• KÖY ROMANLARI LİSTESİ:

    Ara ara eklemeler de yapmak üzere ilk liste 52 tane kitap içeriyor keyifli okumalar.

    1. Acı Tütün: Necati Cumalı
    2. Amerikan Sargısı: Fakir Baykurt
    3. Başka Olur Ağaların Düğünü: Kemal Bilbaşar
    4. Bereketli Topraklar Üzerinde: Orhan Kemal
    5. Bir Çift Öküz: Samim Kocagöz
    6. Bir Karış Toprak: Samim Kocagöz
    7. Bizim Köy: Mahmut Makal (Anı-Mektup-Roman-Gezi)
    8. Bozkırdaki Çekirdek: Kemal Tahir
    9. Büyük Mal: Kemal Tahir
    10. Can Şenliği: Abbas Sayar
    11. Cemo: Kemal Bilbaşar
    12. Çalıkuşu: Reşat Nuri Güntekin
    13. Çelo: Abbas Sayar
    14. Çıkrıklar Durunca. Sadri Ertem
    15. Damağası: Kemal Tahir
    16. Demirciler Çarşısı Cinayeti: Yaşar Kemal
    17. Dik Bayır: Abbas Sayar
    18. Efkâr Tepesi: Fakir Baykurt
    19. Ekilmemiş Topraklar: Orhan Hançerlioğlu
    20. Emmioğlu: Talip Apaydın
    21. Eskici ve Oğulları: Orhan Kemal
    22. Hanımın Çiftliği: Orhan Kemal
    23. Irazca’nın Dirliği: Fakir Baykurt
    24. İnce Memed: Yaşar Kemal
    25. Kan Davası: Reşat Nuri Güntekin
    26. Kanlı Derenin Kurtları: Dursun Akçam
    27. Kanlı Topraklar: Orhan Kemal
    28. Kaplumbağalar: Fakir Baykurt
    29. Karabibik: Nabizade Nazım
    30. Karanlık Dünya: Orhan Hançerlioğlu
    31. Keklik: Fakir Baykurt
    32. Kelleci Mehmet: Kemal Tahir
    33. Körduman: Kemal Tahir
    34. Köygöçüren: Fakir Baykurt
    35. Köylüler: Talip Apaydın
    36. Köyün Kamburu: Kemal Tahir
    37. Kuyucaklı Yusuf: Sabahattin Ali
    38. Küçük Paşa: Ebubekir Hazım Tepayran
    39. Memo: Kemal Bilbaşar
    40. Onuncu Köy: Fakir Baykurt
    41. Ortakçılar: Talip Apaydın
    42. Rahmet Yolları Kesti: Kemal Tahir
    43. Sağırdere: Kemal Tahir
    44. Sarduvan: Faik Baysal
    45. Sarı Traktör: Talip Apaydın
    46. Tırpan: Fakir Baykurt
    47. Tütün Yorgunu: Talip Apaydın
    48. Yaban: Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    49. Yarbükü: Talip Apaydın
    50. Yediçınar Yaylası: Kemal Tahir
    51. Yılanların Öcü: Fakir Baykurt
    52. Yılkı Atı: Abbas Sayar
  • Şileplerle ve güvertelerinde kuruması için çengellere asılmış köpekbalığı eti ya da kovalarca yılanbalığı olan balıkçı tekneleriyle dolu Mombasa Limanı karmakarışık ve olağanüstü bir yerdi. Sıcaktan kavrulan yay görünümündeki sahil, el arabalarıyla ve öküz sürüleriyle dolup taşıyordu. Alçak tepelerin yamaçlarında pembe ve sarı renkte tek katlı evler yükseliyor, evleri uçuk yeşil teneke çatıları mora çalan baobab ağaçlarının rengiyle zarif bir tezat oluşturuyordu...
    Paula Mclain
    Sayfa 245 - Remzi Kitabevi
  • O zamanlar dünya gerçekten de bir öküzün boynuzlarında durmaktaymış ve Karanfil Kız'ın bu aşırı gelişmiş iribaşa söyleyecek bir çift sözü varmış. Ama dur bak, en iyisi baştan başlayayım. Şimdi bu Karanfil Kız babasını fazla görememekten şikâyetçiymiş. Çünkü adamcağız haftanın her günü, hatta bazen haftasonları bile geç saatlere kadar çalışır, eve yorgun argın dönermiş. Bir akşam adam gelip de kızına, "Haydi seninle sinemaya gidelim. Baba kız, sadece ikimiz," deyince sevinçten havalara uçmuş Karanfil Kız. Ne ki, işte adam eve geç vakit gelebiliyor ya, ancak gece matinesine gidebilmişler.
    Sinema salonu da pek karanlıkmış, daha film başlamadan bir uyku basmış Karanfil Kız'ı. Usulca babasının kucağına tırmanmış, kafasını da boynuna gömmüş. Oh pek sıcak, pek rahatmış babasının kucağı da, bu şekilde filmi nasıl seyredecek? "Mesele değil," demiş babası. "Arka tarafta, yüksekte parlak bir ışık var, görüyor musun? İşte o ışık, makinistin odasındaki projeksiyon makinesinden geliyor. Perdeye vuran görüntü ilk önce o odanın camına yansır. Ha biraz küçüktür ama istersen, keyfini bozmadan filmi oradan da takip edebilirsin. "Karanfil Kız gözlerini dikkatle o ışığa dikmiş, bir süre sonra bir bakmış, aa hakikaten de o küçücük camda rengarenk, sihirli görüntüler uçuşuyor. Ancak hâlâ küçük bir sorun varmış. Film yabancı bir dildeymiş. Karanfil Kız bütün çocuklar gibi kedilerin, köpeklerin, aslanların, kaplanların, fillerin, öküzlerin ve hatta çiçek ve ağaçların dilini konuşabiliyor ancak filmde konuşulan bu dili
