• 336 syf.
    ·7 günde·Beğendi
    Evlilik Mahkumları
    Toplumsallasma
    Evlilik meslegine dogru
    Ev kadini
    Analik
    Aile ve
    Daha iyi yarım insanlar mı?
    Yoksa butun insanlar mı?
    Basliklari altinda dolu dolu bir kitap.
    Kadının hayatın her alaninda yaşadıklarını örneklendirip, başka kaynaklardan da yararlanarak gayet anlaşılır bir dille sunuyor yazar bize bu kitabi. Feminist yazın icin cok bilinmeyen ama degerli buldugum bir eser.

    Kız cocugu doğduğu andan itibaren toplumun onay verdigi rollere göre yetişmeye başlar. Giyecegi kıyafetin rengi, oyuncağın ceşidi, oynayacağı oyunlar daha o doğmadan yüzlerce yıl önce belirlenmistir. Secim şansi yoktur, olurda bebekle değilde başka oyuncakla oynarsa işte bu çok tehlikelidir hemen mudahele edilip tedavi edilmelidir.
    Okumasina gerek yoktur nasıl olsa evlenecektir, neden boşa masraf yapılsın ki, "biz okutacaz maaşını el yiyecek yok daha neler". Ha birde okutulan kız varsa evlendirirken karsıdan yüklu miktarda para, altin istenir "biz bu kızı okuttuk, okuttuk!"
    Kadınların seçim şansları yoktur. Onlara sorulmaz çünkü onlar, evi temizler, yemek yapar, çocuk bakar. Okumamıslardır, eğitim almamıslardır akılları yetmez zaten kadın degil mi aklı kıttır! seçim yapamazlar.
    Biz erkekler yapıyoruz herşeyi, mühendis, doktor, mimar, cerrah, avukat, hakim, m.vekili biziz çünkü biz yapabiliyoruz herşeyi.
    Eğer kadınların önüne devlet, din, toplum gibi aşılmaz derecede örgülü setler koymasaydınız.
    Eğer kadınlara "sen ögretmen olmalısin, "sen hemsire olmalısın", "sen kadın doğumcu olmalısın", çünku "kadınlar icin en iyi kolay meslekler bunlar" diye diye belli kalipları empoze etmeseydiniz, diger meslek kollarında önune setler koymasaydınız, bugun "herseyi biz yapiyoruz, hersey biziz" diye nasıl boburlenecektiniz?
    Eğer kadınlar hayatın içinde daha fazla varlık gosterebilseydiler, eğer "nede yapsam en sonunda zaten evlenip cocuk yapacam",  dısinda alternatifleri olsaydı o zaman hersey cok daha farkli olurdu. Ne yazik ki artik ürettiginiz hicbirsey olmadığı gibi, sömurmek ve yikmaktan baskada bisey anladiginiz yok baylar. Talan ve tecavuz size doğal geliyor çünkü herşeye hakkınız olduğu öğretilmis size.
    Erkege her seye hakkı olduğu, kadına edilgen olması gerektiği, her zaman bakımlı, temiz, kac cocuk yapmıs olursa olsun, evden cıkma ozgurlugu olmasa bile fit, saglikli ve formda olması gerektigi, başına ne gelirse gelsin katlanması gerektiği, eger katlanmazsa babasının evine dönmesinin kabul edilebilir bir durum olmadığı. Babasının adının kirlenecegi soylenir. Kız çocugu okutulmaz, ev işleri öğretilir, kocanın ve onun ailesine hizmete hazır konuma getirilir sonra istenilen altın ve para ile mubadelesi yapilır. Çünkü ona damızlık gözüyle bakılır. Önemli olan güzel ya da çirkin olması, iyi is yapıp yapmaması ve doğurganlığıdir deger ölçutleri bunlardır.
    Evden çıkarken "burdan gelinlikle çıkan kefenle döner" derler. Bir kapının arkasında o küçücuk kız çocuguna öğut verilir. "Kocan seni dövebilir bizde dayak yiyoruz bu gayet normal, aman ha sesini çıkarma, guzel yemek yap, evin temiz olsun, saygıda kusur etme ailesine" derler ve birkaç tiksinç cinsel öğut verir beline bekaret kemerini dolayip kocaya emanet ederler. Bu kız çocugu gelismeden kadın, sonra ana olur. Toplumumuz henüz büyümemiş annelerle doludur. Toplumumuz mutsuz ve huzursuzdur. Bu yazdiklarım sadece bolgeye, ulkeye mi ozgudur? Hayır ne yazik ki!
    Bu kitapta anlatılanlar o batı dediğimiz, modern ve gelişmiş sandığımiz ülkelerden veriyor örnekleri ama burdaki yaşamın aynısı kadın heryerde kadın.
    Hep kendisi adına karar verilen, hep birseyler dayatilan, alınıp satılan, savaşlarda tecavüz mağduru olan çünkü o ülkenin kadınlarına tecavüz o ülkenin namusunu kirletir o ülkenin hakkından gelinir kadınlarina tecavüz edilip,
    ganimet olarak alınınca.
    Deprem ve sellerde en çok kim olür, kim sakat kalır? Tabiki kadınlar çünkü hep o dört duvar arasındadırlar. Kadınların ufku neden gelişmez diyorlar gidin bir bakın nasıl yaşadıklarına sonra bir süre yerlerine gecin belki anlarsınız.


