• Çok duygusaldı be Böll. İçimi sızlattın… İşte sizi içinde bir çok konu barındıran aşk hikayesi. Kısacık bir inceleme olacak ama içerisinde anlatılanları “kendimce” not ettiğim yerleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

    Maria isimli bir genç kıza aşık olan ve onunla 2 yıl boyunca evlenmeden yaşayan bir Palyaço. Babadan zengin bir ailenin oğlu. Kendince bir karar verip Palyaçoluğa soyunuyor. Güzel de yapıyor bu işi ama Maria ona bir oyun oynuyor ki o gün bütün feleği şaşıyor bizim Palyaçonun. Artık sanat bitiyor, fakirlik, acizlik başlıyor. Olaylar bu şekilde akıp gidiyor ama içeresindeki mesajlara bakarsak :

    Katoliklik ve Hristiyanlık hakkında farklı gerçeklikleri öğreneceksiniz. Dini ve Allah’ı sorgulamayı, Aile nedir, nasıl olmalıdır? Sanat ve sanatçılık hakkında bilgiler. Bir sürü edebiyatçı, sanatçı ve filozoflardan söz ediyor. Çarpık ahlaktan da bolca söz geçmekte. Çok farklı bizim Palyaço farklı bir yaşantısı, duyguları, hissiyatı var. Telefondan karşıdaki kişinin ruh halini, kokusunu alabiliyor. Sosyalizm ve komünizm de Dünya Savaşı öncesi ve sonrası olaraktan işlenmekte. Dini çıkarcılık, Katoliklere çok karşıt hatta yasaklanmış falan. Katoliklerin tutuculuğuna karşı bir isyan aslında bu kitap. Ümitsizce Maria ile birleşme çabası ve benim için önemli olan konulardan birisi de önceden parasız olan Maria’nın paralı kocayı bulunca direk bizim Palyaçoyu bırakıp kaçması.

    Birçok güzel konu ve alıntı barındıran bu kitabı okumanızı mutlaka tavsiye ederim.
  • Necdet Sakaoğlu’nun çağdaş kaynakları inceleyerek kaleme aldığı makalesi ile Hayri Fehmi Yılmaz’ın yakın tarihe kadar gelen Mimar Sinan üzerine tartışmaları değerlendirdiği yazı ve de başlığını pek isabetli bulmadım. Mimar Sinan ile Floransa Katedrali’nin kubbesinin tamamlanmasını başaran mimar ve mucit Brunelleschi’nin karşılaştırıldığı (“Batı’nın Sinan’ı Mimar Brunelleschi”) değerlendirme de buna dahil.

    #TARİH dergisinin ağustos sayısında Mimar Sinan üzerine bir tartışma açıldı. Esas itibariyle tartışmayı takdim yazısı mahiyetindeki Necdet Sakaoğlu’nun çağdaş kaynakları inceleyerek kaleme aldığı makale, Hayri Fehmi Yılmaz’ın yakın tarihe kadar gelen Mimar Sinan üzerine tartışmaları değerlendirdiği yazı ve de başlığını pek isabetli bulmadığım, Mimar Sinan ile Floransa Katedrali’nin kubbesinin tamamlanmasını başaran mimar ve mucit Brunelleschi’nin karşılaştırıldığı (“Batı’nın Sinan’ı Mimar Brunelleschi”) değerlendirme bu dosyayı tamamlıyor. 

    FARKLI VE ORİJİNAL
    Filippo Brunelleschi üzerinde tonlarla araştırma ve kitap vardır. Klasik mimarinin kubbelerini Ayasofya’dan sonra tekrarlayabilecek bu büyük mimarın çalışma yöntemleri diğer mimarlara göre farklı ve orijinaldi. Brunelleschi’nin kişisel icatlarının yanında Rönesans İtalyası’ndaki ustaların ve işçilerin özgünlükleri, birlikte çalışabilme ve yaratabilme kabiliyetleri muhteşemdi. 

    Floransa’daki Santa Maria del Fiore Katedrali’ni (Duomo) inşa ederken mühendislik tarihi açısından önemli fakat tamamıyla kendine özgü bir teknik söz konusudur. Floransa için çok pahalı olan kerestenin böyle büyük bir kubbenin iskeletini oluşturması zor olduğundan ustalar kubbenin merkezi noktasına kadar adeta milimetrik ölçümlerle kubbeyi sıra sıra örmüşler ve kubbe tepe noktada muvaffakiyetle tamamlanmış. Bu çalışma ve organizasyon şekli sadece bu mimara ait. Ondan sonra bir Filippo Brunelleschi daha yok. Taklitler asille mukayese edilemiyor. 
    Her halükârda Ayasofya’dan 9 asır sonra meydana getirilen bu eserin yaratıcısının kendinden biraz daha genç Mimar Sinan eserleriyle de mukayese edilmesini düşünmek, menfi veya müspet olsun, abesle iştigaldir. 

