• İçkiye benzer bir şey var bu havalarda
    Kötü ediyor insanı, kötü...
    Hele bir hasretlik oldu mu serde;
    Sevdiğin başka yerde, Sen başka yerde.
    Dertli ediyor insanı, dertli.
    İçkiye benzer bir şey var bu havalarda,
    Sarhoş ediyor insanı, sarhoş.
  • Günümüzde zamanlar birbirinin aynı. Saplantılı bir zaman hastalığı bize zamanın bitmediğini, hiç zaman kalmadığını, acele etmemiz gerektiğini telkin ediyor. Büyüğün küçüğü yendiği bir dünyadan, hızlının yasası yuttuğu bir dünyaya doğru gidiyoruz. Artık hepimiz hız tarikatının müritleriyiz, Sabbah'ın fedaileri gibiyiz. Ancak bizim başımızı döndüren, bizi sarhoş eden hızın ta kendisi. Suikast ettiğimiz de kendi hayatlarımız.
  • "Dünya sarhoş ediyor insanı evlat. Dünyanın bilinmezliği sarhoş ediyor."
    Paul Auster
    Sayfa 137 - Can Yayınları
  • Herkesin içkisi kendine. Var olmak beni yeterince sarhoş ediyor.
  • AY,DENİZ VE AŞK....

