• İnsanların büyük çoğunluğu fotoğraf çekse,bu işten zevk alsa,fotoğrafları kullanıp onlara değer verse de,fotoğrafçılığı sanattan saymaz.
  • Sayın Abbas Güçlü,

    Bugünkü yazınızda şöyle bir pasaj vardı: “Gelelim hemen her öğrencinin belalısı durumundaki Matematik dersine. İlkokuldan üniversiteyi bitirinceye kadar Matematik ile aram hiç iyi olmadı. İkmale bile kalmadan hep geçer not aldım ama her defasında öğretmenlerime şu soruyu sordum: Matematik’in bana ne yararı var? Onlar da ısrarla, her defasında, büyüğünce anlarsın dediler. Yaşımız kemale erdi ama ben hala onca matematik dersini, sınıf geçmenin ötesinde niye aldığımı hala anlayabilmiş değilim.”

    Abbas Bey, çok haklısınız, matematik bir şeye yaramaz, çünkü matematik çok şeye yarar! O kadar çok şeye yarar ki neye yaradığını söylemek imkansızdır. Marangozluk, masa, iskemle, dolap yapmaya yarar, ama matematik her şeye yarar! İnsanoğlu, bu dünyayı, bu doğayı, bu evreni anlamanın mantık ve matematikten başka bir yolunu bulamadı bugüne kadar. Doğarken kendimizi içinde bulduğumuz dünya da, daha sonra kendi yarattığımız dünya da matematikle anlaşılır. İçinde belli bir düzen olan, belli bir denge olan her yapı matematikle anlaşılır. Bunun başka bir yolu yok.!

    Matematiğin yetmediği yerde felsefeye, inanca, ilkelere başvurulur. Ama matematiğin yettiği yerde başka bir şeye başvurana yobaz denir. Matematik, içinde yaşadığımız evrenin zihinsel bir modeli olma iddiasındadır. Örneğin bir binanın Richter ölçeğinde kaç derece depreme dayanıklı olacağını binayı sallayarak değil, bir iki alan çalışması yaptıktan sonra, masa başında, kalem kağıtla, hesap kitapla, yani matematikle anlarız.

    Teknolojiyi, sanayiyi geçtim, ticarette, siyasette, insan ilişkilerinde, sporda ve hatta sanatta, kısaca muhakemenin ve dengenin olabileceği her yerde mantık ve matematikle karar veririz. Sanat ve felsefe de, aynen matematik gibi, tek bir şeye değil, her şeye yarar. O kadar her şeye yararlar ki, yararları o kadar geniş bir alana yayılır ki, “hah işte şu işe yaradı” diyemezsiniz. Mesela sanattan anlamak, Picasso’yu, Klee’yi bilmek, Dostoyevski’yi okumuş olmak, Brahms’ı dinlemek bugüne kadar ne işinize yaradı? Hiçbir işinize yaramadı tabii, ama her şeye yaradı, bu sayede bambaşka bir insan oldunuz. Zaten aksi halde o köşede biraz zor kalem oynatırdınız.

    Türkiye gibi geri kalmış ülkelerde, eğer bir uğraş dalının doğrudan ve anında bir yararı yoksa, o uğraş dalı hor görülür, küçümsenir, aşağılanır. Bu yüzden hiçbir şeye yaramayan sanatın, felsefenin ve matematiğin köylerini kurduk. Oysa içine saplandığımız orta gelir tuzağının yegane çıkış yolu, daha fazla matematikle, daha fazla bilimle mümkündür.

    Matematikte tek bir doğru vardır. Bu sayede matematikte kavga döğüş olmaz, tartışma olur, fikir teatisi olur, ikna çabası olur.

    Siz hiç karşısındakinin bacağını ısıran, rakibine uçan tekme atan matematikçi gördünüz mü? Ben de görmedim. Peki ya siyasetçi gördünüz mü? Emin olun ki o siyasetçi matematik bilmiyordu.

