• 275 syf.
    McGinty adında evlere gündelik temizliğe giden bir kadın. Ve bu kadının öldürülmesi. Spence kanıtlar sonucu katilin temizlikçi kadının yanında kalan pansiyoner James Bentley olduğunu düşünüyor. Ama içindeki hisle ve şüphelinin özgüvensiz davranışlarıyla katil olamayacağına karar verir. Ve Poriot'a danışır. Ve böylece kahramanımız dedektif HERCULE POIROT hünerlerini göstermek üzere sahneye çıkıyor. Çoğu Agatha Christie romanı gibi akıcı ,düşündürücü ve şaşırtıcı bir roman. Tavsiye edilir.
  • 576 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Kitabın kurgusu, senaryosu, mekanların tasvir ve anlatımları yaşattığı heyecan ile gerilim mükemmel.Yine Robert Langdon ve yine çözülmesi gereken bulmacalar ve cevaplanması gereken sorular.Bir Dan Brown romanında İstanbul’a gitmek Harika bir deneyim oldu.Mekanların tasvirleri biraz yorucu ve düşündürücü olabilir, bu yüzden mekanları(müze,kale,saray) mutlaka internet üzerinden arayıp bakın.Hikaye şaşırtıcı ve orijinal.Şiddetle tavsiye ediyorum.
  • 74 syf.
    ·10/10
    “Gregor Samsa, bir sabah düşlerinden uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş hâlde buldu.”

    Dönüşüm’ün bu ilk cümlesi, dünya edebiyatının gelmiş geçmiş en iyi giriş cümlesi olarak görülmektedir.

    Bir böceğe dönüşmesiyle birlikte ailesinin ve çevresinin kendisine karşı olan tavırlarındaki değişimleri görmek zorunda kalan Gregor Samsa’nın düşündürücü ve şaşırtıcı öyküsü olan Dönüşüm, Kafka’nın elinden çıkmış en incelikli yapıtlardan biridir.

    Dönüşüm’e sahip olmayan bir kütüphane hiçbir zaman tamamlanmış sayılamaz.
  • 144 syf.
    ·8/10
    Gül Yetiştiren Adam’ı okumam gerek diye karar vermemi sağlayan şu satırlarla başlamak istiyorum bu yazıya:

    “… şimdi ömrünü bitmiş say, ömrün bitmiş de sen yalvarmış, yakarmışsın, sana gözyaşların için cabadan bir gün daha vermişler.. işte şu anda da o bir tek son günün içinde bulunuyorsun.. işte o son günde ne yapacaksan, her gün onu yapacaksın.
    O zaman bu [güllerle bezeli] bahçede gezinmem ki, der çocuk.
    Ne yaparsın ya?
    Ağlarım.” – sf. 19

    Gül Yetiştiren Adam’a ana hatlarıyla baktığınızda, “Neden birbirinden kopuk iki hikâye anlatılıyor?” diye sorgulamanız olasıdır. Roman, kitaba adını veren “gül yetiştiren adam”ın hikâyesi ve “günah şehri” Las Vegas’ta kumar, aşk, kıskançlık, aldatma ile bezeli bir hikâye arasında gidip geliyor. Bu iki kopuk hikâye, sadece romanın sonunda bir gazete haberinde birbirine değiyor, ona da değmek denebilirse tabii. Yazarın böylesine birbirinden kopuk iki hikâyeyi beraberce anlatmasının tek sebebi var: Zaman. Bu iki hikâyenin aynı zamanlarda geçiyor olması belki de kitabın en çarpıcı yanı. Bir yanda mukaddesat uğruna işgalcilere karşı savaşmış ama sonra kurulan laik devletle tabiri caizse hüsrana uğramış ve bu yüzden de evinden dışarı adım at(a)maz olmuş bir ihtiyar, öte yanda bir kıskançlık oyunu içinde duyguları istismar edilmiş bir adam… Yazar bu iki hikâye aracılığıyla, İslam ile yoğrulmuş Türk kimliğinin uğradığı yozlaşmayı gözler önüne seriyor. Sadece yozlaşmayı değil, yozlaşmaya karşı direnişi de (gül yetiştiren adam) ustalıkla anlatıyor. İslami usul kıyafetlerini terk etmedikleri için asılan (din) kardeşlerinin aksine, gül yetiştiren adam ölüme yürümeye cüret etmiyor; ama kendinden taviz vermek de istemiyor, bu yüzden de evine kapanıyor. Yaptığının doğru olduğundan emin