    Her aşk hikâyesi gibi, her şey, mâşukun cemalinin âşığa görünmesiyle başladı. Ay hilâl oldu; peçesini aralayıp gül cemalinden kaş inceliğinde bir parçayı denize gösterdi. Deniz, bu hilâl kaşa vuruldu ve âşık oldu ay’a.
    Yer durdu, gök durdu, hayat durdu, yıldızlar durdu, evren durdu o ânda. Zaman dondu, ân sonsuzluğa açılan bir pencere oldu. Âşık deniz, ilk kez gerçekten varolduğunu ve varlıkları ilk kez gerçekten gördüğünü sandı.
    Sonra birden her şey yeniden dönmeye başladı. Dünya daha hızlı dönüyor, yıldızlar daha ışıltılı parlıyordu. Hayat daha canlı, evren daha anlamlıydı.
    Aşk boya oldu, âşık denizin yüzünü yaldızladı. Şarap oldu, bir damlasıyla denizi sarhoşluğun en derinine garketti, onu mest etti. Varlığın anlamı oldu, deniz onunla varolduğunu hissetti. Kimse denizi o kadar mutlu ve sarhoş görmedi o güne kadar.
    Âşığın hem gönlündeki, hem gözündeki perdeler kalkmış gibiydi. Baktı, baktı, baktı, bakmaya kıyamadı. Ay yüzlü, hilâl kaşlı mâşukunun cemaline doyamadı. Gündüze düşman, geceye dost oldu. Gündüz ayrılık, gece temâşâ vaktiydi. Gündüz hüzün, gece yakınlık ve meşk demekti.
    Ne çare ki, nâzenin ay uzaklarda, erişemeyeceği yükseklerdeydi. O zaman aşk acz olup yüreğini dağladı; firak fakr olup ruhunu yaktı.
    Ve her âşık gibi yalvarıp dil dökmeye başladı deniz. Dalgalandı, çırpındı. Dalgaları, çırpınışları ay’a yalvarma; ay’da tecellî eden cemalin Sahibine yakarış oldu.
    Uyanık kalb sahipleri gece uyanıp el açarken, o gündüz yalvardı kalbinin Sahibine:
    “Ey cümle güzelliklerin âyet olduğu Sonsuz Güzel, ey cümle kalplerin bağlandığı yegâne Merci, duy sesimi!”
    “Bilirim, sevme Senden, sevilme Senden. Bilirim, gerçekte seven de Sensin, sevilen de Sen.”
    “Ey kalbleri rahmet ve kudretinin iki parmağı arasında tutan, gör halimi!”
    “Öyle bir aşka düştüm ki ya Rabbi. Sadece onu görüyor, sadece onu dinliyor, sadece onu yaşıyorum. Vuslat ver ey Kalbimin Sahibi. Sen ki kimsesizlerin Sahibisin, Sen ki düşkünlerin Yardımcısısın, derdime derman ol!”
    Her geçen gece, duâsının cevabını mâşukunun gül yüzünde buldu. Her nazlı mâşuk gibi ay, bir kereden değil, yavaş yavaş, gün be gün, araladı peçesini. Her cemal mertebesinde, varoluşun bir sırrını keşfetti âşık. Sevgilisinin peçesinin her aralanışında sarhoşluğa biraz daha gömüldü.
    Âşık hem memnundu, ama hem de sabırsız. Gündüzler geçmek bilmedi, geceler kısa geldi. Sevgilisi, o doyamadan elveda deyip kaçtı.
    Ve bir gün dolunay oldu mâşuk. Kendisine emanet edilen cemalin bütün nurunu saldı âşığının gözünün önüne. Ay gökte tek iken, âşığı denizin her kabarcığında tecellî etti, sonsuz oldu. Deniz her zerresiyle aya ayna oldu. Zerreler birleşti, yakamoz oldu. Yakamoz âşıkların gözlerine, oradan da yüreklerine güzellik oldu. Yakamoz, deniz ile ay’ın aşkının en derin sırrıydı. Ve bu sırrı ancak âşıklar hissedebilirdi.
    Deniz, aşkla kendinden geçti. Cezbeye kapıldı. Meczub oldu. Kabardı, kabardı, kabardı. Bentleri yıktı, sınırlarını aştı, mâşukuna koştu.
    Ama heyhat! Aralarındaki mesafe ne yürüyerek, ne de koşularak aşılası değildi.
    Ay, mâşukunun coşkusuna nazlı bir küskünlükle cevap verdi. Hem kavuşulmak, ama hem de sonsuz uzakta kalmak istercesine, adım adım yüzünü gizlemeye başladı yeniden. Her gece peçesini biraz daha örttü cemalinin üzerine.
    Âşık duruldu. Bu defa ayın da ayna olduğunu hissederek duruldu. Anladı ki, ay’ı ay yapan, üzerinde yansıyandı. Kendisi ay aynasında yansıyana âşıktı. Ay aynası kırılabilirdi. Ama o hiç bitmeyen bir güzellik istiyordu kalbini bağlayacak. Anladı ki, kalbindeki sonsuz aşkın adresi ancak sonsuz bir Güzeller Güzeli olabilirdi, kırılası aynalar değil.
    Hüzünsüz bir hüsn bulmuştu artık. Ay’a aşkı bir köprü olmuştu sonsuz hüsn sahibi Hakikî Mâşuk’a varmak için.
    Ve Rabbine bu defa şöyle niyaz etti:
    “İbrahim gibi sesleniyorum sana ey Güzeller Güzeli. Kalbim sonlu olana razı değil; ruhum batıp gidenlere bağlanası değil. Meğer Seni istermişim, Seni söylermişim… Beni cemalinden mahrum etme, beni aşkından azad etme!”
    Birkaç gün sonra, deniz ile ay’ın aşk hikâyesi yeniden başladı. Görünüşte her şey benzerdi, ama âşık deniz biliyordu ki, hikâyelerini yazan bir Başkasıydı. Bu öyküyü yazan, bütün aşkların gerçek adresi ve yüreklere aşkları cemal kalemiyle yazan gerçek Mâşuk’tan başkası değildi…
    Evet, en hasretli, en nuranî, en güzel aşklardan birisi ay ile deniz’in her ay, her gün ve her dem yaşadığı...
    Deniz ve ay, bir kabarıp bir durulmanın, bir küsüp bir barışmanın, gelemeyişin ve gidemeyişin, gelişin ve gidişin, gelgitin; sonsuz uzaklığın, sonsuz ayrılığın, ama aynı zamanda sonsuz yakınlığın, bir olup nur saçmanın, sevenlerin birbirine ayna olmasının, bir olup gerçek aşka mazhar olmanın simgesi olarak aşklarını dalga diliyle, nur diliyle anlatmaya devam ediyor...
  • “Herkesin içkisi kendine. Var olmak beni yeterince sarhoş ediyor.”
  • 92 syf.
    Kambur, gazetede ilanını gördüğü cenazeye gidecektir o gün. Vakit gelene kadar sokaklarda gezer, bize anılarını, kendi felsefesini anlatır. Gideceği cenaze acaba kendi cenazesi midir, katili olduğu kişinin mi?



    “Akıl ideale varamayınca, hicve varıyor” diyen Şule Gürbüz’ün, şiirsel bir bilinç akımı ile yazdığı, metne kara mizahı sızdıran keskin zekası sayesinde şu tarif edilemeyen romanlardan biri Kambur. Bir hilkat garibesi delinin günlüğü, rüya defteri, intihar notu, cinayet ihbarı. Ya da anlatıcı kambur bile değil, kamburu gerçek değil, onun yalanlarını okuyoruz ve kandırılıyoruz. Yoksa sanrıları ve sayıklamaları arasında arada bir tesadüfi doğrulara denk gelen bir idiot savant mı bu karakter? Ama biz akıllılar hak veriyoruz ona, kendi görünmez kamburlarımızı sıvazlayarak. Kesin olan tek şey var. Yaşamın anlamsızlığının fark edilmesi sonucu gelen berraklık, deliliğe çok yakın.



