Atilla İlhan
Yangınlar alevinden geçip de gelen dost 
Yanar olmuş yüreğin nar olmuş lilişan 
Sen insansın sen insansın sen insansın sen insan 
Sen insansın hey lilişan sen insansın sen insan

Ağır başlı kitaplar senin adına 
En yiğit besteler seni söyler 
Dünyada şarkılar misali yaşayansın sen 
Sen insansın sen insansın iki milyar cansın 
Sen insansın hey lilişan sen insansın sen insan 
Sen insansın hey lilişan iki milyar cansın

Yangınlar alevinden geçip de gelen dost 
Yelken gibi açılmışsın zalim rüzgara 
Hey lilişan hey lilişan 
Gülmüşem ağlamışam 
Bir tuhaflık olmuş olmuş 
Dünyanın hali

https://youtu.be/FDjGvXLHYTY

BOTEVGRAD
Sadece 20 şiir yazarak, dünya şiir tarihine geçmek; Hristo Botev

HAYRETTİN FİLİZ 12 Eylül 2016

“Uyandır tek tek her insanda, ey tanrım, gerçek özgürlük sevgisini,

Taksın canını dişine dövüşsün, halkı ezenlere karşı bir savaş ki bu, amansız.

Koma yaban ellerde sönsün yalım yalım yanan taşıdığım bu yürek.

Sesim boşa gitmesin, sesim kalmasın çöllerdeki gibi yankısız ”

Bulgaristan’ın Osmanlı’ya karşı verdiği özgürlük mücadelesinde, kuşkusuz birçok insanın adını anabiliriz. Ancak iki isim var ki ; bu gün Bulgaristan tarihinde anıt isimler olarak saygı görür. Bunlardan biri, Osmanlı Devleti tarafından, 36 yaşında asılarak idam edilen Vasil Levski, diğeri, yine Osmanlı askerlerince, 27 yaşında vurularak öldürülen şair Hristo Botev’dir. Botev’in incecik bir kitap olmasına karşın, çok etkili olan ve sadece 20 şiirden oluşan ,“Pesni i Stihove” (Şarkılar ve Şiirler) adlı tek bir şiir kitabı vardır. Kitap ilk kez basıldığı 1875’ten beri, Bulgarların ezbere bildiği özgürlük dizeleridir ve dünya şiir atlasında da ölümsüz bir yere sahiptir. Bugün Botev ve şiirlerinden söz edeceğiz.

Hristo Botyov Petkov ya da daha çok bilinen adıyla Hristo Botev, Bulgar halkının özgürlük savaşında sembol olmuş bir isimdir. 6 Ocak 1848’de Kalofer’de doğan Botev’in bu yurtsever ve devrimci kimliğinin oluşumunda,1863 yılında, liseyi okumak için öğretmen babasının onu Odesa’ya göndermesi ve orada ki Rus devrimcileriyle tanışmasının büyük etkisi olduğu düşünülüyor. Botev her ne kadar okulunu bitiremese de, 1867 yılında memleketine döner. Ama başka bir Botev gelmiştir geriye. Ağzında, ateşli özgürlük türküleri ve işbirlikçi zengin Bulgarlara nefret duyan bir öfke vardır. Kiril alfabesinin yaratıcısı Kiril ve Metodi Kardeşlerin anma toplantısında zehir gibi bir konuşma yapar. Bu konuşma esaretini kader sanan köylülerince kabul görmez ve Botev, doğduğu topraklarından ayrılarak, Bulgar özgürlürlüğüne inanan kaçak Bulgar devrimcilerinin toplandığı Romanya’ya kaçmak zorunda kalır. Bu zorunlu sürgün onun önüne büyük bir arkadaş ve vazgeçmeyi bilmeyen bir başka devrimciyi çıkarır. Bükreş’te terk edilmiş bir eski değirmende yaşamak zorunda kalan Vasil Levski’yi…

1871 yılına kadar Bulgar devrimcileriyle Romanya’da kalan Botev, bu sürede öğretmenlik yapar. Ama bizi ilgilendiren bir başka şey de bu günlerde kendini gösterir ilk kez. Hristo Botev’in ilk şiirleri, devrimci göçmenlerin çıkardığı, “Emigranti Bulgarskite Na Duma”da yayınlanır. Burada kalmaz; Botev yine seçkin Bulgar yazar ve devrimcileri tarafından çıkarılan “Özgürlük” (Svoboda) gazetesinde çalışmaya başlar. Derginin sorumlusu bir diğer devrim lideri olan Lyuben Karavelov’dur.

Romanya, Osmanlı yönetimine karşı gelecek genel ayaklanma için Bulgar devrimcilerinin hazırlanma yeridir bir çeşit. Vasil Levski’nin başında olduğu “Bulgar Merkezi Devrimci Komitesi “ ve buna bağlı çalışan diğer devrimci komiteler, Romanya’da toplanmış, dönem dönem eylem yaptıkları muazzam bir ağ kurmuşlardır (BCRC) adıyla… Osmanlı Devleti her yerde bu adamları aramaktadır.

Vasil Levski Kimdir? 18 Temmuz 1837’de, Bulgaristan-Karlovo’da doğan Levski, bir süre keşişlik yaptıktan sonra, kendini Bulgaristan’ın kurtuluşu mücadelesine adamış bir devrimcidir. Cesaretinden dolayı Levski (*Aslan gibi) lakabıyla anılmaya başlar. Georgi Sava Rakovski’nin devrimci fikirlerinden etkilenerek 1862’de Bulgaristan’ı terk ederek Sırbistan’da kurulmuş olan Bulgar Gönüllüler Örgütü’ne katılır. Kurtuluş mücadelesini yurtdışından ülke içine taşıyarak Bulgar ulusal hareketinde yeni bir evreyi başlatmasıyla bilinir. Bulgaristan’a döndükten sonra, ülkeyi dolaşarak gizli devrim komiteleri oluşturur. Bulgar bağımsızlık hareketinin dış merkezi olan Bükreş’te Lyuben Karavelov’la birlikte 1869’da Bulgar Merkezi Devrimci Komitesi’ni kuran Levski; Bulgaristan’da bu komiteye bağlı kişi ve hücrelerden de bir ağ oluşturur. 1872’de Bulgaristan’a görevle gizlice gidişlerinden birinde, Osmanlı postasına yönelik bir soygundan sonra ortaya çıkarılan örgütüyle birlikte yakalanır. Özel bir mahkemede yargılanır ve asılarak idam edilir. (19 Şubat 1873)

“Söyle yoksul halkım, kim seni köle beşiğinde böyle sallayan?