değil, belki o da kardeşleri gibi davranmalı ve darağacına yürümeliydi. İçini kemiriyor bu düşünce. Ama yapmıyor. Elinden gelen tek direnişin evine kapanıp kendine mukayyet olmaktan geçtiğini görüyor. Gül yetiştiriyor evinde. Mest eden kokuları var güllerin. Gülün seçilmiş olmasının elbette -İslami- bir anlamı var. Belki de bu anlamın en güzel tezahür ettiği sahne de ihtiyarın yolda görse hallerine üzüleceği gençlerin, ihtiyarın evinin yakınında oturup gül kokusuyla mest olmaları. İslam üzere inşa edilmiş bir şahsiyetin, tıpkı gül kokusu gibi, bütün insanları hoşnut edebilecek olmasına karşın, araya giren küfür duvarı, bu kokunun sokakları kaplamasına mani olmuştur. Yine de, son savunma mevziinde, özel alanda, gül, inatla kokusunu yaymaya devam etmektedir.

    Öte yandan, bir de Sitare vardır. Sitare, kendinden çok daha yaşlı ve ölüm döşeğinde bir adamla evlidir. Öte yandan, Sitare, Yavuz isimli birini sevmektedir; ama o, kendisine bakmamaktadır. Sitare, Yavuz’u elde etmek için, onu ikinci hikâyedeki anlatıcımızın duygularını istismar ederek kıskandırmaya karar verir. Bunun için tertip edilmiş bir Las Vegas tatilinde dahil oluruz onlara. İlk başta bu entrikalardan tamamen habersiz olan anlatıcımız, Sitare’ye güvenemese de, git gide onu sevmeye başlar. Sitare bize karmaşık bir karakter olarak sunulmuştur. Sitare bencildir, usta bir yalancıdır; iyi entrika çevirir; asla hakiki anlamda âşık olamayacağını düşünen, muğlak sorularla kendince kendine bir üstünlük algısı oluşturan bir karakterdir. Bu sebepler yüzünden Sitare konuşmalarda hep kelime oyunları yaparak konuştuğu kişi ile oynuyormuş izlenimi verir. Bu kısımlarda geçen ve felsefî diyebileceğimiz konuşmalar da, öbür hikâyenin dinî temeline karşı konumlandırılmış gibidir. İkinci hikâyede hiçbir şekilde İslami bir referansın bulunmaması, karşıtlığı çok daha fazla artırmaktadır. İkinci hikâyedeki diyalog ağırlıklı anlatı, belli bir dinamizm de katmaktadır. Bu da başka bir karşıtlık teşkil ediyor: Çünkü gül yetiştiren adamın hikâyesinde diyalog çok daha az. Hikâye çoğu vakit eski zamanların anlatımı ya da ihtiyarın düşünceleri üzerinden ilerliyor. Las Vegas’taki hikâye olay üzerinden ilerlerken, Kahramanmaraş’taki hikâye durum üzerinden ilerliyor. Las Vegas hızlı, Kahramanmaraş ağır. Diyalog bazlı “Yeni” Dünya hikâyesi, geçmişten anlatacak hiçbir şeye sahip değilken -temelsizlik-, “Eski” Dünya’nın hikâyesinin geleceği yoktur -ümitsizlik-. Geleceği olmayan Eski Dünya’nın hikâyesinin ilerleme sorunu varken, Yeni Dünya’nın hikâyesi ise dur durak, gece-gündüz dinlemeden ilerlemektedir. Eski Dünya’nın hikâyesi parlak ses ve görüntülerden uzakta iken, Yeni Dünya’da geceleri bile apaydınlıktır ve bir yerlerden sürekli müzik sesi gelmektedir. Eski Dünya’nın hikâyesi bir eve sığarken, Yeni Dünya’nın hikâyesi koca bir şehre sığmayacaktır. Eski Dünya’nın hikâyesi gül kokusu gibi zahmetli bir kazanç üzerinden işlenirken, Yeni Dünya’nın hikâyesi kumar sonucu elde edilecek zahmetsiz kazanç üzerinden işlenmektedir. Eski Dünya’da gayret, Yeni Dünya’da netice meşrudur. Eski Dünya’da Allah aşkıyla yapılanlar şaşırtır, yeni Dünya’da dünyevi aşk için yapılanlar. Yeni Dünya’da anlatıcı bendir, Eski Dünya’da ise tanrısal bakış açısı vardır. Romanın tüm bu farklılıkları düşündürmek için bu iki benzemez hikâyeyi beraberce anlatması, bu kıyasları yapmaya vesile olduğu için çok kıymetli.

