Şimal, Kırmızı Pazartesi'ni inceledi.
 03 Kas 2017 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Nerden başlayacağım bilmiyorum Kırmızı Pazartesiyi anlatmaya.. dünden beri kafamı toparlamaya çalışıyorum çünkü.. Santiago nun ölümünü izlemek beni derinden sarstı açıkçası.. o kasabada yaşayan herkes gibi sanki seyrettim onun ölümünü elimden bir şey gelmeyerek.. sonrasında ise tıpkı olanı biteni anlamak için parçalanmış bir aynanın parçalarını toplayıp puzzle in tamamını görmeye çalışan anlatıcı kişi gibi dönüp tekrar tekrar okudum bazı yerleri.. faciayı tüm ayrıntılarıyla okumak dehşete düşürdü beni.. bir şey yapamamak da ayrı.. müdahil olan ve olmayan, seyreden, duyan, az çok dahli olan herkesin olaya bakışı, olayın içinde duruşu, olayın seyri içindeki davranışını hayata baktığı yerden görmek gerçekten çok dehşet görünüyordu.. en ufak ayrıntının bile bir şey ifade ettiği bu anlatımda kırılan hatta paramparça olan o aynanın parçalarını birleştirirken caN kırıklarının dehşet sonucu, kanayan elleriniz herşey aslında son cümlede gizli.. Beni öldürdüler Wene Hala!!

Çok fazla spoi vermeden genel anlamda okurken hissettiklerimle daha doğrusu yazarla birlikte parçalanmış cam kırıklarının birleştirilmesi ile gördüklerimden bahsedeceğim size.. olayın Marquez in memleketinde bir kasabada yaşanan bir olay olduğunu ve yıllar sonra bunu anlatmaya çalıştığını da belirteyim öncelikle.. 1928 yılında Kolombiya da doğan Marquez bir gazeteci ve 2014 yılında hayata gözlerini yumdu.. yani olayın aydınlanmayan yönlerini daha 3 yıl öncesine kadar sorabilirdik kendisine.. cevap verir miydi bilmiyorum Angela Vicario nun Santiago ile derdinin ne olduğunu??

Başka milletlerden okuyanlar bu kitap hakkında ne düşünür bilmiyorum ama ben bir Türk olarak 1928 -38 li yıllarda Kolombiyadaki bir kasabada Türk diye anılan Arapların yöre halkıyla olan yaşantısını ve namus cinayeti adı altında işlenen olayı okurken oralarda da böyle olaylar olabileceğini hiç düşünmemiştim.. Olaylar o kadar bildik tanıdık töre cinayetlerini anımsatıyordu ki olayın sanki Kolombiyada değil de bir Türk kasabasında geçtiği hissine kapılmamak elde değildi.. Tek farkla tabii ki o da kasabada yaşayanların Katolik olması burda yaşayanların ise Müslüman olması.. gizli kapaklı işler hep aynı yoksa.. sadece kendini bir inanca yamamış ama aslında aynı hisleri paylaşan, aynı tepkileri veren sıradan halk..
Halk demişken aklıma şu an okumaya devam ettiğim Şems'in Not Defteri kitabında Şems Hz.ne Mevlana Hz.nin halk ile Hakk arasındaki farkı sorduğu ve Şems'in ona verdiği cevapta '' Halk , peygamberleri dahi diri yakmaktan ve kesmekten çekinmeyenlerdir. Halk, hakikate kör kalabalıklardır.'' kısmını da anımsadım..daha yeni okuduğum bu kısma bu kitapla uzun bir şerh yapıldı sanki.. sen anlamadın halk hak ayrımını der gibi... nitekim Santiago o sabah gördüğü rüyada bir sürü kuşun üzerine pislediği dehşetiyle uyanmış ve üzerine yapışmış kuş pisliği hissi ile limana gelen piskoposu selamlamaya halkın arasına karışmıştı..Herkesin bildiği ve uyarmadığı, sevenlerinin de onu kurtarmaya gücü yetmediği 20 yaşlarında zengin zampara, kibirli ve neşeli, debdebe ve eğlenceyi çok seven Santiago yu o yapmıştır diye çoğu kişi sormadan izlemişti çünkü.. acı olan şey ise son noktayı annesinin koyması.. elbirliğiyle topluca üzerine pislemişler kısacası annesi dahil.. ve o anne çocuğuna o kadar uzak ki ezelden beri, herkesin rüyasını yormaya ayırdığı vakit kadar oğlunun gördüğü rüyanın yorumuna vakit ayırmayacak kadar ve kapı arkasından gelen feryadı uzaktaki balkondan geliyor gibi duyacak ve iki saniye öncesinden kapıyı kilitleyecek kadar..

