• Ben deliyim…

    Yorgun ve yalnızım kaldırımlara misafirim…
    Gecenin gözleri üzerimde.
    Denizin ortasında küçük bir
    adayım, yüzme bilmem…
    Emrederim adım gibi,
    Emir benim!

    Yüreğimi bir yere bırakmışım,
    bıraktığım yerden çok uzaklardayım.
    Kapıları kapatmışım üstüme,
    sürgüleri beynime çekmişim.

    Hey… Hey sana diyorum!
    Sabreden derviş!
    Bir koç'um ben,
    Bana da sabretmeyi öğretsene?

    Ben deliyim, ama çok şey bilirim.
    Renkler ve zevkler hiçbir şey ifade etmez bana…
    Sonların başladığı yerden,
    Başlangıçların son bulduğu yere gidiyorum.
    Kara bir tren gibiyim yani, bir istasyondan bir
    istasyona, hep aynı raylar üzerindeyim…

    Ben deliyim…
    Yağmurun yağması benim için romantik değildir,
    ben kurşun yağmurlarını bilirim.
    Benim güneşim batmaz,
    dünyam dönmez,
    Ay'ım hep mehtap halindedir,
    Rüzgârlarım doğudan eser…
    Kadehime doldurduğum hüzünle sarhoş olurum,
    Mezem ise bir dilim umut…
    Ezbere bilirim yaşamayı,
    Yaşarken savaşmayı…

    Ben deliyim…
    Benim mevsimim değişmez sadece bahardır,
    Kuşlardan sadece güvercini bilirim,
    Yüreğim kanatlarıyla beraber çarpar.
    İnsanlardan yalnız çocukları severim,
    Onları da büyüyünceye kadar..

    Ben deliyim…
    Benim tanrım yoktur..
    Bir çift göze, bir güler yüze taparım…

    Bazen en içten gülüşe aşık olurum,
    En güzel kahkahayı “İlah!” ilan ederim,
    Dokunuşunda bir kızıl elmanın,
    Bazen kendim bile çözemem kendimi,
    Bulmacaya benzerim..

    Kimi zaman soldan sağa bir nota,
    Kimi zaman yukardan aşağıya
    eski Mısır'da bir tanrıyım…

    Bağıra bağıra şarkılar söylerim,
    Sessiz sessiz şiirler yazarım.
    Bilmediğim yerlerin,
    Tanımadığım kişilerin resimlerini çizerim…
    Aşık olduğum yüzlere sarkılar bestelerim,
    Ozan olurum, aska aşığımdır,
    Sevdiğimi göklerde yürütürüm de,
    Kendimi cehennemin yedinci katında ağrılarım

    Ben deliyim…
    Kendimle sohbet eder,
    Kendi kendime gülerim.
    Telefon kulübeleriyle kavga ederim.
    Asfaltın siyahında kaybolup,
    Düşüncelere dalarım.
    Çıkmaz sokaklarda kendimi ararım,
    Bir de güzel hayaller kurarım…

    Hayal kurmayı çok severim,
    Biriyle hayal kurmayı daha bir severim ama,
    Siyah bir deri koltukta öperim kadınımı,
    Bir beyaz gömlekli psikoloğumu mesela,
    Bazen vucudunda kaybederim kendimi,
    Sonra hayallerimle beraber suya düşerim.

    Bir düş'tü…
    Suya düştü der, hayıflanırım..

    Ben deliyim…
    Çayım sekiz şekerlidir,
    Sigara üstüne sigara yakarım.
    Sonra hatırıma gelir,
    Sigara içmem ki ben?
    Nargileyi pek severim ama,
    Tophane'de, elmalı olsun!
    Çekin oradan hemen!
    Haydi oglum! Biraz hizli,
    Yetismem gereken bir vapurum var,
    8:15 vapuru,
    Parayı sevmem ama para için çalışırım.
    Çalışırken annemi düşünürüm ağlarım..
    Alnımın teri gözyaşlarıma karışır…
    Babamın otobüsüyle geçmişe yolculuk yaparım…
    Babamı özlerim…

    Ananemin masallarıyla ,
    Annemin radyodan ezberlediği
    Türk sanat müziği şarkılarını hiç bıkmadan defalarca dinlerim..
    Dört yaşında aşık olduğumu,
    Ablamla vardiyalı kullandığımız çadır bezinden çantayla okula başladığımı görürüm..