    Romanın sadece 144 sayfa olması (İz Yayıncılık, 32. baskı) şaşırtıcı; çünkü roman kendini daha uzunmuş gibi hissettiriyor. Bunu da yazarın yoğun ama yormayan, fazlalıklardan arınmış anlatımına borçluyuz. Betimlemeler ve tahliller nokta atışı. Eserin dili çok sağlam. Las Vegas’taki hikâye çok daha hafif kalsa da gül yetiştiren adamın hikâyesiyle beraber oldukça ağır ve düşündürücü. Zaten yukarıda dediğimiz üzere, Las Vegas hikâyesinin asıl amacı tezatlara işaret etmek. Ben şahsen beklediğimden fazlasını buldum Gül Yetiştiren Adam’da. İçe kapanmış, anlatılamamış bir hüzünlü nesli, trajik olarak tanımlayacak olsak belki de trajedi gâvur tanımlaması deyip itiraz edecek bir nesli, bütün acısıyla ve parçalanmışlığıyla anlatıyor Özdenören. Bize de okumak, üzerine düşünmek ve neleri kaybettiğimizin bile hakkıyla farkına varamamış olmamıza rağmen, aramak kalıyor.
  • 50 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kâtip Bartleby, kendisine verilen görevleri yapmamayı tercih ettiğini söyleyerek çalışmanın sınırlarını pasif direnişle çizen bir öncü. İşini son derece kusursuz yapsa da günün birinde 'çalışmamayı tercih eden' Bartleby, hukuk bürosunun sahibi avukatın ağzından anlatılıyor. Kâtibinin inadıyla başa çıkamayan avukat, kapitalizmin kalesinde, devasa binaların duvarlarına bakan masasında, sadece çalışmayı değil yaşamayı da durduran, hiçbir işe yaramayan bu adamdan kurtulmak ister, sonunda akıl ve mantık dışı bir çözüme yönelir. Bartleby'nin hikâyesi, bireyin toplum kurallarına karşı tavrını yansıttığı kadar özgür irade ve determinizm konularına da bir pencere açıyor. Kendini dünyadan soyutlayan, özgürlüğünden taviz vermeyen Bartleby canının istemediği hiçbir şeyi yapmazken kâtibinin çalışmaması karşısında ona hem acıyan hem de öfkelenen avukatın bu direnişe gerekli tepkiyi göstermemesi şaşırtıcı ve düşündürücü.
  • 416 syf.
    ·29 günde·Puan vermedi
    Son zamanlarda okuduğum kitaplar içerisinde kendi hayatımdan ve çevremden bu kadar benzerliklere rastladığım bir kitap olmamıştı. Okurken farklı farklı yerlerde demek ki herkesin hayatında böyle insanlar oluyor diye çoğu kez düşündüm. Bu konuda en çok dikkatimi çeken satırlar Samim ve Meral’in konuşmalarının geçtiği bölümler oldu. Okuduğum her olayları, beni kendi hayatımda başka bir zamanda başka mekana götürdü. Meral ve Feriha hatta Ferhat gibi karakterlerin, Peyami Safa tarafından bu kadar etkileyici şekilde tasvir edilmesi aslına bakarsanız, böylelerinin her zaman herkesin karşısına çıkabileceği, toplumda böyle karakterlerden çok sayıda olduğu fikrini benimsememi sağladığından dolayı az da olsa rahatlamama sebep oldu.