Hayata nerden baktığına bağlı davranışların sonu.. acı.. çok acı..

Değinmek istediğim başka konular da var aslında.. beni derinden yaralayan düşüncelere garkeden.. hayvanlar ve insanlar arasındaki o müthiş örgü..Marquez bunu o kadar akışında ve dozunda veriyor ki herşeyi anlamak mümkün nerdeyse.. Arap kökenli baba İbrahim Nasar ın bir şahin eğiticisi olup bu vahşi hayvanlarla avlanmaya çıktığı ve bunu oğlu Santiago ya öğretmesi.. ve Santiago'nun dağ bayır gezip yalnız ve savunmasız keklik gibi avladığı zavallı kızlar..bu zavallı kızlara evcilleştirme zamanın gelmiş diye bakması..
kitabın başında sabah kahvaltısı olarak parçalanan tavşanların barsaklarının köpeklere yedirilmesi ve Santiagonun karnı deşildiğinde onun da barsaklarını yemeye gelen aynı köpekler..
gece gündüz domuz parçalayan ikizler ve o ikizlerin sanki domuz parçalar gibi Santiago'yu parçalaması hatta kalbi domuzlarınki gibi koltuğunun altındadır diye oraya vurmaları..
bir de otopsi yapacağım diye Santiago'nun yüzünü tanınmayacak hale getirip beynini söküp beyninin gramını bile tartan, karaciğerinin büyük olmasına sarılık teşhisi koyup zaten iki yıla kadar ölecekti diyen ve sonunda bütün iç organlarını tıpkı bir çorba için ibiğini kesip horozu çöpe atan PİS kopos gibi çöpe atan bir rahip.. insana verdiği değer bu işte.. Halk işte yine de onu sabahın köründe kalkıp tenezzül edip inmediği gemiyi selamlamaya gidiyor.. soruyorum kendime nedennnnn nedenn giderler ki.. hele de vejeteryan olmak işten bile değil..
Ha bir de malum evdeki panter kadın var..körpe oğlanları çıtır çıtır yiyip, acısını ve ağlamasını Babil kulesi gibi beş on kişilik yemeği yiyerek atlatan.. evdeki melez kızların da kediye benzetildiği..

Dikkat çekici bir şey ise mektup davası.. tüm kitap boyunca mektup yazan kişi sadece Angela Vicario değil aslında.. o kadar ince detaylar var ki bu mektup konusunda.. herşeyi anlamamı o sağladı diyebilirim.. Aşk ve nefret duygusunun saplantılı evrilişi dehşetti..

Daha yazacak çok şey var sevgili okuyucular.. her detay içler acısı.. verilen tepkiler dehşet.. başdöndürücü akış içinde mağdur kızın annesi babası, mağdur kız Angela vicario!!( mağdur?? mu aceba demekten kendinizi alamıyorsunuz ) mağdur damat ve ailesi, Santiago'nun Arap nişanlısı ve arap yakınları, sütçü kadın, belediye başkanı, soruşturan savcı,bıçak bileycileri, sır saklayan Angela nın kız arkadaşları ve sonrasında postacı kızlar, hatta olay günü kapıyı açıp sadece Santiago'yu gören biri bile var...kimler kimler.. kadına verilen değer nedir ondan hiç bahsetmedim bile..hele de namus algısı ve evlilik kıstasları çok iyi vurgulanmış..

Buraya kadar okumuşsanız Santiagoyu siz de merak ettiniz değil mi..
neden vahşice katledildi.. babasının ve kendinin yaptıklarının kader planında cezası mıydı bu engellenemeyen öldürülüşü..
yorumlar size bağlı..
puzzle parçalarını birleştirir o olayı seyreder misiniz, hayata bakış açınıza göre ne görürsünüz bilemem..

diyeceğim en son şu ki Nobeli sonuna kadar haketmiş Marquez.