    Sonra babamın
    Başımı hiç dayamadığım omuzlarında uykuya dalarım..
    Rüyalar görürüm uyandığımda hiçbirini hatırlayamadığım…

    Ben deliyim…
    Güzel bir yaşam benim için anlam taşımaz,
    Ben köyleri ve yürekleri yakılmış insanlar görürüm.
    Kimsenin düşmanı değilim kimseye dost olmadım..

    Ben yabancıyım bana..
    Söyleyemediğim düşüncelerim vardır..
    her akşam ayrı bir meydanda
    Atatürk heykelinin karşısında,
    Olmayan aklımı darağacına asar, ipini çekerim….
    Deniz gibi…
    Bir özgürlük türküsüne kurban ederim kendimi,
    Her gece bitmeden!
    Deniz'im ben!
    Devrimin bekçisiyim!

    Ben deliyim..
    Ben buralara ait değilim.
    Dağları sırt sırta vermiş bir ülkem,
    Surlarla çevrili bir şehrim,
    On ikiden sonra volta attığım caddelerim
    Kızıl sakallı bir dayım bir de kara saçlı yarim var benim..
    Koyu kahve gözleri var bir de,
    Neyse ki konumuz bu değil…

    Ben deliyim…
    Çizilmiş sınırları reddetmişim.
    Ben Hakkaride düşen çığ,
    Şırnak'ta kömür yatağıyım,
    Eskişehir'de tabut hücre
    Nevşehir'de pari bacalarıyım..

    Maraş'ta katliam
    Marmaris'te orman yangınıyım.
    Tunceli'de ozanların sazı
    Erzurum yaylasında çoban kavalıyım
    Diyarbakırlı yedi kardeş burcu
    Akhisar'daki o zeytin ağacıyım,
    Şekerini yediğin…

    Almanya'da yıkılmış bir duvar
    Amerika'da bağımsızlık heykeliyim
    Fransa'da yıllanmış bir şarap
    İngiltere'de özgürlük meydanıyım
    Somali'de aç bir çocuk
    Hollanda'da bir gram kokainim,
    Irak'ta mülteci kampı
    İran'da rejim muhalifi bir demokratım,

    Brezilya'da görkemli bir festival,
    Kadınların dolgun kalçalarıyım,
    Suriye ile Lübnan arasında Beka vadisiyim
    Bir Kürdüm ben teslim ol çağrılarına ateşle karşılık veren
    Bir militanım sırtımdan vurulmuşum bedenim dört parça..
    Direniş koltuk değneğim..

    Alnımdaki üç renkli bayrağı göğsümün kafesinde
    özgürlük türküsü öten yaralı kuşla dalgalandırırım..
    Ölüm kurşun olup yağar üstüme,
    binlerce kez öldürülmüş ama ölmemişim.
    ben sıratın cambazı,
    doğal bir felaket,
    Sosyal bir belayım..

    Ben deliyim.
    Duygularım hep sansüre uğramış,
    Bir fahişenin hayatı gibi yalancıdır gözyaşlarım…

    İplerim inceldiği yerden koptu kopacak
    Ve ufacık bir bakış boğazımı düğümlendiririr.
    Kimi özlediğimi bilmeden hasretin en yoğun halini yaşarım.
    Ahh içimden dağıtmak gelir,
    dağıtamam ya,
    Kendimi dağıtırım.

    Gözlerimin kahverengisi gitgide koyulaşır,
    insanlarınki kankırmızılaşır.
    Bakamam kimsenin yüzüne,
    sevgiye muhtaç bir yavruya dönerim
    Kalbim titrer..

    Ben deliyim..
    Susturucu takılmış bir silah,
    Saati durmuş bir bombayım..
    Haykırırım ama duyuramam sesimi…

    Yine de sardığım tütünde,
    Yaktığım cigarada bulurum
    Mutluluğu…
    Sonra yine hatırıma gelir,
    Yahu ben sigara içmem ki!?
    Dumanı şehrimin üstüne iner efkarım ağlamamaya yemin etmiş gözlerim,

    Ben deliyim..
    Unutulmuş bir hatıra
    Sonu dramla biten üç bölümlük bir komedi dizisiyim
    Çorbama kinimi doğrar,
    öfkemi kaşıklarım.
    Zehir kokan bir gül biter dudaklarımın arasından,
    Başımı göğe kaldırırıp bakışlarımı çivileyip gökyüzüne seni seyrederim,
    Sonra bir bidon gök kuşağı döküp üstüne yakarım seni
    Külünle birlikte zamana savrulurum.