    Kitaba gelecek olursak ilk olarak şunu söyleyeyim; “Yalnızız” tam bir psikolojik roman. Peyami Safa her bir karakterin ruhsal durumunu ve karakterini çok iyi tahlil etmiş ve iliklerine kadar okuyucuya yansıtmış. Bunu yaparken de her kahramanı bambaşka özelliklerde kurgulayıp hayatta karşımıza çıkabilecek insan karakterlerini ortaya koymaya çalışmış. Samim, Besim, Mefharet ve Selmin aynı evde yaşayan birbirinden farklı 4 insan; Mefharet evhamlı şüpheci takıntılı kimseye güveni olmayan biriyken, Besim bir o kadar umursamaz, midesinden başka bir şeyi düşünmeyen, dünya derdi olmayan, ciddiyetsiz keyif ehli bir adam. Selmin ise kendini modaya kaptırmış, gençliğin başını döndürdüğü bir çağda ne yapacağını bilmeyen, büyük küçük tanımayan ve gelgitleri olan bir kız. Bunların yanında bir de Samim var. Peyami Safa bir evin içine farklı dünyaları sıkıştırmış. Zaten kitap da, Mefharet’in utanç veren bir şüphesiyle başlıyor. Devamındaki ilk 15-20 sayfada bu şüpheye karşı alınan tavırlar sayesinde evin içindeki herkesin karakterini çözüyorsunuz. Ancak kurgu hiç beklenmedik şekilde okuyucuyu ters köşe yapıyor. Çünkü ilk baştaki şüphe üzerine oturtulup devam edecek diye kitabın konusu sandığınız kurgu bambaşka yerlere gidiyor. Selmin’i ana karakter zannederken, bir bakıyorsunuz ki bütün olay, verilmek istenen tüm mesaj ve okuyucunun gözüne sokulmak istenen karakter Meral imiş. Samim ve Meral..
    Diyaloglarını pür dikkat okuduğum, kimi yerlerde burada ben mi konuşuyorum acaba dediğim bölümler. Samim, kendi zihninde bir ütopya oluşturmuş bambaşka bir kişilik. Bu ütopyanın adı Simerenya, Samim’in zihninde yarattığı, olmasını düşlediği dünya. Kötülüğe yer vermek istemediği, sadece güzellikler içeren bir yaşam. Samim’e tam bir psikolog diyebilirsiniz. Zaten Peyami Safa karakterlerin şaşırtıcı derecedeki psikolojik tahlilleri kitap boyunca genelde Samim üzerinden yapıyor. Aynı zamanda çok zeki olan Samim’in, yaşananları analiz edip gizli saklı olayları çorap söküğü gibi çözmesine hayran kalıyorsunuz. Meral konusunda tam bir Sherlock. Tek amacı sevdiği kadını içinde olduğu pislik hayattan, o iğrenç çukurdan çekip çıkarmak. Bir adam karşısındakini kaybetmekten çok onun kendini kaybetmemesi için nasıl çırpınır, Samim de göreceksiniz. Gelgelelim Meral’e! Peyami Safa’ nın gözümüzün içine sokarak her zaman uzak durulması gerektiğini vurguladığı karakter. Kendi planları uğruna her şeyi yapabilecek, kendinden başka hiç kimseyi düşünmeyen bataklığa batmış bencil bir kişilik. Samim’i gözlerinin içine baka baka kandırmaya çalışan yalan makinesi. Kendince daha güzel bir hayat yaşama uğruna 65 yaşında bir adama metres olmak için çabalayan Paris hayranı fahişe ruhlu bir karakter olan Meral, gerçek anlamda edepsizliği ve onursuzluğu simgeliyor. Aynı zamanda bir o kadar da aptal olan Meral’i deve kuşuna benzetiyor Peyami Safa. Kuş kadar beyinleri ile deve kuşu gibi kafalarını yere gömdükleri zaman hiçbir yerlerinin görünmediğini zanneden bu tiplerin, aslında tüm planlarının ve amaçlarının dışarıdan belli olduğunu, Meral’in yalanlarını her defasında Samim üzerinden yakalayarak okuyucuya anlatıyor. Ben Peyami Safa’ nın bu romanında her karakteri aslında bir simge olarak kullandığını düşünüyorum. Olaylar değişkenlik gösterse de anlattığı karakterler iyi veya kötü, ilginç yada olağan hepimizin hayatında bulunan tiplemeler. Ve tüm bunları anlattıktan sonra kitabın son kısmında artık yalnızlık nedir onu anlatıyor Peyami Safa. Etkileyici ve düşündürücü bir cümle geliyor kendisinden: “Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım..” Ben bu cümleden Meral’in bir nebze de olsa, hala ar damarı ve utanma duygusu kaldığını sezdim ve Peyami Safa’nın yaşadığı dönemi şimdi ile kıyasladığımda, kendisi adına sevindim.
