• Saçmasında vurulduğun mazi namın olur

    Denizinde sarıldığın sinsi ahın olur

    Fırtınasında savrulduğun serseri zamanın

    Toprağında kuruduğun mezarın olur 

    Dünya

    Sağından fısıldayan bülbül olur da 

    Solundan parıldayan ışığın sebebi olur

    .

    HANGİ YÜZLE...

    Ölmek ister bir yüzüm, hüzünvâr karanlık

    Toprak mezar geceme, kızıl kor dağılır

    Solmak ister sözüm, çiğnenmiş gövdesinden

    Kalmayan suretimde pişmanlık sararır


    Doğuma sancılanır günüm, gülistanlık

    Öbür yüzüm ümitvâr, tan yerinden ağarır 

    Konmak ister can tenime, ruh kafesimden

    Fersiz gölgem, yüzüm arafında alarır

    .

    Yakamozunda seyrettiğin güneş hayalin

    Ya büyüme ya da yetiş;

    Güneşinde kemale erdiğin meyvesin

    .

    Bir şiir söyle sokak kedisi

    Sözlerinden şarkı yapayım

    Bak mevsim bahar senfonisi

    Gözlerimden çiçek açayım

    Patilerinle tut ellerimi

    Sonra sen kovala ben kaçayım

    ya da

    Bir şarkı söyle sokak kedisi

    Sözlerini ben yazayım.

    Kısma öyle boncuklarını aç

    Kapı önlerinde

    sütler bekler seni bak

    Dinle, pisi pisi diyen bücürü, kaç

    Sevinsin, peşinden gelsin badi badi

    Çık şu ağacın en yüksek dalına

    Sonra düş dört ayağına

    Övünsün seninle, işi rast gidenler

    Zengin bebeleri yumak yuvarlasın

    Sen bırak onu bunu da gel

    Yolunu gözler toz toprak çimenler

    Bir şarkı söyle sokak kedisi

    Çağır çöp kenarından yavrularını

    Her mırıltına ritim tutsunlar

    Bakayım ben de boncuklarına

    Baharımdan çiçek koklasınlar

    Boşver halılarda kıvrılıp uyuyanı

    Gel çıkalım sokaklara

    Çağıralım çocukları

    Evlerinden süt getirsinler

    Bir şarkı söyleriz hep beraber

    Akşam ezanı okunana kadar

    Anneleri çağırınca

    pıflayışlarını seyrederiz

    Onlar gidince paydos eder,

    Bulduğumuz yere seriliriz

    .

    ÖYLE ŞARKILAR VARDIR

    Anlamını bilmediğin şarkılar vardır

    Birileri kadar yabancı

    Birileri kadar tanıdık gelen ...

    Birilerini kendinle karıştırdıkların vardır.

    Gitarla davulun kavgasını ayıran piyano

    Birilerinin çığlığıyla yeniden kızışan sesler

    Seni de nefeslerine çekmek isterler

    Burunlarından üfürmek dumanını

    Ağırlığıyla ezmek isteyen yavaşlığını ...

    Birileri kadar vurgulu susarlar

    Susar ve izlerler yaralananları.

    Anlamını umursamadığın şarkılar vardır

    Birileri kadar olmazsa olmayanlar

    Birileri kadar olmamakta direnen...

    Birilerini yok eden acımasızlar

    Birilerini hayata döndüresiye iğneleyen ...

    Gökyüzüne uçurup karanlığa sokan başını

    Çıkarıp yeniden bataklığa batıran ayağını...

    İşkenceyi Fizan’dan getiren şarkılar

    Hemşireyi rüyalardan tutan illegal.

    Birileri vardır her tınıda seni dinler

    Minneti duyurur kulaklarına hakareti...

    Hakirliğini anlatır benliğine

    Fakirliğini siler kendi çöplüğünde

    Kral eder, kölenin emrine verir seni

    Kâh soytarısı olursun kâh akıl hocası

    Hasılı, Şarkılar vardır;

    ses yok, gürültü gırla azizim!

    .

    Noktalı yerleri sen tamamla!

    Hep aynı terane şiirler,

    Şairin kustuğu işte!

    Hayat başka mı sanki,

    Yaşayıp öldüğün keşke!

    Aradaki yedi farkı bulan, yazar!

    Acı...

    Demir acısı.

    Ağır...

    Geçmeyen baş ağrısı

    Mide bulantısı düşünceler!

    Kara...

    Gece karası sıradan!

    Yürek karası acımasızlar!

    Eksiltili cümleler

    Anlaşılmazlarsa yorarlar!

    Sır...

    İçinde kalmışları insanın.

    Kelimelerin arkasında saklanır.

    Sobeleyen ebe!

    Baştan say çocuk!

    Elma dersen çıksınlar

    Armut dersen...

    Elma demeyesin e mi,

    Bırak, içimde kalsınlar...

    .

    Bu gece dokunmayın!

    Yazasım var bu gece kuralsızca

    Şiir gibi derin ya da mani kadar saçma

    Anlamsızım bugün anlayamadım

    Ağlasam gülesim,

    Gülsem ağlayasım geliyor.

    İfadesizim bu gece

    Gözlerim ne çekiliyor gülerken

    Ne de şişiyor ağlarken.

    Yazdıklarımı silesim gelir belki ansızın

    Sonra tekrar yazmak ister, vazgeçerim.

    Aşasım var bu gece tüm engelleri

    Engebeli dağlara çıkasım var

    Engin deryalarda yüzesim...

    Tüm ağıtları kahkahamla boğasım...

    Doğasım var yeniden

    Her şeyi sil baştan...

    hayır öldüresim...

    Gömesim gelir nedensiz

    yaşama sevinci denen şeyi.

    Anlayasım gelir anasız bebeği

    Sırtıma alıp taşıyasım gelir

    O rüyadan bu rüyaya!

    Sallayasım gelir ağladıkça

    Ona eşlik edesim...

    Yazasım var bu gece umarsızca

    Su gibi aziz olasım var

    Toprak kadar...

    Ölmek mi yine ?

    Daha demin doğacaktım ya ben!

    Gülsem mi ağlasam mı bir bilsem!

    Gece kara, sabah ak öyle mi?

    Sabaha yetim doğan çocuk

    Gülsün öyle mi?

    Özlemesin toprağın kaçırdığı anasını,

    Telli duvaklı kefeninde gelin ya,

    Günler aydın ya gülsün,

    Karanlığın ayazında hislenip ağlasın

    Sessizce üşüsün, gizlice...

    Gizlice ölsün öyle mi?

    .

    Ve gülememişsin...

    Sen karanlıkta yıldız ararken 

    Bakmışsın ki 

    Zaman ağarmış!

    Bilememişsin 

    Hesabı ağırmış 

    Kendi açtığın yaralarını 

    Yine kendin sararken 

    Ağrıdığın zamanın...

    Gaflete terketmekle

    Nefsine zulmederken ;

    Kalbinde kayan yıldızları 

    Günahın karasında aramış,

    Bulamamışsın.

    .

    Uyduruk Mezar !

    Bu garip...

    Geçmiş hafızamdan silinmiş gibi.

    Geleceği kendim korkutup kaçırmışım gibi.

    Şu an kendime anlam veremiyorum.

    Sanki gözlüğüm karanlığa bulanmış da

    Gözlerimi kör olduğuma inandırmışım gibi.

    Neden ki ? Belki...

    Toprağından çıkarılıp

    maziye gömülmüş, ümîdin cenazesi

    Kokuşmasın diye tütsü yakılıp

    Yalanla dondurulmuş çaputlara sarılmış.

    Sanki...

    Aynada gördüğüm mezarlığa

    Düşlerimi kaçırmışım da

    Kandırıyorum çocuk kalbimi

    Ölüm cennet demekmiş gibi!

    .

    IHTIYACIN OLDUĞUNDA...

    "Hiç olmaman gereken bir yerdesin"

    Nasıl bir kafes bu

    Nasıl böylesine daraltır nefesi ?!

    Neredesiniz

    diye sorası geliyor insanın

    "Ne zaman ihtiyacın olursa..." masallarına

    Kaçsa kaçamıyor, kalsa orada...

    Neden gelesi gelmiyor

    bir Allah kulunun?!

    Elini ayağını bağlamış, etrafını sarmışlar

    Bir başına bir yamyam tenceresindesin.


    Nasıl bir ateş bu

    Nasıl da pişiriyor buz gibi esen rüzgarı

    Hâr ı söndürmesin diye,

    Hani, çiğ kalmayasın diye

    Duyduğu her ayak sesine

    "Sen misin" diye

    umutlanası geliyor insanın.

    Korku kapatmış gözlerini

    titrerken kirpikleri

    Baksa bakamıyor gelene

    Gelmeyeni hoş görse, gönlü kırgın...

    Neden bir el veresi gelmiyor kimsenin ?!

    İş kıymete binince

    "Hiç kimsesin" herkesin gözünde düşünsene ! hiç...



    Birkaç kimsenin

    gönlü yumuşasa diyorsun

    Biraz su serpse diğerleri fark etmeden...

    O acıyla ateşe diye

    gözünden yaş süzülse bile faydasız,

    Ağıdın tencereye dökülüyor,

    tuzuyla tat katıyor yahnine !

    Etin kemiğinden ayrılıyor

    sen kendinden... de

    Kimin umurunda?!

    Geçiyorsun candan anlasana

    Pişiyorsun korkundan

    Boş veriyorsun kim gelmiş

    kim gelmemiş yardıma



    Kimsesizsin o an...

    Yitip gidiyorsun kimliksiz...

    Kimdin yaşarken,

    kimdin ölürken

    Hiç "Kimseye"...

    gereksiz...

    .

    ILKOKULDA ÖĞLENCIYKEN...

    Bomboş gökyüzü 

    Hiç kuş yok, yıldızlar var.