    Ben deliyim…
    Zülfüm her gece ihanetler rıhtımında ciğerinin üzerinde sevdasını kurşuna dizer..
    Geceyi ikiye bölerim bir parçasına gece yarısı derim
    Öbür parçasına yürek yarısı..
    Şafaktansa bir parça aydınlık koparıp ekmeğime sürer.
    Üstüne demli bir kuş cıvıltısı içerim..
    Sonra hayatın adını yalan koyarım…
    Ben yüreklerde ünlem,
    Kafalarda soru işaretiyim.

    Ben deliyim…
    Bağrı taşlarla dolu bir toprak parçasıyım.
    Bir uçtan bir uca kurumuşum.
    Karınca yuvaları ve ayak izleriyle süslüdür tenim…

    Kar yağar üşür,
    güneş vurur kavrulurum.
    Kimisi tükürür, kimisi öper;
    Tükürene mezar, öpene lalezâr olurum..
    Ben nehirlerin yatağı,
    Dağların mekanı,
    Şeytanın babasıyım..

    Ben deliyim…
    Mutluluğu uzaktan seyrederken,
    cebimde küçük umutlar biriktiririm,
    gözlerimin kapının eşiğine
    Duvardaki fotoğraflara takıldığı saatlerde
    Kendimi param parça olmuşluğun,
    tükenmişliğin koynunda bulurum.
    İşte o zaman hayat acı kahve tadı verir,
    Hep içime atarım,
    Amma!
    Kendimi içine atacak yer bulamam.
    Anlamayana az gelirim,
    anlayana çok…

    Ne yarınlar bir şey bekler benden,
    Ne de ben bir şey beklerim yarınlardan..
    Ercan İntaş
  • Kleopatra Antonius'u kızdırmayı sever. Öyküye göre, bir keresinde, symposion'da taktığı tacı süsleyen yaprakları şarap kadehine bırakmaya kalkan Antonius'u son anda vazgeçirir; Kleopatra yapraklara zehir sürdürerek, yediği her lokmayı bir çeşniciye tartırmadan yemeyen Antonius'a eşek şakası yapmaya kalkmıştır.
    Phyllis Pray Bober
    Sayfa 201 - Kitap yayınları
  • Farklı şarap yapmanın yolları arasında tütsülemek, kar katarak soğutmak, baharat katmak, çiçek özü ya da anason ve nar katarak rayiha vermek vardı, sonra kokulu mür ağacının sakızı emdirilmiş bezden süzülürdü ve bu yöntemlerin hepsi Romalılarca benimsenecekti.
    Phyllis Pray Bober
    Sayfa 174 - Kitap yayınları
  • 1-  MOZART
    Mozart hakkında herkesin bildiği 2 şey vardır. Bunlar, 6 yaşında beste yapabildiği ve 35 yaşında öldüğünde kimsesizler mezarlığına gömüldüğüdür. İnsanlık tarihinin belki de en yetenekli bestecisi olan bu özel şahsın saray ahalisi tarafından el üstünde tutulan bir müzisyenken nasıl sefalet içinde öldüğü halen bir muammadır. Yine de bu kısa sürede ürettiği 600’dan fazla eser ile ölümsüz olmayı başardı.Mozart'ın kedi taklidi yapmaktan hoşlandığını biliyor muydunuz? Bir prova sırasında sıkılıp bir masanın üzerine atlayarak miyavladığı söyleniyor!
     

    2- BEETHOVEN
    Beethoven, Mozart’ın aksine tüm hayatı boyunca saygı gördü ve çok kalabalık bir cenaze töreni ile omuzlarda taşınarak defnedildi. Asabi bir karaktere sahip olması nedeniyle etrafına kötü davranmasıyla meşhur olan dahi müzisyenin, 20’li yaşlarının sonuna doğru işitme problemleri başladı ve hayatının son 10 yılını sağır olarak geçirdi. Ama sağırlık bu dehayı durdurmadı ve bugün Avrupa Birliği’nin de marşı ve dayılarımızı telefon melodisi olan 9. Senfoniyi bu dönemde besteledi.