    Son olarak, daha önce bu kitap ile ilgili okuduğum yorumlarda hep sonunun trajik olduğu ve okuyucuyu üzdüğünü görmüştüm. Kitabın son sayfasını 1 saat önce kapatmış biri olarak şunu söyleyebilirim; bana göre trajik bir son bulunmamaktadır. Meral zaten intihar etmemiş, yaptığı hata sonucu ölmüştür. Ancak yaşamı gibi ölümü de insanları kandırmıştır. Peyami Safa kitabın sonunda anlayana çok ince bir mesaj vermiştir aslında. Herkes onu intihar etti zannedip, bir insan kendini yakacak kadar nasıl bir ruh haline bürünür diye düşünürken hiç kimse bunun yanlışlıkla olduğunu bilmeyecekti. Bir hata sonucu ölmüş olma ihtimalini yine yalnızca onu çok iyi tanıyan Samim düşünecekti. Herkesi kandıran o zavallı! Meral yine bir tek Samimi kandıramayacaktı belki de. Belki de diyorum çünkü kitabın sonundaki bazı konuları açıklamadan okuyucuya bırakmıştı Peyami Safa. Ama olması gerektiği gibi olmuş Meral ölmüştü. Sonu trajik değil demiştim çünkü Meral’ler Simerenya ütopyasının gerçekleşmesi için bu dünyada çok uzun yaşamaması gereken karakterler. Güzel bir kitap okuyun derim. Okuyunca, size de kendi hayatınızdan çağrışımlar yapan Meral’ler Feriha’lar olacaktır. Kitabı hediye edip “al oku, bak seni anlatmış” demek isteyeceğiniz insanlar®️
    Herkese iyi okumalar
  • Kinyas ve Kayra
    Hayatın bütün iğrençliklerinden şikayet edip varoluş nedeni bulmaya çalışırken kendi yarattıkları cehennemin baş zebanileri olmuş iki dehşet kötü karekter. Kinyas ve Kayra dan nefret ede ede bitirdim kitabı. Hayatı sorguladığınız bir anlam bulamadığıniz zamanda süslü cümlelerle bir solukta okunacak bir kitap yazmış Hakan Günday. Yeraltı edebiyatına uygun kurgusunde kendine de yer vermiş yazar. Şaşırtıcı ve düşündürücü cümleleriyle bir an olsun okurdan da bir Kayra Kinyas var etme peşinde. Bu kötü iki insanı anlatmaya değmez bence . Kitap çok akıcı ama bir o kadar da yersiz okumasamda olurmuş. Hayatın bütün pisliğini insanlara kendine yaşattıktan sonra birinin masum insanlar içinde temizlendiğini birini ise saçma zihinsel ölümünü okuyorsunuz. Altı çizilecek güzel cümleler dışında pek de yararı olmayan düşündürmeyen sadece senaryo olup izlenecek bir film olsaydı daha iyi diyeceğiniz bir roman. Son olarak Kinyas in hayat formülü çok hoşuma gitti: Hayat=zevk-acı. Sonuç pozitifse yaşamışsındır hayatı. Negatifse ölmüşsündür doğduğun gün. Tabii bir de sıfır ihtimali var. Bu durumda ise zamanın yetmemiştir hayatı anlamaya. Erken ayrılmışsındır partiden, göremeden sonunu...