O mu, hani çarmıh üstündekini delik deşik eden çivileyerek;

Ya da seni masallarla tavlayan ”sabrın sonu selamettir!” diyerek”

Hristo Botev, 1875 yılında, Bosna- Hersek Ayaklanması patlak verince şöyle yazar çalıştığı gazetenin sütunlarında: “Balkan yarımadasının faciası başlıyor. Avrupa ve oluşan siyasi koşullar yalnız bunu kendi başına elde edebilene siyasi özgürlük ve egemenlik tanıyor. Bulgaristan bu tarihi fırsata seyirci kalmamalı ve bu fırsatı kaçırmamalıdır.” Bulgarların beş yüzyıllık Osmanlı esaretine karşı kurtuluş mücadelesinde doruk noktası olan 1876 Nisan Ayaklanması başlar ardından… Osmanlı işgaline karşı Bulgarların genel silahlı ayaklanmaya yakın olduğuna ikna olunan ve başlatılan bu hareket büyük bir heyecan yaratır Bulgarlarda. Her ne kadar ayaklanma başarılı olamadıysa da, Bulgarların acımasızca bastırılan Nisan Ayaklanması’ndaki kahramanlıkları Avrupa basınında geniş yer bulur. Botev, bu yankıların öneminin bilincinde bir devrimcidir. Bu, gündem oluşturmak ve hareketin sesini tüm dünyaya duyurmak için çok önemlidir. Hareketin dışında kalmak istemeyen ateşli devrim adamı Hristo Botev, Romanya’dan Bulgaristan’a geçen 200 kişilik bir gerilla gurubunun başında ülkesine girer. Gurup hareket etmeden önce Botev, en büyük Avrupa gazetelerinden “Journal de Geneve” ve “La Republique Francaise” e gönderdiği telgrafta, üstlendiği misyonu anlatır. Botev ve adamları, Avusturya bandıralı buharlı “Radetski” adlı bir gemiye binerler ve Tuna’yı aşarak, 17 Mayıs 1876 günü, bugünkü Kozloduy’a yakın bir yerde karaya çıkarlar. Hepsi bahçıvan kılığında olan devrimcilerin gelişi, Osmanlı yönetimince 20 Mayıs günü anlaşılır ve Osmanlı’nın en tehlikeli birliği sayılan “başıbozuk” birliği Botev ve adamlarının peşine salınır. (Meraklısına Not; Başıbozuk’lar, bir çeşit kuralsız, yapacak hiç bir şey bulamadığından orduya gönüllü katılan serserilerin oluşturduğu, düzen tanımayan asker guruplarıdır.) Hasan Hairi Bey liderliğindeki iki başıbozuk taburu, ikiye ayrılan Botev ve adamlarına saldırır Voinovski civarında… Birkaç gün süren çarpışmalardan sonra devrimciler, 2 Haziran 1876 günü, Veslez Dağı yakınlarında (Koca Balkan Dağı olarak da bilinir) kıstırılır. Girilen çatışmada, 130 devrimci öldürülür. Geri kalanlarda yakalanıp idam edilecektir. Hristo Botev’se, çatışmaların en yoğun olduğu 2 Haziran gecesi, Osmanlı keskin nişancısının uzaktan gönderdiği tek bir kurşunla, göğsünden vurularak öldürülür.

“Özgürlük düşüncesi onu sürü yapmasınlar diye her şeye gücü yeten bir tutkudan başka bir şey değil.” (Hristo Botev’in, 13 Temmuz 1875 tarihli, Bayrak Dergisi’nin 22. sayısına yazdığı yazıdan)

Her ne kadar şair Hristo Botev, henüz 28 yaşındayken öldürülmüş olsa da, Nisan Ayaklanması’nın yankısı, Bulgar halkının bağımsızlık mücadelesinin uluslararası destek bulmasını sağlar ve Bulgaristan’ın özgürlüğünün kapılarını açacak olan, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın çıkış nedenlerinden sayılır.

Hristo Botev’in sadece 20 şiir yazdığı halde, hem ülkesi Bulgaristan’da, hem de dünya şiiri içinde nasıl bu kadar etkin olduğunu merak edip, neredeyse bir kaçı hariç diğerlerinin dilimize çevrilmediği şiirlerinin peşine düştüm… Bilmem ki, bir iki kişinin dikkatini çekmeyi başarabilir mi bu çabam?

Hristo Botev’in ilk şiiri kabul edilen “Anneme” 1867 yılında yazılmıştır. Ama buradaki ‘anne’ seslenişi, sanıldığı gibi doğuran kadın-anne değildir. Botev’in ‘anne’ diye seslendiği özgürlüğe hasret, acı içinde kıvranan memleketidir.

“Senden başka hiç kimse sevgili anne, vatanım, özgürlüğüm / Senden başka hiç kimse bu kadar büyük değil / Sen benim aşkım ve inancımsın / Ama şimdi sizi kucaklamak için esir olan umutlu kalbim küle dönüyor / Birçok rüya, sevgili anne hâyâl / Birlikte mutluluk ve zafer paylaşmak istiyorum seninle / Gücüm sana duyduğum arzular kadar / Ama biliyorum, bütün arzular için bir de büyük büyük çukurlar var.

Benim yoksul kalbim, sevgili kucağına düşmek için yoksul kaldı / Yani bu genç kalp, bu acı ruh, yoksul biçare isteyebileceğini senin uğruna ölerek teselli ediyor… / Baba, kız kardeşim ve sevgili yoldaşlarım / Ben, sert duygular olmadan sizi kucaklamak isterdim, ama olmadı.

Benim mezarda bir başıma çürümeme izin vermeyin!”

Botev’in 1867 tarihli başka bir şiiri yoktur kayıtlarda. Ardından 1868 tarihli “Kardeşim İçin” şiirini görürüz. Bu şiirinde de haykırmaktadır Botev. Kavgaya çağırmaktadır. “O kimdir bir dost eli yerleştirir sıkıntı içinde kanayan kalbimde üzerine? / Hiç kimse, hiç kimse / Özgürlük “ … 1869’da hiç şiiri yoktur şairin. Ertesi yıl iki şiirini birden görürüz. “Ağıt”(Yakarış) ve “Ganimetleri Paylaşmak”

Örneğin ‘Ağıt’ şiirinde şöyle seslenir şair. “Güç ver benim koluma, silâhıma, başkaldırdığı gün köleler! / Güç ver ki, ben de kendi mezarımı dövüşenler arasında bulayım!”… Bu acı sesleniş, “Ganimetleri Paylaşmak” şiirinde öfkeli bir meydan okumaya döner.

“Kuşaklar hüküm verecektir / Bizim iyi ya da kötü yaptığımıza / Ama şimdi amacımız el ele / hayatı en ileriye taşımaktır… Acı içinde ve tutsak bir ülkede kalbimizin yoksulluğu / Bizim yaşam yoldaşımızdır / İşkence altındayız ama başımızı eğmeyeceğiz esarete / Tutkular, saygısız putlara boyun eğmez çünkü / Biz iki kederli savaşçı / Kalplerimizde ne varsa inanca ve yaşamaya dair / Biliyoruz ki şimdi ilerlediğimiz yerdedir.”

1871 şairin daha acıya daha da duyarlı olduğu bir dönem olmalı? Dört şiirini birden görürüz. “İlk Aşk”, “Veda”, “Haijduk” ve “Eloped” adlı bu şiirlerde daha çok, halkın acı içinde inleyişi ve hürriyet özlemleri, heyecanlı bir propanga diliyle Botev’in ateşli ağzından duyulur. 1871’de “Mücadele” ve 1872’de “Yabancı” isimli şiirleri yazar Botev. 1873, şairin iyiden iyiye keskinleşmeye başladığı yıllardır. “Aziz George Günü, Vatansever, Neden değilim…? Epistle, Lokali, İnancım, Karanlık Bir Bulut Belirdi ve Hacı Dimitar” şiirlerinin hepsi 1873 yılında kaleme alınmış şiirlerdir. Botev, neredeyse tüm şiirlerini sürgünde, dağlarda, savaş ortamında yazar. Belki de bu yüzden, direk ruhumuzu yaralayacak kadar kuvvetli bir yalınlık, bir davet vardır Botev’in dizelerinde. Botev’in şiiri, hem yabancı ve yerli zalimlere karşı kendi özgürlüğü için mücadele etmek gerektiğini söyler; hem de, devrimci fikirlerle dolu yoksul insanların duygularını yansıttığı için ölümsüzlerdir bence… En ünlü şiirlerinden biri kabul edilen, “Hacı Dimitar” şiirindeki lirizm, yazıldığından bu güne, yani 127 yıl sonra bile tüylerimizi ürpertiyorsa, Botev’in sadece 20 şiirle dünya şiir tarihinde yer almasına şaşırmamalıyız… Botev bu şiirde sanki geleceği görmüş de, kendi ölümünü yazmış gibidir.