    3-Fıkracı Haydn
    Mozart’tan bahsedince Haydn’dan bahsetmemek olmaz. Nitekim ikili yakın arkadaşlar. Haydn da Mozart gibi şakaları sever, fıkralara bayılırdı. Haydn’ın çok sayıda enteresan öyküsü var. Bunlardan en ilginci ölümüyle ilgili olan: dâhilerin beynini inceleyen bir grup Haydn öldükten 1 hafta sonra mezarını açıp ve kafası çaldılar!
    Haydn, St. Stephen’den ayrıldıktan sonra birkaç yıl boyunca açlıktan ölme noktasına geldi. Bir piyanist ve kemancı olarak profesyonel düzeyde değildi. “Hiçbir çalgıda sihirbaz” olmadığını kendisi de kabul ediyordu; “ama hepsinin gücünü ve çalışmasını biliyordum. Kötü bir klavsenci ya da şarkıcı değildim ve kemanla bir konçerto çalabiliyordum.” Ama birçok müzisyen bunu yapabiliyordu. Sekiz yıl boyunca Haydn “berbat bir hayatı zar zor sürdürmek” zorunda kaldı. Bohem bir yaşam sürdü. C. P. E. Bach’ın müziğini inceledi ve zamanın ünlü bestecisi Nicola Porpora’dan birkaç ders aldı. Azar azar ilerleme kaydetti ve kuşkusuz ünü artıyordu. 1758’de Kont Ferdinand Maximilian von Morzin’in müzik müdürü ve bestecisi olarak atandı. İki yıl sonra yaşamının en büyük hatasını yaptı. Maria Anna Aloysia Apollonia Keller ile evlendi.

    4-Rahip Liszt
    Franz Liszt gençliğinde rockstarlara yakışır yaşam yaşadı ve evlilik dışı çocuklarıyla dikkatleri üzerine çekiyordu. Fakat yaşlandığında Liszt Katolik bir rahibe olma yolunda ilerledi. Resmen rahibe olamadı ama bu yönde eğitim aldı.
     
    5-Sıradışı Wagner
    Richard Wagner oldukça sıra dışı biri ve sayısız enteresan hikayesi var. Wagner’ın karısı Cosima, Litz’in gayrimeşru kızlarından biriydi. Wagner karısı Cosima’ya renkli kostümler ve iç çamaşırları sipariş ederdi. Bu kıyafetleri giyen ise kendisinden başkası değildi!
     
    6-Obur Handel
    Barok dönemden George Frideric Handel’in zamanına ışınlanalım. Handel zengin sofralara ve iyi şaraba bayılırdı. Bu öyle bir tutku ki zengin hastalığı olarak bilinen gut hastalığına tutulmuştu. Bir akşam evinde misafir ettiği bir çizer sanatçı bu yemekten sonra kendisiyle ilgili bir karikatür çizmiş, Handel’i şarap fıçısına oturan iri bir domuz olarak resmetmişti.
     
    7-Kahve Tutkunu Bach
    Benzersiz konçertolarıyla bilinen Bach Leipzig'de bulunan Café Zimmerman'da düzenli olarak 4 fincan kahvenin 3’ünü tüketirdi. Kendisinin kahve alışkanlığından kurtulmaya çalışan bir kadın hakkında ünlü ve bir o kadar saçma Coffee Cantata isimli bir eseri var.
     
    8-Papaz Vivaldi
    Bir papaz haberi de Barok dönemden geliyor: ünlü besteci Vivaldi 25 yaşında Katolik bir papaz olmuştu. Kendisi kızıl saçlı olduğu için Vivaldi’ye “Kızıl Papaz” olarak da anılıyordu.
     
    9-Bay Mükemmel Mendelssohn
    Felix Mendelssohn can sıkacak kadar her konuda başarılı olan bir adamdı. Bestekarlığı dışında iyi bir yazardı ve eğlencesine çizip boyayarak çizgi filmler yapmıştır. Mendelssohn’un arkadaşı Attwood bir taksinin arka koltuğunda Yaz Gecesi Rüyası uvertürünü kaybetti. Yerinde başkası yazdığı tek kopyanın kaybolması karışında çılgına dönebilirdi. Mendelssohn oturup aklındaki notaları yeniden kağıda döktü.