    Bir kadının kendine ait hayati yoktur.
    Çocuklara bakması gerekir. Kocasına karşi sorumlu olduğu görevler vardır.
    Ne? Annenleri mi ozledin? Ne? Bir hafta mi kalacaksin? Çıldırdın mi? Biz ne yapacagiz peki? Çocuklarda mi gelecek? Tamamda ben ne yapacam? Ne zıkkım yiyecem? Bana yemek yapta oyle git oyleyse.

    Ev kadınısın Ev'in kadinı, heryere herkesle gitmek zorundasin. Arkadas mi? Ne arkadasi? Senin komsu kadinlar disinda arkadasin olamaz, hele hele erkek mumkun degil evet isyerinde erkekler olabilir ama "erkekten arkadas olmaaaz" hayati boyunca abi, baba, koca dışinda baska erkekle konusmamis, carsida, pazarda gordugu kaba, hort, zört tiplerden, esnaftan baska erkek tanımayan kadınlar var.

    Evde işyerinde kadıni aşağılamaya alışık erkek cinsi o kadar yüzsuz ve kendinde hak görüyor ki tanımadığı bir kadına bağırip, direktif verebiliyor, kaba hareketlerde, söylemlerde bulunup ve hatta şiddete başvurabiliyor.

    İsyerinde, evde, sokakta, karakolda hep haksız çıkan kadındır. Neden baş kaldırdin ki! Herkes böyle ne yapacaksin! Hadi bosandin peki ne yapacaksin? Boşver, dön evine, katlan kader bu ne yapalım!.

    Kadınlar, çocuklara ve yaşlılara, hic kimseden yardım almadan bakmanın ne demek olduğunu bilirler; hastalara bakmanın, sağlığa zararlı koşulları olan işyerlerinde çalışmanın; sokakta laf atılıp ıslık çalınmasının, cinsel saldırılara uğramanın; kadın olarak bayağı iyi, ama insan olarak işe yaramaz olduklarını duymanın; çirkin ya da sadece "hoş" diye nitelenip bir kenara itilmenin; cinsiyetleri nedeniyle suçlanıp yenilmenin, ama yine de evde ve iste erkeklerin iki katı çalışıp, yarısı kadar ücret almanin; istenmeyen gebeliklerden korkmanın, kurtaj hakkını, sağlıkli ve guvenli doğum kontrolu hakkını istediklerinde reddedilip zorunlu doğumlara mahkum edilmenin; vücutlarıni tüy dökücülerle, cimbızlarla, makyaj malzemeleriyle, kozmetiklerle, vajina deodorantlarıyla harap etmenin, klitorislerin değil vajinalarının asıl cinsellik mihrakı olarak tanımlanmasının; ünlü adamların özel, zayıf yönlerini görerek erkeğin "gücünün" hikaye olduğunun; ezildiklerini dile getirdiklerinde susturulup alay edilmenin ve çoğu kez cümlelerinin bile kocaları tarafından tamamlanmasının ne demek olduğunu bilirler. Sayfa. 323

    Bu senin kaderin degil!
    Başka bir dunya yok! Cennet yalan!
    Sen yaradılanın en özelisin Kadın!
    Kalk, kendin icin birseyler yap.
    Bilinçlen, kendi haklarıni koru.
    Mücadeleden vazgecme! Yilma!
  • EV
    YAPTIRACAKTI
    Çocukluğundan beri kira evinin ne demek olduğunu bildiği için, ne olursa olsun başını sokacak bir ev sahibi olmak istiyordu. Çocukluğunun en büyük, en derin anıları bir kira evinden başka bir kira evine taşınmalarıydı- Her taşınmada, ille annesiyle babası kavga ederler, darılırlardı. Kırılacak eşyalar, tabak, çanak, şiltelerin arasına, yumuşak yerlere konur, denkler yapılırdı. Annesi sacayağından, mangal borusuna, gazete kâğıtlarına sarıp sarmaladığı balık ızgarasına kadar bütün ufaktefeği denklerin bir yerine tıkıştırırdı.
    Eşyalar, çift atlı arabaya yüklenir, annesi hâlâ, arabanın şurasına, burasına, dibi delinmiş konserve kutularından saksılara dikilmiş sardunyeleri, karanfilleri, haseki-küpelerini, ıtırları yerleştirmeye çalışırdı.
    Çocukluk günlerinin, eşya taşıyan, bir yerinden küp görünen, bir yanma iple tel dolabı bağlı arabalarını hiç unutamamıştı.
    Eşyalar yeni eve gelince birkaç tabakla lâmbanın, bardağın kırıldığı, zeytinyağı, sirke, yada, annesinin yaptığı gelincik şurubunun, kantaron yağının mantarı açılan şişeden döküldüğü, çamaşırları berbat ettiği görülürdü. Babası,