“O hayatta, yaşıyor! Orada Balkan Dağı’nda / Bir kahraman göğsünde derin bir yara ile yatıyor / Sessiz ol kalbim! / Özgürlük mücadelesinde düşenlere ağlanmaz / Yas yok, biliyorum / Ve her şarkıda onu hatırlıyorum… / Gündüzleri bir anne kartal ona gölgesini ödünç verdi / Ve bir kurt usulca, yarasını yaladı / Ormanda rüzgâr Balkanların en yiğit haydutunun şarkısını söylüyor! / Şimdi, onun kardeşi olan kalbim / Sana onun yolunda ilerlemek düşüyor. “

Botev’in geri kalan iki şiirinin biri 1875 tarihinde yazdığı “Ona” adlı şiiri ve son şiiri de, 1876 tarihli “Vasil Levski’nin Asılması” adlı şiiridir. Büyük kavga yoldaşı Vasil Levski’nin asılmasını bakın nasıl dize dize ağlıyor büyük şair. (*Bu şiiri Ataol Behramoğlu, İngilizceden dilimize çevirmiştir.)

“Anam benim, doğduğum, sevdiğim toprak / Neden ağlamaktasın böyle acı acı, böyle zavallı? / Sen ey iğrenç karga, lanetli kuş / Üstünde gakladığın kimin mezarı?

Ağlıyorsun anam, biliyorum neden / Tutsaksın, ezilmektesin bir kuru ekmek uğruna / Senin temiz sesin, elemini söyleyen / Umutsuz bir sestir, ıssız bozkırda.

Ağla! Çünkü orada, yakınında şu Sofya kentinin / Yükselmede bir darağacı kocaman kocaman / Orada Bulgaristan, en yiğit oğlun senin / Sarkmada sarkmada darağacından”

Türkiye’deki kaynaklarda neredeyse bir kaç kuru sözle geçiştirilen bu dünya şairiyle ilgili yaptığım bu çalışmanın, şiir dostu genç insanlara bir ilham vermesini dileyerek yazımızı bitirelim.

Hristo Botev, gün be gün duyarsızlık ve aktüel batağına çekilen gençler için belki hiç bir şey ifade etmeyecek, biliyorum. Ama bakın, o ilgi çekmeyen ve sadece 27 yıl yaşamış, sadece 20 şiir yazmış bu adamın adı nerelere verilmiş? Vurulduğu dağın en yüksek tepesine onun adı verilmiş örneğin… Koskoca bir şehire de onun adını vermişler; Botevgrad… Bulgaristan Ulusal Radyo Kanalı’nın adı da onun adını taşıyor. Sonra bir kaç stadyum onun adıyla anılıyor. Birçok da spor kulübünün adı, onun adıyla eşlenmiş durumda. Örneğin, PFC Botev Plovdiv, örneğin Botev Vratsa gibi… Zvezdno Obshtestvo Gözlemevi ‘de görev yapan, Bulgar uzay bilimci Fratev tarafından 23 Ağustos 2009 tarihinde keşfedilen asteroide bile onun adını vermişler. Sadece bu kadar da değil… Bulgaristan Hükümeti, Botev adına Uluslararası Botev Ödülü adında bir de ödül uyguluyor şimdilerde… Romanya, Makedonya ve Polonya’da da, Botev’in adı bazı cadde ve sokaklara verildi.

Her yılın 2 Haziran günü, saat 12.00’da, Bulgaristan’ın her yerinde, hava saldırısını uyarmak için kullanılan sirenler, Hristo Botev ve Bulgaristan’ın özgürlüğü için ölenlerin anısına bir dakika boyunca ötüyorlar. Sirenler durdurulana kadar tüm Bulgaristan, ayakta ve gözleri kapalı bir halde, Botev’i ve diğer devrim için ölenleri düşünüyor.

KIYIDA

Sonsuz dünyaların kıyısında buluşur çocuklar.
Uçsuz gök hiç çırpınmaz başlarının üstünde, tedirgin
su gürültüyle çarpar. Sonsuz dünyaların kıyısında çığlıklarla,
oyunlarla buluşur çocuklar.

Kumdan kurarlar evlerini, boş kabuklarla oynarlar.
Kayıklarını kurumuş yapraklardan örüp geniş mavilikte
yüzdürürler gülümseyerek. Oyunlarını, dünyaların kıyısında
oynar çocuklar.

Yüzmeyi bilmezler, ağ atmayı da. İnci çıkarmaya dalar
inci avcıları, tüccarlar gemilerinde gider -çakılları toplayıp
dağıtırken çocuklar. Aramazlar gizli hazineleri, ağ atmayı bilmezler.

Kahkahalarla kabarır deniz, kıyının gülümseyişi solgunca
parıldar. Ölüme karşı koyan dalgalar, çocuklara anlamsız türküler
söyler, bebeğinin beşiğini sallayan anne nasıl söylerse. Deniz,
çocuklarla oynar, kıyının gülümseyişi solgunca parıldar.

Sonsuz dünyaların kıyısında buluşur çocuklar. Rüzgâr,
yolu olmayan gökyüzünde gezinir, gemiler batar izi bulunmayan
sularda. Sonsuz dünyaların kıyısında, o büyük buluşmaya koşar
çocuklar.

*

Çalışacaksan eğer, testini dolduracaksan gel, gel benim
gölüme.
Su, ayaklarına sarılıp gizini mırıldanacak sana.
Gelen yağmurun gölgesi var kumda; bulutlar, kaşlarının
üstüne düşen uzun saçların gibi inmiş ağaçların mavi çizgilerine.
Biliyorum adımlarının ezgisini, kalbimde atıyorlar.
Gel, gel benim gölüme testini dolduracaksan.
Dinleneceksen eğer, kaygısız oturacaksın, testini bırakacaksan
sulara gel, gel benim gölüme.
Çimenli bayır yemyeşil, sayısız kır çiçeği var.
Düşüncelerin, yuvalarından uçan kuşlar gibi çıkacak koyu
gözlerinden.
Peçen, ayaklarına düşecek.
Gel, gel benim gölüme kaygısız oturacaksan.

Oyununu bırakacaksan eğer, suda yıkanacaksan, gel, gel
benim gölüme.
Bırak, kıyıda kalsın mavi şalın, mavi su örter seni, saklar
seni.
Boynunu öpmek için ayakuçlarında dikilir dalgalar,
kulaklarına fısıldar.
Gel, gel benim gölüme suda yıkanacaksan.

Çıldırtacaksan eğer, ölümüne atılacaksan, gel, gel benim
gölüme.
Serindir gölüm, derindir de.
Düşsüz uykular kadar karanlıktır.
Gecelerle gündüzler birdir derinliklerinde, şarkılar
sessizliktir.
Gel, gel benim gölüme dalacaksan.