    10-Kalbi Pariste olan Frederic Chopin.
    Mozart gibi 6 yaşında piyano eğitimine başlayan süper yetenek Polonya’nın küçük bir köyünde doğdu. Dehası ortaya çıkıp şöhret kazandıktan sonra Fransa’ya yerleşti ve maddi olarak sıkıntısız, rahat bir hayat yaşadı. Buraya kadar normal giden hikaye 39 yaşında veremden ölmesiyle dramatik bir son ile bitti. Ama ilginç olan cenazesinde kendi bestelediği ve hepimiz ‘aaa evet, oymuş’ demesine sebep olan cenaze marşının çalınmasını istememesidir.Tarihin en büyük piyanistlerinden biri olan Chopin sağken çok az konser verdi ve özellikle salonun yakın çevresini tercih eden bir piyanistti. Chopin fiziksel olarak çelimsizdi ve en iyi çalışında bile hiçbir zaman salondan sesler yükselmedi. Sonlara doğru bir fısıltı olurdu. Yaşamının başında, büyük salonlarda asla çalmaması gerektiğini öğrendi ve Paris’te halkın önüne son çıkışı yirmi altı yaşındayken, 26 Nisan 1835’te gerçekleşti Geri kalan ömrü boyunca -1849’da öldü- yalnızca üç resital daha verdi ve onlar da, piyano imalatçısı Pleyel’in salonunda, sayıları 300’ü aşmayan özenle seçilmiş bir dinleyici topluluğuna verilen yarı-özel resitallerdi.

    11-TCHAİKOVSKY
    Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel ve Fındıkkıran gibi bale müziklerinin bestecisi olarak ünlü olan Tchaikovsky’nin hayatı da diğerleri gibi çok inişli çıkışlı oldu. Duygusal ve sırlarla dolu olduğu bilinen besteci çok fazla takdir görmesine rağmen hiçbir zaman kişisel mutluluğu yakalayamadı. Bu durum gizemli bir ölümle son buldu. Şöyle ki, bazıları kolera salgınına bağlı olarak hayatını kaybettiğini söyler. Bazı müzik tarihçileri de bu naif insanın intihar ederek hayatına son verdiğini iddia ederler.

    12-PAGANİNİ
    Keman virtüözü Paganini’nin etkileyici kişiliğini şöyle açıklayabiliriz. Yukarıda saydığımız hiçbir deha onun gibi sahnede keman kırmadı. Sadece tek teli kalmasına rağmen konseri tamamladı. Kumar tutkusu yüzünden kendine ait bir kumarhane açtı. Tutuklandı hapis yattı. Ayrıca üstün yeteneği nedeniyle ruhunu şeytana sattığı söylendi. Daha ne olsun.

    13-Robert Schumann
    Schumann ilk ciddi müzik dersini on sekiz yaşında aldı. Ama profesyonel bir piyanist olarak meslek yaşamı, başlamadan bitti. Kısa yoldan parmak reflekslerini hızlandırmaya çalışan aceleci Schumann, bir parmağına kalıcı hasar veren bir zımbırtı icat etti. Kazadan ötürü çok üzülmemiş gibi görünüyor. Geleceğinin bestecilikte olduğunu zaten biliyor olmalı.
    Kulağına devamlı müzik sesleri geliyormuş, o kadar ki artık kendi müziklerinin tempini bile tutturamıyormuş, bu yüzden kendini köprüden suya atmış, kurtarılınca iki yıl akıl hastanesinde yatmış ve orada vefat etmiş..