    Matematik hiçbir işe yaramasa doğruyu bulmanın ne demek olduğunu öğretir, doğruya nasıl ulaşılacağını gösterir, doğruya ulaşmanın zorluğunu fark ettirir. Zihinsel olan matematiği gerçek hayatla karşılaştırınca, hayatta doğrunun ne kadar muğlak olduğunu, hayatta doğruya ulaşmanın ne kadar zor olduğunu, hatta bazen mutlak doğrunun olmadığını anlarız. Böylece karşı düşüncelere daha açık oluruz, ikna etmenin ve diğerini dinlemenin önemini anlarız.

    Abbas Bey, matematik sadece hesap kitap değildir, doğru öğretildiğinde bir demokrasi dersidir de.”
  • “Ancak unutmamalıyız ki, sadece bize hitap ettiği sürece sanatın değeri vardır. Eğer bizim duygularımız evrenselse, sanat da evrensel bir dil haline gelebilir. Güncel yaşantımız, geleneklerin gücü, kalıtsal içgüdülerimiz bizim sanatsal zevklerimizin ufkunu daraltmaktadır. Aşırı bireyselciliğimiz anlayışımıza bir şekilde bir sınırlama getirir ve estetik kişiliğimiz sürekli olarak geçmişte kendi benzerlerini arar. Onu işleyeceğimiz takdirde sanat anlayışımızın gelişeceği ve bugüne dek tanımlayamamış olduğumuz pek çok güzellik ifadesinden zevk almaya başlayabileceğimiz doğrudur.”
  • Edebiyat sosyoloğa kapı aralar, pencere açar, bir ufka götürür onu. İnsanı, onun sosyal ağını, toplumsal ilişkilerini tanımak, keşfetmek, gerçekliğini kavramak, tecrübesini anlamak isteyen sosyoloji, edebiyattan, hikayeden, sanattan yola çıkabilir, bu ana odaklardan hareket edebilir. Çünkü edebiyatta insanın sözü, insan eyleminin yoğunluğu ve karmaşıklığı, insan hadisesinin bütün detayları ve ayrıntıları vardır. İnsanın birikmesi söz konusudur, birikip birikip kendini göstermesi.
  • 184 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Ahmet Arif, halkının romantik ve öfkeli, kırılgan ve haşin, umutlu sözcüsü.
    Masallardan, destan ve türkülerden beslenen lakin şiirine felsefeden, sanattan da eklemeler yapmayı bilen orijinal bir insan.
    İmgelerine hayran kalıp gerçeklerindeki samimiyete de vuruldum açıkçası her bir şiirinde. Tek kitabı olup bu kadar çok yazabilme, her derde, her yüreğe hitap edebilme ustalığıyla yazmış. Kısa ama öz, sade ama yoğun bence şiirleri. -burada kısadan kastım cümlelerdir.-
    Kitabın bir bölümünde birkaç şairin fikirlerine yer verilmiş ki bence çok faydalı olmuş Ahmet Arif şiirini anlamak adına.
    Kitabında olmayıp dergilerde yayımlanan ya da hiç basılmamış birkaç şiiri de oğlu Filinta Önal sayesinde eklenmiş kitaba. Bu da çok hoşuma gitti.
    Bu arada Filinta demişken bu ayki okumalarımda Ahmet Arif ile oğlu Filinta Önal'ın konu edildiği bir yazı vardı Sunay Akın'ın Geyikli Park adlı kitabında. "Hasrettinden Heykeller Yonttum." Ahmet Arif'in nasıl bir baba olduğunu ve oğluna niçin bu adı verdiğini, Aziz Nesin'in konuyla ilgili eleştirisini merak edenlere tavsiye ederim. Ben merakla okumuştum.
    Velhasıl bu halk kokulu, mücadele ruhlu, Anadolu renkli şiirleri mutlaka okumalı ara ara.
  • 217 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    #göbeğinideğilkitabınıerit
    yaz için elimde olan kitapları nasıl eritebilirim’in üzerine durup hem kitapları okumaya hem de yorumlamaya çalıştığım etiket olacak kendisi. daha önce şöyle bir şeyler yazmıştım. nasıl’ı görmek için,
    https://kargadankadindi.tumblr.com/...ğilkitabınıerit