    Evler uzakta.

    arabalar garajında olsa gerek,

    Insanlar misafirlikte!


    Sokak lambaları loş.

    Mavi önlüğümün rengi 

    Mora çalıyor sanki.


    Gelirken yollarda 

    bir tanecik kedi bile yoktu.

    Sokak köpekleri de uyudu belki.


    Rüzgâr uğuldamıyor,

    Ses yapmasın diye 

    Ay dede ona kızmış olmalı.


    Annemin deyişiyle;

    Çantam deve yükü gibi!

    O kadar kitabı ne demeye...


    Neyse ki yemeğimi yedim,

    Büyüdüm,güçlüyüm...

    Sahi annem 

    ne pişirecekti bugün?


    Eve varmama az kaldı.

    Yağmur yerlere göl durdurmuş!

    Gider gitmez 

    Ayağımı sobaya dayayıp 

    Çoraplarımı kurutayım.

    Evde yapıştırıcı var mıydı?

    Görüyor musun, yine açılmış!

    .

    Salla beni rüzgâr!

    Hareketsiz kalbim.

    Dök yapraklarımı 

    sarardı benzim. 

    Dolunay!

    Parlat bakışını 

    gölgemi okşarken.

    Çalkalan deniz!

    Hışıltınla ninnimsin.

    Kapan gözlerim!

    Ben yaşını silerken.

    İpimi tutan ince dal!

    Kırılma, düşersem 

    incinirim.

    Ey karanlık, saklan!

    Bulursam seni 

    kendime küserim.

    .

    Şu klozet...

    Sifona dokununca

    üzerine yüklenen tüm elemleri

    sinesine çekebiliyor.

    Hem de kime ait olduğuna bakmadan...

    Usanmadan hep aynı iş!

    Dinliyor her geleni.

    Derdini anlatan içini boşaltıp

    rahatlıyor ve gidiyor.

    Ne bir teşekkür ne minnet!

    O beklemiyor.

    Şu klozet diyorum

    tanıdığım bir çocuğa çok benziyor.

    Onun da kimseye,

    sinesine çektiği elemlerin biriktiği

    lağım çukurlarından

    Bahsettiğini  göremezsiniz.

    Kendisi bile bilmez fakat ben bilirim.

    Öylesine çürük kokan

    öylesine mide bulandıran

    Lağım çukurlarıdır ki bunlar

    Gençlik gibi, ömür gibi, ölüm gibi

    Bir çocuğa yakışmayacak kadar iğreti...

    .

    Şu dal, barışın simgesiydi güya. Mutluluğu çağrıştırırdı.

    Vefasız bir yaprak tarafından terkedileceği kimin aklına gelirdi?

    Oysa dal “ gitme” demişti yârine. “ölürsün, yanarım…”



    Uçurtması güneşe kaçan bir çocuk vardı.

    Gözyaşları içinde uçurtmasını tutsun diye yalvarmıştı dala.

    Dal o sırada kendini yaprağının cilvesine kaptırmış;

    Hoş kokulu çiçeklerin, sevimli meyvelerin hayâlini kuruyordu.

    Yapraksa rüzgârın, iki âşığın sigarasından çalıp getirdiği

    tutkunun büyüsüyle raks ediyordu. Yanağında kızaran

    nazlı edalar gizli sevdası rüzgâraydı aslında.

    Dal, kendini öyle salmıştı ki hayallerine ne yaprağın

    nifak girmiş yüreğini ne de çocuğun hıçkırıklarını duyuyordu.



    Rüzgâr zalim ve sinsiydi. Uçurtmayı güneşe üfürmüş,

    çocuğun umutlarını söndürmüştü. simdi de yaprağın

    gönlünü çeliyordu. Dala acı çektirmek istiyordu. Sırf o,

    tüm gücüyle esmesine rağmen kırılmadı diye. Sözü vardı rüzgârlığına. Dalı en derinden; yüreğinden kırmalıydı.

    Bir sinüzit gibi başını ağrıtan zihnini tıkayan bu

    gurur meselesini çözmeliydi. Beklemeye tahammülsüz,

    koştu yaprağa:

    _ “gel kaçalım. uçalım uzaklara!” çılgınca bir özlemle:

    _ “ es öyleyse”diye fısıldadı yaprak.



    Dalın feryatlarına karıştı rüzgârın kahkahası.

    Cız edivermisti yârin ayrıldığı yer.

    _”ah” diye inledi dal. “Gitme yârim. Ölürsün, yanarım.”

    Yaprak, rüzgârın kollarında bir o yana bir bu yana savruluyordu.

    Bir cenazenin külleri gibi. Çoktan anlamıştı uçamayacağını.

    Bir uçurtmaya özenmemeliydi. Bir uçarı rüzgâra aldanmamalıydı.

    Öyle sadık bir yâri aldatmamalıydı.



    Toprak… ölmüştü yaprak. Kurumuştu dal.

    Ta yüreğinden kırılıp düşmüştü vefasız yârin mezarı üstüne.



    Birkaç adım ötede, sigarasından dumanı çalınan iki âşık,

    Ateş başında birbirine sarılmış şiirler okuyordu. Neden sonra

    ateş titremeye başladı. Yakacak bir şeyler bulmak gerekiyordu.



    Belli ki hissetmişti gönül;

    Ölmüştü yaprak ve yanmıştı dal.

    Son…

    .

    Anladım, dünya boş ve değersiz

    İnsan bir hamal sırtı eğersiz

    Didinir durur bitmez çırpınması

    Nihayetsiz sanır bu hayatı

    Bilmez, o bir kuyudur ki dipsiz…

    Yutuverirse seni kalıverirsin kimsesiz

    Ne bir mal ne de itibar kalır, 

    Yok; kifayetsiz!

    .

    Allah'a emanet ettiğim seni,

    Her baktığımda içimde buldum.

    Yumdum gözlerimi şimdi

    Kendimi de emanet ettim... 

    Ölmedim korkmayasın

    Güleryüzlüyüm hala 

    umursamaz takılıyorum.

    Yaşıyor muyum diye de sorma 

    Onu ben de bilmiyorum.

    Bildiğim tek bir şey var:

    Rabbime hasretliğiyle 

    Güç bela ayakta ruhum...

    .

    İfadesini kaybetmiş suretim 

    Bana dert değil

    Okuyacak olan gözlerimden okusun 

    Adımı deli koydular suskun diye hislerim 

    Sıkıntı yok! 

    Dinleyen sessizliğimden dinlesin...

    Görmüyorsan baktığım manayı, 

    Duymuyorsan anlattıklarımı

    bari sus da eziyet etme, anlamıyorsun. 

    Bir nefeslik ömrüm var zaten 

    Bırak beni kendi halime, 

    Kar kış etkilemez beni.

    Güldürmeye çalışma gülmem!

    Ağlatmaya çalışma ağlamam! 

    Kızdırmaya çalışma kızmam! 

    Sevdirmeye çalışma... 

    Bıktırdılar anlıyor musun?

    Bilmiyorsun...

    İçimde kalıyor hepsi, herşey!

    İçimden gülüyorum, içimden ağlıyorum,

    İçimden kızıyorum, içimden seviyorum,

    İçimden acıyorum 

    kendim gibi birini görünce...

    İçimden çekiyorum yalnızlığımı 

    Baktığım hiçkimse de 

    kendimi göremeyince...

    .

    İnsan sabaha doğar 

    İçinde bi yarın kaygısı 

    Bir melek kapıyı çalar 

    zilin sesi ölüm şarkısı 

    Ve doğan güneş batar 

    Düşer yarınlar toprağa 

    can verir insan solar 

    Dökülür yaprakları sonsuza

    .

    Bütün kelimeler isyan edercesine suskun

    Sevgim ölgün, nefretim yorgun

    Hissiz gibiyim , gülüşlerim solgun 

    Ağlayışlarım sessiz, ümitsiz gibiyim...

    Bu bana yakışmaz bilirim

    Baksana, zaten bu ben değilim 

    Benden içeride bir ben var 

    Bazen böyle beni benden çalan... 

    Peki ya dışımdaki ben kimim? 

    ...Sorular var bir yığın 

    Cevabını bildiğim ama anlamadığım.

    Bu imtihanı bana bir yaşatan var 

    Kaybettiğim her sonuçta sığındığım.

    .

    Bir nefes sonramdan bihaberim Madem 

    Daha ne üzülür gam çekerim? 

    Bir asır mı yaşarım bir saniye mi Bilmem

    Bir bilinmezin içinde ömrederim

    .

    Diyorum ki bulutlara 

    bana da öğretin ağlamayı

    Sonra sakinleşip susmayı

    Bana da öğretin 

    Güneşle dost olmayı

    Yağmur sonrası 

    gökkuşağı açmayı 

    Diyor bulutlar 

    dertsiz ağlanmaz 

    Tesellisiz susulmaz 

    Derde rağmen gülebilene 

    Dost olur güneş 

    Hem hüzne hem ümide 

    Boyanabilende açar gökkuşağı 

    Boyanabildiğin kadar renklisin 

    Korkuya,sevgiye,mora,pembeye...

    .

    Ay karardı bakışlarımda lakin güneş doğdu ferine 

    Bir yıldız kaydı gecemden lakin Ümit durdu vecdime 

    Lakin ey! çare 

    Gül sarardı bahçemde lakin hazan yeşerdi gönlümde

    .

    gözlerimdeki feryadı dinliyorum, dargın...

    zorla susturulmuşum.

    dudaklarımın sıkılışına bakıyorum, kızgın...

    zorla güldürülmüşüm.

    Susuyorum, madem öyle istiyorlar...

    susunca da kızıyorlar, anlamıyorum.

    dayanıyorum, madem üzülüyorlar...

    gözyaşlarım darılıyor bu kez isyan ediyorlar...

    gülümse diyorlar, sana gülmek yakışıyor!

    ağlamayı kim ister ki?

    ya ben anlatamıyorum

    ya da onlar...

    hayır, anlamıyorlar...