    — Fakirlik rezillik be!... diye bağırırdı. Hep bunlar babasıyla annesinin yeni baştan kavgalarına sebep olurdu.
    Yeni eve yerleşmek de ayrı bir dertti. Tam yerleşirler, rahat edecekleri sıra, ya kirayı veremezler, mahkemelere, icralara düşerler, polisle, karakolla eşyalar sokağa dökülür, ya da ev sahibi, «Ben oturacağım, evi tamir ettireceğim» gibilerden bir bahaneyle onları evden çıkarırdı, îsanbul'un hemen her semtinde oturmuşlardı, ilk çocukluğu Kasımpaşa'da sonra Üsküdar'da geçmişti, ilkokula Süleymaniye'de başlamıştı. Üçüncü sınıfı, Aksaray, Cerrahpaşa, Şehremini'nde, üç ayrı okulda okumuştu.
    istanbul'da nereye, hangi mahalleye gitse, ille oradaki evlerden birinde bir anısı bulunurdu.
    Babasının şu sözü kulağına küpe olmuştu:
    — Dünyada mekân, âhirette iman!...
    1930 da liseyi bitirip hayata atıldığı zaman artık ne annesi vardı, ne babası... Kiracılık derdini bildiği için bir ev sahibi olmadan evlenmiyecekti. Beş yıl bir kat elbiseyle yetindi; cıgaraya, rakıya alışmadı; sinemaya, tiyatroya, gitmedi, gezip tozmadı, bir keşiş, bir Hint fakiri gibi yaşadı.
    Beş yılın sonunda dişinden, tırnağından ikibin lira arttırabildi. Onun gibiler için ikibin lira çok para sayılırdı. Parasına göre, hattâ bin liraya bile satılık evler vardı ama, onun isteğince değildi. Çürük, çarık şeylerdi.
    «Bir arsa alıp, üstüne kendim bir ev yaptırayım» diye düşündü.
    Deniz kıyısında, güzel görüntülü geniş bahçeli, caddeye yakın bir ev istiyordu. Olunca olmalı... istediği yerde, aradığı şartlarda iki arsa buldu. Birine üçbin, öbünü-ne üçbinbeşyüz istiyorlardı. Bin liraya bile daha geniş arsalar vardı ama, isteğine uygun değildi.
    Daha bir zaman para biriktirmeliydi.

    1937 yılında toplanan dörtbin lirasını cebine koydu. Artık istediğinden güzel bir arsa alacağına güvenli, araştırmaya başladı.
    Üçbinbeşyüz lira istedikleri arsaya gitti. Bu arsanın yarısı satılmış, üstüne bir villâ yapılmıştı. Öbür yarısına beş bin lira istiyorlardı.
    Eskiden üçbin lira dedikleri arsaya gitti. Buraya altıbin lira istiyorlardı.
    En beğenmediği, eskiden bin Ura dedikleri arsaya şimdi dörtbinbeşyüz diyorlardı.
    Parasını bankaya yatırdı. Eskisinden daha tutumlu oldu.
    Pençe pençe üstüne kundura, yama yama üstüne elbise giydi. Artık deniz kenarında arsadan vazgeçmişti. Şehrin iyice bir yerinde arsa arıyordu. Arsayı alacak, ev yaptıracak, eşya alacak, evlenecek, çoluk çocuk sahibi olacaktı.
    1943 yılında ancak beşbin lirası toplanabilmişti. Ne kadar elini sıktıysa da pahalılık yüzünden daha çok para biriktirememişti-
    Dört bin lira dedikleri arsanın üstüne dört ev yapılmış, geriye bir parça boş yer kalmıştı. Buraya da altıbin istiyorlardı.
    Artık çoktaan, şehir içinde arsa almaktan vazgeçmişti. Şehrin kenarındakine bile razıydı. Ama nerde?
    Artık tutumlu değil de cimrinin, pintinin biri olmuştu. Yemiyor, içmiyor, ha babam para biriktiriyordu.
    Terfi etmişti. Aylığı da yükselmişti. Şimdi eline eskisinden daha çok para geçiyordu ama, 1950 yılına kadar ancak yedibin lirası olabildi.
    Yedibin liraya arsa mı? Gülüyorlardı. Şehrin dışının dışında bir evlik değil, bir kulübelik arsalar bile bu pa' raya satılmıyordu.
    Taa eskiden baktığı ikibin liraya satılan arsanın yir-

    mide bir parçası boş, satılıktı. Buraya kırkbin lira istiyorlardı.
    Arsa alabilmek için daha çok para biriktirmekten başka yol yoktu. Yeni bir hızla para biriktirmeye başladı. Evinin plânını bile yapmıştı, içinde hem alaturka, hem alafranga helası olacaktı. Bir yatak odası, bir misafir odası, bir yemek odası, bir salon, bir oda da doğacak çocuklarına... Beş oda istiyordu. Eskiden evini iki kat üzerine isterken şimdi plânını değiştirmişti. Artık yaşlanmıştı, düzayak istiyordu.
    1954 yılında onbin lirası olmuştu. İstanbul kazan o kepçe, arsa aradı. Bu kadar paraya ancak Çekmece, yahut Kartal sırtlarında yer bulabiliyordu.
    Biraz daha dişini sıkıp, biraz daha kemeri sıkıp para biriktirmeliydi.
    Hele bir arsayı alsa, bir de üstüne ev... Beş odadan vazgeçti, bir alaturka, bir alafranga heladan vazgeçti. Tek bir oda, yeter ki başını sokabilsin... Evini,yaptırır yaptırmaz ilk iş evlencekti.
    1956 da emekliye ayrıldı. Artık emekli maaşıyla ne kadar az yese içse para biriktiremezdi. Yirmi altı yıllık çalışmasının kuruş kuruş biriktirerek verdiği sonuç işte onikibin liraydı.
    Ne şehrin içinde, ne şehrin dışında, ne deniz kenarında, ne dağ başında bu paraya arsa yoktu.
    Arsa aramaktan sanki yirmi yıl daha yaşlanmıştı. Babasının sözleri kulağında çınlıyordu:
    — Dünyada mekân, âhirette iman!...
    Bu dünyada mekân kalmamıştı. Öbür dünyaya bakmalıydı.
    Arsa aramaktan yorgun argın döndüğü bir akşam yolunun üstünde bir mezarlık gördü, içeri girdi. Burası ne kadar da güzeldi. Tıpkı hayalindeki evin bahçesi gibi güzel bir bahçe, çiçekler, çayırlık, çimen... Temiz yeşillik

