• Rakamlar verilirken şehit ve yitik konusunda ciddi bir kavram karmaşası var. Kayıtları yapılamadan cepheye sürülen gönüllülerin, adeta soykırım şeklinde katliama uğrayan yerli halkın ve göçler sırasında yaşamını yitirenlerin tam sayısını bilmek hiçbir zaman mümkün olmayacak. 1933’te Genelkurmay Başkanlığı’nca yapılan bir açıklamada “120 bin kişiye baliğ olan (ulaşan) 3. Osmanlı Ordusu birçok evlatlarını kar altında gömerek, 12 bin kişiyle hudut gerisine çekilerek tarihe hazin ve acıklı bir safha kaydetti” deniliyordu. Sarıkamış yitiklerinin 108 bin kişi olduğuna işaret edilmektedir. Ayrıca komutanlar harpten sonra donmalardan sorumlu tutularak Divanı Harp’te yargılanmaktan korktukları için donmaların çoğunu firar olarak rapor etmişlerdir. Bu rakamlar; hiçbir kaydı olmadan cepheye gönderilen gönüllüleri, 11. Kolorduya ihtiyaç oldukça Erzurum Depo Taburlarından gönderilen askerleri, Teşkilatı Mahsusa Kuvvetleri’ni, yerli halktan olan kayıpları, geri çekilme sırasında köylerde kalan yaralıları ve hastaları, hasta ve yaralı olarak evine döndükten sonra yaşamını yitirenleri, firarileri, sivil göçleri, esarete gidip dönemeyenleri ve Erzurum-Sarıkamış arasındaki 150 kilometre boyunca ve Van’dan Trabzon’a çekilen 300 kilometrelik sahada dağlarda kalan şehitleri ihtiva etmemektedir.

    Kaynak: Hürriyet
  • Sarıkamış Şehitleri Hikayesi

    Yıl 1914…Yer Sarıkamış…

    Sarıkamış‘ta 60 bini donarak olmak üzere 78 bin şehit vermiştik.

    1914 yılının 15-22 Aralık tarihleri arasında, Sarıkamış yakınındaki Allahuekber dağlarında, Kars’ı Ruslardan geri almak için harekata katılan 60 bin asker donarak öldü.

    Başkumandan vekili Enver Paşa büyük bir güçle, Rusları hiç beklemedikleri bir yerden, Allahüekber dağlarından aşarak vurmayı ve Kars‘ı yeniden vatan topraklarına katmayı hedeflemişti.

    Allahuekber dağlarının yer yer 2-3 bin rakımlı geçitlerinde ısı sıfırın altında 30 dereceye kadar düşüyordu. Türk askerlerinin büyük bölümü ise çölden gelmişti ve üzerlerinde yazlık üniformalar vardı.

    Sarıkamış’ta dondurucu soğuk altında askerlerimizin durumunu Kurmay Subay Şerif Bey “Sarıkamış” adlı kitabında şöyle anlatıyor:

    “Yol kenarında karların içinde çömelmiş bir asker, bir yığın karı kollarıyla kucaklamış, titreyerek, feryat ederek dişleriyle kemiriyordu. Kaldırıp yola sevketmek istedim. Beni hiç görmedi. zavallı çıldırmıştı. Bu suretle şu lanetli buzullar içinde biz belki on bin kişiden fazla insanı bir günde karların altına bıraktık ve geçtik”.

    Rus Kafkas Ordusu Kurmay Başkan Vekili Dük Aleksandroviç Pietroviç Sarıkamış’ta gördüklerine anılarında şöyle yer vermiş:

    “İlk sırada diz çökmüş 9 kahraman. Mavzerleriyle nişan almışlar, tetiğe asılmak üzereler ama asılamamışlar… İkinci sırada cephane taşıyanlar var, sandıkları bir avuçlamışlar ki, kainattan hırslarını almak istiyor gibiler. Öylesine kaskatı kesilmişler… Ve sağ başta Binbaşı Nihat. Dimdik ayakta, başı açık, saçları beyaza boyanmış, gözleri karşıda…Allahuekber dağlarındaki son Türk müfrezesini teslim alamadım. Bizden çok evvel, Allah’larına teslim olmuşlardı.”

    Allahuekber dağları, 37 bin şehit verilerek aşıldı ve Sarıkamış kuşatıldı. Sarıkamış kuşatma harekatı aşırı soğuk ve açlık yüzünden, hedef ele geçirilemeden, 5 Ocak 1915’de sona erdi.

    Osmanlı Ordusu bu dağlarda, 60 bini donma sonucu tam 78 bin şehit verdi. Rus birlikleri de bu savaşlarda 32 bin askerini kaybetti.
  • 192 syf.
    ·Puan vermedi
    “Bu kitabı okumak adeta bir borçtur ve bir vazifedir” Behçet Kemal Çağlar

    Büyük imparatorlukların çöküşü dramatik oluyor. Roma İmparatorluğunun Vizigot Kralı Alaric tarafından yağmalanması ve yüzlerce yılda inşa edilen medeniyetin barbar Cermenlerin ayakları altında ezilmesi nasıl masum bir kadının tecavüze uğramasına benziyorsa Devleti Aliyyenin çöküşü de buna benzer. Kafkaslar Balkanlar Filistin Mekke ve Medine Suriye Irak ve binlerce kilometrekare vatan toprağının bir bir elden çıktığı bir memlekette vatanperver bir devlet adamı ya da subayın hissiyatı ancak bu kadar müthiş tarif edilebilirdi. İttihat ve Terakkinin en önemli üç isminden birisi olan Cemal Paşa Birinci Cihan Harbinde Kanal Harekatını idare etmek üzere görevlendirilir ve emir subayı olarak kendisine Falih Rıfkı eşlik eder. Yüzlerce yıl Osmanlı toprağı olan bu coğrafyanın elden çıkışını fevkalade tahassüs yüklü cümlelerle anlatmış Falih Rıfkı. Kendisini bu vatanın bir ferdi olarak gören herhangi bir Türk evladının duygulanmaması elde değil. Çölde kavrulan tifüse sıtmaya yakalanan cepheden cepheye sürüklenmiş yüzbinlerce neferin, bir medeniyetin, cihanşümul bir imparatorluğun yıkılışına tanık olması bu kadar güzel anlatılamazdı.