    .

    KARANLIK BU,

    ÇİLİNGİR SOFRASI

    İçiyorum şehrin ışıklarını sarhoş etmiyor

    Dikiyorum güzellikleri kafama kâr etmiyor

    Sıkıyorum alnımda yumruğumu

    Yumup gözlerimi

    Söylediğim türküler feryadımı

    Dillendirmiyor.

    Ayyaş desinler gönlüme fark etmez

    Sarhoş olam zaten ancak unuturum  

    Gözlerimden acı şarap akarken

    Hüzün niyetine

    Kafası güzel desinler

    Boşver alışırım.

    Gecenin bağrı soğukmuş meğer

    Köprü altı sıcak

    Karanlığın kucağına bağdaş kurarım

    Önümde dertler çilingir sofrası

    Bakarım gökyüzüne ara sıra

    Belki birkaç yıldız görüp

    Umutlanırım.

    .

    Yarım kalan her adımda yolda kaldığımı hissediyorum... 

    Tökezleyip düştüğüm her kaldırıma sarılıp ağlıyorum...

    Başımı çarptığım her taşa bulaşan kanımı,

    Ne kadar uğraşsamda silemiyorum...

    Kalkmak istiyorum ayağa, dimdik! 

    Bacaklarım titriyor ayakta duramıyorum...

    Neye kızmalıyım şimdi Atamadığım adımlara mı? 

    Öfkemi kime vurmalıyım Kaldırım taşlarına mı?

    .

    Yüreğimden kopan bir çığlık kadar sessiz haykırışlarım.

    Gözlerimden yağan sağanak bir yağmur kadar ıslak...

    Ellerimden tutan şu rüzgar kadar serin Hayalin 

    Ve inad edercesine hislerime tutsak...

    Düşlerimden seçilen kabus kadar karanlık mı kaderim? 

    Bilemem, susar bir gün belki sayıklayışlarım.

    Sevemem isyanı, ümid ederim, lakin

    son nefesim gibi yorgun yakarışlarım.

    gözyaşımla doldurduğum kadeh !

    İçmek için koşacağım sana lakin 

    Bir ihtiyar kadar ölgün adımlarım .

    Ve ölmüşüm gibi donmuş suretim .

    Geçmişim kadar sahte bir hayat bu

    Ve ben sarhoş olmak için seçilmedim 

    Yaşamak arzusundayım aslında ben 

    Lakin gömmek istiyor bilinmezliğin

    .

    Aynamdan gözlerime yansıyan 

    hüzünlü halim! 

    Yavaş bağır zira tek kelime duymaya 

    yok mecalim!

    .

    BİLİR MİSİN?

    Kömür mü, deniz mi, yosun mu, ela mı yârim gözlerin?

    Zehir midir, bal mı bilmem kelam-ı sözlerin?

    Yeşili- kırmızıyı sever misin bilmem;

    yeşil vuslat, kırmızı aşktır bilir misin?

    Hasretlik mi, kara sevda mıdır çektiği gönlümün?

    Yağmur mu, gözyaşı mıdır çağladığı gözümün?

    Üzerine çakılan; şimşek midir, acı mı göğsümün?

    Çıkardığı kıvılcımlar gecemde yıldızdır bilir misin?

    Meltem midir, fırtına mı, sevdam nefesin?

    Okşar mısın, savurur musun bedenimi?

    Hançer misin, ateş mi, ben bilemedim.

    Yüreğimi yakar mı, deşer mi sevdan çözemedim…

    Zengin mi, Miskin mi, yoksul musun sevdiğim?

    Kimsen öyle kal, kalbimdeki bronz taht senin...

    Be sevgilim ;

    Aşktan kim ölmüşte ben öleyim!

    Aşktan ölen şehit değil mi?

    Şehitler ölmez bilmez misin?

    .

    saklamaya calistigim bir ates ki;

    kor tutmus icimde...

    sondurmeye kiyamadigim bir ask ki;

    yanar durur icinde...

    sevmeye doyamadigim bir yar ki;

    gunes kadar uzak...

    soylemeye korktugum bir itiraf ki;

    vuslat kalbime yasak!!!

    .

    adresi bir hayaldi sadece

    gonderemedigim mektuplarimin

    hanceri mesafelerdi belki de

    icimdeki hasret yaralarimin

    yaş icirerek doyurdugum gozlerimin

    hic kimsesi yoktu belki,kim bilir?

    yalnizlikla hukumluydu kalbim

    hak muebbet istemistir belkide 

    kim bilir?

    .

    Yetim ufuklara çökünce gecenin hicranı

    Sensiz parıldayan yıldızlara kızarım!

    Dayarım hasret silahımın namlusunu

    Sensiz doğan güneşin alnına, sıkarım!

    Azgın bir yalnızlık fırtınası,

    Sardı hayatımın dört bir yanını

    Sen yoksun ya hayallerimin yaldızı

    kilitsiz mapuslarda, Kalbim esir kaldı…

    Uzun yaz günleri, uzun kış geceleri…

    Hayatım sona ererken sevgili!

    Yanımda olmandır tek dileğim…

    Uzun kış gecelerinden, uzun yaz günlerine…

    Ahir zamana ererken hayatım,

    Hasret eker Gönlüme sadece kaderim!

    Yoksun yine sevgili! Yanımda…

    Bir başıma kalmak zorunda mıyım, Dünyada?

    Dikenlerin büyüyüp, etrafı kapladığını izlerim

    Sıra halinde uzanırlarken acı veriyorlar…

    Uçları zehre bulanmış,

    Batmaya kurban arıyorken, 

    Ben, Nasıl içlerine girebilirim?


    Duyuyor musun yağmurun ayak seslerini

    Üzerindeki deniz mavisi kubbecikten

    Bir şarkı gibi dinle ki, onlar;

    Duyduğu her sözde seni arayan

    Hüzne dökülen bir aşkın izleridir…

    Gel ki gülsün prensesin hisleri

    Gül ki dinsin gözlerinin yaşları

    Sönsün kalabalık şehrin ışıkları ve

    Efsun gözlerin aydınlatsın karanlıkları

    .

    HÜZNE TUTSAK

    Feryadı yüreğimin ta ezelden 

    kanayan yarasına şöyle bir bak

    hüzün bulutları çökmüş üzerine 

    kan ağlayan gözlerine bak 

    gel ilaç ol acılarına tez elden

    canhıraş sancılarına bak

    hicranını dindir, hadi tut ellerinden…

    kara dumanlar sarmış dört bir yanı

    rengi solmuş güle şöyle bir bak

    hüzzam hastası tüm çiçekler

    güneşi tutulmuş umutlarıma bak

    dileğimi tutan yıldızlar da yandı

    karanlığa tutsak mehtap

    afitabını yak!

    Geriye tek sen kaldın…

    .

    Ellerimin saklısısın. 

    Titreyip yazamadığı ruhu göklerde sözlerisin. 

    Damla damla düşerken yer yüzüne her bir harfi; 

    bulutları seyreden gözlerimsin

    .

    Boğazı düğümlü gözyaşlarım boğulur yürek selimde.. 

    sızı görünümlü dertlerim sancılanır sesimde… 

    çağırmayı denediğim her türküde yârimsin, 

    dinlesen de dinlemesende…

    .

    Seni görünce Hecesi küle dönerdi söyleyeceklerimin. Gecesi güne sönerdi göklerin. Secdesi güle çökerdi için için ve ahdesi vefaya söylerdi dileklerimi, rabbe yalvarırken. Diken diken batardı toprağa kirpiklerim. Fenası bekaya çıkarken ruhumun, aşkım Rabbime dönerdi, sen muhabbetim olurdun.

    .

    Rüzgarın öpmeye doyamadığı gözyaşım!

    Soğuk vurmuş eline yüzüne

    Kalbimin kurutmaya kıyamadığı gözlerim!

    Hazan vurmuş her mevsimine

    .

    Hayallerden daha uzaklara dalmış

    İki göz,

    Ulaşılmaz duygulara tercüman 

    Sağır ve dilsiz.

    Ruhunun derinliklerine sığınmış

    Aşkı sensiz.

    Karanlık bağımlısı, kötümser

    Ve ümitsiz.

    Rüyalardan daha güzel gelir olmuş 

    Kabusları

    Korkutur olmuş gecelerini 

    Toz pembe hülyaları

    En fazla ölüme kadar giden

    Dua ışıkları 

    Yalnızlık, gözyaşları 

    ve sönmüş umutları...

    Baldan daha tatlı 

    düşüncelerle boğuşmak.

    Zehir kadar da acı

    Duygularda boğulmak.

    Nefsini dinleyip de 

    yanlış yollara sapmak 

    Günah, isyan ve 

    Kendi kalbinden kovulmak...

    Yeni bir başlangıç

    Sondan daha ulaşılmazdır.

    Vuslat ne kadar uzakta ise 

    Firak o kadar yakındır

    Hayata karşı mücadelesi

    Cevapsız sorulardır

    Yaşam kavgası, bir hayal çıkmazı 

    Ve sırlardır...

    Sözde dostlardan daha candandır 

    Kalem ve silgi

    Bir parça kağıttan başkası yok 

    Sırtını vereceği

    Toplu tüfekli savaşlardan geri değil 

    İçindeki

    Dünya, ahiret ve 

    kararsızlık seçimleri...

    .

    Bu hayata nefesi son çekişim ey rüzgar! 

    Bugün aldığım nefes bile terkeder beni

    Son nefesim olur, alamam geri.

    Ağladığım son günüm bu ey yağmur! 

    Kaynağına dönmez akıp gitmiş yaşlar.

    Faydası yok ne hüznün ne acının...

    Bazen ağlatır gülümserken hatıralar.