    ve renk renk çiçekler, güller arasında mermer mezarları görünce,
    — İnsanın hemen şu güzel mezarların içine gireceği geliyor! diye söylendi.
    Nasıl olsa ölecek değil miydi? işte buradan bir mezar yeri satın almalı, sağlığında, istediği gibi bir mezar yaptırmalıydı.
    Mezarlık bir tepede, denize karşıydı. Serin selvi gölgeleri arasında sonsuz uykuya yatmak, yaşamaktan daha iyiydi.
    Ertesi gün hemen Mezarlıklar Müdürlüğüne koştu-Kendisi için bir mezar yeri satın alacaktı.
    — Sizin istediğiniz mezarlıkta boş yer yok! dediler. Ama eğer isterse başka bir mezarlıkta, yirmi bin liraya iyi manzaralı bir mezar yeri satın alabilirdi.
    Utanarak,
    — Daha ucuzu, bana göre bir yer yok mu? dedi. Vardı, onbeşbine, onikibine, onbine de vardı. Düşündü... Arsa işinden tecrübesi vardı. Ertesi güne
    mezarlar da fırlar, bu paraya, mezar yeri de bulamazdı. Hemen o gün muameleyi yaptırdı, görmeden mezarım satın aldı.
    Sonra gidip gördü. Kapalı, manzarasız, kırık dökük mezar taşları arasında bir yerdi. Ama o sevindi. Göz bebekleri parlıyarak,
    ¦— Ooooh, burası benim! Benim! dedi.
    Şimdi her gün, eskiden işine gittiği gibi sabah erkenden mezarına geliyor, en sonunda bir, toprak sahibi elmanın kıvancıyla burada oturuyor, yabani otları temizliyor, getirdiği çiçekleri dikiyor ve sanki mekânına kavuşacağı günü özlemle bekliyor.
  • ...Her an bir değişim ve dönüşümün içerisindeyiz. Değişim kaçınılmaz bir şeydir ama bir merkeze bağlı değişim bir de merkezden uzak değişim var. Merkez olan İslam, güzel dinimiz. Merkezimiz, önceliğimiz İslam olduğunda değişim zarar vermez. Değişim bizi merkezden uzaklaştırıyorsa o zaman durum tehlikeli demektir. Merkezimiz din değilse dünyadır. O zaman modern dünyanın din yerine getirdiği sahte dinler merkezimiz olmaya başlar. Bu değişim de bizi İslam'dan ve fıtratımızdan, kadınlığımızdan uzaklaştırır. Bunların hepsi birbirine bağlı aslında.

    Fıtrattan uzaklaştığında İslam'dan da uzaklaşıyorsun. Buradaki en üzücü şey, batı bize verdiği bu reçeteleri kendi uyguladı ve şu anda batı toplumlarında aile kalmadı. Boşanmalar çok fazla, Yalnızlık Bakanlığı kuruldu, eşcinsellik normalleşti ve hızla yayılıyor... Geçenlerde Norveç Başbakanı “En azı iki çocuk yapın.” diye halkına çağrıda bulunuyordu. Batı bu uyguladığı reçetelerin her açıdan zararını gördü.

    Birisi bir ilaç alıyor ve ölüyor. Biz de onun öldüğünü göre göre o ilacı biz de içeceğiz diye ısrar ediyoruz. O yüzden öncelikle büyük bir toplumsal buhran söz konusu. Mutsuzluk arttı, stres arttı, antidepresanlar en çok satılan ilaçların başında geliyor. Dikkatli bir gözle baktığımız zaman her açıdan hastalıklı bir duruma doğru gidiyoruz. İşin kötüsü bu hastalığa isteyerek, bilerek, göre göre talip oluyoruz.

    Bunlar toplumun uğradığı dünyevi zararlar. Bunun bir de bizim açımızdan dini yönü var. Allah’ın rızasına talibiz, ebedi bir hayata hazırlanıyoruz. Ebedi bir saadeti dünyanın geçici zevkleri için riske atmak pek akıllıca bir davranış olmaz, diye düşünüyorum. Bizim ölçülerimizi Allah ve Resulü göstermiş. Bu noktada mümin hanımların görevlerini, vazifelerini, İslam’ın onlara vazettiği şeyleri söylediğimiz zaman, özellikle hanımların, elbette hepsi değil, büyük bir çoğunluğu bunları duymak istemiyor.