Rabindranath TAGORE

Ah nasıl eskiyor herşey Anne, nasıl eskiyor
Eskilerimi de atmaya kıyamıyorum
Seni çok özlüyorum
Bana yasakladığın bahçeler
Sanada mı uzaktı
Gidemeyişine ağladın mı sende
Ne zaman eskiyor sevgiler
Ödenen bedellerin acısı geçince mi
İşte böyle kalbimde bir acı
Şarkılar seni söyler...

Yağmur/İclal Aydın

Sen insansın
Ağır başlı kitaplar senin adına
En yiğit besteler seni söyler
Dünyada şarkılar misali yaşayansın sen
Sen insansın, sen insansın iki milyar cansın
Yangınlar alevinden geçip de gelen dost
Yelken gibi açılmışsın zalim rüzgara
Hey lilişan hey lilişan
Gülmüşem ağlamışam
Bir tuhaflık olmuş olmuş
Dünyanın hali

Acılarım Beni Uyandırın
Bazı geceler uykumun en derin yerinden, iki el birden uzanır havaya kaldırırdı bedenimi. İlkin korksam da, yanağını yanağıma değdirince anlardım yarı uykulu halimle onun geldiğini. Mezemsiz rakı sarmıyor, bardak getir içelim derdi.

Ya karısı evden kovmuştu ya da eskileri düşünmüştü. Her zaman yapardı bunu. Annem bir şeyler hazırlar bende masasına taşırdım. Çilingir soframız kurulunca annemle babama "Siz gidin yatın beni mezemle baş başa bırakın" derdi. Titiz olan annem hiç söylenmezdi. O çok sevdiği salonunda herkese yasak olan sigara bir tek ona serbestti. Küçücük kızımızı rakıya alıştırma diyen olmazdı.

Bazen para bulamaz rakısız gelirdi. Ama benim zula hep sağlam olurdu. Babam arada bir şişe rakı getirir bunu sakla belki bir gün içerim der ama hiç içmezdi. Bilirdim abisi için alırdı.

Güzelce doldurdum ikimize birer bardak. Sonra tokuşturur şerefe derdik. O içerken ben içer gibi yapıp beklerdim.
"İç iç boğazın acısın ki yürek acını unutabilesin" derdi.

İçtikçe kendinden geçerdi. Gel seninle bu dünyanın ...... . derdi bende tamam derdim. Onun söylediği küfürleri bile severdim. İçmediği zamanlarda ince ruhlu, duygusal bir adamdı. Küfür nedir bilmezdi. Kimseleri kırmak üzmek istemezdi. Zaten hep bu yüzden kaybederdi.

Sonra ikinci bölüme geçerdik. O fazla konuşmayı sevmeyen adam birden konuşmaya başlardı. Anlatır anlatır susmazdı, konuştukça ağlar, içtikçe değişik makamlardan şarkılar söyler, şiirler okurdu. Tüm dertlerini dökerdi bir bir ortaya. Dertleri ezberimdeydi ama her seferinde ilk kez dinliyormuş gibi dinlerdim. Onun o dertli halleri yüzüne yansırdı benimse içime içime işlerdi. Acı acı ağlardık sonrasında hem boğazımı yakan rakıdan hemde amcamın efkarından.

Bizim şişe yarılandıkça, hayallere başlardı. "18 yaşına gel seni Avrupa'ya kaçıracağım güzel bir yenge bulacağım gül gibi yaşayıp gideceğiz derdi. İyice kendinden geçmeye başlayınca gel bulutların üstüne yatıp uyuyalım bu dünya bize göre değil diyerek yine yanağını yanağıma değdirir, bana yanağından huzur bulaştır derdi ve mışıl mışıl uyumaya başlardı.

Yoğun rakı ve sigara kokusu biraz uyumamı geciktirse de sırf o huzurla dolsun diye yanak yanağa uyumaya çalışır, sırtımı dönemezdim. Yanağımdan nasıl huzur alırdı onu hiç anlamazdım. Sonra bende uyurdum ve sabah uyanınca yanımda olmazdı.

Aradan seneler geçti. Kanser oldu yetmedi bir kanser daha oldu üstüne bir kanser daha. Acıları gibi hastalığıda fazlaydı. "Bak biri sigaradan, biri rakıdan, biride dertlerimi içime atmaktan oldu bu kanserler. Ben hangisiyle uğraşayım beni öldür" dedi son duyduğum sesiyle. Sonrasında hiç konuşamadık. Sesi az çıkıyordu konuşmasını yasaklamıştı doktor. Zaten pek konuşan biri değildi. Ama ben gözlerinden anlardım ne demek istediğini. Beni öldür diye yalvarırdı gözleri..

Hep dua ettim ölmesi için, bu acılarının bitmesi için. Zaten hep acılı birisiydi. Bu hastalıklar acılarına acılar eklemişti. Son gün gelip çattı. Kuş gibi nefes alıp veriyordu. Bensiz bulutlara uyumaya, huzur bulmaya gidiyordu. Bense başucunda nefeslerini sayıyordum çaresizce. 218 nefes saydım, devamı bir türlü gelmedi. Sevindim ilk kez bir ölüme, acıların bitti rahat et dedim.

Ertesi gün son yolculuğuna uğurlarken yine yanağına yanağımı değdirdim. Belki bu sefer o bana huzur verir dedim. İlk kez soğuktu yanağı. Elimle ovaladım saatlerce, ısınsın istedim ama saatler geçmiş soğukluğu geçmemişti.

Şimdi 40 gün oldu yoksun bu dünyada. Bulutlarda uyuyor musun, huzurla doldun mu? Gün geçtikçe acın yüreğimin fay hatlarını daha çok sarsıyor. Toprağına yanağımı değdiriyorum. Bu kez sen huzur doldur içimi.

AFORİZMAYI SEVEN OLUR SEVMEYEN OLUR. BURAYA BIRAKIYORUM :)
HALİL CİBRAN - AFORİZMALAR

1- Ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim –çünkü sözlerim senin düşüncelerinden ve yaptıklarım gerçekleşmiş umutlarından başka bir şey değil.

2- Sana açıkladıklarında değil, açıklayamadıklarındadır insanın gerçeği. Bu yüzden, onu tanımak istediğinde söylediklerine değil, söylemediklerine kulak ver. Söylediklerimin yarısı anlamsızdır, ama diğer yarısı anlaşılsın diye söylüyorum bunları.

3- Aç gözlerini iyice bak, bütün şekillerde kendini göreceksin. Ve kulaklarını açıp dikkatle dinle, bütün seslerde kendi sesini duyacaksın.

4- Dostum, sen iyisin, dikkatlisin, akıllısın; hatta sen mükemmelsin – ve ben de seninle akıllıca ve dikkatli konuşuyorum. Ve ben yine de deliyim. Fakat deliliğimi gizlerim. Tek başıma deli olmak isterim.

5- Aslında hiçbir insana hiçbir şey borçlu değilsin. Ama her şeyi bütün insanlara borçlusun.

6- Sen iki kişisin: birincisi karanlıkta uyanık, ikincisi aydınlıkta gafil.

7- Kimimiz mürekkep gibidir, kimimiz kâğıt. Bazımızın siyahlığı olmasa, beyazlık sağırlaşırdı. Ve bazımızın beyazlığı olmasa, siyahlık kör olurdu.

8- Siyah beyaza şöyle dedi, ‘‘ Gri olsaydın, sana karşı hoşgörülü olurdum.’’