    .

    ne yaşamayı becerebildiğim ne de ölmeyi becerebileceğim hayat! senden çok özür dilerim. insan vesvasları ile tıkış tıkış, şeytan kadehleriyle dopdolu, çaresini bulamadığım derdim! çok üzgünüm...

    .

    Sonbaharın baskınıyla üşümeye başladı yüreğim.

    şimdi altına dönüştü zümrüt yeşili çimenler.

    sararıp soldu renk cümbüşü çiçekler.

    kuş cıvıltılarının bıraktığı sevgiler yok artık.

    hazan vurdu, şimdi nefretli bu gözler.

    eylülün rüzgarıyla savurdum umudu.

    sevdayı, özlemi, dünyayı, mutluluğu...

    geriye, bir ömür dolusu hüzün ve

    bir yürek dolusu nefret bıraktım kendime.

    acılar mı, insanlar mı, gerçekler mi?

    canımı yakan, sevgi mi yoksa nefret mi?

    sonbahar mı yaşamaktan nefret ettiren?

    soldurduğu yapraklar mıydı sevgim?

    isyanım mı yoksa beni benden eden?

    neden yaş yerine asit damlıyor gözlerimden?

    duygusuz bakışlarımın, ağlayışlarımın sebebi...?

    hissiz, karanlık, karamsar kalbimin katili kim?

    .

    Devrilmiş bir cümle kadar dengesiz geçirdiğim zamanımı ölçemeyen saatler…

    .

    Sanki içimde biriken devasa bir çığlık var. Arasında eziliyorum boz renkli sislerin. Sözleri olmayan bir feryatname okuyor gözlerim. Dudak hareketleri kulağımı çınlatıyor. Olmayan sesi içimde yankılanıyor harflerin. Ağırlığını kalemin, taşıyamıyor dizlerim.

    .

    Gece yarılınca gider karanlık.

    Gün ağardıkça unuturum seni.

    Gün batarken özlerim.

    Gece yarısında gelir gam geri

    Adını yıldızlara söylerim

    .

    Bilmediğim manalar var dilimin ucunda. Yetiremiyorum kelimeleri.

    .

    Hayat beni çağırıyor duyabiliyorum. 

    Her sese kulak verecek kadar güçlü değilim.

    Ölüm sadece bakıyor gözlerime aynadan 

    Yansıyan yüzümdeki serinliğe sahip değilim

    .

    Kayboldum özleminde şu anın.

    gözyaşımın çizgisinden yarılmış yanağımı görmüş olmalı yağmur.

    Bilememiş güneş misali doğduğumu. Gün batımında büyüdüğümü. Vakit gece sanmış olmalı, baktım, gök kuşağında siyah pek mağrur. Unuttum sanmış günün ağarışını. Yıldız açmış zift karanlığında beyaz. Uyumak istesem yüzüme şarap serpecek uyanayım diye zaman. Sarhoş ettiğini bilmeden dünya, kısıp gözlerini yine de bakacak yorgun düşmüş hafızama. Mayhoş tadıyla karışık duygularımın, naralar atıyorum içimin sokaklarında. Sokağımın lambaları yanıp sönüyor. Sanrıları düşüyor peşime geçmiş anıların. Göz kapağım devrilip geri dikiliyor.

    .

    Güzel insanlar biriktirmek istiyorum hazine sandıklarımda 

    umursamadan kim ne demiş. Saklamak istiyorum her birini ruhumun en derinlerinde kendilerinin bile bulamayacağı yerlere.

    .

    Bazen ruhu karmaşıktır insanın. Neyi nereye koyacağını bilemez.

    .

    Rüzgarın saçlarını okşadığı uysal göllerden birisin işte. Tam alnının ortasında şirin mi şirin bir adacık var. Tam kalbinde vatanımın bayrağını taşıyorsun. Yanaklarından süzülen parlak tüylü ördekler şu ilerideki sandalla yarışa girmeye kararlı görünüyorlar. 

    Gökyüzü de hayli şefkatli bugün. Bana annemi özletti. Gözlerim ılık ılık doldu duygulandım. Baksana nasıl kollarını dünyalar kadar açmış kocaman sarılmış sana. Sen de manalı bakıyorsun hani. Şefkati ve güveni en derinlerinde hissetmiş gibi masmavi.

    Biliyor musun şu an içimde bir yerlere vuslat destanı yazıyorsun bu masum halinle. Ardındaki ağaçlarla yemyeşil bir huzur türküsü söylüyorsun özlemimi teskin etmek için. Teşekkür ederim. 

    A! Bayrağımın yanıbaşında dikilip duran sıska sokak lambasını yaktılar. Biraz ışığa ihtiyacım vardı iyi oldu. Işığın ihtişamıyla gözümü alıp almadığını mı soruyorsun. Hayır, bayrağım daha göz alıcı. 

    Hey! Sağ tarafına bak. Bak siyahlı beyazlı yavru ördekler defileye çıkmış endan sergiliyor. Öyle hoşlar ki güzelliklerinin silüeti kalıyor geçtikleri her yerde. Hani sevinç gözyaşları sımsıcak bir gülümseyişin üzerine iner ya salına salına. Öyle nazlı yürüyorlar. 

    Havanın beti benzi attıkça gölgeler coşuyor. İyi dinle sana gördüklerimi anlatıyorum.   

    .

    Bakma aynaya zira aksi düşen suretinde günahın var. Siretinden utanmalısın. Ağlama öyle sessizce. Duyabiliyorum gözlerinde çığlık var. Ve görüyorum ahlı nefesinde bir yangın… iyice aç kulaklarını göğsünün ki kafesinde gönlün ve onun içindeki ses var, dinle. Öyle ki pişmanlık sözlerinde karanlık bir gece var. İsyan olmalı bu. Saklanmalısın. Hayır, endişelenme Yare sığın. Yıldız doldurur yar gönlüne iki kaşı arasından yatıştırır karanlığı. Lakin dikkat et de sen günahlarını yıldızların nurunda yakıp aydınlığa çıkayım derken Yarin narında kavrulmayasın. İsyandan saklandığın sokaklarda divaneler gibi dolanıp da sonra bildiğin yollarda kaybolmayasın.

    .

    kocaman soru işaretlerim var. kırışmak istiyor göz altlarım. bükülmek istiyor belim. nefesim daralmak, gözlerim kararmak… şiirleri, geceyi solumak istiyor kelimelerimin. şarkıları, sabahın ilk ışıklarını gıdığından öpmek… güldürmek istiyor beni zaman, en zarif hülyamdan gıdıklamak... izin vermek istiyorum hayata. Ve kendime bir şans daha... şimdi, burada, sadece biraz daha kalmak...

    .

    Gözlerinde kaybolmayı dilediğim nehir! Akma bu tarafa bulamazsın kendini.

    .

    Günahkarlığımı bile bile cehennemin sahibine sığınmak. Yaramazlık yapan bir çocuğun dövüleceğini bile bile yine ana babasına sığınması gibi.

    .


    Bir nefes var boğazımda tetikte. Çıkmaya hazır, girmeye hazır, düğümlenip kalmaya hazır, yokluğa hazır… varlığı nimetimken neden?

    Bir ruh var göğüs kafesimde. Bir de kalbim sol yanımda. Savaşmaya hazır, kazanmaya hazır, kaybetmeye hazır, ölmeye hazır… nefs ve şeytan düşmanımken neden?

    Bir mezar var kaderimde. kazılmaya hazır. Tenim renginde toprağım. çiçekler açmaya hazır, alevler saçılmaya hazır. Akıbetim cennet olmaya cehennem olmaya hazır. Azrail bir melek iken neden?

    Bir dünya var gözlerimin önünde. Görmediğim bir inanç var içimde. Hissedişimin huzuruyla gönlüm; yaşamaya razı, ölmeye razı. Varlığım yokluktan gelmişken yokluğa dönemeyişim neden? Varlığımın kıymetini bilemeyişim?.. 

    hiç işte, bir hiçim.

    .

    Uçmak değil marifet, yere çakılmamak…

    .

    Susmayı öğretir ilim. Susamıyorsan cahilsin. Susabiliyorsan alim.

    .

    Ruhum feryat figan içinde. 

    İçimdeki isyankar kan ter içinde. 

    Kendimde değilim. 

    Dünya gurbet, gaflet zehir, 

    ölüm hastalığında kalbim. 

    Hayır, bu ben değilim.

    .

    Hangi kafiye uyduracak içimdekileri kağıda kaleme?

    Hangi nakaratta takılacağım senin adına yârim?

    Hangi kulak dinleyecek yazsam seni gözlerime?

    Hangi yaş sızlayacak yanağımdan yoluna doğru?

    Hangi rakkas oynayacak hasretimin türküsüyle?

    .

    Bulutların yağdığı, koyu bir hüzün var

    Benim duyduğumsa onun tınısı 

    Umutların çaldığı, efkarlı bir türkü var

    İçime çektiğim ses onun yankısı 

    Bu musikiye eşlik eden bir his var

    Söylemeye çalıştığım bir dert şarkısı...

    .

    DUYGULARIN AĞLAYIŞI

    Saat dün sularında bir hüzne tutuldu güneşim

    Ortamın karaltısında görünmez oldu zaman

    Siyaha gark oldu aydınlık ışık hüzmeleri…

    Hedefini bulamadı Pertev mızrakları

    Saplandı bir kuytu köşeye ve

    Kanlı yaşlarla söndü afitabımın ateşi

    Aşık pervanelere mezar oldu alevleri…

    Feza okyanuslarına varıyordu al ırmakları

    Bir yıldız kaydı tuzlu suların arasından

    Ve karaya çıkamadan battı karanlığa…

    Bir lodos fırtınasıyla savruldu yapraklarım

    Toprağın cazibesine yenik düştüler

    Birer birer döküldüler yokluğa…

    Koşmaktan bitaptı gözbebeğim

    Yorulmuştu hep uzaklara adım atmaktan

    Gri hicranları seyretmek acıtıyordu

    Göz kapaklarının arkasına saklandı son çare

    Bir çözüm değildi bu da

    İmkansızları, hayal ediyordu şimdi de…

    Kirpiklerini yararak çağlayan şelaleleri

    Damlıyordu gamzelerime doğru

    Acılı bir tiyatro oynuyordu ağıt sahnesi…

    Duygularım gece siyahında dostsuz ve dertliydi

    .

    disarida yagmur, iceride ben,

    gozlerimde yas,bende sevda var.

    gozyasimda ask,sevdamda karalar var.

    gonlumde huzzam,

    ellerimde kalan;

    bir avuc hicran var....

