• 296 syf.
    ·Beğendi·9/10
    *Bu incelemeyi aslen benden kitabı tahlil etmemi isteyen bir hoca için kaleme aldım. Kitabı detaylı incelemek isteyenler için buraya da atıyorum.

    Başlayacak olursak;

    Roman, karısının üzerine bir başka güzel olan Açığma-Kün’ü sevdiği için ruhu yüzyıllar boyunca ızdırap çekmeye mahkûm edilmiş olan Yüzbaşı Burkay’ı konu edinen bir Uygur masalı ile başlamaktadır. Yüzbaşı Burkay büyük bir suç, bir günah işlemiştir. Bu günahı işlemesine sebep olan kişi ise çokça güzel olan, Burkay’ın gönlüne odlar düşüren Karluk kızı Açığma- Kün’dür. Burkay, Açığma- Kün kendisini sevsin diye çok çabalamış fakat istediğini alamamıştır. İçindeki kederi atabilmek için tapınaklara gidip yalvarmış, ekşi kımız içip sarhoş olmuş, tatlı şarap içip kendinden geçmişse de yine de Açığma-Kün’e olan aşkının alevi bir türlü sönmemiştir. En sonunda Burkay’ın yolu Şeytan Kilimbi’ye düşer. Burkay, Kilimbi onu bu dertten kurtarırsa ordusuna çeri olacağını söylese de Kilimbi’nin isteği farklıdır. Burkay’dan evdeşini götürüp Ejderler Kağanı Naranta’ya kurban etmesini ister. Gözünü sevda bürüyen Burkay bu isteği düşünmeden kabul eder. Naranta ise kadını öldürerek yer. Kadın ölürken yeri göğü inleterek beddua eder:

    ‘’Burkay! İyiliğe kemlik ettin. Tanrı seni bedbaht etsin. Kıyamete kadar, dünyaya her gelişinde ruhun ızdırap içinde çalkalansın!’’  

    Burkay bu olay üzerine yurduna dönmüştür. Açığma-Kün’e tekrar kendisini sevip sevmediğini sorar. Kadın saçlarıyla Burkay’ı sararak sorduğunu unutturur. Aradan aylar geçer yine aynı soruyla karşılaşan Açığma-Kün Burkay’ı kollarıyla sıkarak, öperek ne soracağını unutturur. Böylece aylar, yıllar geçer. Burkay Açığma-Kün’ün sevdasından hastalanır, ızdırap içerisinde ölür.

    Ölürken yine;

    ‘’Beni seviyor musun?’’ diye sordu. Kadın onu saçlarıyla sardı, kollarıyla sıktı, öptü. Fakat bir şey demedi. Burkay’ın öldüğünü görünce gözleri yaşardı. İnci gibi yaşlar aktı.’’Izdırap çekiyorum!’’ diye inledi. Fakat ‘’Bende seni seviyorum’’ demedi.

    Buraya bir parantez açacak olursak; bahsi geçen Uygur masalı hemen hemen tamamı ele geçirilen bir Uygur metnidir. Masalın kitaplaşmış kısmında sadece başından bir iki kısmın eksik olduğu bilinmektedir. Dil bakımından bakılacak olursa Uygurlar her ne kadar Maniheizm ve Budizm’in etkisinde kalmış olsalar da metin Uygurcanın yabancı sözcüklere maruz kalmamış ilk örnekleri arasında gösterilmektedir. Yine metne ve eserde anlatılan kısma bakıldığında masalın Maniheizm, Budizm ve Şamanizm’in etkisinde kaldığı söylenilebilir. Romandaki karakterler masalı yorumladıklarında onuncu asır Uygurları arasında Şamanizm’in artık yaşanmadığını belirtmişlerdir. Aynı zamanda masal kahramanının rütbesinin yüzbaşı oluşu bu Uygur masalının çok daha eski bir devrin ürünü olduğunu göstermektedir. Eserde karakterlerin yapmış olduğu çıkarımlara göre bu masal, Hun çağından kalma izler taşımaktadır. Nitekim Atsız, metinler arası geçişte bu çıkarımı çok iyi kullanmış ve ilerleyen sayfalarda okura bunu hatırlatmıştır.