    TANIDIĞI ÇOK TARTIŞILIR...
    Bir Rönesans mimarının örgütlenme biçimi, yetişme tarzı, farklı olduğu gibi yaşı daha genç olmasına rağmen Sinan’ın Filippo Brunelleschi’yi ne kadar tanıdığı çok tartışılır. Daha ilginci de Brunelleschi’nin Ayasofya mimarlarını ne kadar inceleyebildiği su götürür.
    73 KATEGORİNİN ÖNDE GELENİDİR
    Brunelleschi tuttuğu kayıtlar ve teorisi itibariyle muhtemelen bir noktada da yeni mühendislikte de her üç kategorinin de önde gelenidir, matematik dehadır. Çarpıcı estetik için matematik galiba şart ama yeterli değil. Bir yapının estetiği için başka unsurlar da söz konusu. 
    Necdet Sakaoğlu’nun muasır Osmanlı vakayinamelerine bakarak Sinan’ın adını zikretmesi kapak dosyasının ağırlığını teşkil ediyor. Bütün muasır kaynaklar Mimar Sinan Ağa’nın yaptığı camileri, eserleri söz konusu etmişler ama onun ismini kullanmamışlar, öyleyse bizi şüpheye düşürecek gerçek ele alınmış mı, yani bu eserleri başka birilerine atfediyorlar mı? 

    BAKMAK YETMEZ BİLGİ DE LAZIM
    Şunu unutmayın, Osmanlı mimarının kültürel çevresi Vitruvius’u yaratan Roma mimarlık ve sanatçılık çevresi değildir, Giorgio Vasari veya Benvenuto Cellini de bu toplumda yoktur. Bu âdemlerin bazılarının (ki içlerinde Kemal Paşazade gibi, Fatih’in II. Beyazıt’a devrettiği Yunan-Roma heykel koleksiyonundan söz edeni de olduğu halde) mimari eserlerle ve camilerle ne kadar ilgilendikleri su götürür. Herhangi bir adamın bu eserlere bakışı yetmez. Bakmasını bilecek kadar bilgili olması lazım. Maalesef mimarların mimari teknikler ve tarihi üzerine inceleme kitapları aldığı, Giorgio Vassari veya Benvenuto Cellini gibi sanatkârların hayatından bahsettikleri görülmez. Kısa bir deyişle Osmanlı okumuşu kalabalık sayıda şuara mecmuası meydana getirdi. Demek ki edebiyatla ve şiirle daha çok ilgileniyordu, hatta lale, çiçek yetiştiriciliği üzerine eser kaleme alan var (Tezkire-i Şükufeciyan). Ulema biyografileri var ama plastik sanatlarla uğraşan insanlar üzerinde zaten yeterince durulmamış. Dar malzemeyle Sinan’ın mevcudiyetini araştırmak netice vermeyebilir. 

    Şahsi tecrübemden burada bahsetmek istemiyorum ama yeri geldi. Yüzüncü doğum yıldönümünde bir dergiye henüz sağ olan Bernard Lewis’le ilgili bir makale göndermiş ve kapağa fotoğrafını koymalarını söylemiştim ama onlar alakasız farklı fotoğraflar koydular. Masumane bir bilgisizlik ve iteleme olduğunu sanmıyorum.
    Ilber Ortaylı
  • Ursula K.LeGuin, bir üçleme olarak tasarladığı, zaman içinde altı kitaba ulaştırdığı Yerdeniz serisini 1960’lı yılların sonunda yayımlar. Fantezi hikayelerinin hala bir edebiyat türü olup olamayacağının tartışıldığı bu yıllarda Yerdeniz Büyücüsü edebiyat çevrelerine verilmiş, lafı gediğine oturtan etkili bir yanıt olur. Üstelik dili öyle etkileyici bir biçimde kullanmıştır ki yazar, türün saygınlık derecesini o zamana dek görülmemiş bir biçimde yükseltmiştir.