    .

    Kendimi sensizliğe terkettim sevgili

    Nefsimi yalnızlığa hapsettim

    Hiçliğe tutsak ettim duygularımı

    Her saniye biraz daha gömüyorum kalbimi

    Hiç kimsesiz, tek başınalığa…

    Acı, keder, üzüntü, gam…

    İki kaşımın arasından yükselen

    Kapkaranlık dumanlar…

    Hangi güneşi söndürecek 

    şimdi geçmeyen zamanlar…

    Ölümcül bir hüzzam hastasıyım

    Umutlar; sanki lanetliymişim gibi

    Can havliyle kaçıyorlar benden…

    Gitmek istiyorum dünyadan…

    Kendimden ve arzularımdan kaçmak…

    Nefsime inat, yarsız kalmak istiyorum…

    Anlıyor musun sevgili,

    Sadece rabbimi istiyorum!...

    .


    Gecenin ruhuma doldurduğu karanlık! 

    Yırtıl artık yırtıl ki, ışık sızsın ruhuma.

    Ey şu gece ruhumu sızlatan ışık! 

    Kısıl artık kısıl ki, gönlüm kamaşmasın.

    Ey karanlığı yırtık gece!

    Yaman artık yaman ki, yıldızlar düşmesin.

    Ey şu ruhumun yamandığı secde!

    Sarıl artık soluma ki, titriyor, üşümesin.

    Ey içimde sızım sızım, ışık içen karanlık!

    Seril artık yerlere ki ruhum çok yorgun.

    Ey sol yanımda uyuklayan gönlüm! 

    Uyan artık gör ki her yer aydınlık!

    Ey yıldızlı gecenin umut sızıntısı! 

    minnettarım benimle olduğun için 

    Ey aydınlanan ruhumun gözyaşı ! 

    Akarken neden ılık ve sakinsin?

    Oysa nekadar da heyecanlıyım ben

    Artık gönlüm özgür ,ruhum coşkun.

    Geceme gün doğarken seyret beni

    Nasıl da mutluyum gör 

    ve nasıl da huzura doygun...

    .

    Susmak ne güzel kelam imiş 

    Gözler ne güzel tercüman.

    Dinleyebilmek gönül işi imiş

    Okuyabilmek ise pek yaman.

    Dertliyi söyleten dert, 

    şifasız, merhemsiz bir yara imiş

    Bak hale ki, susturan dert ise 

    dumansız, dermansız yakan...

    " Ah" etmek yaraşmaz imiş 

    Derdi nefesinden üfleyene .

    Tek seferde içine çekmek imiş mesele.

    İyi edecek ilaç, söndürecek yel sormadan 

    Kanamak, yanmak gerekmiş

    O'ndan başka dert-tabip aramadan.

    .

    Kendini bir şey sanma güneş!

    Isıtamıyorsun işte 

    yağmuru benim yanağımda.

    Hep soğuk,

    Hep kuru izler kalıyor.

    Hep ışık, Hep bahar değilsin 

    Yalan söyleme!

    Kavuruyorsun umudumu 

    Hep yanıklar, çizikler kalıyor.

    .

    KANAMAK VE …

    Susmak ne zormuş böyle içinde feryatlar koparken

    Konuşmak ne zormuş hiçbir şey olmamış gibi gülücükler saçarken

    Kalkabileceğine inanmak ne zormuş böyle her düşüşte 

    Yaraların kabukları soyulurken.

    KANATMIŞ OLMAK…

    Ve ney zormuş ki söyle

    Kanattığın bir yaraya merhem olsun diye Allaha yalvarırken canın yanması kadar

    Kim demiş vicdan yok! 

    Hangi merhem iyidir ki pişmanlığın akıttığı şifa kadar gözlerinden?

    Hangi cinayet ağırdır bir yarayı kanatmaktan

    Merhem bulamadıkça Allahtan şifa umarak ağlamaktan…?

    .

    Dili yok mudur acının,

    Neden anlatamıyorum? 

    Sesi yok mudur ki,

    Kimseye duyuramıyorum?

    Tadı yok mudur ki tatsınlar?

    Bilseler ya ne kadar zor .

    Kokusuz da mı yoksa bu? 

    Verdiği ıstırabı bir anlasalar...

    .

    Tıkırtı… sessiz ve karanlık bir kimsesizliğin ortasında bir çocuğun oyun oynarken çıkardığı tıkırtıları duymak. Bu kadar masum muydu içindeki çocuğun kalbi? Oysa o hep günahkardı çocukken.

    .

    Zaman aktı gözlerimin altından. 

    Damla damla yağdı yanaklarımdan.

    çizgi çizgi kader üşüştü alnıma. 

    Yazgısında keder düştü bahtıma.

    .

    Bir günah işlersin. Pişmanlık rabıtası yaparken bilmeden isyan edersin. farkına vardığın an nefsinden daha da korkarsın. O öyle merhametli affeder ve yardım eder ki günahı da tövbeyi de isyanı da unutur, Yare dalarsın.

    .

    Dertsiz görünür asi kulun sözde rahat yaşar dinden ahlaktan bihaber. İsyankardır üstüne üstlük. Lakin hidayet nimetine en muhtaç odur Rabbim. Ruhu sensizlikle azaptadır. Senin firakında gurbettedir. Sabreder farkında bile olmadan. Esirdir nefsine. işkence eder şeytanlar kalbine. Yaradır her zerresi.sıkılır gönlü her gecede. Acır soluğu zikrinsiz. Çilelidir başı. Sana sığınacağını bilmez. Kimsesiz sanır kendini. Yapayalnızdır Rabbim. Senden gafil kalan kulun Senden uzak oluşunun zulmü altındayken mazlumdur. Yardımına muhtaçtır. Yardım et Rabbim.

    .

    Artık  bütün taşlar yerli yerine oturmaya başlıyordu. Kelebek, içindeki sessizliğe anlam verebilmenin heyecanını yaşıyordu sonunda. Toz kanatlarındaki ihtişamın ve hassaslığın sırrına da vakıf olmak üzereydi. Hissediyordu. Geçmişi, şimdiyi ve ihtimali var ya da yok bir geleceği. Kelebek, aynaya baktığında sonsuzluğa giden kapıları görebiliyordu. Bir tanesi yangın bir tanesi ışık bir tanesi de boşluk. Şu kadarcık zamanda ne kadar da büyük bir mana inşa edilmiş meğer içimde ve dışımda diye şaşkınlığını dile getirdi kelebek. Haklıydı. 

    Üç beş yaşlarında gördüğü bir rüyayı anımsadı. Sonra geçenlerde gördüğü bir tanesini ve yaklaşık iki yıl önce sadece gözünde canlandırdığı uyku uyanıklık arası bir şeyi…

    Sanki geçmişte yaşadığı her şey iyiliğiyle de kötülüğüyle de hakikati anlamasını kolaylaştırmak adına başına gelmişti. Gayet intizamlı ve kusursuz bir şekilde parça parça ayrılıp binlerce pazılın bir bütün oluşturduğu dev bir resme dönüşüyordu hayatı. Kadere inancı artıyordu. Zira ruhundan gelen bu tarifsiz senfoni alelade bir şekilde maymunun, çam ağacının, gökyüzünün yahut toprak ananın ortaya koyabileceği bir senfoni değildi. 

    Bir yaratıcının varlığına inanmamak elde miydi? İmkansızı mümkün kılan bir inanca davet ediyordu bütün bunlar onu. Hiçliğinin farkına vardıkça korkularını imha ediyordu kelebek. Ne ölümden ne de yaşamaktan korkuyordu. her şeyden, beş duyuluk gerçekliğin lezzetiyle beraber ruhunun azalarını keşfettikçe kat kat daha fazla haz alıyordu. Çünkü büyük resmin her parçasında yegane bir gerçeklik seziyordu. 

    Aciz fakat harika bedeni, ruhuna mükemmel bir çerçeve olmuştu. Beş duyuluk gerçekliğiyle dünya da bedenine çerçeve olmuştu. 

    Peki ya büyük resimde, bütün çerçevelerin ötesinde nasıl bir hayat ya da ölüm vardı? Kelebek, sonsuzluğa açılan asıl kapının eşiğinde gibi hissediyordu kendini. Şu muhteşem yaratıcı için, alacağı tek nefesten dahi firar etmeye hazırdı. Delicesine, aşıkçasına O’na kavuşmayı diliyordu. 

    .

    Aşağı, en aşağı yerim.

    Çıkar çıkar yükseğe, en tepeden düşerim.

    Himmetiyle teselli olur kalkarım.

    Teslim olamazsa kalbim, yerin de dibine düşerim.

    .

    Ruh nefse aşık olur. Buradan kalp doğar. Kalp kimin tarafına meylederse insan ona çeker.

    .

    Bahçen çiçekli mi saklı mı? Suluyor musun kilitliyor musun? Saksı mı sandık mı? Bahçen hangi renk? Rengarenk mi iki renk mi, tek renk mi? Gök kuşağıyla mı sınırlı yoksa? 