    Roman bu şekilde iç içe iki vakadan oluşmaktadır. Bunlardan ilki yukarıdaki Uygur masalında, diğeri ise bu masalın izdüşümü niteliğinde olan Selim Pusat’ın hayatı etrafında şekillenmektedir. İlk vakayı ele alacak olursak; burada verilmek istenilen mesaj; yapılan kötülüğün cezasız kalmayacağı er ya da geç insanı acılar içinde bırakacağıdır. Yüzbaşı Burkay evdeşinin iyiliğine kemlikle karşılık vermiş ve gerek masalda gerek Yüzbaşı Selim Pusat’ın hayatında bu mesajın izlerine rastlamaktayız. Yüzbaşı Selim Pusat’ın eşi olan edebiyat öğretmeni Ayşe, romanda masal hakkında tartışırken ‘’Eserin tezi fenalığın ceza görmesi üzerine oturtulmuştur’’ diyerek romanın mesajını alenen belli etmiştir.

    Eserin ikinci kısmında Yüzbaşı Selim Pusat’ın hayatı yer almaktadır. Selim Pusat romana göre; üç yıl öncesinde Plevne Fatihi Gaziosmanpaşa için ‘’ Türk Harp tarihinin son büyük simasıdır’’ diyerek esas gayenin harp sanatı olduğunu, harp sanatı içinse en iyi gelişmenin krallık olduğunu benimsemiş ve fikren kralcı olduğunu belirtmekten geri durmamıştır. Onun bu düşüncesi kendisini destekleyen arkadaşı Şeref ile Harp Akademisi’nin son sınıfından atılmasına sebep olur. Bununla da kalmaz rejim karşıtı olduğu gazetelerde yazılır ve vatan haini ilan edilir. Yüzbaşı Selim ve Şeref müebbet hapisle yargılanırken cezaları iki yıla düşürülerek suçsuz yere iki yıl hapis yatarlar. Yüzbaşı olarak girdikleri tutukevinden apoletleri sökülmüş olarak çıkarlar. Hapisten çıktıklarında yeryüzünde kimsesi olmayan, askerlik mesleği dışında tutunacak dalı bulunmayan ve vatan haini olarak apoletleri sökülmüş biçimde çıkan Yüzbaşı Şeref yapılan bu onursuzluğa dayanamayarak Yüzbaşı Selim Pusat’a kısa bir yazı göndererek intihar eder. Pusulada şöyle yazmaktadır. ‘’Tiyatro bitti. Beklemeye lüzum görmüyorum.’’ Askerlik mesleğini her şeyin üstünde tutan Selim Pusat yakın arkadaşı Şeref’in intiharı sonucunda iyice kötüler. Burada Nihal Atsız,  Selim Pusat’ı son derece üzgün, bezgin, lafını esirgemeyen, çoğu kez alaylı konuşan öte yandan kırgın ve ümitsiz olarak işlemiştir. Selim Pusat’ın hayattan zevk alamamasını ustalıkla ele almış zaman zaman Selim Pusat aracılığıyla insanı durup düşünmeye sevk etmiştir. Selim Pusat’ın hayattan zevk alamama, Ayşe ve Tosun olmasa intihar düşüncesinin olduğunu sağlam psikolojik sebeplere dayandırarak okuyucuya sunmuştur. Aynı zamanda eserde geri dönüşler yaparak konuyu ve geçmiş yaşantıyı özetlemiş hem de okuyucunun zihninde bilişsel çelişkiye neden olarak okuyucunun bahsi geçen konular üzerinde durup düşünmelerini sağlamıştır. Geriye dönüşlerdeki olumsuz ruh hali ve okuyucu düşündürmesi açısından romandaki şu kısım örnek verilebilir.

    ..Siz tarih öğretmeni! Mesela Yıldırım Bayazıd’ın harbde esir edilip esarette öldüğüne veya intihar ettiğine emin misiniz?

    -Elbette eminim. Bütün kaynaklar ağız birliği ile öyle yazdıktan sonra.