    bilmiyormuş. "O da mesele değil," demiş o gün her zamankinden daha pratik zekâlı görünen babası. "Sen filmi izle, konuşulanları ben sana çeviririm. "Sonra kızına iyice sarılmış ve başlamış anlatmaya: "Bütün çocuklar büyür; biri hariç..." Olmayan Ülke'de yaşayan ve büyümeyi reddeden bir haytayı konu alıyormuş film. Bu çocuk bir gün kaybettiği gölgesinin peşinde koşarken yaşıtı bir kızla tanışmış, sonrasında da birlikte maceradan maceraya koşmaya başlamışlar. Korsanlar, denizkızları, Kızılderililer, bir peri ve kocaman bir timsah... On numara bir hikâyeymiş yani. Ama işte neticede Karanfil Kız dediğin el kadar çocuk; vakit geçtikçe göz kapakları ağırlaşmaya başlamış. Bir noktada artık dayanamamış ve kendini, dağılan görüntülerin arasında beliren ve giderek büyüyen sarı ışığın kollarına bırakmış. Karanfil Kız huzur dolu uykusundan
    uyandığında başucunda annesini, kardeşini, dayısını, teyzesini, amcasını, halasını, anneannesini, babaannesini, haminnesini, sütannesini ve sivri zekâlı kuzenini görmüş. Babası hariç herkesi... "Babam nerede?" diye sorduğunda, ona adamın ortadan kaybolduğunu söylemişler. Olacak iş mi, koskoca adam buharlaşıp uçmuş mu yani? Ne ki hiç kimsenin adamın akıbetinden haberi yok gibiymiş. Çok üzülmüş, ağlamış küçük kız. Babasının niye öyle birdenbire kaybolup gittiğini anlayamıyormuş. Ama ümidini de kaybetmemiş. Her an, bir yerlerden çıkacak, kendisini kucaklayıverecek diye bekliyormuş. Kendince küçük oyunlar bile geliştirmiş bu konuda. Mesela istop mu oynanıyor, topu vargücüyle havaya fırlatırken, "Baba," diye bağırıyor, yere indiğinde bir mucize eseri topu babasının ellerinde göreceğini kuruyormuş. Ya da saklambaç oynarken, herkesi tek tek bulup sobeledikten sonra bıkıp usanmadan en
    olmadık kıyılar köşeleri aramaya devam ediyor, arkadaşları bu durumdan sıkılıp eve dönünce de, "Ortaya çık babaaa, kurtsun!" diye bağırıyormuş. Ama babasından ne bir ses geliyormuş ne bir nefes. Söylemiş miydim, bu Karanfil Kız'ın sivri zekâlı bir kuzeni varmış? Bu oğlan kızın durumuna çok üzülmekteymiş çünkü içten içe ona âşıkmış. Bir gün dayanamayıp Karanfil Kız'a, "Ben," demiş, "babana ne olduğunu biliyorum." Gözleri büyümüş Karanfil Kız'ın. Yapışmış yakasına kuzeninin, "Söyle," demiş, "nerde babam?" - "Babanı öküz yuttu," diye cevap vermiş oğlan. Karanfil Kız şüpheyle bakmış ona. "Hangi öküz?" - "Hangisi olacak? Tabii ki, boynuzlarında dünyayı taşıyan," demiş sivri zekâlı kuzen. "Ayrıca onu nasıl bulabileceğini de biliyorum," diye eklemiş sonra da. Böylece kızı elinden tutup bir ormana götürmüş. Kocaman ağaçlar ve yabani
    otlarla çevrili patikalarda yürümüş yürümüşler ve nihayet küçük bir derenin başına varmışlar "Otur şuraya," demiş oğlan. "Öküz burada mı?" diye sormuş Karanfil Kız çimenlerin üstüne çökerek. Oğlan yerden bir şey kopartıp yanına gelmiş, elindekini kıza uzatmış. "Burada." - "Bu bir mantar," demiş Karanfil Kız. "Öküz değil." - "Öküz mantarın içinde," diye cevaplamış oğlan. "Bu hayatımda duyduğum en saçma şey," demiş kız küçümseyici bir tavırla. "Ne yani," diye çıkışmış kuzen, "öküzün dünyayı taşıdığına inanıyorsun da bir mantarın içinde olduğuna mı inanmıyorsun? Amma da aptalmışsın!" Oğlanlar sevdikleri kızlara böyle şeyler söyler ki, gerçek duyguları anlaşılmasın. Her neyse, onun bu sözleri Karanfil Kız'ı ne kadar etkilemiş bilinmez ama başka çaresi olmadığından mantarı alıp dişlemiş ve başlamış beklemeye. Ağaç dallarının rüzgârda sağa sola
    sallanışına, kuşların uçuşuna, derenin akışına bakmış uzun uzun. Derken ağaçlardan birinin haddinden fazla düz olduğunu, bir kuşun havada tuhaf bir kavis çizdiğini ve derenin az öncekinin tersi yönünde aktığını fark etmiş. Ayağa kalkıp suyun yeni akış yönünde, derenin kenarında ilerlemeye başlamış. Bir ara arkasını dönünce, kuzeninin gülümseyerek kendisine el salladığını görmüş, o da ona aynı şekilde karşılık verip yoluna devam etmiş. Dere bir noktada, küçük bir şelaleye dönüşüp tepe aşağı dökülmekteymiş. Karanfil Kız büyük bir dikkatle suyun büküldüğü noktaya yaklaşmış ve derin bir nefes alıp kafasını aşağı uzatmış. Öküzü işte o anda görmüş. Koca boynuzlarının üzerine yerleştirdiği yerküreyle arasında sadece birkaç metrelik mesafe varmış. Dilini çıkartmış, güç bela boynuzlarından sızan şelale suyunu içmeye çalışmaktaymış. "Hey sen,