    Sanki bu emirler Allah'ın ve Resul’ünün emirleri değil de onlara bunu söyleyen kişilerin istekleriymiş gibi -bunu ister erkek hocalar söylesin, isterse kadınlar söylesin- algılıyorlar ve büyük bir dirençle, büyük bir kızgınlıkla, öfkeyle karşılaşabiliyoruz. Aslında burada -benim görüşüm- mümin hanımlar kendi dinlerinden razı değiller. Yani dinin emirlerinden kaçıyorlar, bunu hatırlatana da öfke kusuyorlar. O zaman yeniden İslam'a dönüp, Kuran'a dönüp, hadis-i şeriflere dönüp, Rabb’imizin, Resulullah'ın vazettiği şeyleri, bir kere içimiz titremeden, amenna diyerek karşılayabilmeyi, dinimizle barışabilmeyi sağlamamız lazım. O kadar uzaklaştık ki dinden...

    Bunlar dediğim gibi birbirine bağlı şeyler. Dışarıdan gelen kadın politikaları, cinsiyet eşitliği politikaları... Bunlar kadınları kadınlık rollerinden uzaklaştırırken dinden uzaklaştırdı. Sanki modern olmak için dinin kadın ve aile ile ilgili hükümlerini görmezden gelmemiz gerekiyor. Müslüman kadınlar mutsuzlar; oysa ki reçete hemen yanı başlarında, dinin görmek istemedikleri hükümlerinde. Fakat çoğunluk gözünü dünyaya dikmiş, mutluluk arıyor. Günümüzün kadınlara yapılan çağrıları hep dünyaya hep dünyaya çağırıyor. Maalesef ki hükümet politikalarımız, kadın haklarını savunduklarını iddia eden kadın dernekleri, medya, kadınları yaratılışlarının güzel özelliklerinden uzaklaştıracak politikalar güdüyor.

    Sema Marasli

    Seriyye Dergisi
  • 118 syf.
    ·3 günde·Beğendi
    Selim İleri, Milliyet Sanat Dergisi - Aralık 1980 sayısında şöyle bahsediyor Behçet Necatigil'den :

    "Onu en son görüşümü hatırlıyorum şimdi; Beşiktaş'ın pazar yerine, balıkçılara, sebze ve salata satılan alanına çıkan küçük, daracık bir sokağında Behçet Necatigil'le son kez karşılaşıyoruz. Hayatım boyunca bu büyük ve aziz insanın, Cumhuriyet döneminin bence en önemli şairinin son anısını ince ayrıntısıyla anımsayacağım.
    Ona Beşiktaş'ın arka sokaklarında, otomobillerle, kamyonetlerle yayaların bir arada güçlükle yol aldıkları dar geçitlerde sık sık rastlardım. Yüzünde hep o kırık gülümseyiş, çoğu kez elinde filesi ya da kitaplar, ya pazardan ya da Beşiktaş postanesindeki posta kutusundan geri dönerdi. Bir iki dakikalık konuşmalarımızdan sonra, ben artık başka bir insan olurdum. Behçet Necatigil çoğumuz için uygarlık aşısı, insanlık bildirisiydi. "

    Bu son cümle, bir insanı anlatmak için kurulabilecek en güzel cümle olsa gerek. Gerçekten de çok temiz, çok düzgün ve imrenilesi bir yaşam sürmüş Mehmet Behçet Gönül... Evet gerçek soyadı Gönül imiş. Ancak, yüreğindeki Divan edebiyatı aşkı ve bu dönemin şairi Necati Bey'in şiirlerine olan tutkusundan mütevelli mahkeme kararı ile soyadını Necatigil olarak değiştirmiş. O artık Behçet Gönül değil, Divan şairi Necati'nin soyundan gelen Behçet Necatigil'dir.

    Edebiyat alanında mektup türü metinleri okumayı çok severim, her mektubu döne döne okur, hayalimde o anları canlandırırım.Hele ki bir de o mektuplar , böyle güzide yazar ve şairlerin kaleminden çıkmışsa, tadına doyum olmuyor okumaların.
    Sevmesine seviyorum, merak ve ilgi ile yaklaşıyorum mektuplara ama gelin görün ki, bunları yayımlamanın , okutmanın ve okumanın çok da etik bir hareket olmadığını düşünüyorum. Zira kim ne derse desin, mektuplar kişiye ve aileye özeldir, her ne kadar halka mal olmuş şahıslara ait olsa dahi böyle açık edilmesi, şahsımca pek de münasip değildir.

    Serin Mavi, Behçet Necatigil'in, 1955-1977 yılları arasında, birtakım geçerli sebepler ile ailesinden uzak kaldığı dönemlerde, eşi Huriye Hanım'a yazdığı mektuplardan oluşuyor.Mektuplar sayesinde, Necatigi'in bu ayrılık zamanlarında, eşi Huriye'ye, kızları Selma ve Ayşe'ye duyduğu özlemi, geçim derdini ve bundan kurtulma çabalarını, günlük ritüellerini ve anılarını öğreniyoruz. Mesela o dönemki Türk Dili Kurumu'nun toplantılarından bahsediyor, dolayısıyla toplantıya iştirak eden dönemin yazarları da Necatigil'in mektuplarında bir miktar nasipleniyor.