9- Onlar bizim önümüze altın ve gümüşten olan zenginliklerini sererler, bizse onların önüne kalplerimizi ve ruhlarımızı sereriz. Buna rağmen onlar, hâlâ kendilerini ev sahibi, bizi ise misafir sayarlar.

10- Hepimiz hücredeyiz. Ama kimimizin hücresinde pencere var, kimimizinkinde yok.

11- Hepimiz mabedin büyük kapısında bekleyen dilencileriz. Kral mabede girip çıkarken, her birimiz onun ihsanından payımızı alırız. Ama yine de birbirimizi kıskanır, böylece kralı küçük gördüğümüzü apaçık gösteririz.

12- İnsanların cenaze töreni, belki de meleklerin düğünüdür.

13- İkinci benliğin senden dolayı sürekli hüzünlüdür. Ama o, ancak hüzünle yaşar ve gelişir. Bu yüzden, onun sevincinin kaynağı yine hüzündür.

14- Hepimiz kutsal dağın zirvesine koşuyoruz. Geçmişi bir rehber değil de, bir harita olarak kabul etsek yolumuz daha kısa olmaz mı?

15- İnsanlar geveze ayıplarımı övüp, dilsiz ayıplarımı yerdiğinde hissetmeye başladım yalnızlığın acısını.

16- İnsanın kürsüsü, geveze aklı değil, suskun kalbidir.

17- Gevezelere yalnızca dilsizler imrenir

18- Sen körsün bense sağır ve dilsiz; o halde elini ver ki, birbirimizin farkına varalım.

19- İçimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik konağında oturur ve sonsuza kadar orada kalacak, anlaşılmadan, yaklaşılmadan.

20- İnsanlar arasında kalbime en yakın olan, bir ülkesi olmayan kral ve dilenmeyi bilmeyen fakirdir.

21- Büyük insan ne efendi ne de uşak olandır.

22- Tanıdığım her büyük adamın kişiliğinde, onun büyüklüğünü açıklayan küçük şeyler olduğunu fark ettim, bütün o büyüklükleri uyuşukluktan, delilikten ve intihardan alıkoyan işte bu küçük şeylerdi.

23- İnsanın koyduğu yasalara insanın ruhu değil, aklı tâbi olur.

24- Sadece iki kişi insanlık yasalarını tanımaz; deli ve dahi. Onlar, insanlar arasında Tanrı’ya en yakın olanlardır.

25- İnsanlık, insanlarına hitap eder, ama onlar dinlemez. Biri dinleyecek ve bir anneyi gözyaşlarını silerek teselli edecek olsa, diğerleri ‘‘O zayıf, fazla duygusal,’’ der.

26- Sahip olduklarınızdan verdiğinizde, çok az şey vermiş olursunuz; Gerçek veriş, kendinizden vermektir. Çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

27- İhtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan başka bir şey değil midir? Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak, tatmin olmayan bir susuzluk göstermez mi?

28- Ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan, sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.

29- Faydasından öte, kabul etmenin gerektirdiği cesaretten ve güvenden daha büyük bir değer var mıdır?

30- En özgür ruh bile fiziksel gereksinimlerden kaçamaz.

31- Ve siz kim oluyorsunuz da, onların göğüslerini yırtarak gururlarını korunmasızca ortaya seriyor, sonra da onların değerlerini örtüsüz ve gururlarını utanmasız olarak değerlendiriyorsunuz?

32- Önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve verme olayında bir aracı olarak görün. Çünkü gerçekte her şeyi veren hayattır ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde, sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.

33- Ve siz alıcılar, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz, ne kendinize ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için, hiçbir minnet hissi taşımayın. Bunun yerine, armağanları kanat yaparak, verenle beraber yükselin; Çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak, annesi özgür yürekli dünya babası evren olan cömertlik olgusundan şüphe etmek demektir.

34- Her halükârda bu kötü bir zindan değil. Ama beni diğer odadaki mahkûmdan ayıran duvarı sevmiyorum. Gerçi şunu da sana itiraf etmeliyim ki, bu konuyu ne zindancıya ne de zindanın mimarına açmak niyetindeyim.

35- Zindana götürülen bir adam görürsen, kalbinden şöyle geçir: ‘‘Kim bilir, sürüldüğü daha dar ve karanlık bir zindandan kaçıyordur belki.’’

36- Özgürlük tahtı önünde ağaçlar, meltemin dokunuşuyla titriyorlar.Özgürlüğün heybeti karşısında güneş ve ay ışığıyla seviniyorlar. Serçeler, özgürlüğü işitmek için ötüşüyor, çiçekler özgürlük ortamında nefeslerinin kokusunu yayıyor. Yeryüzündeki her şey, özgürlük şeref ve sevinciyle dolu tabiat kanunlarıyla yaşıyor. Oysa insanlar bu nimetten ne kadar yoksun! Çünkü insanlar, evrensel ilahi ruhlarına sınırlı kanunlar koydular. Bedenleri ve ruhları için acımasız kanunlar çıkardılar. Eğilim ve duyguları için korkunç ve dar zindanlar yaptılar.

37- Su kaynaklarınız doluyken, susuz kalırsam diye korkulara kapılmak en giderilemeyecek susuzluk değil de nedir?

38- Öbür ‘Siz’ hep size üzülür durur. Ama öbürü de üzüntülerden beslenerek büyür; yani işler yolunda.

39- Ve devirmek istediğiniz bir despot varsa, önce onun sizin içinizde kurduğu tahtı devirmeye bakın. Bir zorba, özgür ve gururlu olana, eğer özgürlüğünde zulüm ve gururunda utanç taşımasaydı, nasıl hükmedebilirdi?

40- Eğer başınıza bir despot geçmişse bunun sorumlusu sizlersiniz; Yüce Yaratan, alnınıza diktatörleri yazmamıştı, bunu sizler kendi kendinize yazıyorsunuz.

41- Acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

42- Aşk acısı mırıldanır; bilgi acısı konuşur; arzuların acısı fısıldar; fakirlik acısı yalvarır. Ancak ortada aşktan daha derin, bilgilerden daha şerefli, arzulardan daha güçlü ve fakirlikten daha acı bir üzüntü vardır. Ancak gözleri yıldızlar gibi parlak olan bu acı dilsizdir, hiç sesi çıkmaz.

43- Bir sene önce komşum bana, ‘Elemden gayrı bir şey olmadığı için hayattan nefret ediyorum.’ demişti. Dün mezarına uğradım. Hayat, kabri üzerinde aksediyordu.

44- Tasa, iki bahçeyi ayıran bir duvardır.

45- Kederin veya sevincin büyüdüğünde, dünya gözünde küçülür.

46- Evet, Nirvana vardır. Ve o; koyunlarını yeşil otlağa sürmene, çocuğunu uyuması için yatağa yatırmana ve şiirin son dizesini yazmana değer.

47- Kendinizi neşeli hissettiğinizde kalbinizin derinliklerine inin. Fark edeceksiniz ki, size bu sevinci veren, daha önce üzülmenize neden olmuştu.

48- Bence bir hastalığın en iyi tedavisi inzivadır.

49- Bir damla yaş ki, beni şu kırılmış gönüllerde birleştiren; bir gülümseyiş ki, varoluşta sevincimin belirtisi olan.

50- İsteğin ve özlemin iç çekişini duymuştum bir kez, o, en tatlı müzikten de tatlıydı.

51- Ben, gönlümün kederlerini, kalabalığın sevinçleriyle değiştirmeyecektim ve üzüntülerimin her parçamdan akıttığı gözyaşlarım, gülüşlere dönmeyecekti. Yalnızca bir damla yaş ve bir gülümseyiş olacaktı benim hayatım.