tabula rasa, Kuşatılmış Yaşamlar'ı inceledi.
21 Ağu 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Birazdan yazacaklarıma pek inceleme denilemez daha çok okulda denildiği gibi yansıtma çalışması. Üstelik okuduğum her satır zihnimde nefes aldıkça nihai bir incelemeye ulaşmam pek olası değil. Her neyse, kitabı nerede gördüm de aklımı çeldi hatırlamıyorum ama hoş bir tesadüf oldu. Bir konuda yalnız olmadığıma sevindim; tiksinti.
Son haftalarda dizimi birkaç defa fena çarptım ve yazdan kalma ‘başarabilirsin rocky’ koşu izlerinden kalanlarla işlevini biraz yitirmiş bir uzuva dönüştü. Yani betona çakılmanın acısını iyi bilirim. Buna rağmen sisifos’un daimi süreklediği kayayının ardına kendini bırakıp da kafasını dört veya beş parçaya ayırmadığına şaşıyorum. Hemen intihar saplantılı bir kaçık olduğumu düşünmeyin, tamam düşünün çok umrumda olmaz ;) Sisifos,'un intiharı ne değiştirirdi bir düşünelim; zafer mi, teslimiyet mi ve kitapla bağlantısı nedir. Eserin tanımında bir depresyon günlüğü açıklaması yer alıyor ve okuduğum incelemelerin birinde “ yabancılaşma” teması altında nefret, şiddet ve ölüm üçlemesinde parende atan bir adamı işaret eder. Kurgusunu aşağı yukarı tahmin edebilirsiniz -gene de bir kurgusu olduğunu kabul etmekte güçlük yaşıyorum- 30lu yaşların başında yalnız bir bilgi işlem elemanı ve onun kendinden daha yalnız hayatı. İkisini ayrıştırmak isterim çünkü kim olduğumuz ve yaşadığımız hayatlar bambaşkadır. Kahramanın sıradan hayatı tükenmişlik sendromuyla geri dönülemez bir hal alır. Peki ama neden? Sıradan bir hayat sıradan dertlerle ne kadar sıradışı olabilir ki? Sakın aşk falan demeyin döverim.
“Zaten zor olan kurallara
göre yaşamanın tam olarak yeterli olmaması. Gerçekten de kurallara uygun yaşamayı başarırsınız (bazen kıl payı, son derece kıl payı, ama toplamda bunu başarırsınız) Vergi kağıtlarınız gününde hazırdır. Faturalarınız tam zamanında ödenmiştir. Kimlik kartınız olmadan şurdan şuraya asla adım atmazsınız (ve de kredi kartına özel küçük cüzdan olmadan)!” Bakın ne kadar kusursuz bir tablo. Yükümlülükler belirlenmiş, hayatınızı bir balona bağlayıp rüzgara ragmen havalandırırsınız ancak ne rüzgar tat verir ne de gökyüzü. “ Ama mutlak yalnızlığınızın, her yeri kuşatan boşluk duygusunun, varlığınızın acı ve kesin bir felakete doğru yaklaştığı sezgisinin sizi somut bir ıstırap haline sürüklemek için yarıştığı o anların gitgide daha sık gerçekleşmesini hiçbir şey engelleyemez. “ İlerleyen sayfalarda gerçekten bir hayatımız olduğuna ikna ederiz kendimizi. Bir zamanlar çocukluğu evlat edinmiştiniz, ne garip bu evsahibi rolune büründüğünüz yetişkinlik çağında. Bir de coşkulu, silinmez bir kaygısızla ilerleyen arzu, yaşama iştaihınız ne oldu da tavşan deliğine girmişcesine ortadan kayboldu? Evet yanılıyorum elbette siz yaşama şevkinizi hiç yitirmediniz ki oysa yitirmeli en azından sorgulamalıydınız. Yaşamın anlamsızlığından bahsetmek gençken ‘anlamlı’ gelirdi, pek de elem konusu olnadığına karar verdim. Anlam değil bizim aradığımız,- onu da tam anlamıyla aradığımız söylenemez- ifade. Yüzümüze, mimiklerimize kazınan ifadeyi arıyoruz biz. Yaşama tutacağımız aynanın yansımasının gölgesine sığınmayı, tıpki mağaradaki gibi. Bu sıcak gölge hayallerinizi ateşledikçe sizi kim arkanızı dönneye ikna edebilir ki?