    14-George Frideric Handel
    Handel dindardı ama bağnaz değildi; Hawkins’e Kitabı Mukaddes’i bestelemekten keyif alacağını söylemiş. Muazzam bir oburdu; Joseph Goupy’nin ünlü karikatürü, onu, etrafı yiyecekle çevrili bir şarap fıçısının başında oturmuş domuz suratlı biri olarak gösterir. (Handel, Groupy’yi vasiyetnamesinden bu yüzden çıkarmış gibi görünüyor.) Yüksek sosyetede rahatça dolaşıyordu. Sanat için sanat yapan müzisyenlerden değildi. Eğlenceye kolay ikna olabiliyordu.
  • Modern Türk mizahının büyük ustası Aziz Nesin hemen her ay, hatta her hafta bir kitabının yayımlanması dolayısı ile kendisine takılan bir hayranının adına imzaladığı “Bir Sürgünün Hatıraları” adlı yirminci kitabına el yazısıyla şöyle bir not koymuş: “Şimdiye kadar çıkardığım yirmi kitaptan altıbinbeşyüz lira kazandım. Bilginize sunulur.” Hayranının bu acı bilanço karşısında söyleyecek söz bulamadığını ilave etmeye lüzum yok tabii. Bütün bir ömür, muazzam bir kabiliyet ve yıllar boyunca dökülen göz nuru ve birbirinden güzel yirmi şaheser karşılığında altıbinbeşyüz lira... Bu, günümüzde fikir eserlerine, sanat eserlerine verilen değerin hazin bilançosudur, başka şeyin değil.
    “Bir Sürgünün Hatıraları”na yazdığı önsözde Aziz Nesin mizah anlayışını, daha doğrusu dünya görüşünü şöyle ifade etmiş: “Üzerinde yaşayanların hepsinin güldükleri, gülüştükleri bir dünyaya içimde sonsuz bir özlem var. Ömrümü kendi gücümle böyle bir işe harcamaktan sevinç duyuyorum.”
    Evet, ömrünü böylesine bir ideal için harcayan bir insanın mükâfatı, cemiyetimizde yirmi kitaba altıbinbeşyüz lira ödemekten ileri gidemiyor. Hazin, hazin olduğu kadar da gülünç bir durum. Ama Aziz Nesin öylesine bir yazar ki kendisine reva görülen bütün haksızlıklara, bütün eza ve cefalara rağmen o, bu haksızlıklardan, eza ve cefalardan dahi gene bu cemiyet için gülünecek bir şeyler yaratmasını, bir şeyler çıkarmasını bilecek şekilde hareket ediyor. İki sene üst üste İtalya’da yapılan milletlerarası bir müsabakada Dünya mizah hikâyeler birinciliğini kazanarak, Dünya sanat çevrelerinde bir türlü duyulmayan Türk adını hem de şan ve şerefle duyuran Aziz Nesin, son kitabında bundan yıllarca önce başından geçen bir sürgün hadisesinin şarap gibi durdukça kıymet kazanan hatıralarını dile getirmiş. Bunları okuyan, ister istemez bir karamsarlığa kapılıyor. Hem de gülerken, hiç değilse tebessüm ederken, beyin kendi kendine acayip bir faaliyet gösterip gülümsemeye, kahkahaya rağmen şuur altında bir acının, bir bedbinliğin yerleşmesine sebep oluyor. Bu hatıraları okurken insanları biraz daha iyi tanıyorsunuz. Dünya hakkında biraz daha iyi not verebiliyorsunuz. Cemiyetin hükümlerindeki korkunçluğu biraz daha açık ve berrak görebiliyorsunuz. Aziz Nesin bunu becerebilmiş bir yazar olarak ne kadar gurur duysa yeridir.

    Akis
  • 152 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Nietzsche 1872 yılında Basel’deyken Richard Wagner ile olan yakınlığı ve Yunan felsefesine olan ilgisi sebebiyle İlk eserine Trajedi’nin kökenini araştırmakla başladı. Tanrısız bir hayatın olduğuna inanmaya başlayan Nietzshce, bu boşluğun dolabilmesinin ancak sanatla olacağına inanıyordu. Bu arada Trajedi ya da Tragedya kişilere korku, heyecan ve acındırma telkinleriyle ders vermek amacı güden en eski tiyatro çeşididir. Nazım halinde yazılması ve degişmez kaidelere bağlı olması sebebiyle öbür tiyatro çeşitlerinden kolayca ayrılır.

    https://open.spotify.com/...ADllxrQ3KgvzdieR9iKg

    Kitabın büyük bölümünü Wagner dinleyerek okumak da ayrı bir haz'ın parçası olacaktır. Ayrıca kitabı okurken bilgilerin havada kalmaması açısından gereğinden fazla ek kaynağa başvurduğumu belirtmekte fayda var.

    Kitabın konusu; Nietzsche Tregedya’nın kökeninde sanatı oluşmasından ve iki Yunan Tanrısı’ndan söz ediyor. Biri Apollon diğeri Dionysos. Sanatın kökeni bu şekilde sırasıyla Akıl Tanrısı ve Şarap tanrısı şeklinde ikiye ayrılıyor. Apollon’a göre insanların akıl yoluyla ulaşabilecekleri, bir temsile dayanan ve bir ölçütü olan sanatları (resim, yontma vs.) kapsar. Dionysos ise insanın doğa ile olan ilişkisinden doğan sanat tarzıdır. Burada insan ruhunun vahşiliğini, yaratıcılığını adeta dışa vurumunu aktarır. Kısaca; insanın iç dünyasının yüceltilmesine dayanan “Apollon” görüşü ile doğa yasalarını çiğneyen, sezgilere dayanan “Dionysos” görüşünün çatışmasından sanatı ve Tragedya’nın doğuşunu anlatır. Buradan sonra bu çatışmayı imge ve kavram arasında irdeleyerek de ilerleyen felsefe hayatındaki görüşlerinin odağını da yansıtmış olur.