52- Ben istekli ve arzu dolu ölecektim, bu bıkkınlık ve umutsuzluk yaşamak yerine. Ruhumun derinliklerinde aşkı ve güzeli arzulamayı istiyorum ve insanların en perişanını mutlu görmeyi. İsteğin ve özlemin iç çekişini duymuştum bir kez, o , en tatlı müzikten de tatlıydı.

53- Bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

54- Istırabın içinize kazıdığı alan ne kadar derin olursa, o denli çok hazzı içerebilir.

55- Dünümüzün borçlarını ödemek için yarınımızdan ödünç alırız çoğu kez.

56- Gökte(esir âlemi) yaşayan ruhlar insanın acılarına gıpta etmez mi?

57- Hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir. Ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu, sık sık gözyaşlarınızla dolar.

58- Haz bir özgürlük şarkısıdır, Ama özgürlük değil.

Haz, arzuların tomurcuğudur, Ama meyvesi değil.

Haz, kafestekinin kanatlanışıdır, Ama mekanla sınırlanmış değildir.

Haz yükselişi çağıran bir derinliktir, Ama ne derin, ne de yüksek olandır…

59- Gençliğe ve onun bilgisine aynı anda sahip olamazsın. Çünkü, gençlik bilmek için; bilgi ise yaşamak için çok meşguldür.

60- Ve bedeniniz, ruhunuzun müzik aletidir. Ve güzel müzik veya anlaşılmaz sesler çıkarmak size kalmıştır. Şimdi kalbinize sorun: ‘Bizim için iyi olan hazla zararlı hazzı nasıl ayırabiliriz?’

61- Bırakın bugününüz, geçmişi anılarla, geleceği ise özlemle kucaklasın.

62- Bir elmanın yüreğinde gizlenen tohum görülmez bir elma bahçesidir. Ama bu tohum bir kayaya rast gelirse ondan hiçbir şey çıkmaz.

63- Bir tohum ek, toprak sana bir çiçek verecektir. Düşünü gökle donat, sana sevgilini gönderecektir.

64- Neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp ne kadar yücedir.

65- Kıskancın suskunluğu çok gürültülüdür.

66- Kıskanç, bilmeden beni över.

67- İnsanın kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir.

68- İnsan tüm nesneleri bildiği zaman kendini de bilecektir. Nesneler sadece onun kendi sınırlarıdır çünkü.

69- İnsanlık, ezel vadilerinden ebed denizine akan bir ışık nehridir.

70- Kardeşlerim şimdi ne söylüyorsam tek yürekten, yarın söylenecek binlerce yürekten.

71- Beni sempatilerinin sütüyle besliyorlar; oysa bilseler benim o mamadan daha doğduğum gün vazgeçtiğimi.

72- Kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sırrını sessizce bilir. Ancak kulaklarınız, kalbinizin bilgisini işitmek için deli olur.

73- Kalplerinizin esrarına ancak kalpleri sırlarla dolu

olanlar yol bulabilir.

74- Düşüncelerinizde daima bildiğinizi, kelimelerde de bileceksiniz. Rüyalarınızın çıplak bedenine parmaklarınızla dokunabileceksiniz. Ve böyle de olması gerekir.

75- Özel ve ayrımcı olmayalım. Unutmayalım ki, şairin aklı da, akrebin kuyruğu da gururla aynı yeryüzünden yükselir.

76- Ruhun üstün hali, aklın isyan ettiğine bile boyun eğmektir. Ve aklın en alçak hali, ruhun boyun eğdiğine karşı isyan etmektir.

77- Kendini av gibi gösteren avcıya ne diyeyim?

78- Bugüne kadar yalnızca, ‘Sen kimsin?’ diye sorana ne cevap vereceğimi bilemedim.

79- Bana diyorlar ki:’Kendini tanırsan, insanların hepsini tanırsın.’ Ben de onlara diyorum ki:’Ancak bütün insanları tanıyınca kendimi tanıyabilirim.’

80- Kendini tanıdığın ölçüde başkalarını yargılayabilirsin. De bana hangimiz günahkâr, hangimiz masum?

81- Ben bir yolcu ve aynı zamanda bir denizciyim. Her sabah yeni bir tepe keşfederim ruhumda.

82- Hiçbir zaman ikinci benliğimle tam olarak uyuşamadım. Bana öyle geliyor ki varlık probleminin sırrı, ikimizin arasında bir yerde.

83- Ruhlar sevinçlerinin ışığında yükselirken benim ruhum ihtişamla kederin karanlığında yükselir. Ben senim: Gece! Ve sabahım geldiğinde benim devrim de bitecektir.

84- Bedenim ruhuma âşık olup da evlendikleri gün, ikinci kez doğdum.

85- Ruh ile tenin savaşı, yalnızca ruhu sakin, ama teni asi olanların düşüncelerindedir.

86- Durmadan yürüyorum bu kıyılarda,

Kum ve köpüğün arasında yürüyorum,

Bir gün ayak izlerimi silecek met,

Ve rüzgâr köpüğü götürecek elbet,

Ama denizle kıyı ebediyen kalacak arkamda.

87- Misafirler olmasaydı, evlerimiz mezara dönerdi…

88- Ne yöne gidersen git, çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

89- “Meşgulüm” demek, hayata saygısızlıktır biraz da. Zaman sarhoş oluverir, önce-simdi-sonra el ele tutuşur dans eder, sonsuzluğun ezgisiyle…

90- yaşadın mı

ağız dolusu yaşayacaksın,

sevdin mi de

yüreğin dolusu!

güneş gibi bakacak gözlerin

yakınca hasreti

sevdiğinin…

91- Sadece açığa çıkan ışığı görebiliyorsan,

Sadece söylenen sesi duyabiliyorsan, …

Ne görebiliyorsun,

Ne duyabiliyorsun!

92- Dünya kuruldu kurulalı bilinir: Aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

93- Aşk;

Duyguların okyanusundan bir hıçkırık,

Düşüncelerin cennetinden bir damla yaş,

Bir gülümseyiş, ruhun kırlarından…

94- Ağzında ekmek varsa şarkı söyleyemezsin, elinde altın varsa dua edemezsin…

95- Yalnızca bir kez konuştu Sfenks: ‘Bir kum tanesi çöldür, çöl de bir kum tanesi.’ Bunu söyledi ve tekrar sustu. Bir daha da hiç konuşmadı. Sfenks’i işittim, ama anlamadım.

96- Gülmeyi ve acımasız biri olmayı aynı anda başaramazsın.

97- Yüzsüzlükle elde edilen başarıdansa, edebiyle başarısızlık daha iyidir.

98- Bir şeyi elde etmek istiyorsan, onu kendin için isteme.

99- Susmayı gevezeden, hoşgörüyü fanatikten, edebi edepsizden öğrendim. Bütün bunlardan garibi, bu öğretmenlere hâlâ teşekkür etmemiş olmamdır.

100- Neden bazı insanlar sizin denizinizde yaşayıp dereleriyle övünüyorlar?

101- Bazı insanları görmemek için gözlerimi kapattığımda, onlara göz kırptığımı sanıyorlar.

102- Hükümetler için, deliler yerine akıllılar için akıl hastaneleri yapmak daha ekonomik olmaz mıydı?