    -Kaynaklar!. O kaynaklar ağız birliğiyle benim de vatan haini olduğumu yazmışlardı. Buna da inanıyor musunuz?

    -O başka… Size iftira attılar. Selim Pusat, insanların hem doğruyu bulmak hem de aldanmak için yaratıldığına inanlardandı. Ona göre Tarih, değişmez gerçeklerden ibaret değil anlatıcının anlatmasına göre değişebilecek olan bir olguydu. Yukarıdaki kesit buna örnek gösterilebilir.

        Özetlemeye geri dönersek; aradan geçen üç yılın ardından Selim Pusat’ın eşi Ayşe, lisedeki öğretmenlik mesleğine geri dönüş yapmaktadır. Ayşe’nin fen sınıfı olmasına rağmen edebiyatı kuvvetli olan üç öğrencisi bulunmaktadır. Bunlar Aydolu, Nurkan ve Güntülü’dür. Bu kızlar bilgilerinin yanı sıra güzellikleri, terbiyeli oluşları ve zarafetleriyle dikkat çekerler. Bilhassa romanın esas kahramanlarından olan Selim Pusat ilerleyen zamanlarda Güntülü’ye derin bir sevgi besleyecek ve bu menekşe gözlü kadına olan aşkından ızdırap çekecektir. Bununla beraber Selim, rahmetli arkadaşı Yüzbaşı Şeref’in Çamlı Koru’daki mezarını geceleri ziyaret etmeye başlamıştır. Yaşamayı sadece askerlik üzerine kuran ve tek gerçeğinin askerlik olduğunu savunan Selim Pusat, o gece koruda bilmediği bir kadının okuduğu şiirle irkilir. Şiir şu şekildedir:

    Kalbin benim diyorum çünkü mukadder…

    Cismin sana yetmez mi? Çabuk kalbini sök, ver!

    Yoktur öte âlemde de kurtulmaya bir yer!

    Mutlak seveceksin beni bundan kaçamazsın…

    Sesi ikinci kez duyduğunda ise şiir şu şekildedir:

    Ram ol bana ruhun bir âleme girsin…

    Yazmış kaderin: Aşkıma ömrümce esirsin!

    Aklınla, şuurunla, hayalinle bilirsin:

    Mutlak seveceksin beni bundan kaçamazsın…

    Burayı biraz ele alacak olursak; N. Atsız burada yine geçmişe dönüşler yaparak ızdırap içinde acı çeken Burkay’ın ruhunun o anki dilim içerisinde Selim Pusat’a ait olduğunu göstermeye çalışmaktadır. Hem geriye dönüşleriyle Uygur masalındaki karakteri bizlere hatırlatmakta hem de gelecek bölümlerde ne olabileceğine dair okuyucuya ufak ipuçları vermektedir. Anlatıcı bakış açısına sahip bir açıyla kalem almış olduğu bu romanında Atsız, bölüm sonlarını kısa, küçük fakat oldukça etkili etkileyici cümlelerle tamamlamaktadır. Bu, okuyucuda hem merakı arttırmakta hem de metinler arası geçişte kopuşu engelleyerek romanın daha da akıcı bir şekilde okunmasına fayda sağlamaktadır.

    Tekrar özetlemeye dönecek olursak; aynı gece adının Leyla Mutlak olduğunu öğrendiği karısının eski öğrencisi olan bir kadınla ile tanışır. Selim kadının güzelliğinden etkilenmiştir. Daha sonrasında Leyla Mutlak’ın aslen bir prenses olduğunu, asıl isminin Hanzade ve Osmanlı tahtının varisi olarak nitelendirildiğini öğrendiğinde kızın soylu güzelliğine karşı daha bir ilgi duymaya başlamıştır. Koruda kendisini rahatsız ettiğini belirten çirkin görünümlü kambur cüce Yek’ten korkan Leyla Hanım, Selim’in koluna girerek ondan kendisini evine götürmesini ister. Muhabbetleri bu şekilde gelişir.