    Yerdeniz’in öyküsü fantastik edebiyatın klasik kurgusu olan kahramanın epik yolculuğu temeline oturur. Yazarın deyişiyle yolculuk üzerine uzun helezon biçiminde bir kurgu… Efsanevi kahramanımız genç büyücü Ged’in olgunlaşma yolculuğunun hikayesinde, onun üzerinde yaşadığı adalardan mürekkep Yerdeniz dünyasını ada ada tanımaya başlarız ilkin. Zira tanımak önemlidir çünkü, LeGuin bu fantastik öykünün merkezine isimlendirme dediği şeyi koymuştur. İsimlendirme, Yerdeniz dünyasındaki büyü sanatının temelinde yatan unsurdur. Yerdeniz dünyasının büyücüleri kişilerin, hayvanların, bitkilerin ve nesnelerin gerçek isimlerini bildikleri zaman büyü yapabilirler ancak. Büyü, bir anlamda tanımak, bilmek, daha doğrusunu söylemek gerekirse bilgi demektir. LeGuin anlatısı boyunca bilginin gücünü vurgulamaktan vazgeçmez. Diğer yandan da dil ve gerçeklik ilişkisini, dilin aynı anda hem hapsedici hem de özgürleştirici tavrını sorgular ustalıkla.

    Ejderhaların ve büyünün özel bir yeri vardır Yerdeniz serisinde. Ejderhalar, olgun, güçlü, bilge yaratıklar olarak karşımıza çıkarlar ve işte tam da bu nedenle kayıptırlar. Ruhumuzun ta en gerilerine sürgün ettiğimiz, “öteki”leştirdiğimiz yanlarımızın birer temsilcisi gibidirler. Büyücülük ise bir anlamda sanatçılık demektir. Bu bağlamda LeGuin, Yerdeniz serisinin sanat, yani yaratıcı tecrübe ve yaratıcı süreç üzerine olduğunu söyler.

    Ancak bu temel izleklerin yanı sıra Yerdeniz’in her kitabı ayrı ayrı izlekler üzerine kuruludur. Yerdeniz Büyücüsü, büyümek üzerinedir; Atuan Mezarları, cinsellik ve cinsel kimliğini bulma savaşına dair yazılmıştır; En Uzak Sahil ölümü, Tehanu, kötülüğü ve o kötülükle yüzleşebilmeyi, Öteki Rüzgar ise, dönüşümü ve yaşamı anlatır.
  • Kumpanya, Kriz ve Gauthar Cambazhanesi olarak 3 farklı hikayemiz var. Tabi bende kalan Kumpanya oldu. Ah, Spoiler SPOİLER!
    Eserimiz, güzel bir sanatçı ve sanatçılık üzerine kurulu. Aktörümüz Saffet Ferit aklımda kalan üç isimden biri. Diğerleri komedi üstadı Dayı Emin ve ekibe yeni dahil olan Sitare.
    Tiyatroya, sanata, sanatçıya asıl sahip çıkanın devlet olması gerektiğini anlatan sağlam propaganda içerikli bir hikaye aslında. Net olarak bunu verebiliriz.
    Vaka gene Üsküdar-Horhor. Bir kere daha karşılaşırsam Sait Faik - Horhor yahut Üsküdar üzerine bir araştırma yapacağım.
    Serinin diğer kitabını evvelden okuduğum için bir kontrol ettim ve baktım aynı, tekrar lüzum görmedim. O kitap için incelemem de burada, buyurun:
    #31217847
    Cümleten mutlu sabahlar, keyifli okumalar diliyorum..
  • *KEMAL SUNAL
    Bir gülüşü ile bizleri kendisine bağlayan güzel insan. Zamani komedyenlerin küfür, argo ile bizleri zar zor güldürmesine istinaden O'nun -kitap boyunca Gül Sunal eşine böyle hitap ediyor ve ben de öyle hitap etmek istedim- filmlerinin üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala aynı heyecan, aynı merak ve aynı neşe ile izletmesine gerçek sanatçılık ve güzel yüreklilik denir.
    Gül Sunal O'nun anılarını bir roman edası ile değil de parça parça bize sunması, O'nu daha güzel tanımama sebep oldu. Yaşadığı zorlukları, yaşadığı sıkıntıları ve onlara karşı dik duruşlarını gösterdi. Aslında filmlerindeki hareketlerinin rol değil kendi doğal hali olduğunu gösterdi.
    Yeri geldi kahkaha attığım sayfa oldu, yeri geldi göz yaşımın sayfaya damladığı oldu ama kitaplığımda iyi ki oldu dediğim bir kitap.
  • Sanatçılık kanının nelere sebep olabileceğini asla bilemezsin.