    bana bak çabuk!" diye bağırmış Karanfil Kız. Sevimsiz bir homurtuyla karşılık vermiş ona öküz. "Sen de kimsin? Bu ne yaygara!" - "Demek dünyayı tutan öküz sensin," demiş kız. "Teknik olarak o da beni tutuyor tabii," diye cevaplamış öküz. "Çok enteresan," demiş küçük kız. "Ama niyetim felsefe tartışmak değil. Buraya babama ne olduğunu öğrenmeye geldim." Öküz kıçına konan sinekleri kovmak için kuyruğunu sallamakla yetinmiş. "Duydun mu beni sen!" diye çıkışmış kız. "Duydum da," demiş öküz. "Seninle ilgilenmeden önce bana küçük bir iyilik yapman gerekiyor." - "Neymiş o?" - "Çok fena susadım," demiş öküz. "Şu dünyayı birkaç dakikalığına tutarsan ben de şu şelalenin suyundan kana kana içebilirim." - "Nasıl olacak ki o iş?" diye sormuş Karanfil Kız. "Koca dünyayı ben nasıl taşıyacağım?" Öküz bu soruyu bekliyor gibiymiş zaten. "Amuda kalkmayı biliyorsun, değil mi ?" "Çocuk oyuncağı," diyerek ellerinin üstünde havaya dikilmiş Karanfil Kız.
    "Ama akıllım, 'teknik olarak' ben dünyayı değil dünya beni taşıyor şu anda. Çünkü yerçekimi kanunu diye bir şey var..." "Sen orasını merak etme," demiş öküz saklayamadığı bir heyecanla. "Sana biraz alışsın hele. Şimdi anlat bakalım hikâyeni." Böylece Karanfil Kız amuda kalkmış bir halde, babasıyla sinemaya gittiği gece olanları anlatmış öküze. Hikâyesini bitirdikten sonra, "Ee," demiş. "Şimdi söyle bakalım, ne oldu babama?" Derin bir soluk almış öküz. "Şu kıçıma konan sinekleri görüyor musun?" - "Ne alakası var şimdi ya!" demiş sinirle Karanfil Kız. "O sinekler beni çok kaşındırır," diye devam etmiş öküz. "Bazen kuyruğumu sallamak yetmez, ellerim de yok ki şöyle hatır hatır kaşınayım, ister istemez olduğum yerde kıpraşırım. Böyle durumlarda dünyada sarsıntılar meydana gelir..." - "Lütfen bir an önce ne söyleyeceksen söyler misin?" diye araya
    girmiş Karanfil Kız. "Böyle durmak giderek zorlaşıyor. Hem sen su içmeyecek miydin?" - "Dünyayı hemen bırakmak istemiyorum," demiş öküz. "Sana biraz alışsın hele. "Karanfil Kız kaşlarını çatmış. "Aklından şüphem var öküz, ama bitir bakalım hikâyeni." - "Evet," demiş öküz. "Dediğim gibi ben kıpırdayınca yeryüzünde bazı değişiklikler olur. Toprak çatlar, kayalar devrilir ve bazen de insanların yaptığı binalar çöker." "Deprem dediğimiz olay; biliyorum," diye girmiş araya Karanfil Kız sabırsızca. Başıyla onaylamış öküz. "Bu çöken binaların altında kalan insanlar için durum hiç de iyi olmaz. Ölenler ölür, yaralananlar bazen günlerce yardım gelmesini beklerler, Böyle durumlarda büyükler, çocukları korkudan dehşete düşmesin diye ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Göçük altında kalmış bir baba örneğin, kızından bulundukları karanlık odanın bir sinema salonu olduğunu hayal etmesini ister. Onlarca metre uzaklıktaki
    ufacık bir çatlaktan sızan ışığın aslında bir projeksiyon makinesinden geldiğini, şimdi dikkatle o ışığa bakıp, anlatacağı hikâyeyi bir film gibi gözünün önünde canlandırmasını söyler. Küçük kız arada düşleriyle karışan bu filmi izlerken dışarıdakiler yavaş yavaş da olsa onlara yaklaşmaktadır; böylece çatlaktan sızan o ışık giderek genişler ve parlaklaşır. Nihayet biri uzanıp kızı, babasının kaskatı kollarından çekip alır. Hafıza acı anıları siler, geriye hiç büyümeyen bir çocuğun hikâyesi kalır." Karanfil Kız ve öküz bir süre hiç konuşmadan durmuşlar, Nihayet öküz, "Hazır mısın?" diye sormuş. Kız evet anlamında başını sallayınca çevik bir hareketle kendini şelalenin buz gibi sularının altına atmış. Susuzluğunu giderdikten sonra yeniden kıza dönmüş. "Pekâlâ," demiş. "Sanırım ikimiz de istediğimizi aldık. Dilersen dünyayı tekrar boynuzlarımın üstüne bırakabilirsin."
    Karanfil Kız yanaklarından yaşlar süzülürken gülümsemiş. "Sen gerçekten çok kurnaz bir hayvansın," demiş. "Biliyorsun ki, artık bunu yapamam." İşte o günden beri öküz çayırlarda hoplar zıplar ve inekleri kovalarken dünya da küçük bir kızın omuzları üzerinde dönermiş.
    Alper Canıgüz
    Sayfa 286 - April Yayıncılık
  • ''Toprak uyanırsa.''