    Bir parantez açacak olursak; Yek; şeytan ruhlu, kötü anlamına gelmektedir. Atsız, Selim Pusat’ın Yek ile olan konuşmalarında okuyucu durup düşünmeye sevk edilmiştir. Ve romanda Yek ile olan konuşmalarında altı çizilesi, dönüp tekrar tekrar okunası yerler bulunmaktadır. Yek, zannımca Selim Pusat’ın katı bir şekilde baktığı açıyı değiştirmeye çabalamakta ve Selim Pusat üzerinden okuyucuyu farklı düşünmeye çağırmaktadır. Durumlara farklı açılardan bakarak olayların farklı boyutlarını tartışabilmeyi amaçlamaktadır. Atsız, eserinin bu kısmında Selim Pusat ve Yek arasında geçen diyaloglarda okuru ileride neler olacağına dair kısmen de olsa bilgilendirmektedir. Bu duruma Yek’in Selim Pusat’a ‘’Yaşı karıştırmayın Yüzbaşı Bey. Sizde kendinizden yirmi beş yaş küçük bir kıza âşık olabilirsiniz’’ demesi örnek olarak verilebilir. Atsız burada Selim Pusat’ın ilerleyen bölümlerde Uygur masalındaki Yüzbaşı Burkay ile aynı kaderi paylaşacağının sinyalini vermektedir.

    Özetlemeye tekrar bakacak olursak; Selim Pusat, karısı Ayşe sayesinde karısının öğrencileri olan Aydolu, Nurkan ve Güntülü ile tanışır. Selim başlarda Leyla Hanım’a olan zaafı yüzünden Güntülü’yü fark edememiştir. Herkese baktığı gibi umursamadan bakmış hatta kızın bazı düşünceleri yüzünden Güntülü ile alay dahi etmiştir. Fakat Güntülü Selim Pusat’ın bu tavırlarına aldırış etmemiş, Selim’i merakla incelemeye devam etmiştir. Bununla beraber Güntülü Selim hakkında bir takım tahminler yaparak- Selim’in Eski Arkadaşlar Marşından hoşlanabileceğini tahmin etmesi gibi- ve ev ziyaretinde Selim Pusat’a ‘’ Sizin gibi fırtınalı hayat yaşamış bir asker’’ demesiyle Selim Pusat’ın dikkatini çekmeyi başarmıştır.  Selim Güntülü’nün gözlerini tanımıştır fakat nereden tanıdığını hatırlayamamaktadır. Bu durum Selim’i çileden çıkarmakta ve her geçen gün kendisine daha da ızdırap vermektedir. Bu ızdırap zaman zaman Selim’in bedensel olarak çöküşüne neden olmaktadır. Bu rahatsızlık döneminde Yek; Selim’in karşısına Dr. Selim Key ve Osman Fişer kimlikleriyle çıkmaktadır.

    Buraya bir parantez açarsak; Key;  iyilik hali, iyi anlamındadır. Selim’in rahatsızlığında muayeneye gelen Dr. Selim Key, bu rahatsızlığın bedensel değil ruhsal bir rahatsızlık olduğunu, Selim Pusat’ın aşk derdine düştüğünü belirtmektedir. Aynı zamanda Dr. Key, Selim’in arkadaşı Şeref’in mezarını ziyaret ettiğinde Çamlı Koru’da karşılaştığı Yek’ e tıpatıp benzemektedir. Dr. Key, hayatında askerlik mesleği dışında hiçbir tutkunun aşk olamayacağını şiddetle savunan Selim Pusat’a garami aşkın da var olabildiğini ve kendisinin de bu konuda derde düştüğünü belirtmek üzere kaleme alınmış olan bir karakterdir. Askerlik mesleğinden atılan Selim Pusat bir yerde arşiv memuru olarak görev yapmaktadır. Osman Fişer ise o arşivde görevli olan asıl mesleği Şarkiyat- Doğubilim- profesörü olup birkaç dil bilen, Hitler idaresinden kaçmış bir Alman Yahudi’sidir. Zaman zaman bu karakterler, Selim Pusat’a neden ızdırap çektiği hakkında bilgi vermektedirler.