    üç gün önce okuyup ancak yorumunu yapabildiğim kitap:

    Thomas More- Utopia. (1516)

    kitap üç kahramanın konuşması etrafında dönüyor. bunlar anlatıcı, peter giles ve raphael hytloday. anlatıcının tanıdığı ve çok sevdiği peter giles, bir gün yanında yabancı biriyle çıkagelir. anlatıcı ile bu beyin muhakkak tanışmasını ister. karşıdan gemici gibi görünen bey seyyahtır. böyle olunca ilgi birden artar. hytloday’in anlatacakları merak edilir. ama burada önemli olan çeşitli yaratıklar, canavarlar değildir. bunları herkes anlatabiilr. önemli olan dünyada iyi, mutlu bir düzeni kuran bir devlet olup olmamasıdır.

    iki bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde zamanın düzeni açıkça eleştirilirken -kitap aslında genel olarak ingiliz düzeninden bahsetse de diğer ülkelerden verilmiş olan örneklerde görülür ki toptan bir eleştiridir- ikinci bölümde raphael tüm bu sorunları aşmış olan, mükemmel düzendeki utopia ülkesinden söz eder. ölüm cezası, köleliğin gerektiği koşullar, dini özgürlük, dünya denilen gezegende bazı taşlara göre az bulunduğu için neredeyse tapınılan, yerlere göklere sığamayıp boyunlara, bileklere geçirilen değerli(!) taşlar, çalışma saatleri, iş bölümü gibi birçok konu üzerinde durulur. ütopya kavramını bize kazandıran kitap, aynı zamanda ilk sosyalist kitap olma özelliğini de taşıyor. anlatılan düzen, bilimsel sosyalizmle tamamen eşitlik göstermese de sosyalist bir düzen önerisi olduğu açık.

    aslında kitapla ilgili konuşacak pek çok şey var, fakat ben kitabı iş bankası kültür yayınları’ndan okudum ve kitabın içinde aynı zamanda mina urgan’ın bir incelemesi de yer alıyordu. o nedenle burada fazla incelemeye girmeyeceğim. benim altını çizip muhakkak bir şeyler söylemem gerek, dediğim kısımlara zaten incelemede dikkat çekilmiş. şimdi bahsetmek istediğim şeyler biraz daha hem kitapta hem de incelemede katılmadığım düşünceler olacak.

    ilk olarak, mina urgan incelemesinde more’un kadın-erkek eşitliğine verdiği önemi ballandıra ballandıra anlatıyor. dönemine göre çok daha ilerde bir anlayışa sahip de olsa bana göre more kendini kadına eşitliği bağışlayan bir bağışçı olarak görmekten kurtulamamış. yani esas olan kadın-erkek eşitliği değil de, erkeğin kadına kendiyle aynı hakları bahşetmesi gibi duruyor. bunu da bir bayram sabahı tasvirinden anlıyoruz. more’a göre bayram sabahları insanlar kiliseye gitmeden önce günahlarını açıklamak, oraya temiz gitmek isterler. bunun sonucunda çocuklar ebeveynlerinin, kadınlar kocalarının ayaklarına kapanıp günah çıkarır. burada iki önemli sorun var: bir, kadınların kocalarının ayaklarına kapanması kocaların üstünlüğünü belirtmiyor mu? iki, kocaların hiç günahı yok mu? eğer varsa onlar niye kadınlarının ayaklarına kapanıp bunu açıklamıyorlar. kocaların kimsenin ayağına kapanmaması ya günahtan arındırılmış olduklarını ya da günahı aile dışında başka bir mecliste açıkladıklarını gösteriyor. ki her ikisi de kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği gözler önüne seriyor. ilk olasılıkta günah işlemeyecek kadar mükemmel varlıklar olarak görülen erkekler ikinci varsayımda da ailenin en üst mevkii olarak hesabını daha üst bir otoriteye veriyor. bu da aslında onları ailenin değil, üst makamın bir üyesi; ailenin ise koruyucusu(?) yapıyor. bu kafa yapısında ise eşitlik değil, en iyi ihtimalle eşit yasal haklar söz konusu olabilir.