    İnsan bazen beyaz kadar özgür ve bilgedir. Bazen siyah ve beyaz kadar kuralcı. Bazen gök kuşağı kadar uyumlu. Bazen de hayat kadar süprizdir. 

    Bahçende yaşıyor musun gömülü mü?

    .

    Tek kelime…

    Senden duymak istediğim tek bir kelimeydi benden esirgedin.

    Tek kelime etme ve git.

    Tek kelimeydi sevgiye ve nefrete yeten.

    Kırgınlıktı içindeki.

    .

    Görür gibi hissedebilir mi insan?

    Öyle! gözü fersiz, önü ışıksız...

    Duyar gibi dinleyebilir mi insan?

    Anlatsa anlaşılır mı?

    Cümle harfleri hiçe sayıp, sessiz kelamsız...

    Ne hayaldir ne de hayat yaşadığı.

    Yakaza halli bir duygu, dua olup 

    gerçekleşebilir mi yersiz zamansız?

    Gerçeği bile boşverebilir mi insan? 

    Fikri yere serip, beden başı akılsız...

    İnanınca böyle nazlanır mı insan?

    Çelimsiz kulluğuyla, biçareliğine rağmen

    Vuslat arzularken "sanki dertli" fakat

    Sonsuz Kudretiyle Merhametine yaslanıp 

    Yar'e sığınmakla bu insan

    " sahiden gamsız"...

    Nasihati oldur ki kulun verilenden çıkardığı;

    Acizliğince fakirdir insan, günahkardır.

    Vacip olur gözlerine 

    Pişmanlığa sabır ile ağlamak.

    Eşref-i mahlukattır.

    Rabbin lutfuyladır insan.

    Her nefesini şükr ile O'nun zikrine bağlamak

    Her vakit üzerine vacip olur.

    O halde var sen düşün âkil insan! 

    Seni dahi bir hikmete binaen Yaratan'a 

    Senin için yarattığı her bir ânâ

    Rıza göstermen, Hak üzere sana lazım olur.

    .

    Havanın sıcaklığını betimleyecek olsaydım bunun yerine alnımdan damlayan teri kalemime mürekkep edip yazarkenki halimi görmenizi dilerdim.

    .

    Bakma aynaya zira aksi düşen suretinde günahın var. Siretinden utanmalısın. Ağlama öyle sessizce. Duyabiliyorum gözlerinde çığlık var. Ve görüyorum ahlı nefesinde bir yangın… iyice aç kulaklarını göğsünün ki kafesinde gönlün ve onun içindeki ses var, dinle. Öyle ki pişmanlık sözlerinde karanlık bir gece var. İsyan olmalı bu. Saklanmalısın. Hayır, endişelenme Yare sığın. Yıldız doldurur yar gönlüne iki kaşı arasından yatıştırır karanlığı. Lakin dikkat et de sen günahlarını yıldızların nurunda yakıp aydınlığa çıkayım derken Yarin narında kavrulmayasın. İsyandan saklandığın sokaklarda divaneler gibi dolanıp da sonra bildiğin yollarda kaybolmayasın.

    .

    Bir günah işlersin. Pişmanlık rabıtası yaparken bilmeden isyan edersin. farkına vardığın an nefsinden daha da korkarsın. O öyle merhametli affeder ve yardım eder ki günahı da tövbeyi de isyanı da unutur, Yare dalarsın.

    .

    FATMA ZEHRA AKYİĞİT FZA

    .

    DEVAM EDECEK...
  • +aldı dünya çantasını..
    -dünyanın çantası mı olur amk
    +şarkı sözü
    -öyle şarkı sözü mü olur amk
    +gece gölgenin rahatına bak dinle
    -gece gölge mi olur amk
  • ya sen kimsin,
    anlamını bilmediğim şarkı sözü gibi
    sessiz
    sedasız
    kibarca
    kulağıma fısıldadın
    sevgiyi ...
    sen hiç sevgisini yitirdiğin oldu mu
    mesela ...
    ben hiç bilmiyorum
    nasıl sevilir
    nasıl kaybedilir
    ben ...
    savunmasız bir zamanım ...
    vakti
    bilirim ...
    her türküden sonra
    rengarenk çicek açasada...
    bir yerlerden koparılmış
    sessizliğin gölgesi eşlik eder
    çünkü ...
    hayat iki yüzlü bilirim
    hep otlar ezilir
    çiçekler ölür
    gör bak ...
    bi şiir
    kısa öz
    tamda uzanmıştı içime
    mahsuru yok kal dedim
    insan nerede anlaşılırsa
    orada yaşamış olur dedi
    çokca bölüştüğümü sandığım
    yorgunluklarım oldu
    vicdanlara sığınmayı bilmeyen dedim
    neden hatırladım ki
    şimdi dedi ...
    gözlerime
    gizlenmiş
    iki eli kırık heykeli
    yldray
  • Kavurucu bir soğuk… Kolumdaki saat sıcaklığı -40 °C gösteriyor. Ayak parmaklarımı hissetmiyorum, sanırım hücrelerim savaşmayı bırakalı çok oldu. Rüzgâr bıçak gibi, açıkta kalan bütün uzuvlarımı kesiyor. Halsizlik, günün yorgunluğu üzerine alınan ılık bir duş misali yavaş yavaş bedenimi ele geçiriyor. Beynim numaralar yapmaya başladı, sıcacık bir ateşin yanında olduğumu söyleyip gözlerimi kapatmamı salık veriyor… Sanırım o da savaşmaktan yorgun düştü, minimum enerji düzenine geçmek istiyor... Hipotermik şoka girmeye ramak kala; son çırpınışlar, kalbimin zayıf vuruşları... Bilincim beynimle iş birliği içinde kendini devre dışı bırakmaya zorluyor. Göz kapaklarıma dahi direnemiyorum… biraz dinlensem…



    Hilâl şeklindeki tepenin yamaçları üzerinde dikine uzun uzun çarpık yarıklar; hilâlin ortasında su toplanmış bir gölet, geriye kalan her yer siyah kuru toprak. Bitki türünden bir canlının varlığından bahsetmek imkânsız. Ne tuhaf bir yer burası, yeni bir gezegen keşfediyormuşum gibi geliyor ama o kadar da tanıdık ki. İyisi mi tepenin üzerine çıkıp, etrafı yüksekten incelemeli… Çıkış birazcık zorladı, yarıklar düzgün bir tırmanışa izin vermiyor. Demek bir adanın üzerindeymişim. Etrafındaki su, deniz mi okyanus mu anlayamıyorum ucu bucağı yok. Çıktığım tepe sanki patlamış da yükselmiş gibi, gölet bu yüzden oluşmuş olabilir. Tepenin diğer ucunda sanki bir insan silüeti var. Oturur vaziyette, dizleri hafifçe yukarı kırık, elleri iki yanında uzakları seyrediyor. Belki de birini bekliyor, öyle bir hâli var. Tehlikeli biri intibaı uyandırmadı bende. Yanına gideceğim. İçimdeki tuhaf his halâ geçmiş değil; hiç bilmediğim bir adadayım ama her şey tanıdık geliyor, dejavu gibi. Bu kadar uzun süren, bu kadar derin bir dejavu var mı ki? Adanın ruhu var sanki, bütün benliğimi almaya çalışıyor. Zaman geçtikçe her toprak tanesi benden bir parçaymış gibi hissettiriyor. Yanına gitmeye çalıştığım yabancı dahi tanıdık geliyor. O’nda bir kıpırdanma olmadı henüz, fakat beni fark etmemiş olması imkânsız, sadece o ve ben varız. Her şey dingin, su sakin sakin vuruyor kıyıya. Bütün bu uyumu bozan bir ben varım.

    − Merhaba, konuşabilir miyiz?
    − Merhaba, tabi ki. Hoş geldin. Ayakta kalma, oturabilirsin.
    − Ev sahibi gibi karşıladınız beni. Buraları çok iyi biliyor olmalısınız. Biz neredeyiz biliyor musunuz? Yakınımızda ulaşabileceğimiz bir anakara var mı?
    − Adanın sahibi değil, ta kendisiyim. Yeni doğdum. Aslında derinlerde hep vardım. Volkanik adayım ben, öyle bir an geldi ki patlayıp su yüzeyine çıktım. Yukarı çıkmak kolay olmadı benim için. Tonlarca su kütlesini yerinden oynatmam gerekiyordu, fakat zamanı gelmişse karşımda hiçbir şey duramaz. Yüzeye çıktığımda artık görmezden gelinemeyecek kadar aşikâr olurum. Biliyor musun uzun zamandır üzerimde baskı vardı, dayanamazdım daha fazla… Patlama sancılı ve zorlu bir süreç; her zaman sonuca ulaşmaz, ulaşıyorsa taçlandırmak gerek. Ben yıllarca biriken öfkemi; o simsiyah, yoğun dumanımı göğe salarak taçlandırdım başarıyı. Yüzeye ulaşınca sakinleştim sonra. Etrafımda gördüğün, okyanus suyu. Göletim patlama sonrası soğurken oluştu, tek güzel yerim orası. Güzel olduğumu iddia etmiyorum; güzel olmak gibi bir amacım yok, tek isteğim kabullenilmek. Okyanus sakin sakin şekillendiriyor beni artık. Kenarımın bir kısmını yıktı, düzleştirdi şimdiden. Kısaca böyleyim. Yakınımda ne olduğuyla ilgilenmiyorum, buradayım bundan sonra.

    Benimle dalga geçiyor olmalı. Adanın kendisiymişmiş. Ben de okyanus olayım öyleyse. Adanın nasıl oluştuğunu anlat demedim ki ben, neredeyiz diye sordum. Buradan kurtulmak istiyorum. Bunun için; bulunduğumuz konum, yakındaki bir yerleşim yerinin varlığı, en azından ilkel bir sandal bulma olasılığı gibi şeyler önemli. Bastırılmaymış, patlamaymış, kabullenişmiş; bana ne bunlardan! Nasıl anlaşacağım ben bu deliyle?