    Ayrıca Nietzsche bilimin durmaksızın ilerlemesi yüzünden mitosun ölümüne de ayrı bir eleştiri getirir. Alman felsefesi, Alman Müziği ve Yunan Mitolojisi de Nietzsche’nin eleştiri filtrelerinden geçer.

    Benim için okuması çok kolay olmayan ama yeni merak kapılarını aralayan bir eser oldu. Bu bakımdan Nietzsche’nin sanata bakışı, sanat eleştirisi ve teorilerini kendim için son derece faydalı buldum.
  • Bir suyun üzerinde yürürken elinde yanan mumla gördüm onu, üzerinde gri belki füme bir paltoyla, özenle taranmış sağa yatırılmış saçları vardı. Gidip gelişi, bir duvardan öteki hududa, beni inanılmaz etkilemişti. Ateşi muhafaza edişi, bundaki sabrı, azmi. Basit, belki sıkıcı görünüyordu bilmiyorum ancak beni belki de çok ihtiyacım olan bir dönemde karşıma çıkışıyla etkilemişti, Andrei Gorthchakoff. Belki Tarkovsky, belki de Domenico. Bilmiyorum seçemiyorum işte, ancak hepsi birden iyi gelmişti. Salt bir birey değil, yalıtılmış bireysellik de iyi gelmişti bunun yanında.

    Tarkovsky’yi biraz araştırdığımda bu filmi çekimi esnasında İtalya’ya sürgün edildiğini öğrendim. Burada bilinçli bir benzerlik duygusunu yaşadım ve Andrei’de Tarkovsky’yi izlemeye başladım, nihayetinde her eser biraz sahibinden izler taşırdı. İzler taşımak ne kelime, belki de bu film onun otobiyografik sinemasıydı. Kitap okurken karakterleri hayatımdan insanlara, izlediğim filmlerden oyunculara benzetmeyi severim, yani böylesi daha içime sinen bir şey olur. İnce Memed’i okurken de bildiğim birini düşünerek, İnce Memed’de onu okurum. Bir insan okur olurum o sıra, İnce Memed’le birlikte, İnce Memed’den ziyade. Film izlerken de beklediğim şey bir kitap okumaktır. Bu iki öğe iç içe girmezse hep eksik kalır. Kullanılan materyallerin amacını, bir çağrışımını beklerim, filmi unutacaksam da o metaforu unutmak istemem… Nostalghia’da bu vardı, edebiyat vardı; roman vardı bilhassa. Belki de romandan çok daha fazlası vardı.

    Bir kiliseye tercüman olan kadın gelir, Eugenia bir çevirmendir, bu sırada bir kadının Meryem Ana’dan çocuk istediğini görürüz. Kadının üzerinde dantelli bir hırka vardır, bol kısa kolları olan. Çocuk isteyen kadın yapışkanlı bir fermuarı açar; içinden cıvıldayan serçeler çıkar, belki de türü başkadır ve verdiği mesaj da, ardından sürgün edilen tarih uzmanı Andrei bir gün sisli bir arazide görünür. Bir müddet görüntü buralarda dolanıyor, alabildiğine yeşil bir arazi; koyu yeşil. İşte ben bu görüntüyü izlerken kafamda Yaşar Kemal burayı tasvir etti, inanın bunu yapmam olanaksız. Ben yalnızca bir Yaşar Kemalseverim, asla onu taklide bile giremem. Andrei bir su birikintisinin önündedir ayakkabılarından başlar görünmeye, dantel kumaşın çamura bulandığı o yerde omzuna bembeyaz bir kuş tüyü gelir; belki de çocuk isteyen kadının uçurduğu kuşlardandır; bilinmez. –Beyaz bir kuş görmüş olmasam da başka yerlerde çocuk dileyen ve beyaz bembeyaz güvercinler uçuran duacılardandır belki de-
    Andrei ve Eugenia bir aradadırlar. Eugenia şiir okur, bir çeviri şiir. Çeviri şiir üzerine söyledikleri takdire şayandı; şiirin tercüme edilemeyecek bir sanat olduğundan söz ediyordu. Öyle, öyle, öyle içten katıldım ki. Buna sözcükler yetmez. Hem zaten duygulardan kelimelere de bir çeviri vardır; duyguları ifade etmeye; duyguları çevirmeye kelimeler yetmez; duygu sanatını bozar bu yaptığım. Kelimelerin yetersizliği, anlaşılamamak üzerine öyle güzel bir vurgudur ki bu sahne benim için sanıyorum bunu beş kere üst üste izledim. Ara sıra açıp izler, aynı derdi, aynı sıkıntıyı yaşayan ve yalnız olan, o bireyselliğin anlatılamaz ve anlaşılamaz sancısını bir başkasıyla ama hiç başkası olmadan, tam manasıyla kendimiz kalarak, bir yandan da paydaş olarak izlerim.