    ikinci olarak bahsetmek istediğim konu ise kölelik ve askerlik. utopialılar köleliğe neredeyse karşılar. ama neredeyse. savaşa kesinlikle karşı olan bu toplum karşısındaki düşmanı da kırmak istemediği, ona da insan olarak baktığı için savaş sırasında ellerinde silahlarla yakaladığı askerleri öldürmek yerine onları esir alıyor, köleleştiriyor. yahut büyük suçlar işleyen özgür insanlar ceza olarak köleliğe çarptırılıyor. ne olursa olsun insanın insan üstünde bu denli hakimiyet kurması, kişinin özgürlüğünün yanında özgür olduğu düşüncesinin bile elinden alınması bana hiç insani gelmiyor. ölüm cezasına karşı olan bir toplumda, bedenler yerine ruhlar öldürüyor. bu kölelerden bahsettikten sonra geçen askerlik mevzusu da başlı başına bir mesele. pek değerli ve düşünceli utopialılar kendi halkını da karşı tarafın askerlerini de katletmek istemediği için öncelikli olarak karşı taraftaki önemli kişilerin başlarına bir ödül koyup savaştığı ülkenin sokaklarına bu haberi yayıyor. işe yaramazsa iç savaş çıkarmaya bakıyor. o da işe yaramazsa bu defa paralı asker tutuyor. karşı taraf bu askerlere daha büyük bir para öder de askerler oraya geçerlerse, yahut işin içinden çıkamazlarsa, son çare olarak kendileri meseleye el atıyor. burada utopialıların insana verdiği değer öyle bir savunulmuş ki sanırsın kimse ölmedi. ama önemli olan -ne kadar her iki tarafın da düşünüldüğü söylense de- ne yazık ki sadece utopia halkı. bunu açık açık yazsa more’a, “bak aslında eşitlikçiyiz, insan canı falan demiş ama tam olarak öyle de değil gibi” dese mina urgan’a tek sözüm olmazdı. sonuçta savaş hali. elbette kendi ülkendeki insanları düşüneceksin. ama herkesi düşünüyoruz deyip kendi halkının kurtulması için karşı tarafı iç savaşa sürüklemek hiç de insan canına önem veren bir hareket değil.olacak olan ölecek masum ve sivil halka olacak. iç savaşlar zaten bunun en belirgin örneği değil mi? yahut sırf senin vatanını korudukları için para alıyorlar diye, öldükleri zaman zaten senden aldıkları paraları da sana kalan bir zümreyi öne sürüp kalkan olarak kullanmak, ne kadar insanca? tersi sayfalarca savunulup olumlu eleştirilere konu olsa da ben işin özünün farklı olduğunu düşünüyorum. herkes kendini aklamak ister, hele savaş gibi bir konuda. savaş üstüne kısmında yazılanlar da kulağa utopia’nın aklanma çabası gibi geliyor.

    üçüncü önemli mesele ise inanç özgürlüğü. utopialılar herkesin istediği tanrı’ya inanmasına izin veriyor. onlara göre ağır suç olan birbirlerinin dinini kötülemek. dini merkezleri de tüm dinlere açık. her gelen ibadetini yapabilsin diye bir dine özgü sembol, resim, heykel vb. şeylerden arındırılmış. onlar tüm dinlerin bir tanrı etrafında birleşmeye yaradığını düşünüyor. inanış şekillerimiz, ibadetlerimiz farklı olsa da bunlar aynı denize akan farklı kollar, diyor ve hepsine sevgiyle yaklaşıyorlar. buraya kadar her şey ne kadar mükemmel. keşke böyle kalsa, değil mi? ama kalmıyor: inançsız olmak yasak. halbuki bu da bir inanç. yaratıcı olmadığına inanç, bilime inanç, (günümüz için) evrime inanç. bunlar da kesin kanıtları olmayan ama kabul ettiğimiz şeyler değil mi tanrı gibi? tanrı’nın varlığına yüzde yüz geçerli kanıtlar gösterilebilir mi? her inanç özgür ama birleştirici bir tanrı fikrine inanıyorsan, demek biraz şeye benziyor bana kalırsa, bir dinin içinde tüm tarikat, mezhep vb. farklılaşmış kollar meşru görülürken o dinin dışında bir görüşün cezalandırılmasına. üstelik bu düşünceyi yaymak ölüm cezasından şiddetle kaçınan utopia’da ölüme götürebilecek suçlardan biri olarak görülüyor. böyle olunca buraya kadarki güzelliklerin hepsi domino taşları misali yıkılıp gidiyor gözlerimin önünde.