    − Doğru soruları sorarak.
    − Ha? Anlamadım?
    − Neden tanıdık geliyorum sana? Aslında bunun da ötesinde, tanıyorsun sen beni.
    − Tanıdık geliyorsunuz demedim ki, nereden çıkartıyorsunuz? Hem adınızı dahi bilmiyorum nasıl tanıyabilirim sizi?
    − Hunga Tonga-Hunga Ha'apai benim adım.
    − Ney, neyy?
    − Hunga Tonga da diyebilirsin kısaca.
    İşte şimdi her şey tamam oldu. Hoş bulduk; deli değil, zırdeli adası. Allah’ım bir de doğru soruları sor demez mi bana. Hiç gelmeseydim yanına daha iyiydi. Başka da kimse yok ki nerede olduğumu sorup öğrenebileyim.
    − Bu kadar zor mu bana inanmak?
    − Peki Bay Hunga Tonga, biraz espritüel buldum sizi. İsminiz de bile ironi var sanki. Tongaya düşürmeye mi çalışıyorsunuz beni acaba?
    − Adımı sen koydun, benim bir suçum yok.
    − Affedersiniz ama bu söylediğiniz tam bir saçmalık! İsminizi ilk defa duyuyorum, üstelik Dünya’da bu isimde bir ada olduğuna dahi inanmıyorum.
    − Durma hadi, inanmıyorsan Google’la.
    − Hahahahay, işte bu yaa. Anladığımız dilden konuşun biraz da böyle Bay Hunga Tonga. Neydi o kasıntılarınız; patlamalar, yüzeyler falan? Ama kabul ediyorum gerçekten espritüelsiniz (!). Burada Google’a ulaşmak; Mars’a ayak basmaya benziyor. Mars demişken; Elon Musk’ı bilir misiniz? Hani, onun arabası var roadster güzel mi güzel; şoförü de var hem. Özel, havalı mı havalı, robot görünümünde. Gösteriş için de olsa roadster’ı Mars’a göndermişti; işte o artık, uzayda kendi yörüngesinde dolanıyor başıboş. Harikulade bir o kadar da muhteşem Google espriniz de onun gibi, uzay boşluğuna uçtu gitti bile. Gerçi, bu nev-i şahsına münhasır zat-ı pek muhterem; namıdiğer Elon oğlu, Dünya’nın hemen her noktasından internete erişim sağlanabilsin diye uzaya paneller gönderiyordu en son. Aslında biraz daha beklersem, o panellerin sağlayacağı internet bağlantısını kullanmayı deneyebilir; ne kadar da çok ihtiyacım olan Hunga Tonga-Hunga Ha'apai adını Google’da aratma eylemini gerçekleştirebilirim. Fakat maalesef ki; sonsuza kadar da beklesek, internete erişim için kullanabileceğim bir cihazımın olmadığı acı gerçeği değişmeyecek. O yüzden, Ada’dan kurtulmak gibi daha önemli şeyleri denemem lazım.

    − Bana inanmayı da deneyebilirsin...
    − Peki öyleyse, bu isimde bir ada olduğunu nasıl ispat edeceksiniz Bay Hunga Tongaya düşmemiş? Üstüne üstlük, isminizi benim koyduğumu iddia ediyorsunuz.
    − İki sene önce bir haber okumuştun. Yakın tarihte volkanik yeni bir adanın oluştuğu ve NASA’nın ilgili uydu görüntülerini simule edip adanın nasıl şekil aldığına dair video hazırladığı anlatılıyordu. Sonra o görüntüleri izlemiştin. İşte o adanın ismi Hunga Tonga-Hunga Ha'apai idi. Okyanustaki volkanik patlamalarla ilgili başka görüntüleri de izlemiştin hani. Bütün bunlar seni derin düşüncelere gark etmişti, hatırladın mı?
    − Bakın Hunga Tonga Bey. Bu isim irite etmeye başladı, Ada diye hitap edebilir miyim size?
    − Bana sormana gerek yok, nasıl hissediyorsan ben o’yum.
    − Peki Ada Bey, bu kadar ayrıntı vererek beni kandırmaya çalışıyor olabilirsiniz; çünkü bahsettiğiniz şekilde bir araştırma yaptığımı hatırlamıyorum. Bu nedenle benimle ilgili kişisel sorular soracağım, doğru cevaplarsanız belki o zaman size inanabilirim.
    − Nasıl istersen. Daha sancılı bir süreç olacak gibi.
    − Yok yok merak etmeyin, kişisel ama basit sorular olacak.
    − Ben senin açından söylemiştim, dolayısıyla benim için de.
    − Lütfen daha fazla alengirli cümleler kurmayın. Bir şey derdim ama neyse... Benim adımı biliyor musunuz?
    − Çelik.
    − Hımm, iyi tahmin ettiniz doğrusu. Emin olabilmem için biraz daha zorlamam gerekiyor anlaşılan. Yakın zamanda beni etkileyen en büyük olay neydi?
    − Etkilemek, biliyorsun ki çift yönlüdür; olumlu ve olumsuz anlamda. Hangisinden bahsediyorsun? Ben biliyorum ama sen yine de açıkça ifade et, inandırmam gerekiyor ya seni sonuçta.
    − Ada Bey, biliyorum çok derinlerdesiniz ama lütfen beni de oralara çekmeyin. Anlamamazlıktan gelerek beni yormaya, bıktırmaya ve hatta sonunda kendinize inanmaya mecbur bırakacaksınız belli ki. Siz de bilirsiniz galat-ı meşhur lügat-ı fasihten evlâdır. Etkilemekten kastım pozitif anlamda idi tabi ki.

    − En çok etkilendiğini düşündüğün olay o değil, ama yine de cevaplayacağım. Uzun süre araştırma yapıp, günlerce projesini geliştirmekle uğraştığın hayalini hayata geçirme fırsatı yakaladın. Mutlu etmişti bu seni. Kabullenmeyeceksin biliyorum, ama emin olabilirsin ki; bu değildi seni en çok etkileyen. Şuraya P+ yazsam, neyi ifade eder sana?... Biraz daha ipucu vereyim istersen; P+ Gül yani PozitifPlus Gül, hatırladın mı? Bir akşam PozitifiPlus’ı, π⁺ şeklinde kodlamıştın da o’nun hoşuna gitmişti. Anlamı özeldi senin için... “Neydi mottomuz: ‘Pozitif düşünce de kazanır!’. Üzme tatlı canını, geçer bu yaralar elbet. İnan bana başaracağız. Hadi, tam gaz ileri!”. Cümleler öylesine masun öylesine masum çınlıyor mu kulaklarında halâ?... π⁺ geçen sene Muchu Chhish dağının zirvesine çıkmak istemeseydi beraber bitirecektiniz projeyi. Uyarmıştın, “Ölüme davetiye çıkarmak bu yaptığın” demiştin. Biliyorsun, dağcılık için “yapılamaz” denilen ne varsa büyülüyordu o’nu. π⁺ da “Doğası bu kanunu şu diye duraklamak sence olur mu?” demişti sana. Sonrası malum manşetler: “Genç dağcı, fethedilemez zirvesi ile bilinen Muchu Chhish Dağına tırmanırken geçirdiği kaza sonucu gözlerini hayata tamamen kapadı.” PozitifPlus’ı kaybedince kendine iki söz vermiştin; birisi, uğruna her şeyini feda ettiğin projenizi gerçekleştirmek. Diğeri… Onu söylememe gerek yok sanırım.

    − Neye inanacağımı bilmiyorum, ne yapacağımı da. Gitsem; gidemem… Kalsam; kalamam… Şaştım bu işe.
    − Muchu Chhish dağının varlığı ne kadar gerçek ve acı veriyorsa, ben de öyleyim... Kabullenmek tek çıkar yol.
    − Sizinle bir alıp veremediğim yok ki benim, kanlı canlı karşımdasınız işte. Kabullenmekten kastınız söylediklerinize inanmam ise; onu da başardınız merak etmeyin, bütün bentlerimi yıkarak…
    − Sancılı bir süreç olacağını söylemiştim. Kabullenmek; inkâr etmemek mi demektir sence? Gül’ün hayatta olmadığı gerçeğini kabullenebiliyor musun?
    − Ben… Ben, anlayamıyorum… Bütün hislerimi, bütün düşüncelerimi, bütün hayatımı biliyorsun. Sen kimsin?

    − Ben ve sen diye ayrı değiliz biz. Bir bütünün iki parçasıyız. Madem anlamıyorsun kulaklarını dört aç: İlk kez bir kıza karşı anlam veremediğin duyguları hissettiğin zamanlardı ateşteytin ateşte işte ateşte öyle bir ateş ki yıllarca yakacaktı seni ama uyarmıştım desem inkâr edeceksin her zamanki gibi nasılsa müthiş zekânla üstesinden gelirdin tabi gitme dedim gelme dedim yapma etme derken bir sıkımlık aşkınız bitti değil mi Mr. Olympia kendini yenilmez gördün ulaşılmazı istedin kabul et ama güzel yenildin yenildin ne oldu ki okyanusa at gitsin önemli mi senin için yine devamke görmezden gelmeye kaçtın yıllarca o ateşten başkalarını sen yaktın bu defa yapacak daha önemli işlerin vardı nasılsa hep zaten hiç düşünmedin ki o işler mutlu edecek miydi seni aynı üniversite tercihinde olduğu gibi kendini kandırmaya çalıştın yine yok saydın beni oysa konservatuara girmek şarkı söylemek müzikle uğraşmak kitap okumak ne kadar güzel şeylerdi gizliden 90’lar pop dinlerdin de kendine dahi itiraf edemezdin bense oradaydım hep 90’larda tabi bunlar fizik okuyup galakside otostop çekerek paralel evrenleri keşfetmek kadar heyecan vermiyordu Einsteinımıza sahi en son hangi paralel evrendesiniz bayım bulabildiniz mi hayat evren ve her şeye dair nihai sorunun cevabını zahmet etmeyin söyleyeyim benim o ben ben e tabi şimdi bunu ispat etmemi istersin nasıl etsek de ispat etsek Kaf Dağını aşıp ardındaki Zümrüdü Ankayı getirsem kabul eder misin ya da Muchu Chhish Dağının zirvesine çıksam yeterli olur mu senin için gerçi oraya ulaşılmazı başarabileceğini ispat için çıkıyorsun zaten a pardon hiç olur mu öyle şey söz vermiştin aslında O’nun içindi değil mi benim hatam sorry gelmiş geçmiş geliyor gelecek tüm zaman kiplerinin en iyi climberı.