103- Telaşla yemek yiyor, salına salına yürüyorsunuz. Öyleyse neden ayaklarınızla yiyip, avuçlarınız arasında yürümüyorsunuz?

104- Gitmeye hazırsam, sabırsızlığım, çekili yelkenleriyle rüzgârı bekliyor demektir.

105- Benim ayrılışım, Âdem’in Cennet’ten kovuluşu gibiydi, ama tüm dünyayı bir Cennet Bahçesi yapmak için kalbimin Havva’sı yanımda yoktu.

106- Hatırlamak, umut yolunda tökezleten bir taştır.

107- Bir tür kavuşmadır hatırlayış, unutuş ise bir tür özgürlük.

108- Zaten bilgi sözcüğü, sözcüksüz bilginin gölgesinden başka nedir ki?

109- Cezirde bir dize yazdım kumun üzerine. Ve ona tüm kalbimi verdim. Ve ruhumun tamamını. Medde döndüm, yazdıklarımı okumak için. Ve sahile vurmuş cahilliğime rastladım.

110- İnsanın öğretmeninin doğa, kitabının insanlık ve okulunun yaşam olduğu bir gün gelecek mi?

111- Senin aklın rakamlarla yaşamaktan vazgeçmedikçe ve benim kalbim sis içinde yaşamayı sürdürdükçe, hiçbir zaman anlaşamayacaklar.

112- İnsanlar salgın hastalıktan korku ve dehşet içinde, ama İskender ve Napolyon gibi yok edicilerden hayranlıkla söz eder.

113- Felsefenin işi iki nokta arasındaki en kısa yolu bulmaktır.

114- Zihnimiz bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir. Çoğumuzun akmak yerine, sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip!

115- İnsan bir fikirle sarhoş olunca, bu fikir hakkındaki en çürük ifadeyi bile leziz bir şarap kabul eder.

116- Anlatarak tutsak ettiğim her düşünceyi, işlerimle özgür kılmalıyım.

117- Her gün gelişmeyen sevgi, her geçen gün ölmektedir.

118- Sevgi titreyen bir mutluluktur.

119- Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü, yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü.

120- Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım.

121- Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz.

122- Aşk, âşık ile mâşuk arasında bir maskedir.

123- Kadının küçük yanlışlarını bağışlamayan erkek, onun büyük erdemlerinden faydalanamaz.

124- Bir kadının yüzüne baktım ve henüz doğurmadığı çocukları gördüm. Bir kadın yüzüme baktı, daha o doğmadan ölmüş atalarımı gördü.

125- Evlilik, ya ölümdür ya da yaşam; arası yoktur bunun.



126- İki kadın konuştuğunda hiçbir şey söylemezler. Bir kadın konuştuğunda bütün bir hayatı açıklar.

127- Annenin derin uykusunda uzun zamandır bir düştün. Ve uyanınca seni doğurdu.

128- Anne kalbinin sessizliğinde saklı duran şarkılar, çocuğunun dudaklarında yankılanır.

129- Bebeklerimize çoğunlukla kendimiz uyuyabilelim diye ninniler söylemişizdir.

130- Ve arkadaşlığın hoşluğunda, kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun. Çünkü küçük şeylerin şebneminde, yürek sabahını bulur ve tazelenir.

131- Misafirler olmasaydı, evlerimiz mezara dönerdi.

132- Konuğumu eşikte durdurup dedim ki, ‘Lütfen ayağını içeri girerken silme, dışarı çıkarken silersin.’

133- Hayat, kalbini övecek bir şarkıcı bulamadığında, aklından söz edecek bir filozof doğurur.

134- Kullandığımız dili yedi kelimeye düşürünceye dek, birbirimizi anlamayacağız. Kalbimin mühürleri parçalamadan nasıl açılacak?

135- Gerçekte biz kendi kendimizle konuşuruz; ama ara sıra diğerleri de bizi işitebilsin diye sesimizi yükseltiriz.

136- Sözlerimizin hepsi aklımızdaki ziyafetten dökülen kırıntılardan başka bir şey değildir.

137- Bana susmayı ver, gecenin hücumlarına meydan okuyayım.

138- Bana kulak ver ki, sana ses verebileyim.

139- Yaşamın özüne ulaştığında, her şeyde güzellik bulursun, hatta güzelliği görmezden gelen gözlerde bile.

140- Hayatın kalbine ulaştığında, kendini ne günahkârlardan üstün ne de peygamberlerden aşağı görürsün.

141- Yaşam bizim sessizliğimizde şarkı söyler ve uykularımızda rüya görür.

142- Hayır, boşuna yaşamadık biz! Kemiklerimizden kuleler yapmadılar mı?

143- Ölüm de, tıpkı yaşam gibi, yaşlıya yeni doğandan daha yakın değildir.

144- Toprağın neresini kazarsan kaz, bir define bulacaksın. Ancak bir çiftçinin inancıyla kazmalısın.

145- Kaplumbağalar yollar hakkında tavşanlardan çok daha fazla şey anlatabilirler.

146- ‘En doğru yol: en dikensiz yoldur.’ Diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.

147- Eğer sırrını rüzgâra açarsan, sırrını ağaçlara söyledi diye rüzgârı suçlayamazsın.

148- Senin işlediğin suçun yarı sorumluluğunu üstlenen kişi, gerçek bir dindardır.

149- Birlikte güldüğün birini unutabilirsin ama birlikte ağladığını asla!

150- Adaletin yarısı merhamettir.

152- Yanlışlarımızı doğrularımızdan daha büyük bir coşkuyla savunmamız ne gariptir!

153- Kendimi senin bildiklerinle doldurmuş olsaydım, bilmediklerimi hangi odama yerleştirirdim.

154- Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim, durup yürüyenlerin geçişini seyretmeyi değil.

155- Asıl gerçek, içimizde sessiz; kulaktan dolma bilgilerse, gevezedir.

156- Sonsuzluğu istiyorum. Çünkü yazılmamış şiirlerim ve çizilmemiş resimlerimle buluşacağım orada.

157- Şiir, biraz sözcükten; çoğu sevinç, acı ve hayretten oluşan bir şeydir.

158- Şiir, ruhun sırrıdır; neden bunu sözlerle açığa çıkarasınız ki?

159- Şairin, kalbindeki şiirlerin annesini bulmaya çalışması boşunadır.

160- Âlimle şair arasında yeşil bir çayır vardır. Âlim onu aşarsa bilge olur, şair aşarsa peygamber olur.

161- Sözler zamansızdır. Onları zamansızlıklarını bilerek söylemeli ya da yazmalısın.

162- Kalemlerini yüreklerimizin kanına batırırlar, sonra da ilham iddiasında bulunurlar.

163- Ağaç hayat hikâyesini yazabilseydi, onun öyküsü, herhangi bir kavmin tarihinden farklı olmazdı.



164- Ey Müzik,

İçimizin derinliklerinde

yüreklerimizi ve

Canlarımızı gizleriz

Sensin öğreten bize

Kulaklarımızla görmeyi

Ve yüreklerimizle işitmeyi.

165- Karnı aç olana şarkı söylersen, seni midesiyle dinler.

166- Büyük şarkıcı, sessizliğimizin şarkılarını söyleyendir.

167- Ah Tanrım, bana merhamet et ve kırık kanatlarımı iyileştir.

168- Göğsümün bir yanında İsa, diğer yanında ise Muhammed oturur.

169- Cennet orada, şu kapının ardında, hemen yandaki odada; ama ben anahtarı kaybettim. Belki de sadece koyduğum yeri unuttum.