    dönemi için müthiş bir inceleme ve öneri kitabı olsa, öneriler genel olarak dönemin üzerinde bir anlayış taşısa bile okurken engel olamadığım düşüncelerim bunlar oldu. mina urgan gibi müthiş bir pozitiflikle yaklaşamadım maalesef. fakat yine de incelemeyi okumak benim için çok çok faydalı oldu. sosyolojik yönünü kendim çıkarımsayabildiysem de more hakkında pek çok bilgi edindim. özellikle yaşamı ve kişiliği hakkında öyle güzel şeyler var ki. mesela bunca olumsuz yorumdan sonra hala more’u sevebiliyorum. gerçekten güzel bir insan tanımak için bile okuyabilirsiniz. onun dışında bu zamandan çok önce yazılmış olan platon’un devlet’i ile karşılaştırılan bir bölüm ve ütopyanın bir tür olup günümüze kadarki gelişimini anlatan, önemli ütopya ve distopya kitaplarına yer verilen bir bölüm de var kitapta. biri tavsiye istese kesinlikle bir türe ismini vermiş olan bu kitabı incelemesiyle okumasını tavsiye ederdim

    ------

    “(savaş üzerine) bense bu sanattan ne anlarım ne de anlamak isterim.”

    belki çok normal bir cümle gibi görünüyor fakat benim kendimi bulduğum ve farklı bir tonla defalarca okuduğum cümlelerden biriydi. ne de anlamak isterim. her şeyi merak eden, öğrenmek isteyen bir insan için bunu söylemek, vurucu bir şey söylemek oluyor. “ne anlarım, ne de anlamak isterim.” müthiş.



    “insan çok kez öne sürdüğü düşünceden vazgeçmeyi kendine yediremez. yanıldığını açığa vuramaz. kendi ününü kurtarmak için halkın yararını feda eder.”

    “halkın yararını” kısmını “herhangi bir şeyi” olarak değiştirirsek herkesin düşünmesi, sonra da aklında tutması gereken satırlar. eğer “ben düşüncelerimin esiri değil, sahibiyim” gibi bir mottom olmasa sanırım buradan türerdi.



    “en soylu, en insanca erdem başkalarının acılarını dindirmekte, onlara umut ve yaşama sevinci vermekte, bir başka deyimle, dünyanın tadına varmalarını sağlamaktadır.
    peki ama başkalarına ettiğimiz iyiliği kendimize niçin etmeyelim? tabiata aykırı gitmek değil mi bu? çünkü iki yoldan birini tutmak gerek: hoş yaşamak, dünyanın tadını çıkarmak ya iyi bir şeydir ya kötü bir şey. kötü bir şeyse başkalarına onu sağlamak şöyle dursun, kimde varsa elinden almak, herkesi ondan korumak gerekir. iyi bir şeyse onu hem kendimiz için hem de başkaları için isteyebiliriz, istemeliyiz de. niçin başkalarına acıdığımız kadar kendimize de acımayalım? kardeşlerimize iyilik etme eğilimini içimize sokan tabiat niçin kendimize karşı insafsız, zalim olmamızı istesin?”


    (mina urgan incelemesinden, john ball’un dizeleri)
    “adem toprağı belleyip havva yün eğirirken
    bey kimdi, efendi kim?”