    Domenico’yla konuşmak isteyen Andrei, bir kapıdan girer, bir kapıdan bambaşka bir dünyaya; bambaşka bir doğaya açılan bir yol bulur. –Ne inanılmaz bir görüntü şöleni!- Domenico ona seslenir ve bir dilim ekmekle şarap ikram eder. Bu şarabı ve ekmeği nerden bulur bilinmez, ancak kendisi de bir dilim ekmek yer; ekmeği ısırırken aynaya bakar; yavaş yavaş çiğnerken uzun uzun kendisine bakar. Hemen arkasında Andrei vardır, aynı odadalardır.
    Farklı bir zamanda, bir başka gün Andrei çok tenha bir sokaktadır, kapısı aynalı bir dolap vardır burada. Aynaya bakınca önce birkaç saniye kendisini görür ardından Domenico’yu. Domenico’yu görür görmez, aynadan çekilir. İşte burada anlarız ki aynı kişileri farklı formlarda izliyoruz. Domenico da odur, Eugenia da, bırakıp geldiği karısı ve belki çocukları da. Yaşlı kadın da. Hatta müzisyen olan Povel Sosnovsky de. Hepsi kendisidir; hepsi Bir’den çıkmış parçalardır.

    İşte anlattığı temayı karakterlerinde kendimce anlamlandırdığım Bir meselesi, Nostalghia’da kendisine geniş bir çizgi çiziyor;

    Andrei, Domenico’nun evindedir ve suların yükselmiş olduğu bu odalardan çıkmak üzereyken duvarda bir yazı bütün izleyicilerin gözüne sokulur; 1+1=1 İşte bu argümanı desteleyen bir cümle daha kurar bize Tarkovsky; “Bir damla, bir damla daha iki damla etmez, daha büyük bir damla eder.” Hepimiz Bir’den çıkan Bir’icikleriz, bir parçayız birbirinden türeyen. Nazım Hikmet’in 1+1=1 şiirini açıp okumalık bir sahnedir burası.

    Filmde net manada gördüğüm su,sis, ateş, kağıt, şiir, İtalyan mimarisi Andrei’nin bir odada; dizine kadar suyun olduğu o yerde sigara içtikten sonra şiir kitabını yakışıyla anlam bulur. Dumanında sis, dumanının kaynağında ateş ve o dumanın az ötesinde su vardır. Bütün bunlar İtalyan mimarisi bir yapının içinde geçer. Kitap zaten; kağıttan ve şiirden müteşekkildir.

    Filmin ismiyle ilgili olarak ise Tarkovsky, yetersiz, diyor. Nostalghia yetersiz bir isim. Nostalghia kelimesine baktığımızda “nostos” ve “algos” kelimelerinden oluştuğunu görüyoruz. Nostos, geçmişe dönme; algos ise acı manasını taşıyor. “Geçmişe dönmenin acısı.” Tarkovsky bu ismin yetersiz olduğunu düşünüyor, banaysa oldukça etkileyici gelen film ve isim arasındaki bağlantı oldukça kararlı duruyor. Tarkovsky’e de hak vermeden edemiyorum, kelimeler, asla tam manasıyla bizi anlatmaya yetmezler, bütün kelimeler yetersizdir, bütün görüntüler yetersizdir, bizi anlatmakta ve anlaşılmakta.