    Kambur yabanıl, algıları açık, içgüdüsel bir varlık. Güvenilmez ve ürkütücü. Sırtımıza binmiş, bizimle yürüyen karanlık yolcu. Şiddeti hayal ediyor, kendi güçsüzlüğünün kanıtı olarak. Kırılma noktasını çoktan ardında bırakmış, öncesiz bir karakter Kambur. Bilinmeyenleri var hikayesinin, anlatılmayanları. Yazarın anlatmayı seçtiği sahnelerde yaşıyor ve bu bulmaca parçalarına benzeyen sahneler bir araya gelip kırık aynadaki surete benzeyen kübist bir portre oluşturuyor. Paramparça bir bütün. “-Sen kişi misin? - Galiba. - Kaç kişisin? - Bilemiyorum, epey olmalı.”



    Bilinç akımıyla yazılmış bir metafor



    Bilinç akımının en güzel uygulaması olarak, birbirinden zamansal ve mekansal olarak ayrık olan olayları, ayık tesadüflerle bir araya getirilmiş sözcükler anlatıyor. Hesaplı bir rastgelelik. Sarhoş bir farkındalık. Sylvia Plath’in Sırça Fanus’ta kullandığı şiirsel gerçekçiliğe benzer bir dil. Zaten Kambur karakterinin pranga gibi ağırlığını hissettiği kambur ve Plath’ın romanınıdaki Esther’in içine hapsolduğunu hissettiği sırça fanus benzer imgeler. Esther’in hikayesi “Derin bir soluk alıp kalbimin eski böbürlenişine kulak verdim. Va-rım. Varım. Va-rım” diye biterken; Kambur’un hikayesi “Şu kontrbası bıçaklama zamanım geldi artık… Ölü var, var, var, var!” diye bitiyor.



    Nihilist bir bakış açısından çok, yaşamın anlamsızlığını kabullendikten sonraki olasılıkları sorgulayan kocaman bir metafor Kambur. Her iyi metafor gibi, kitabın dilini yalınlaştırıyor. Şule Gürbüz’ün, söylemek istediğini, laf kalabalığının içine saklamayan, cesur bir anlatımı var. Ancak bu, meramını doğrudan anlatıyor demek değil. "Metin her şeydir ve onun dışında hiçbir şey yoktur." diyen ve nihilist olmakla eleştirilen Derrida’yı şahit göstererek, azıcık kafa çalıştırmasını isteyecek okurdan. Metnine Derrida gibi dekonstrüktif bir biçimde yaklaşmamız ve metaforları çözümlememiz için muzip tuzaklar kuracak.



    Kitapta, üslubun bir parçası olacak şekilde beyaz alan kullanılmış. Sözcükler özenle yerleştirilmiş sayfalara. Cümleler, önceden hesaplanmış bir yerde bölünüyor ve diğer sayfaya geçiyor. Bazı sayfalar sadece iki satırlık tek bir cümle barındırıyor. Bu beyaz alanlar anlamın kayboluşunu, düşüncelerin arasındaki ilgisizliği, Kambur’un içinde hissettiği boşluğu, sessizliği, yalnızlığı anlatıyor. Etrafı boşlukla çerçevelenmiş cümleler daha etkili ama bir o kadar da havada asılı, yolunu şaşırmış gibi. Okur için ise soluklanacağı, durup okuduğunun anlamını düşüneceği, mola durakları. Bilinç akımı çok hızlandığında, sığınacak korunak. Müzikteki es gibi okuma ritmini kontrol ediyorlar. Örneğin bir sayfanın son cümlesi “…dönüp yürümeye başladığımda filmlerin finallerinde olduğu gibi, sırtımda sanki THE END yazacaktı” sayfayı çevirdiğimizde söyle devam ediyor: “Dönüp baktım, yazmıyordu. Yaşama devam etmek zorundaydım.” Sayfanın devamı boş.



    Defalarca okumalı



    Kambur, Şule Gürbüz’ün 1992’de yazdığı ilk romanı. Sadece koyu Şule Gürbüz hayranlarının bildiği, kimselerle paylaşamadıkları gizli, büyülü bir metindi. Büyü, paylaştıkça güçlenecek. Aslında bir kinaye olsa da, “Bu kitap bilmem kaçıncı sayfadaki o sarsakça cümleyi söyleyebilmek için yazılmıştır.” diyerek bir kurt düşürüyor okurun içine Gürbüz. Ara ki bulasın o cümleyi. Sizce hangisi?
    Defalarca okunmayı talep ediyor bu kitap. Nazik bir talep bu. Kitap kalın değil, uzun değil, ağır değil. Derin sadece. Yaşamınızın neresinde olduğunuza, hangi ruh halinde olduğunuza göre her okumada farklı yorumlayacaksınız. Kaç kere okursanız içinde o kadar farklı bilmece keşfedip yeni yanıtlar vereceksiniz. Nar gibi bir kitap. Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane.

    Aklınız sizi nereye götürdüyse orada kalın, ve Şule Gürbüz’ü o gittiğiniz yerden okuyun. Öylesi en zevklisi.