    ''Bu memlekette de bir gün sabah olursa Haluk.''

    ''Köylümüz efendimiz tarlasında perişan
    Işçimiz kardeşimiz kavgasında perişan
    Anam bacımdır bahtı karasında perişan.''

    ''Senden utanıyorum senden
    Bir şey yapamadığım için
    Ağzı var dili yok sarı öküz.''

    Soru: Toprak uyanmadığı gibi, memlekette sabahda olmadı, kadını erkeği hep perişan ve sarı öküzde hala aç!!! Neden böyle?

    Otuz yıldır Almanya da yaşıyorum. Bu ülkenin ne güneşine ve ne de dağlarına hayranlık duyuyorum - afrikada da asyada da aynı güneş aynı dağlar var. Geldiğim ilk günden beri bu ülkenin intizamìna, düzenine ve insanlarının çalışkanlığına, disiplinine vede azmine hayranlık duyuyorum. Bu kıtanın yeşilliğine, kurumları ve kanunların işlerliğine vede sürekli her alanda yeni gelişmelere ve ilerlemelere(sadece arabalara ve ilaçlara bakmak yeter) ilk günkü gibi hayranlık duyarak, tam otuz yıldır tanıklık ediyorum. Ortadoğu hiçbir alanda ilerlemede öncülük edemediği gibi sürekli acı ve yoksulluk var!

    Neden böyle? Bunlarda insan bizlerde insaniz...?

    Onlarca, yüzlerce ve yüzbinlerce sayfa okuyan okurlaradır sorum - bizi yönetenler bu kadar çok okuyor olamazlar. Dolaysiyla önemlidir çok okuyan okurların yorumları, NEDEN BÖYLE???
  • SARI ÖKÜZ OLAYI...

    "Otlakların birinde bir öküz sürüsü yaşarmış.
    Çevredeki aslan sürüsünün de gözü öküzlerdeymiş.
    Ancak, öküzler saldırı anında bir araya geldiği zaman, aslanların yapacak bir şeyi kalmazmış.
    Bu yüzden küçük hayvanlarla beslenmek zorunda kalan aslanlar, iyi beslenememeye başlayınca bir çare düşünmüşler.
    Topal aslan yanına bir iki aslanı da alarak, beyaz bayrak çekmiş ve öküz sürüsüne yanaşmış."

    "SUÇ HEP O SARI ÖKÜZ'DE..."

    "Öküzlerin lideri Boz Öküz ve yanındakilere tatlı dille konuşmaya başlamış:

    'Saygıdeğer öküz efendiler.
    Bugün buraya sizden özür dilemeye geldik.
    Biliyorum bugüne kadar sizlere zarar verdik.
    Ama inanın ki, bunların hiçbirini isteyerek yapmadık.
    Bütün suç hep o Sarı Öküz'de.
    Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor.
    Biz de barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz.
    Sizle bir sorunumuz yok.
    Verin onu bize, siz kurtulun, yine barış içinde yaşayalım.'

    "Boz Öküz ve heyeti bu sözler üzerine aralarında tartışmış ve teklifi haklı bularak,
    Sarı Öküz'ü vermişler aslanlara.
    Bir tek Benekli Öküz karşı çıkmış, ama kimseye derdini anlatamamış."

    "AFERİN SİZİ KUTLARIZ!"

    "Bir süre sonra aslanlar yine aynı yöntemle gelip, bu kez Uzun Kuyruk'u istemişler:

    'Gördünüz mü ne kadar barış severiz.
    Sizi de kararınızdan dolayı kutlarız.
    Ancak, şu sizin Uzun Kuyruk var ya, kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor.
    Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz.
    Oysa sizler normal kuyruklusunuz.
    Verin onu bize, bu konuyu kapatıp, barış içinde yaşamaya devam edelim.'

    "Boz Öküz ve heyeti,
    Uzun Kuyruk'u teslim etmiş, yine Benekli Öküz karşı çıkmış.
    Uzun Kuyruk, aslanların pençesi altında can vermiş."

    "NEREDE KAYBETTİK BİZ BU SAVAŞI?"

    "Bu olay sürekli tekrarlanmış, her seferinde farklı bahanelerle.
    Sonunda öküzler zayıflamış, aslanlar küstahlaşmış.
    Artık, hiçbir bahane ileri sürmeden, doğrudan müdahale ederek,
    "Verin bize şunu, yoksa karışmayız" demeye başlamışlar.
    Birer birer aslanların pençesinde can verirken,
    Boz Öküz ve birkaç öküz kalmış geride.
    İçlerinden biri liderlerine,

    'Ne oldu bize, nerede kaybettik biz bu savaşı?
    Oysa, vaktiyle ne kadar güçlüydük.' diye sormuş.

    Boz Öküz, Benekli Öküz'ün sözlerini hatırlayarak, gözleri nemli

    'Biz' demiş, 'Sarı Öküz'ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı...'"(bk. Nejat TURHAN, Öküzler Kitabı, Akis Kitap)
  • İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden. Peygamberler içinde üstünlükleri olan ve kendilerine “ulü’l-azm” denilen altı peygamberin üçüncüsüdür. Allahü teâlâ ile konuştuğu için, “Kelîmullah” denilmiştir. Benî İsrail’e gelmiştir. Yakub aleyhisselamın soyundandır. Harun aleyhisselamın kardeşidir. Babasının ismi İmrân’dır. Annesinin ismi Nüceyb veya Nâciye veya Yuhâbil’dir.

    Hazret-i Yusuf’tan sonra, Mısır’da, İsrailoğulları iyice artıp çoğaldı. Bunlar hazret-i Yakub ve hazret-i Yusuf’un bildirdikleri dîne inanıyorlar ve emirlerini yerine getiriyorlardı. Mısır’ın eski yerlisi Kıbtî kavmiyse yıldızlara ve putlara taparlardı ve İsrailoğullarına hakâret gözüyle bakar, başlarında bulunan firavunlar onları esir gibi ağır işlerde kullanırlardı. Onların çoğalmasından endişe ederlerdi. Benî İsrail, Kıbtî kavminin kötü muâmelelerinden ve firavunların ağır tekliflerinden bezmiş, usanmışlardı. Bu bakımdan dedelerinin eski yurtları olan Ken’ân diyârına gitmek isterlerdi. Fakat firavunlar onların Mısır’dan çıkmasına izin vermeyip, eziyetlerini artırırlardı.