    Necatigil, edebiyat dünyamızda "Evlerin Şairi" lakabı ile biliniyor. Ailesine yazdığı bu satırları okuyunca, bunun son derece isabetli bir lakap olduğunu görüyoruz. Evine, karısına ölesiye bağlı bir adam, evlatlarına ölesiye düşkün, ilgili bir baba.

    Bu kıymetli eser, yıllardır sandıklarda itina ile saklanan mektupların, Behçet Necatigil’in kızları Ayşe Sarısayın ile Selma Necatigil'in düzenleme, derleme çabaları ile yayımlanarak gün yüzüne çıkıyor.
    Kırk iki yıldır, babalarının kitaplarını yayımlatan evlatları aynı zamanda , Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü düzenli olarak vererek, babalarının isimlerini yaşatıyorlar.

    Sözün özü, Türk şiirinin nev-i şahsına münhasır şairi Behçet Necatigil, yaşanmışlıklarını, yaşanmamışlıklarını bu mektuplarında ilmek ilmek işlemiş Satırlarında. Mektuplar arasında, şairin nefis şiirlerine denk gelmek de cabası. İşte Mektuplar kitabına adını veren şiiri :

    SERİN MAVİ

    Dağ köyleri serin, kıyılar mavi,
    Yaz sıcağında şehir,
    Bunaltır beni.
    Hava yapışkan yağlı,
    Kalkıp bir yere gitsem,
    Yollarım bağlı.
    Kıskanıyorum kuşları,
    Ben uçmasını bilsem,
    Uçmak serin ve mavi.
    Yaşa nasıl yaşadıysa anan baban,
    Öndekine uyar arka tekerlek,
    Git gel aynı yollardan,
    Aynı arabayı çekerek.
    Çocuk dört duvarın içinde hür,
    Havasız odalarda kirli sokağa karşı,
    Pencere gerisinde solgun bir çiçek büyür,
    Düşünür kırık saksı.
    Yattığın yerden senin de,
    Bulutlar görünür mü,
    Seyret gökyüzünü,
    Bir cam genişliğinde...

    Kara arkadaşımızın "Behçet Necatigil" etkinliği kapsamında okumuş oldum, kendisine bu güzel etkinlik ve şahsım adına kazanımlarıma vesile olduğu için teşekkür ediyorum.
  • Yakla­şık altı yaşındaki 1. sınıf çocuklarına resim yapmalarını söyler öğretmen. Konu bulmakta zorlandıklarını görünce de "bir balık resmi yapın" der. Bir süre sonra, çocuklardan birinin önündeki kağıda sarı bir dikdörtgen yaptığını görür. Öğretmen ne denli şaşkınsa, çocuk da o denli kendinden emindir: Süpermarketin dondurulmuş gıda bölümünde satılan, uygun fiyatı ve kolayca yenmesi nedeniyle tüm ailelerde zevkle tüketilen, kılçığı çıkarılıp, dört köşe kesilerek galeta ununa bulanmış, kızarınca rengi sarıya dönen bir
    "yiyecek"tir balık!
    Cogito Dergisi
    Sayfa 70 - KOLEKTİF BELLEK VE İNSAN /DOGA İLİŞKİSİ Hülya Tufan
  • 358 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Selamlar olsun sizlere Çorumlu "Nicca" Neneler ve Yozgatlı Shogunlar.. Gördüğünüz üzre keyfim gıcır .. Niye ? Niyesi var mı ? Bütün bir yaz boyunca çalışaYAZDIM .. O resmi tatil senin , bu dini bayram benim demedim iznimi birleştirdim .. Hal böyle olunca , sıçanın sidiği değirmene kardır diyerekten , dereler geçip , tepeler aşaraktan "5", yazıyla beş gün izin arttırdım .. İzin dilekçemi yazıp , "domates biber - BABA gider!" dediğim anda başladı neşeli günler.. Karıncalar kırmızı sakallı da olsa kusura bakmasınlar .. Bizim fikrimiz de zikrimiz de budur caniko !! Her daim İŞSİZLİK !! Ağustos böceği ekolünden devam edeceğiz yaşamaya , nefes aldığımız müddetçe .. Neyse.. Çalışanlara selam olsun diyip hemen girizgah yapalım .. (BEN Mİ ÇALIŞAYIM ?!?! =))) )

    Pek kıymetli tarhanalı jelibonlar ... Burdan sonra okuyacaklarınız esasen bir inceleme değil .. Sizler kitabı merak edesiniz , alıp okumak isteyesiniz diye bu sefer bambaşka bir yoldan gideceğiz .. Yer yer yine goy goyumuzu yapıcaz .. İşsizlik limitleri yine zorlanacak kısmen de olsa .. Ama müsade ederseniz ben size yaşanmış bir olayı öykü babında aktarıcam ilkin..