Tiksinti böyle bir karşılaşmadır işte. Kurallar alanı yetmez ve arkanızı dönmeyi denersiniz. Bir sabah uyanırsınız, her şey tıkırında ilerlerken madeni para yutmuşcasına kıvranırsınız: “A, evet! Kıyıdan ne kadar da açıktasınız! Uzun zaman başka bir kıyı olduğuna inanmıştınız; artık böyle bir şey yok. Gene de yüzmeye devam ediyorsunuz ve yaptığınız her hareket sizi boğulmaya daha çok yaklaştırıyor. …Hep kanlı bir sis içinde debeleniyorsunuz ama tutunacak birkaç dal var. Kargaşa artık sadece birkaç metre ötenizde. Zayıf bir başarı gerçekte.” Evet başardınız kanınıza giren kargaşa ile kendinize yakınlaştığınız kadar uzaklaştınız dünyanızdan. Yabancılaşma dedikleri bu galiba, gerçi buna bulantı da deniliyor ama neden tiksinti değil? İnsanlığa ayıp olmasın davası galiba :) ben biraz tabula rasa olduğum için çekinmem bunu ifade etmekten. Peki ne yapmalı hayatımızı paçavra gibi kenara atıp kutsal yolculuğa mı çıkmalı? Hayır, insan gerçekten ölmek istemez diyor yazar da benim gibi. derin “ İntiharı düşündüğümü hatırlıyorum, onun o tuhaf yararlılığını. Bir şempanzeyi çapraz beton örgülerle kapatılmış, daracık bir kafese koyalım. Hayvan öfkeden deliye dönecek, kendini duvardan duvara atacak, kıllarını yolacak, kendi kendine zalimce işkence edecek ve sonunda yüzde 73'lük bir oranla basbayağı kendini öldürecektir. Şimdi de duvarlardan birinde bir delik açalım ve kafesi dipsiz bir uçurumun karşısına yerleştirelim. Bizim sevimli dört elli dostumuz uçurumun kıyısına yaklaşacak, aşağı doğru bakacak, uzun süre kıyıda kalacak, defalarca oraya gidip gelecek, ama genellikle atlamayacaktır; ve ne olursa olsun öfkesi kesinlikle yatışacaktır. “ Evet bizde tinsel hapishanelerimizde birer delik açarak ızdırabımıza bir teselli arayabiliriz. Bu noktada mutlak son değil kastettiğim. Sessizce yaklaşıp Sisifos’ u ittigimizde bu bir cinayet olmaz, sadece usulsuz bir uslamlamayı yere yıkmak olacaktır. Düşünsel bir düşüşten, bir sıçrayıştan bahsediyorum bunu başarmayı geçtim, göze alsak bile bir tekme atmış oluruz ve yabancılığa bir adım daha. Ama kendimiz olamadıktan sonra bir başkası olmanın yararı var mı? Kitap boyunca yazar gözlemci konumunda. Birlikte turluyoruz yalanlarımızı ve neyle kuşatılmış olduğumuza göz atıyoruz yazarın açtığı delikten. Bu gözlemci statüsü daha çok bize atfediliyor anlayacağınız. İçerde ilk karşılaştığımız modern yaşamın da getirsiyle azalan hatta körelen ilişkiler konusu oluyor -yabancılaşma söz konusu olduğuna göre. “Zaten, ilişkiler sıcak bir havada başlasa bile, günümüzde az görüşülüyor. Bazen hayatın genel görünümlerine değinen hararetli sohbetler oluyor; hatta bazen sıcak bir kucaklaşma oluveriyor. Tabii karşılıklı telefon numaraları alınır verilir ama genelde insanlar birbirlerini çok az ararlar. Hatta hatırlansa ve tekrar görüşülse bile baştaki coşkunun yerini süratle bir hayal kırıklığı ve isteksizlik alır. İnanın bana, ben hayatı tanırım; her şey tamamen tıkanır kalır. "Delik deşik edilmiş üst bilincimizden sızanlar bununla da kalmıyor. “Böylece yıllardan beri beri kafamı kurcalayan bir konuya geri dönmüş oluyordum: Neden belli bir yaşa gelen kızlarla oğlanlar zamanlarını karşılıklı olarak birbirlerini tavlamak ve baştan çıkartmakla geçirirler?” Bu soruyu ben de pek çok kez sorarım ve duygusuz bir yaratık algısı yaratmış olabilirim. Tam bu noktada yazar arınma hikayesine iyice kendini kaptırıp dikkat çekici ve objektif tespitler sunar. “Cinselllik sosyal bir hiyerarşidir”
Bunlardan başka,üst kurmacayla anlattığı alegorik öyküler üzerine ayrı bir inceleme gerektirecek kadar çok anlamlıydı. Evet saçmalamam bu kadar. Kitabı okursanız elle tutulur pek çok konuya el attığını göreceksiniz. Ve belki de zırhınızı atıp o uçuruma bakmaya zorlayacaksınız kendinizi. Belki de ölümün elinden bir yaşam çalmaya.
"Ve artık kaynakların nerede kaldığını da bilmiyorum; şimdi artık her şey birbirine benziyor. Manzara gitgide daha tatlı, dostça, neşeli; bu derimi rahatsız ediyor. Uçurumun ortasındayım. Tenimi bir sınır gibi hissediyorum, dış dünyayı da bir eziliş gibi. Ayrılık izlenimi tam; artık bundan böyle kendi içimde tutsağım. O yüce birleşme olmayacak; hayatın amacı kaçırıldı. Saat öğleden sonra iki."