    Mısır’ın idâresini elinde bulunduran ve firavun denilen krallar, kendilerine mezar olarak dağ gibi piramitler yaptırıyorlar ve bu piramitlerin yapımında binlerce insanı zorla çalıştırıyorlardı. Allahü teâlâyı inkâr edip, ilâhlık dâvâsında bulunuyorlardı. Bu zamanda falcılık, sihirbâzlık meslek hâline getirilmiş ve ülkenin her tarafında kâhinler, sihirbâzlar türemişti. Bu sırada Mısır halkının başında bulunan Firavun bir gece rüyâsında Kudüs tarafından çıkan bir ateşin Mısır’ın yerli halkı Kıbtîleri yaktığını, İsrailoğullarına ise hiç zarar vermediğini gördü. Bu rüyâyı yorumlayan kâhinler, İsrailoğullarından bir erkek çocuk dünyâya gelecek, senin saltanatını yıkacak ve sen helâk olacaksın, dediler. Bunun üzerine Firavun on iki kabîle hâlinde olan ve her bir kabîlenin başında bir idârecisi bulunan İsrailoğullarının birleşmesinden de iyice endişelendi. İsrailoğullarından doğacak erkek çocukların öldürülmeleri için kânun çıkardı.

    Bu hâdise karşısında İsrailoğullarının sıkıntıları iyice arttı. Firavun’un emrine karşı gelenler topluca öldürülmeye başlandı. Bu sırada doğan Musa aleyhisselamın annesi onun da öldürülmesinden korkmuş ve çok endişelenmişti. Kur’an-ı kerîm’de onun kalbine meâlen şöyle ilhâm edildiği bildirilmektedir:
    “Musa’nın annesine şöyle ilhâm ettik: Bu çocuğu (Musa’yı) emzir; sonra öldürülmesinden korktuğun zaman onu suya (Nil Nehrine) bırakıver, boğulmasından korkma, ayrılmasından kederlenme. Çünkü biz, muhakkak onu sana geri vereceğiz ve kendisini peygamberlerden yapacağız.” (Kasas sûresi: 7)

    Musa aleyhisselamın annesi onu bir sandığın içine koyup Nil Nehrine bıraktı. Nehir üzerinde akıp giderken akıntı onu Firavun’un sarayına doğru sürükledi. Firavun’un hanımı Âsiye, sandığı görerek yakalayıp saraya götürdü. Sandığı açıp içinde nûr topu gibi bir çocuk görünce onu cân u gönülden sevip; “Aman bunu öldürmeyiniz. Belki büyür de işimize yarar, yâhut onu oğul ediniriz...” dedi. Onu emzirmek için pekçok süt analar getirtti. Musa aleyhisselam hiçbirisinin memesini almadı.

    Annesi, çocuğunun Firavun’un sarayına alındığını ve süt annesi arandığını öğrendi. Süt annesi olabileceğini söylemesi için kızını yâni hazret-i Musa’nın kardeşini gönderdi. Kardeşi saraya gidip; “Size bu çocuğu emzirecek, onu güzel yetiştirecek bir hanımı haber vereyim mi?” dedi. Bunun üzerine Musa aleyhisselamın annesini getirttiler. Musa aleyhisselam onun memesini aldı ve bunun üzerine Firavun’un hanımı Âsiye onu süt anneliğine kabûl etti. Böylece kimsenin haberi olmaksızın kendi oğlunu Firavun’un sarayında emzirip büyüttü...

    Musa aleyhisselam Firavun’un sarayında büyüdükten sonra sarayı terkedip akrabâsının ve büyük kardeşi Harun’un yanına gitti. Bir gün gördü ki; İsrailoğullarından biriyle bir Kıbtî kavga ediyor. Hazret-i Musa aralarına girip ayırmak için Kıbtîyi itip hafifçe göğsüne vurdu. Kıbtî yere düşüp öldü. Hazret-i Musa elinden böyle bir kazâ çıkmasına üzüldü. Firavun’un şerrinden çekinip, Mısır’dan ayrılarak Medyen’e gitti. Orada peygamber olan Şuayb aleyhisselamla buluşup, on sene Medyen’de kaldı ve Şuayb aleyhisselamın kızıyla evlendi. Daha sonra Mısır’a gitmek üzere Medyen’den ayrıldı.

    Tur Dağına geldiği sırada mekânsız olarak Allahü teâlâ ile konuştu. Kendisine ve kardeşi Harun aleyhisselama peygamberlik verildi. Elindeki asânın yılan olması mucizesi ve elini koynuna sokup çıkarınca bembeyaz olup, ışık yayması mucizeleri verildi. Sonra da Kur’ân-ı kerîm’de meâlen şöyle vahyedildiği bildirilmektedir:
    “Bu iki mucize Firavun ve adamlarına karşı Rabbinin iki delîlidir. Doğrusu onlar yoldan çıkmış bir millettir. Firavun’a git, doğrusu o azmıştır.” (Kasas sûresi: 32-33)

    Hazret-i Musa Mısır’a varıp, kardeşi Harun aleyhisselam ile görüşüp, durumu anlattı. Firavun’a gidip onu dîne dâvet ettiler. İsrailoğullarını serbest bırakmasını istediler. Firavun ilâhlık dâvâsında bulunarak kabûl etmedi. Bunun üzerine Musa aleyhisselam elindeki asâsını yere bıraktı. Kocaman bir ejderhâ olup, hareket etmeye başladı. Elini koynuna sokup çıkardı, eli bembeyaz göründü. Bu mucize karşısında şaşırıp kalan Firavun, durumu vezirlerine anlatınca, o sihirbâzdır dediler. Hazret-i Musa; “Size gelen gerçeğe dil mi uzatıyorsunuz. Bu, sihir değildir. Bu, her şeyin yaratıcısı olan Allahü teâlânın verdiği bir mucizesidir.” diyerek onları îmâna çağırdı. Firavun ve adamları hazret-i Musa’nın sözlerini dinlemediler. Gösterdiği mucizelere inanmayıp, sihirdir diye ısrâr ettiler. Firavun; “Ey Musa! Sihirbâzlığın ile bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Biz de sana sihir göstereceğiz. Bir vakit ve yer tâyin et.” diyerek ülkesindeki bütün sihirbâzları topladı.