    Zeytindağı Kudüse yakın bir dağ. Cemal Paşanın idaresinde olan 4. Ordu buraya konuşlanmış vaziyette. Burada geçirilen günlerin çaresizliği ve psikolojik atmosferi Osmanlının yıkılış sürecine benzediği için bence kitabın adı sembolik olarak da mana yüklü olmuş. Osmanlının Arap coğrafyasındaki tahakkümü ve ümmetçilik politikasındaki ısrarının beyhude olduğunu Falih Rıfkı’nın yaşadıkları neticesinde anladığı kitabın muhteviyatından çok iyi biçimde idrak ediliyor. Kitapta bir yerde Osmanlının kasasındaki altının tamamına yakınının cihan harbi sırasında Arap coğrafyasını elde tutmak adına harcandığı belirtiliyor. Hatta ricattan sonra memlekete avdet sırasında Anadolu için Cemal Paşanın keşke görev yerim burası olsaydı memleketin tekmil imkânını çöle ve bedevilere tahsis ettik diye nedamet duyduğu belirtiliyor kitapta. İmparatorluğun göz göre göre ve mecburiyetten cihan harbine çekilişi bilhassa Cemal Paşa cihetinden irdelenirken bir yandan da Mehmetçiğin haleti ruhiyesi insanı müteessir eden cümlelerle anlatılıyor.

    Mesela şu kısım oldukça etkileyici:

    “Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya, şimdi kendimizi ve pişmanlığımızı getiriyoruz, istasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
    - Benim Ahmed'i gördünüz mü? diyor. Hangi Ahmed'i? Yüz bin Ahmed'in hangisini? Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:
    - Bu tarafa gitmişti, diyor.
    O tarafa? Aden'e mi, Medine'ye mi, Kanal'a mı, Sarıkamış'a mı, Bağdat'a mı?
    Ahmed'ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmed'ini görsen, ona da soracaksın:
    - Ahmed'imi gördün mü?
    Hayır... Hiçbirimiz Ahmed'ini görmedik. Fakat Ahmed'in her şeyi gördü.”

    Kitabı okuyanlar cumhuriyetin kurucu kadrosunun nasıl bir ruh haline ve psikolojiye sahip olduğunu daha iyi anlayacaktır. 1911 Trablusgarp savaşı ile başlayıp Balkan Savaşları ve Cihan Harbi ile devam eden daha sonra Sakarya Meydan Muharebesi Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile neticelenen 10 yıllık harap edici bir savaş ve yıkım sürecinin insanların zihinlerindeki tezahürünü anlamak elbette kolay bir iş değil. Bugün otuz küsur ülkeyi barındıran topraklara hükmetme noktasından mütemadi savaşlar neticesinde Polatlıdan top seslerinin duyulduğu bir noktaya gelen nesilden bahsediyoruz. Mehmet Akif’e Çanakkale zaferini duyduğunda sabaha kadar gözyaşları içinde Çanakkale Şehitleri şiirini yazdıran bir duyguyu başka bir nesil yaşamadı ne bugün ne de daha evvel.

    Kitabın Türkçesi ise ayrıca sitayişi hak ediyor. Kelime kullanımı ve üslup harikulade. Bir başladığınız zaman anında bitiriyorsunuz. Zaten mühim edebiyatçıların bir kısmı kitabı modern Türkçe’nin kullanımı hususunda başyapıt olarak nitelendiriyorlar. Örneğin Nurullah Ataç günümüz Türkçesi ile de kuvvetli bir anlatım yapılabileceğine delil olarak bu kitabı gösteriyor. Gayet anlaşılır ve net ifadeler , lafı uzatmadan görece kısa ve etkili cümleler kitabı Türkçe için bir yüz akı haline getirmiş.

    Mesela

    “Medine çarşısında ve sokağında Asya, Afrika, Anadolu dilenmektedir. Büyük bir toprak kümesini oyunuz; kurum ve kül yığılmış bir ocağın karşısına kalın hasır ve değnekten
    İskemle ve peykeler sıralayınız. Aksakalı kirlenmiş ve porsuk etini bir tahta parçasına dayamış, boynu sarkık, pinekleyen adam, sonra, iri, uzun ve zifire bulanmış çubuktan esrar çeken çekik gözlü çocuk ve kahvenin önünde derilerini güneşe seren yarı iskeletler, hep hac yolunda kalmış olanlardır.
    Sokaktakiler açlıktan ve ıstıraptan kapanmış göz kapakları üzerinde bir gölge kararır kararmaz, parmaklarının kara kemiklerini dillerinin güç döndüğü kelimelerle çatlak dudaklarını oynatıyorlar.”

    Betimlemeler ve teşbihler bu kadar duru bir Türkçe ile ancak bu kadar etkileyici olabilir. Benim şahsi kanaatim efsanevi bir yazım olduğu yönünde. Milli Eğitim Bakanlığının 100 temel eser listesinde zaten yer alıyor. Fakat her Türk gencinin hem Türkçenin doğru ve etkili kullanımını görmesi hem de evveliyatını anlaması için okuması gereken temel bir eser Zeytindağı. Elbette ayrıntılı bir tarihi malumat vermiyor ama mutlaka okunmalı ve tavsiye edilmeli...