170- Rüyasında mağduriyetiyle savaşan, uyanıkken kusurlu olana boyun eğen ulusa yazık.

171- Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazık.

172- Para sahte sevginin kaynağı, sahte ışığın ve talihin menbaı; zehirli suyun kuyusu, eski çağın çaresizliği!

173- Artık bir bahçıvan olamayacak olan bankerin hali ne üzücüdür?

174- Gözlerindeki nefreti dudaklarındaki aptal gülümsemeyle kapatmaya çalışan kşmse ne ahmaktır!

175- Yüreğin bir volkansa eğer, avuçlarında çiçekler açmasını nasıl umabilirsin?

176- Bazı insanların erdemi, bize zenginliğe önem vermememizi öğretmenleridir.

177- Elbiseni, ona kirli ellerini silene ver. Belki o gereksinim duyabilir o elbiseye; ama senin artık ihtiyacınız olmaz.

fulden ufacık, İki Şiirin Arasında'yı inceledi.
06 Şub 16:44 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Yekta Kopan ile tanışma kitabım ile karşınızdayım. İki Şiirin Arasında "Biraz Konuşabilir Miyiz?" ve "Daha Önce Tanışmış Mıydık?" bölümleri ile ayrılan toplam on bir hikayeden oluşan bir öykü kitabıdır.

Yazar kitabın en arka sayfasında; kitabın içinde bulunan bazı öykülerin daha önce "Ot" ve "Hayalet Gemi" dergilerinde yayımlandığını ama bu kitap için yeniden elden ve gözden geçirildiğinden bahseder.

Öykülerinde hayatlarında sanatla, bilimle uğraşmış karakterlerden bahsediyor. Bu karakterlerin öykülerinin anlatırken yazar, şimdiki zamanda karakterin durumlarından başlayıp okuyucuları geçmişe doğru bir yolculuk yapmasını sağlıyor. Bazı öykülerinde "baba-oğul" ilişkisini derinden incelemiş yazar. Ve bu öykülerde; oğul başarısız biri babasının istediği biri olamamış ve bu durumu geçmişe yolculuk yaparak anlatmış yazar. (Özellikle ilk iki öyküde bu durum yer alıyor.)

Her öykünün arkasından bir şarkı çalıyor. Bazı öykülerde yazar bu şarkıyı bize söylese de diğer öyküleri okurken şarkılar yüreğinizden başlayıp beyninize doğru tınılarını size aktarıyor.

Öykülerin sonunu okuyucuya bırakmış. Öyküler kesin bir çizgi ile bitmiyor. (Bana bu özelliği Sait Faik Abasıyanık'ın öykülerini anımsattı.)

Kitabın içinde bulunan on bir öyküyü ayrıntılı olarak inceleyelim:

İlk öykünün ismi, Şarkılar Seni Söyler. Babası ile anıları az olan kahramanımızın özellikle bir anısı ile rakı sofrasındaki konuşmalar sayesinde bu anıyı hatırlayarak içindekileri sofraya bırakmasını anlatıyor. Sofranın bir diğer önemli olayı ise teleskop ile Satürn'e bakmaktır.

İkinci öykünün ismi; " Aşkın ne Olduğunu Bilmiyorsun". Selim'in Türkan ...'nın biyografisini yazma işi almasını arkadaşı Hakan ile Hakan'ın plak dükkanında konuşması ile başlıyor kitap. Daha sonra bu konuşma Selim'in kendi içinde geçmişine doğru yolculuk yapması ile devam edecektir. Selim başarısız bir yazar, çevirmendir. Üstüne karısının da onu terk etmesi bu durumun tuzu biberi olmuştur. Ama babası ünlü ve başarılı bir yazardır. (Burada baba-oğul ilişkisini oğul üzerindeki etkisinin yazarın kendine has dili ile anlatması bu öyküyü güzelleştirmiştir.)

Üçüncü öykünün ismi "Tommiks Gelse Kurtaramaz Bizi". 1980'li yıllarda çocuk olan başkahramanımız ve arkadaşlarının sokakta patates közlerken satın almak istedikleri şeyin pahalılığından dert yanmaktadırlar. Baba ve anne figürü oğullarının yaşamını etkiler. Yasaklar, kontrol altında tutma çocuğun hayatını yaşamasını engeller.

Dördüncü öykünün ismi "Öğretmen". Öğretmenlik yapan edebiyat öğretmeninin öğrencilerinin tutuklanıp işkence görmesinden dolayı hayata küsmesinin rakı sofrasında kahramanımıza anlatıyor. Bu olaylar öğretmenin rüyasına giriyor. Öğretmenin amacı öğrencilerine edebiyatı sevdirmek. Bu yüzden onlara kimisine Can Yücel'in ağzından kimisine Cemal Süreya'nın ağzından mektuplar yazmış.

Beşinci öykünün ismi "İki Şiirin Arasında". "Öğretmen" öyküsünde, edebiyat öğretmeni ile konuşan kahramanın bu olayı karısına yazması ile başlıyor hikaye. Karısına; dükkanda kitaplığı düzenlerken şiir kitabının arasından bulduğu karısının nüfus cüzdanından bahsedip geçmişe yolculuk yapıyoruz.

Altıncı öykünün ismi "Bir Sarı Yolculuk". Hikayenin konusu; Kemal Tulhar'ın amcaoğlu olan Sait Tulhar'ın hayatını anlattığı eser olan Bir Sarı Yolculuk ile ilgili yayınevine mektup yazmasıdır. Bu mektupta Sait'in babasının bağnaz düşüncelerinden dolayı okumasını engellemesinden ve bu yüzden Sait'in evden kaçmasından bahseder. Bu mektubu yazmasının nedeni Sait Tulhar ile kitap ile ilgili yaptıkları bir durumu ölmeden önce yayınevine anlatmak istemesidir.

Yedinci öykünün ismi "Amcamı Yaşama Çabası". Çocukluğunda; Faik Amcasınn kardeşi ve abisi ile dizinin dibine oturup onun anlattıklarını dinlerler. Kahramanımız yeni taşındığı evde eski bir eşya görmesi ile anıları canlanır.

Sekizinci öykünün adı "Daha Önce Tanışmış Mıydık?",Baş kahramanımız tanıdığını düşündüğü kişiye kendini anlatmaya başlar: Anlattıkça tanıdığı bir yer çıkmasını umarak. Otobüs mola verince tanıdığını düşündüğü kişinin amacının farklı olduğu anlaşılır.

Dokuzuncu öykünün ismi "Şerbetçi". Karısı Meltem ile ayrılan kahramanımız uykusuluk problemi çekmektedir. Bir gün arkadaşı ona Şerbetçi'nin hikayesini anlatınca o da Ayantepe'ye doğru yola çıkmaya karar verir.

Onuncu öykünün ismi "Güneş'i Son Olarak Phra Keo'da Gördüm".Geceleyin, en son kovulduğu işini karısına açıklamadan önce kendi hayatını değiştiren Bangkok gezisinde yazdıklarını okuyoruz.

On birinci öykünün ismi "Giriş Cümlesi". Bilgisayar şirketinde çalışan Melih, aynı zamanda yazar olmak istemektedir. Dergiye yazacağı öykünün ilk cümlesini düşünerek sigara almaya gider. Öyküde onun iç konuşmasını, bize kendi hayatını anlatması ile hikaye devam eder.

Eğer öykü kitabı okumayı seviyorsanız size bu kitabı öneririm.