    Musa aleyhisselam Allahü teâlâya dua ederek, sihirbazlarla karşılaşmayı kabûl etti. Mısır halkı önünde sihirbazlarla karşı karşıya geldiler. Sihirbazlar ellerindeki ip ve sopaları yere attılar, göz bağcılık ile bir takım yılanlar geziyor gibi gösterdiler. Bu sırada Musa aleyhisselam elindeki asâsını yere bırakıverdi. Mucize olarak dehşetli ve çevik bir ejderhâ olup, sihirbazların yere attıkları ve yılan gibi gösterdikleri şeyleri yuttu. Bunu gören sihirbazlar; “Bu mutlaka insan gücünün dışında bir mucizedir.” dediler ve hazret-i Musa’ya îmân ettiler. Bu hâdise karşısında Firavun iyice azgınlaşıp, baskı ve zulmünü arttırdı. Musa aleyhisselama inananları şehit ettirdi. Hazret-i Musa’ya îmân etmiş olan kendi hanımı Âsiye’yi de şehit etti.

    Firavun ve kavmi küfürde ve imansızlıkta ısrâr edince, Allahü teâlâ onlara çeşitli belâlar verdi. Önce şiddetli bir kuraklık oldu ve çetin bir kıtlığa tutuldular. Sonra su baskını, çekirge, haşarât ve kurbağa istilâsına uğradılar. Başlarına belâ geldikçe hazret-i Musa’ya gidip belânın kaldırılmasını ve îmân edeceklerini söylediler. Fakat belâ kalkınca azgınlıklarına devâm ederek îmân etmediler. Tekrar belâlar başlarına geldi. Buna rağmen îmân etmediler. Firavun ve kavmine gönderilen bu belâlar Kur’ân-ı kerîm’in A’raf sûresinde bildirilmektedir.

    Firavun ve kavmi, Musa aleyhisselamın gösterdiği mucizeler karşısında İsrailoğullarının Mısır’dan gitmelerine izin verdi. Musa aleyhisselam bir vakit tâyin ederek bir gece vakti bütün İsrailoğullarını toplayıp Mısır’dan çıktı. Bunun üzerine Firavun izin verdiğine pişmân oldu. Derhâl askerini toplayıp, peşlerine düştü ve sabaha doğru onlara Kızıldeniz kenarında yetişti. Önlerinde denizi arkalarında düşmanı gören İsrailoğulları endişeye kapıldılar. Bu sırada Allahü teâlâ Musa aleyhisselama meâlen;
    “Asân ile denize vur.” (Şuarâ sûresi: 63) diye vahyetti. Hazret-i Musa bu emir üzerine asâsını denize vurdu. Deniz hemen ikiye ayrıldı her bir tarafı yüksek bir dağ gibiydi. Önlerine çok geniş ve kupkuru on iki tâne yol açıldı. On iki sülâle olan İsrailoğulları bu yollardan yürüyüp karşıya geçtiler. Firavun, askerleriyle birlikte peşlerine düşüp denizde açılan yola dalınca, açılan yol kapanıp sular kavuştu. Firavun, askerleriyle birlikte boğuldu.

    Firavun boğulmak üzere iken “inandım” demişse de onun ye’se kapılarak söylediği bu sözü kabul olunmadı. Bu hususta Kur’ân-ı kerîm’de meâlen şöyle buyrulmaktadır:
    “İsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla arkalarına düştüler. Firavun boğulacağı anda, “İsrailoğullarının îmân ettiğinden (Allah’tan) başka bir ilâh olmadığına inandım, artık ben de Müslümanlardanım.” dedi.” (Yunus sûresi: 90) Ancak Allahü teâlâ Firavun’un îmânını kabul etmedi ve ona Cebrâil aleyhisselam vâsıtasıyla şöyle hitap buyurdu:
    “Şimdi mi inandın daha önce baş kaldırmış ve bozgunculuk etmiştin.” (Yunus sûresi: 91) “Biz de bugün seni cansız bedeninle denizden yüksek bir yere atacağız ki, arkadan geleceklere bir ibret olasın. Bununla berâber doğrusu insanlardan birçok kimseler âyetlerimizden (ibret verici mucizelerimizden) gâfildirler.” (Yunus sûresi: 92) Tefsîr âlimlerinden Zemahşerî bu âyeti şöyle tefsir etmiştir:
    “... Seni deniz kenarında bir köşeye atacağız... Cesedini tam, noksansız ve bozulmamış hâlde çıplak ve elbisesiz olarak, senden asırlar sonra geleceklere bir ibret olmak üzere koruyacağız.”

    Firavun’un cesedi bir İngiliz araştırma ekibi tarafından Kızıldeniz kenârında kumlar arasında bulunarak İngiltere’ye götürülmüştür. Hâdisenin olduğu zamandan bugüne kadar üç bin yıl geçmiş olmasına rağmen, Firavun’un vücudu bozulmamış, etleri dökülmemiş, tüyleri kaybolmamış hâliyle secde eder vaziyette Londra’daki meşhur British Museum’da sergilenmektedir.