    Gecenin kör karanlığı .. Simsiyah bir yorgan örtülmüş tüm evlerin üstüne .. Gri gri , cansız fersiz dumanlar tütüyor bacalardan.. Sinik , solgun ,varla yok arası bulgur aşının kokusu çalınıyor ara ara burnuma.. Yemeğimi yiyeli çok oldu gerçi.. Sobam usul usul yanıyor .. Çay koydum üstüne ki içim ısınsın .. Hemen bir bardak döktüm kendime ..Sardım ellerimi ince beline bardağın.. İçim ısınsın derken ellerimizden olmanın "nüzumu" yok .. Abone olduğum dergilerden daha önce gelmişleri aldım yine önüme .. Döndür allah döndür okuyorum evin içinde.. Diğer sayıların gelmesine daha koca bir ay var çünkü ..Sırtımı az şöyle sobaya vereyim..Kemiğim ısınsın.. Bugün çok yoruldum .. Yoruldum diyorsam sanma ki bir serzeniş bu .. Mutlu bir hayat benimkisi.. Hem benim yorulmak gibi bir lüksüm de olamaz ..Kavacık'ta köy öğretmeniyim ben .. 110 tane çocuğum var ..Boy boy .. Çeşit çeşit.. Devamsızlık yok çok şükür .. Nalbant ' ın kızını bile kazandırdım okula .. Göndermemiş babası onu okula 16 yaşına kadar .. Okuma yazma öğrettim neyse ki çarçabuk ..Şimdi üçe gidiyor .. Şu an böylesine mutluyum onu okutabildiğim için ama bu Nalbant' ın sonrasında köylere bakan jandarma komutanı ile bir olup başıma türlü türlü belalar açacağından haberdar değilim henüz.. İsmim öğretmen ama muhtardan sonra en çok kapısı çalınan adam yine benim bu köylük yerde .. Kapımı çalanlar arasında muhtar da var .. Var gel sen anla artık .. Tarla tapan işinde anlaşmazlık mı çıkmış? Alacak verecek davası mı var? İş senete sepete mi varmış?

    - "Yörü Fakir hocanın yanına!"
    - "Yaz hocam yaz !! Dehaa şooordaki sınırların içindeki tarlamı verdim , ahanda şo parayı da tanıkların önünde tam olarak aldım yazıverebilecenni ? Gozel yaz ki yarın gıymatlı Cumhuru ireisin önüne mönüne gider , minibosa atlayıp cumhuriyetin yünsek mahkemelerinin huzuruna çıktığımızda yüzümüz yere gelmesin .. Irazı mısığız arkadaşlar? Şahit misiniz?"

    Her gelene çay kahve yaparım .. Sonra işlerini görürüm ama para almam asla .. Üstüme atarlar , ısrar ederler ama almam.. Ne biçim insanım ben ? Rakı , şarap , sigara içmiyorum .. Tütüne , alkole gidecek parayı kitaba dergiye veriyorum .. Çok iyi oluyor .. Böylece Akçaköy'de aldığımız öküzün , kardeşimin düğününün borcu bitti ..Gazi'den öğretmen çıktım çıkalı daha henüz bir kat elbise dikinebildim ama olsun .. İstanbul'daki arkadaşım ona olmayan giysilerini kazağını , elbiselerini ben giymiyorum götür sen giy diye bana vermedi mi ? Bu insanlar bana bunca iyilik yapıyor .. Ben köylüme yapmayacak mıyım ?

    Gündüz köy yerinde bunlarla uğraşıp , akşam masamın başında mektuplarla , dergilere göndereceğim öykü ve yazılarla beraberim.. Uyuduğum epi topu iki bilemedin üç saat.. Gün aslında 24 değil 42 saat olmalı .. 2 ile 4 yer değiştirmeli ki yetişsin işlerim .. Tüm bunları düşünürken kapı dövülüyor gece gece .. Kalkıp açtım .. Gelen üç erkekle Çilli , küçücük bir kızcağız.. Hoşgelişler ettim her birine ayrı ayrı.. Çay ikram edeyim dedim istemiyorlar ..
    -" Senet yazdıracağız biz," dediler.
    - "Konu ne?" diye sordum..
    Doğrudan: "Ben bu kızı sattım!" dedi Sarı olan.
    Nee? Nasıl sattın?" diye sormadım. "Hayvan mı satıyorsun?" demedim. Anlatılmaz bir keder bedenimi sardı.
    "Bugün götürmeye geldiler. Ama paranın tümünü bulamamışlar. Biz bunlarla 400'e kesiştik, 250'sini getirdiler. 150'si güze kalıyor. Ölümlü kalımlı dünya, öyle değil mi? Bir senet yapalım dedik." Böyle dümdüz anlatıyor. "Ben bunu önce Aşağı mahallede Elif Ağa'nın Osman'a verdim, orada geçim edemedi. İzinnamesi yoktu. Dönüp geldi. Eee kendin de biliyorsun, genç bir kadın, köy yerinde ne kadar kalır? it var, çakal var. İnar'dan bu arkadaşın biraderi Nuri'ye verdik. Yani ona kısmetmiş."
    "Senedi, aldık sattık, 150 borç kaldı diye mi yapacağız?"
    "Hayır; alıp sattık karıştırmayacaksın. Diyeceksin, şu kadar
    parayı, şu gün, bugün ödemek üzere elden ödünç olarak aldım. Alan şu, veren bu; tanıklar da şunlar."

