle olması gerektiği gibi yaşandı. En gerçek isteklerimin ilmek ilmek ördüğü bir kaderdi bu. Bir tek kendi eserlerimle dolu dolu anılmayı isterdim. Artık tamamlayamayacağım bütün heykeller balçık balçık içimde. Nasıl da parlak başlamıştı oysa her şey. Ankara’daki sergilerde heykellerim birincilik kazanmıştı. Daha yolun başındaydım. Gidebileceğim bir yol var sanıyordum. ‘Gelecek vaat ediyor’ demişlerdi benim için. Gel gör ki vaat ettiğim gelecek, ömrümün kısmeti değilmiş.”

    Sonra gözlerini kaçırıp kendi kendine mırıldandı. “Bir de onun gözlerime bakıp da söylediği her şeyi özleyeceğim. Öyle şiir için ayrı dili, günlük hayat için ayrı dili yoktur Bedri’nin. Yaşadığımız her an şiirdir o yüzden. Onun hiçbir şeyini sahiplenmedim. Ne kendisini ne eserlerini. Benim için yaptıklarından bile kendime pay çıkarmadım, çünkü onlar herkesi kucaklayacak denli büyüktü. Ama “Çatal Karam” deyişini özleyeceğim ne yalan söyleyeyim.” Mahcup mahcup gülümsedi. “Anlatsana hikâyesini Mari” dedim. O şiirin gerisini, dizelerin arasını dinlemenin benim için nasıl da değeri biçilmez bir armağan olduğunu hissetti. Gizli vasiyetini açıklar gibi, büyük sırrını paylaşır gibi, en leziz meyveyi tane tane yedirir gibi anlattı. “O deyiş Çorlu gezisinden yadigâr. Bir gün İskilip kasabasında çalışırken çocuklar etrafını sarmış. O da oyalansınlar, kendisini de rahat bıraksınlar diye çocukların eline kâğıt kalem tutuşturmuş, ‘Bildiğiniz ne kadar meyve ismi varsa yazın’ demiş. Oralar bereketli yerler, çocuklar yazdıkça yazmış. Sırf üzüm çeşitleri bile bir sayfa tutmuş. ‘Çatal Kara’ da onlardan biri. Yer yer mora çalan kuzgunî bir salkımmış. Diline doladı bir kere. Gözlerime, saçlarıma yakıştırdı. ‘Çatal Karam’ dedi durdu bana. Sonra da o şiir geldi...”
    Hastane odasının çiğ boşluğunda Bedri’nin sesi yankılandı, sevdiği kadın için son kez söyledi şiirini.

    Karadutum, çatal karam,
    Çingenem
    Nar tanem, nur tanem, bir tanem
    Ağaç isem dalımsın salkım saçak
    Petek isem balımsın ağulum
    Günahımsın, vebalimsin.
    Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
    Yoluna bir can koyduğum
    Gökte ararken yerde bulduğum
    Karadutum, çatal karam,
    Çingenem
    Daha nem olacaktın bir tanem
    Gülen ayvam, ağlayan narımsın
    Kadınım, kısrağım, karımsın.

    Yudum yudum içti Mari dizeleri. Uzaklardayken de dilediği an kıyısına oturup erkeğine sarılabileceği bir dere akıttı yüreğine. Üzerlerine hiçbir gölgenin düşmeyeceği denli aydınlık bir gökyüzü düşledi. En taze çiçekleri, en hafif esintiyi ekledi. Cennetini kurdu kendi kendine. En sulularından bir sepet dolusu meyve iliştirdi mis kokulu çimenlerin üzerine. Ama ağzına bile götüremedi onları. Mecali kalmamıştı hiç. Hayaline gülümseyip mırıldandı. “Tam da onun dediği gibi ‘bir dilimi zehir zıkım bir dilimi candan tatlı’ bir aşk bizimkisi. Bu ara yine zehir zıkkım olan dilimleri yeme zamanımız. Acımla ona daha fazla acı vermeden gitmek istiyorum artık. Başkaları adımı, yarım kalmış sanatımı anmayacak muhtemelen. Yine de unutturamazlar beni, kalkar boşluğum konuşur yerime. Ve kimsenin rahatsız olmayacağı kadar uzun zaman geçtiğinde, belki bir gün, beni de hatırlarlar...”

    Birden içimdeki sesi sustu Mari’nin. İki adam katıla katıla birbirine sarıldı. Yeniden kentin uzak gürültüleri duyulur oldu. Arabaların motorları, sokakları döven ayakkabı topukları, bebek çığlıkları yaladı kenti. Güneşin henüz uykuda olduğu o alacakaranlığın en tesellisiz saatlerinde müezzinin berrak sesinden bir dua yayıldı kente. Eminönü’ndeki bütün güvercinler aynı anda havalandı. Avucumu açtım. Mari uçtu gitti.

    Karin Karakaşlı- Can Kırıkları, Sabır Taşı adlı hikayesi