    Musa aleyhisselam Kızıldeniz’i geçtikten sonra, İsrailoğullarını Ken’an diyârına doğru götürdü. Yolda putperest bir kavmin yurduna uğradılar. Bu kavim öküz sûretinde yapılmış bir puta tapıyorlardı. Onların bu hâlini gören İsrailoğulları onlara meyl ettiler. Hazret-i Musa’ya; “Yâ Musa! Onların tanrıları gibi bize de bir tanrı yap.” dediler. Hazret-i Musa onlara; “Siz câhil bir kavimsiniz. Allahü teâlâ size nîmet ve kurtuluş verdi. Allahü teâlâya îmân ediniz, şirkten ve putlardan kaçınınız...” diye nasîhat etti.

    Allahü teâlâ Musa aleyhisselama bir kitap indireceğini vâdetmişti. Tûr Dağına çıkması bildirildi. Musa aleyhisselam, kardeşi Harun’u (aleyhisselam) yerine vekil bırakıp, kendisi Tûr Dağına gitti. Kırk gün Tûr Dağında kalıp, ibâdet etti. Vâsıtasız olarak Allahü teâlânın kelâmını işitti. Bu sırada Tevrat kitâbı nâzil oldu.

    Musa aleyhisselam Tûr’da iken, Sâmirî adında bir münâfık İsrailoğullarının ellerindeki altınları topladı. Eriterek bir buzağı heykeli yapıp işte sizin ilâhınız budur diyerek İsrailoğullarını aldatınca, buzağıya tapmaya başladılar. Harun aleyhisselam her ne kadar nasîhat ettiyse de dinlemeyip, ona karşı çıktılar.

    Musa aleyhisselam Tûr’dan dönünce, bu hâle çok gadaplanıp Sâmirî’yi reddetti ve yaptığı buzağı heykelini yakıp denize attı. Sâmirî de insanlardan ayrı ve uzak, vahşî bir şekilde, başkaları ona yaklaşamadığı gibi, o da başkalarına yaklaşamaz hâlde yaşadı. Bu hâlde bulunan Sâmirî sahrâda perişan bir hâlde helâk oldu. Harun aleyhisselama bu durumu sorunca; “Nasîhat ettim dinlemediler. Az kaldı beni öldüreceklerdi.” dedi. Böylece hazret-i Musa’nın gadabı geçti. Onlara, kendisine Tevrat’ın indirildiğini bildirdi. İsrailoğulları da Tevrat’ta bildirilen hükümlerle amel etmeye başladılar. Putlara tapmaktan vazgeçtiler. Şirkten kurtulup, Allahü teâlâya îmân ve ibâdet ettiler.

    İsrailoğulları Tih Sahrasında kaldıkları sırada Musa aleyhisselamın bildirdiklerine uymayıp yine taşkınlık gösterdiler. Musa aleyhisselamdan çeşitli isteklerde bulundular. Allahü teâlâ Musa aleyhisselamın duası üzerine, Tîh Sahrasında susuz kalan İsrailoğullarına su ihsân etti. Allahü teâlânın emriyle Musa aleyhisselam asâsını yere vurup, on iki tâne pınar fışkırıp İsrailoğulları içtiler. Allahü teâlâ onlara “selva” denilen bıldırcın eti ve “men” denilen kudret helvası ihsân etti. Nihâyet; “Biz bunları yemekten usandık, bakla, soğan gibi hubûbat ve sebze isteriz” dediler.

    Bu nîmetlere karşı nankörlük yapan İsrailoğulları, Musa aleyhisselamın Ken’an diyârında bulunan Cebbâr (zâlim) kavimlerle harp etmeleri isteğini de kabul etmediler. Musa aleyhisselama; “Sen ve Rabbin cebbârlara karşı gidip savaş edin.” dediler. Musa aleyhisselamın akrabâlarından olan Karun, Musa aleyhisselama karşı iftirâda bulunduğu için malları ve servetiyle yerin dibine battı. İsrailoğulları böyle taşkınlıklar gösterdikleri için Allahü teâlâ onları kırk sene müddetle Tîh Sahrâsında kalmakla cezâlandırdı. Kırk sene müddetle Tîh Sahrâsında şaşkın ve perişan bir hâlde dolaşan İsrailoğulları, perişan hâlde telef oldular.

    Nihâyet aradan epey bir zaman geçip İsrailoğullarının çocukları itâatkâr ve savaşacak bir tarzda yetiştiler. Bu sırada Harun aleyhisselam da vefat etti.

    Musa aleyhisselam, İsrailoğullarını alıp, Lut Gölünün güney tarafına getirdi. Buradan da hareket ederek Üç bin Unk adında zâlim bir kralın ordusu ile savaş yapıp gâlip geldiler. Böylece Şeria Nehrinin doğusuna sâhip oldular. Eriha şehrinin karşısındaki dağa çıktılar. Buradan Ken’an diyârı gözüküyordu. Bu sırada yüz yirmi yaşında bulunan Musa aleyhisselam vefat etti.

    Musa aleyhisselamın nerede vefat ettiği ve kabrinin nerede olduğu husûsunda muhtelif rivâyetler vardır. Kudüs civârında veya Nebû Dağında olduğu bu rivâyetlerdendir. Hazret-i Musa’nın şerîati (bildirdiği dîni) hazret-i İsa’nın gönderilmesine kadar devâm etti. İkisi arasında gelen peygamberler hep Musa aleyhisselamın şerîatı ile amel etmekle mükellef oldular. İsrailoğulları daha sonra Tevrat’ı değiştirip hak dinden uzaklaşıp yetmiş bir fırkaya ayrıldılar. Bunlara Yahudiler denilmiştir.

    Musa aleyhisselamın mucizeleri:
    1. Asâsının ejderhâ (büyük yılan) olması.