    Köy dünyasında en çok kadınların acıları vuruyor bana.
    Konuklardan biri, "Yani çok basit!" dedi.
    Öbürü onayladı: "EVET ÇOK BASİT!"
    Senedin yazılmasını söylüyorlar. Basitmiş. Şiirlere sığar mı?
    Kaçını görüyorum böyle?

    Bu olaydan seneler sonra köye dönerken rastlar Fakir Baykurt Selver isimli o Çilli kız çocuğuna ve kucağındaki bebeğine.. Burdan sonrasını kendi ağzından dinleyin ..

    "Yıllar sonra, derelerden çok sular aktıktan sonra Selver'i bir külüstür otobüste gördüm. Hasta çocuğunu doktora götürmüş ama kurtaramamış. Kucağında ÖLÜSÜNÜ getiriyordu. Arkada bir koltuğa büzülmüştü. Suç işlemiş gibi küçültmüştü kendini. Hâlâ öyle uysal, hâlâ öyle var kalmaya çalışan haliyle, yeşil gözlerinden yaşlar döküyordu. Beni görünce daha kötü oldu. Şiirlere, öykülere sığar mı bu benim acılarım? Gelen gazeteleri teker teker, satır satır okuyorum. Bizim durumlara değinen harf YOK."

    Ne diyordu bakın daha önce yaptığı röportajda kadınlarımız için Fakir Baykurt..

    "Çalıştığım ve dolaştığım köylerde eli kalem tutan tek insandım. Gazi’yi bitirdikten sonra Sivas’a verildim, Hafik’te çalıştım. Hafta tatillerinde öğrencilerimle köylere gidiyordum. Ana babalarıyla, halkla konuşuyordum. İnsanları tanıdıkça sorunlarını, sıkıntılarını öğrendikçe, “Bunları özellikle ağzı var, dili yok kadınları ben yazmazsam kim yazar?” diye düşünürdüm. Yüzyıllar öncesinde olduğu gibi yaşamları toza karışıp gidecek. Buna vicdanım razı olmuyordu."

    Huzur içinde uyusun .. Hal böyle olunca kendisi yazdı Fakir Baykurt ..Tıpkı Tırpan'da olduğu gibi bir malmışçasına satılan kız çocuklarını , çocuk gelinleri yazdı.. Farkındayım biraz üzdüm sizi ama bal bal diyince ağızlar tatlanmıyor .. Sene 2019 ve bu zihniyet halen ama halen daha devam ediyor .. Anlattıklarım canınızı sıkmış olabilir ama Tırpan'ın sonunda gülen taraf kim oluyor derseniz yine bir film ile görev dağılımı yapalım .. Spoiler yok ..

    Saygıdeğer canikolar .. Esasen bu roman çok öncesinden Terminator dünyasının temellerini atmış köy yerinde .. Gavur Holivud GEÇMİŞİ GELECEK yapıp paraları cukkalamış .. Nasıl dersen hemen olayı açıklayıp görev dağılımı yapalım ..Efenim biliyorsunuz ki çocuklar bizim geleceğimiz .. Özellikle kız çocukları.. Bunu yok etmek için , Terminator evreninde olduğu gibi GELECEKTEN bir müsibet değil de GEÇMİŞTEN bizim yakamıza yapışmış saçma sapan örf ve adetler konu edilmiş romanda.. Bu bağlam içerisinde baktığımızda ..

    SKYNET : Hökümet ve kolluk güçleri
    T1000 : KABAK MUSDU (Sıvı Terminatör vardı ya ..herkeşin şeklini neyin alıyordu ..Ayı gibi güçlüydü falan.. o gavur !)
    TERMINATOR yahut SARAH CONNOR : ULUGUŞ NENE ( cinsiyetten ötürü Sarah Connor daha bir cici olur !)
    JHON CONNOR : DÜRÜ KIZIMIZ ..

    Ha dersen ki TIRPAN ne alaka ? Tırpan , şu izleyeceğin videodaki zihniyete 0:28 ' de ateşlenen ve DUR DİYEN nesnenin ta kendisi !!

    https://www.youtube.com/watch?v=EhoVYkpvJ90

    Ayrıca bkz : https://i.hizliresim.com/NLmGLO.jpg

    FORZA ULUGUŞ NENE!!!

    Bir de parça bırakayım şuraya .. Romanın sonu itibari ile "GEÇİCİ" bir kış geldiyse de baharın gelmesi yakındır!! Bu karanlığa , bu yobazlığa teslim olmayacağız !! Yüzü asılanlar , hüzünlenenler varsa Şener Şen edasıyla diyorum ki "KALK OYNA GIZ !!!"
    Çünkü ÇİÇEKLER EKİLİYOR...

    Çiçekler ekiliyor güzelim haydi haydi
    Bahçeye dikiliyor aman ne edelim nasıl edelim
    Sen orada ben burada güzelim haydi haydi
    Böyle zor çekiliyor aman ne edelim nasıl edelim

    https://www.youtube.com/watch?v=m7AXH7HOz88
  • Seviyemiz nedir, biliyor musunuz: Hani şu sokaklarda satılan, gözünden yaş damlayan çocuk tablosu seviyesi.