        Selim’in ızdırapları günden güne artmaktadır fakat hala tam olarak sebebini öğrenebilmiş ya da acısına çare bulabilmiş değildir. Bir gün karısı Ayşe ve Işık Kızlar ile birlikte Huzur Çayhanesi’nde oturan Selim, Güntülü’nün sesinin Çamlı Koru’da o görmediği esrarlı kadının sesine çok benzediğini fark etmiştir. Çayhaneden aşağıya inerken o esrarlı sesin Güntülü’nün sesine olan benzerliğini test etmek amacıyla Güntülü’den bir şiir okumasını ister. Güntülü’nün okuduğu şiir karşısında Selim Pusat beyninden vurulmuşa döner. Çünkü Güntülü’nün okuduğu şiir, esrarlı kadının okuduğu ‘’Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın’’ şiiri ile aynısıdır.  Daha sonrasında aralarında şu diyalog geçer:

    Selim Pusat: Bu şiir kimin?

    Güntülü: Bilmiyor musunuz? Bu şiir sizin değil mi?

    Selim Pusat: Benim mi? Ne zaman yazmışım?

    Güntülü: Unuttuğunuza göre iki bin yıl önce yazmış olacaksınız.

    Selim Pusat: Hayır, bu şiir benim değil!

    Güntülü: O halde belki benimdir…

    Selim Pusat: Siz de iki bin yıldan beri yaşıyor musunuz?

    Güntülü: Niçin olmasın?

    Selim Pusat: İki bin yıl önce acaba ben neydim?

    Güntülü: Herhalde Mete’nin ordusunda bir subaydınız.

    Selim Pusat: Peki… Ben o zaman da bir subaydım. Ya siz neydiniz?

    Güntülü: Ok atılmayanlardan biri…

    Buraya bir parantez daha açacak olursak; yukarıdaki konuşma, bizleri ilk başta belirtmiş olduğum Uygur masalına ve bu masalın daha öncesindeki çıkarımlara götürmektedir. Atsız yine burada metinler arası geçişten yararlanmış ve Selim’in ızdırabının sebebini, karakterin fark etmesini sağlamaya çabalamıştır.

    Güntülü’nün Selim’e iki bin yıldan beri yaşadığını söylemesi, ‘’Ben de o zamandan beri yaşıyorum’’ demesi, Çamlı Koru’da esrarengiz şiiri okuması, sesindeki o öldürücü ahenk ve kendisini ‘’Ok atılmayanlardan biriydim’’ diyerek tamamlaması Selim’in büsbütün Güntülü’ye âşık olmasına sebep olur. Bakışlarında dişi parsın yırtıcılığını ve inceliğin hüznünü barındıran bu kıza geri dönülmez biçimde sevdalanan Selim Pusat, git-geller yaşamaktadır.  Aynı zamanda arada sırada Leyla Mutlak’ın evine konuk olan Selim Pusat’ın bu halleri Leyla Hanım’ın gözünden kaçmamıştır. ‘’Işığı bastıracak daha parlak bir ışık gerekli. Müsaade ediyorum. Beni sevebilirsiniz!’’ diyerek Selim’i düştüğü sevda ateşinden kurtarmayı amaçlamaktadır. Karısı Ayşe ise, Selim’e gün’ün çarptığının farkındadır. Bir zamanlar hayata dönmesi için çok çabalayan ve başkasını sevse de gönlünün razı olacağını belirten bu kadın da acılar içinde kıvranmaktadır. Bunu her ne kadar Selim’e belli etmemeye çabalasa da pek mümkün olmamaktadır. Selim de yaşadığı şeyin doğru olmadığını bilmesine rağmen kendini alıkoyamamaktadır. Bir gece Selim’in odasına konuk olan rahmetli Yüzbaşı Şeref sayesinde Selim neden ızdırap çektiğini öğrenir. Selim esasen Tanrıkut Mete ordusunun bir subayı olarak yaşamıştır. Yapılan sadakat sınavında sevdiği kadına ok atamadığı için idam edilmiştir. Oklanamayan sevgili ise Güntülü’dür. Selim aslında bu ızdırabı iki bin yıl öncesinden beri yaşamaktadır. Odasına konuk olan rahmetli Yüzbaşı Şeref Selim’e durumu açıkladıktan sonra ‘’İki bin yıl sonra da aynı delişmenlikle yaşamak sana yakışır mı? Sen karar ve irade adamı idin! Diyerek odasını terk eder. Sonunda aklı ile gönlü arasında sıkışıp kalan Selim Pusat’ın içindeki iç çatışma o kadar şiddetlenir ki bir gece ilahi bir mahkemede yasak aşk suçundan yargılanır. Tanrı ondan kendisini savunmasını ister fakat Selim kendisini savunamaz. Kendisini savunacak kimse o gece o mahkemede bulunmamaktadır. Tanrılar, geçmişte hayranı olduğu krallar, Selim’in şuanda hayatında olan ve gelecekteki insanlar da Selim’i suçlu ve günahkâr bulduklarından onu savunmamışlardır. Tek bir kişi Selim’i savunmaya kalkmıştır o da anasıdır.