    2. Yed-i Beydâ: Sağ elini koynuna sokup çıkarınca, güneş gibi parlaması. Bu nûru gören düşmanları kaçışırlardı.

    3. Kavmiyle Kızıldeniz’in kenarına gelince asâsını vurup denizde yol açması.

    4. Tîh Sahrâsında kavminin susuz kalıp, su istemeleri üzerine asâsını bir taşa vurup Benî İsrail’in kabîleleri adedince, on iki pınar akıtması.

    5. Firavun ve Kıbtî kavmi İsrailoğullarına zulüm ettiği ve Musa aleyhisselama inanmayıp isyân ettiklerinde, Allahü teâlâ hazret-i Musa’ya tûfân mucizesini vermiştir. Çok şiddetli yağmur yağdı. Öyle bir karanlık ve fırtına oldu ki, kimse evinden dışarı çıkamadı. Ayın ve güneşin ışığı görünmez oldu. Kıbtîlerin evlerini su bastı. Ayakta durur oldular. Su boğazlarına kadar yükseldi. İsrailoğullarının evlerine ise bir damla su girmedi. Firavun ve Kıbtî kavmi, bu belânın kaldırılmasını ve îmân edeceklerini söylediler. Kaldırıldı fakat yine îmân etmediler ve başka belâlara dûçâr oldular.

    6. Kıbtî kavminin ekinlerini, meyvelerini ve giydikleri elbiselerini, evlerinin tavanlarını yiyen çekirge sürülerinin istilâsına uğramaları mucizesi. Bu çekirgeler İsrailoğullarına hiç dokunmayıp, Firavun’un kavmi Kıbtîlere musallat olmuştur.

    7. Kumnel yâni bit ve ekin böceği denen haşeratın Musa aleyhisselamın mucizesi olarak Kıbtî kavmine musallat olması.

    8. Kurbağa mucizesi. Kıbtî kavmi her belâya tutuldukça, belâ kaldırıldığında îmân edeceklerini söylemelerine rağmen, sözlerinden vazgeçmeleri üzerine üst üstüne belâya tutuldular. Kurbağaların istilâsına uğramaları da bu şiddetli belâlardan biridir. Kurbağalar, yiyeceklerine, içeceklerine düşer, kalırdı. Bir söz söylemek isteseler ağızlarını açarken birkaç küçük kurbağa ağızlarından mîdelerine girerdi. Geceleri üzerlerinde toplanan kurbağaların seslerinden uyuyamazlardı. Firavun, bu belâ kaldırıldığı taktirde, îmân edeceğini söylemesine rağmen, belâ kalkınca yine îmân etmedi.

    9. Kan belâsı. Mısır’da bulunan bütün sular, Kıbtîlerin kaplarına doldurulurken kan hâlini alırdı. Böylece susuzluktan çâresiz kalmışlardı. İsrailoğullarına ise böyle bir şey olmazdı.

    10. İsrailoğullarından biri öldürüldüğü vakit kimin öldürdüğü bilinemeyince, Musa aleyhisselamın duası ile dirilip, kendisini öldüreni haber vermiştir.

    11. Musa aleyhisselam kavmiyle Tîh Çölüne geldiği zaman, kavminin yiyeceği kalmadığı için, Musa aleyhisselama gelerek çoluk-çocuğumuzla açlığa dayanamıyoruz, dediklerinde Musa aleyhisselam Allahü teâlâya dua etti. Kudret helvâsı ve bıldırcın kebabı indi. Her ne zaman isteseler önlerinde hazır olurdu.

    12. Hazret-i Musa’nın duası ile kuraklıktan kavrulup kuruyan ekinler, otlaklar ve meyveler eski hâlini almıştır.

    13. Hazret-i Musa Tîh Sahrâsında bulunan İsrailoğullarının durumunu merak edince bir kurt gelip onların hâllerini haber vermiştir.

    14. Hazret-i Musa’nın duasıyla sarı dikenler altın olmuştur. Malı ve zenginliğiyle gururlanıp isyân etmesinden dolayı malı ve mülkü ile birlikte yere batırılan Kârun, bu mucize karşısında âciz kalıp, hased ederdi.

    15. Yolculukta hazret-i Musa’ya uzun mesâfeler kısalır, kısa zamanda çok uzak mesâfeleri katederdi.

    Kur’ân-ı kerîm’de Musa aleyhisselamdan 136 yerde bahsedilmektedir. Hakkında çok hadîs-i şerîf vardır. Yine Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerde Hızır aleyhisselam ile yaptıkları seyâhat bildirilmektedir. Vahyi tebliğ için Cebrâil aleyhisselam ona dört yüz kere gelmiştir.

    Peygamber efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyuruyorlar ki:
    “Kendimi, peygamberler arasında gördüm. Musa aleyhisselam ayakta namaz kılıyordu. Esmerdi, saçları dağınık ve sarkık değildi. Zât kabilesinden bir yiğit gibiydi.”

    “... Sonra bizi altıncı semâya doğru yükseltti. Cibrîl (aleyhisselam) onun kapısını çaldı. Kim o! denildi. Cibrîl’dir dedi. Yanındaki kimdir? denildi. Muhammed’dir dedi. O’na “dâvet” gönderilmiş midir? denildi. Cibrîl O’na “dâvet”gönderilmiştir dedi. Onun üzerine bize açıldı. Ben orada Musa (aleyhisselam) ile karşılaştım. Bana merhabâ dedi ve hayır dua eyledi.”
  • Ksenofanes, insanlar tanrilari kendilerine bakarak yaratti, olumluler , tanrilarinda kendileri gibi dogduklarina , benzer giysileri ,sesleri ve bicimleri olduguna inandilar. Siyahlarin tanrilari siyah ve basik burunlu , trakyalilarinki ise mavi gozlu ve sari saclidir. Eger okuzler atlar, aslanlarda resim yapabilseydi , atlar at , okuzler okuz benzeri tanri resimleri cizer, kendilerine benzer heykeller yaparlardi