    − Sağ olasın iyi oldu böyle. İçinde biriktirdiğin tüm öfkeni kustun, üstüme boca ettin neyin varsa Bay Tongaya düşmüş Hunga Ha'Apaçi. Jöleyle dikleştirilmiş düşüncelerin, düşük bel sözlerinle yakışıyor sana Apaçilik. Bilirsin ergenlik aşkları ikiye ayrılır dongi dongi türü olanlar ve olmayanlar. Tonga-Hunga Ha'Apaçi Bey maalesef gerçek şu ki; çocukken dongi dongi aşkına kapılmamıştım, o yüzden artık esamesi dahi okunmuyor o ateşin. Doğru, üzerini kapatmıştım. Demek ki senin içine düştü o ateş; yanmış yanmış, kavrulmuşsun yıllarca. Kendi dongi dongi aşkını bana kabul ettiremezsin. Ne deyim ergenlikten dahi çıkamamışsın henüz. Kabullen de kabullen, ne bu Allah aşkına? Bak Küçük Prens kendi gezeninde ya da Ada’nda mı desem, her nereyse işte orada; güzel, musmutlu hayallerinle yaşayabilirsin, fakat Dünya senin etrafında dönmüyor anla bunu. Artık devir değişti. E tabi Çelik de değişti, büyüdü. Hayat en büyük eğitimcidir; acıyla olgunlaştırır, sevinçle büyütür insanı. Sen, ergenus! Anlamazsın bunlardan. Nereden bileceksin, hiç yemedin ki hayatın sillesini. π⁺’tan bahsettin, ruhumu tüm çıplaklığıyla görüyordun madem; O’nu ebedi istirahatine uğurlarken verdiğim sözleri, nasıl olur da 1 byte’lık RAM’inle decode etmeye çalışıyorsun? Anlamıyorum, bu fevkalhad kapasitenle bir de alengirli cümleler kurabiliyordun. Tam sana uygun bir söz var biliyor musun adam sandık eşeği diye başlayan. Hayır hayır hayır yanlış anladın yine, için fesat işte. Diğer versiyondan bahsetmiyorum ki. Benim söylediğim “adam sandık eşeği çifte serdik döşeği” idi… Demek hep böyleydik biz… Yanlış anlaşılmalar, küçümsemeler, reddetmeler, üstünlük taslamalar… Sen; evet sen, aynamın arkasındaki simsiyah sır. Kimsenin farkında olmadığı... Sır olmazsa, nasıl seyredebilir ki insan kendini değil mi? Kolay değildir aynaya bakmak, kendine güvenmen gerekir her şeyden önce. Çoğu, aynalara küskündür bu yüzden. Ayna olsan da kendini kusursuz sanma! Senin de hataların var. Bilirsin aynalar, karşısına dikilirsen sağını-solunu şaşırırlar.

    − Sonunda kabullendin biz’i. Kolay olmadı, sonuçta onca hatırayı yerinden oynatmak zorunda kaldık. Artık çok cool’um. Hatırlar mısın, sazlar çalınırdı Çamlıca’nın bahçelerinde?
    − Benim de arabanın teybini çalmışlardı. Evet evet kabul ediyorum bu espri olmadı burada ama ne yapayım dayanamadım bu kadar yoğun felsefeye. Hem pas atan sensin, gole çevirmesem takım olamazdık sonra.

    − Yaptıklarından pişman mısın?
    − Yapmadıklarımdan olduğu kadar değil…



    Derin nefes al… Derin nefes al… Derin nefes al… Güneş batmak üzere, kaç dakikadır uykudayım ben? Birazdan titreme başlayacak tekrardan hissediyorum... Vücut ısısını artırmak için bir şey vardı neydi o?... Off Allah’ım offf, nasıl bir soğuk böyle, sanki damarlarımda dolaşıyor. Tamam… Tamam, hatırladım… İdrarımı şişeye doldurup koltuk altıma koyacaktım… Çantam nerede acaba? Yakında gözükmüyor. Neyse ki su kabım uzağa düşmemiş. Yukarıda hafif kuytu bir yer de var sanki… Sürünerek su kabını alsam sonra da kuytuluğa çıkabilir miyim ki? Enerjim bitmek üzere… Gece burada böylece durmam da imkânsız, son enerjimi oraya doğru harcamalıyım. Ahh, bacağım! Sanırım kırılmış… Çarpmanın etkisi yeni hissediliyor... Hadi... Hadiii… Son defa pozitif düşün…
    Suyum bitti artık, boş kaba idrar doldurup kabı koltuk altıma koydum… Henüz bilincimi kaybetmemişim demek, hatırlayabiliyorum… Hatırlasam ne fark eder, idrarın sıcaklığı ne kadar sürecek ki. Kendimi kandırmaya çalışıyorum yine… Gül’e söz verirken yaptığım gibi… Şu hayatta gerçekleştiremediği ne varsa onun adına tamamlayacaktım. Ama atladığım bir şey var; o, bu sözü kesinlikle istemezdi. “Başkaları adına yaşarsan, kendi hayatını ıskalarsın” derdi muhtemelen. Haklı çıktınız hanımefendi, karavana! Ah PozitifPlus, şu an o kadar ihtiyacım var ki senin neşene. Biliyorum, artık çok geç… Gün çoktan döndü buralarda ve ben simsiyah bir gecenin koynunda, yapayalnız bekliyorum. Gözlerimi kapatıp soğuğun merhametine bırakmak istiyorum kendimi. Hem rüya görürüm belki. Sana π⁺’ın anlamını anlatırım hem. Bir tüyo verebilirim şimdiden; biliyorsun π; matematiksel bir sabit, sonsuza uzanan reel... Bu kadar kâfi gerisini sen çöz. Ahh! Kırığın sancısı kendini iyice hissettirmeye başladı, sıcaklık daha da düşmüş olmalı… Dayanamıyorum artık… Uykusuzluk, hâlsizlik, soğuk, sancı, Gül…



    − Çeliik… Çeliik, Çeliiik uyan hadi.
    − Ha, efendim? Sen misin Gül?
    − Benim tabi. Kalk hadi kalk, geç kalıyoruz. Kaç defa söyledim bu aylarda pencere açıkken uyuma diye. Geceleri soğuk oluyor artık. Zaten uykudayken üzerinde örtüyü düzgün tutmuyorsun, affedersin bi yerlerin de açıkta kalıyor, sonra hasta oluyorsun.
    − Ne yapabilirim, proje üzerinde çalışıyordum sabaha karşı ancak yattım. Kafa bi dünya olmuş pencereyi mi düşünecektim bir de? Öyle hissediliyor ki, bu sabah PozitifPlus Hanımefendi tersinden kalkmışlar anlaşılan. NegatifMinus marka parfüm kokusu var havada.
    − Hahaha, çok komik! Gece açıkta bırakıp üşüttüğün kıçın sanmıştım ama yanılmışım; beyninmiş aslında.
    − Tamam bee tamam tamam, amma sert yaptın ha! Kalktık işte. Ahh! Kramp girmiş ayağıma.
    − Az bile sana soğukta yatarsan. Bu sembol de neyin nesi?
    − Hangi sembol?
    − Şu pi sayısı üzerinde artı işareti var ya.
    − Ha o mu, dün akşam seninle telefonda projemizle ilgili konuşurken yapmıştım. PozitifPlus falan derken aklıma geldi herhalde.
    − Çok güzel, gerçekten hoşuma gitti. Bende özel bir şeyler uyandırdı şu an. Senin için de bir anlamı var mı?
    − Var tabi.
    − Nedir?
    − Boş ver şimdi, müsaade et de üzerimi giyineyim yoksa projeyi tanıtacağımız toplantıya cidden geç kalacağız. Günler çuvala girmedi ya, sonra anlatırım.
    − İyi öyle olsun bakalım.
    − Gece tuhaf bi' rüya gördüm şu sizin meşhur "tırmanış"la ilgili, pek iç açıcı değildi. Nedir son durum?
    − Sorma ya, sanki o iş yattı gibi. Benim de gözüm korkuyor açıkçası henüz karar veremedim. Vazgeçmeye meyilliyim ama.
    − Umarım vazgeçersin. Seni gazete manşetlerinden okumak istemiyorum.



    Event: #77872523

    Bonus Chapters:
    https://www.youtube.com/watch?v=-lcfABgHKfs
    https://www.youtube.com/watch?v=GdfjKUKj1sQ
    https://www.youtube.com/watch?v=nt_8xZwEq-M
    https://www.youtube.com/watch?v=77ygz-MC6_8
    https://www.youtube.com/watch?v=0_5mrUqn6RU

    Symbols:
    π (Pi): Reel sayı. Matematiksel sabit. Bir dairenin çevresinin, çapına oranı.

    REFERENCES:
    [1] https://www.youtube.com/watch?v=DaGSxdR4C0k
    [2] https://www.youtube.com/watch?v=a8pAKr_zbOM
  • Görmezden gelsem birgün benim olur mu ?

    Alıntı - Şarkı sözü