    Bugüne, düne yarına soruyorum: Selim Pusat’a için ne lazım?

    -Adalet!..

    -Başka bir şey isteyen var mı?

    ( Zayıf bir ses cevap verir.)

    -Merhamet!...

    Korkunç gürültü ile zayıf iki ses karşılıklı cebelleşirler. Binlerce milyarın gür sesi arasında Selim’in anasının zayıf ve tek sesi boğulup gider…

    İlahi mahkemede Tanrı’dan Selim için herkes adalet isterken anası oğlu için merhamet dilenmiş fakat kabul görmemiştir. Mahkemede kaderi kendisine benzeyen fakat hatasını anlayarak intihar etmiş olan Yüzbaşı Kubudak’la vuruşmasına karar verilir. Vuruşma sonunda Selim düşer. Güntülü Selim’in Leyla Hanım’a olan ilgisini öğrendiği için Selim’i acılar içinde bırakarak gider. Leyla Hanım’da bilinmeyen bir yere gitmiştir. Romanın sonunda Selim, oğlu Tosun’a veda ederek duvarda Harp Akademisi zamanında çektirdiği gençlik fotoğrafından inerek yok olur. Eserin son bölümünde Ülker adlı bir kızdan telepati yoluyla öğrenilen kadarıyla Yüzbaşı Burkay’ın hala ızdırap çektiği anlaşılmaktadır.

    Romanın mahkeme kısmında; N. Atsız okuru güçlü bir sorgulamaya sürüklemektedir. Selim’in Tanrı ile olan diyaloglarına bakıldığında Selim Pusat’ın da haklı olduğu görülmekte fakat ilahi mahkemede yargılandığı davası -yasak aşk- düşünülünce ve ahlaki açıdan irdelendiğinde Selim’i günahkâr bulanların da haklılık payının olduğundan söz edilebilmektedir. Selim, suçlu bulunmasına rağmen Ulu mahkeme dahi suçluluğuna bir anda karar veremez. Bu Atsız’ ın yasak aşk hükmüne biçtiği değerden ileri gelmektedir. Ayrıca Atsız, toplumun genel algısını ve ahlaki normlarını Yüzbaşı Şeref’in düşünceleri aracılığıyla eserine yansıtmıştır. Eserde Güntülü, Selim kendinden başkasını sevmesin yalnızca kendisini sevsin istemektedir. Yüzbaşı Şeref bunun doğru olmadığını irade ve karar sahibi evli bir insanın yasak aşk yaşamasının kabul edilemez olduğunu savunmaktadır. Güntülü’nün romanda Şeref’i istememesi, sevmemesi bundandır.

    Romanın ikinci kısmını değerlendirecek olursak; Ruh Adam, her ne kadar içerisinde sosyal, siyasal, felsefi hatta metafiziksel unsurlar barındırsa da aslen bir aşk romanıdır. Nedenine, niçinine bakılmaksızın bir insanın önüne geçemediği, aşkın karşısındaki çaresizliği veyahut güçsüzlüğü konu almaktadır. Roman kader ve insan ilişkilerini sorgulamaktadır. Romandaki şu pasaj sevginin iradesi olmadığının bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır:

    ‘’…sevginin niçini olmaz ki efendim. Çünkü biz önce severiz sonra sevdiğimiz şeylerin güzel taraflarını bulmaya çalışırız.’’

    Eser,  anlatıcı-yazar bakış açısıyla kaleme alınmış, içerisinde aruzun kusursuz kalıplarıyla yazılmış olan ‘’Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın ve ‘’Geri gelen mektup’’ adında iki muazzam şiir barındırmaktadır. Eserin ikinci kısmında verilmek istenen mesaj ise insanın kaderinden kaçamayacağıdır. ‘’İki bin yıl önceki macera tekrarlanıyordu. Kader bir kere çizilmişti. Hiçbir kuvvet onu değiştiremezdi.’’ Romanda farklı iki tezin irdelenmesi söz konusudur. Bu bakımdan Nihal Atsız, romanında kutupluluk ilkesini uygulamış ve okura ‘’İnsan aşk ve kader karşısında söz sahibi midir?’’ bunu düşündürtmeye çalışmıştır.

    Eserdeki bazı karakterlere bakacak olursak;

    Selim Pusat, aslen romanın başındaki Burkay’ın paralelidir. Başlarda karşımıza karar ve irade adamı olan, hayata sadece askerlik perspektifinden bakan ve bu uğurda geleceğini mahfeden bir adam olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim romanın belli yerlerinde gerek Yüzbaşı Şeref gerek mahkemedeki krallar bunu vurgulamışlardır. Daha sonrasında Leyla Hanım ve Güntülü ile tanışmasıyla birlikte katı ve değişmez olan psikolojisinin değişimini görmekteyiz. Selim, ‘’Aşkı inkâr çizgisinden bütünüyle yaşama çizgisine’’ gelmekle beraber ikinci kısımda karşımıza aşk ve gönül adamı olarak karşımıza çıkmaktadır. Üçüncü kısımda ise, artık suçsuz olduğunu ispatlayamamış, günahkâr bir adam resmedilmiştir.

    Güntülü, Aslen romanın başındaki Açığma-Kün’ün karakter özellikleriyle donanmıştır. Selim’in karısının öğrencisi olarak tanıdığımız bu kız aslında Selim’in Mete’nin ordusunda subayken sadakat sınavından geçemeyip ok atamadığı sevgilisidir. Eserde yırtıcı bir güzelliği olduğundan bahsedilir. Atsız kadının güzelliğini gözlerde toplamayı sevdiğinden Güntülü’nün en güzel yerinin gözleri olduğunu vurgulamıştır. Kimi zaman yırtıcı bir pars güzelliğinde olan bu kız kimi zaman sakinliğiyle dikkat çekmektedir. Çok güzel olmasına karşın Güntülü’nün  soyu sopu belirsizdir. Atsız burada Güntülü’ye fiziksel güzellik ve aşkın sembolü olarak fonksiyon yüklemiştir.

    Ayşe; Selim Pusat’ın karısıdır. Romanda vefakâr ve çilekeş eşi canlandırır. Evlilik müessesini temsil etmektedir.

    Leyla; Ayşe’nin eski öğrencisi ve tarih öğretmenidir. Aynı zamanda Osmanlı soyundan gelmekte ve Osmanlı tahtının varisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendine has güzelliği olan bu kadın asaletiyle ve güzelliğiyle Selim’i etkilemiştir. Leyla karakteri, asalet ve soy kavramlarını temsil etmektedir.

    Şeref; Yüzbaşı Selim Pusat’ın harp okulundan sınıf arkadaşıdır. Eserde kimsesi olmadığı belirtilmiştir. Kendisine yapılan onursuzluğa dayanamayarak intihar etmiştir. İlerleyen zamanlarda romana zaman zaman konuk olmuştur. Şeref aslen Selim’in şeref duygusunu ve irade yanını temsil etmektedir.