• 83 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10
    Kitabın video incelemesini de yapıp YouTube üzerinden yayımlayacağım. Şuradan takip edebilirsin: https://youtube.com/c/sesliAlinti

    Metin incelemesi, aşağıdadır:

    "Satranç", Zweig'ın ölümünden hemen önce kaleme aldığı bir "entelektüel ölüm" kitabı.

    Kitabın başlangıcı bir Titanic atmosferi sunuyor: bahsedilen o koşturmaca, gemideki ünlüler ve "istifini bozmaksızın güverte konseri veren çalgıcılar". Bu atmosfer okuyucuyu kitaba ve ortama çekmek için gayet başarılı biçimde kurgulanmış.

    Metnin hemen başında, kitabın adından da ötürü, aslında "kilit karakter" diyebileceğimiz şampiyon satranççı Çentoviç tanıtılıyor ve onun entelektüel yoksunluğunun soru sormamaktan, yaşıtı olan çocuklarla oyun oynamamaktan, kendine bir meşguliyet bulmamaktan geldiği anlatılıyor. Bunun vurgulanması, kültürel cehaletin bir yansısı aslında. Yani Çentoviç temelde sorgulamayan, sosyaliteden uzak, kendisiyle bile vakit geçirmekten âciz hâlleriyle bir kültürel cehalet örneği olarak önümüze konuluyor. Çevresi tarafından en azından akademik anlamda yetiştirilmeye çalışılmasına rağmen Çentoviç'in öğrenmeyi becerememesi, onun akademik cehaletini de gün yüzüne çıkarıyor. Bu durumda, kültürel ve akademik cehalet de birleşince, entelektüel cehalet vücut bulmuş oluyor. Günümüzün de en büyük problemlerinden birisi olan bu entelektüel cehaletin timsali olan satranç şampiyonu; günümüzün sorgulamayan, oyun oynamayan, arkadaş edinemeyen, kendine bir uğraş bulup yaratamayan hazırcı nesillerini anımsattı bana. Bu nesil içinden akademik anlamda sadece kâğıt üstünde başarılı insanlar çıkabilse de ne yazık ki bu nesillerin içinde bulunduğu bu entelektüel yoksunluk hâli, insanlığın sonunu bile getirebilecek düzeydeymiş gibi geliyor bana ve bu son derece korkutucu...

    Şöyle örneklemek gerekirse Türkiye'de örneği ne yazık ki çokça bulunan bir tip satranç şampiyonu Çentoviç. Ünlü, zengin, havalı, popüler; ama cahil. Ünlü ve zengin olmasında hiçbir entelektüel yetisinin etkisi olmayan Çentoviç; becerebildiği tek şey ile, satranç oynayabilmek ile bu üne ve zenginliğe sahip biçimde yaşıyor. Hayatında kitabın başında da bahsedildiği üzere aşırı entelektüel cehaletinin, insanların gözüne çarpan hiçbir olumsuz etkisi olmuyor. Sadece yapabildiği tek eylem ile ünlü ve zengin bir insan...

    Biraz da kitaba döneyim tekrar. Gene kitaptaki karakter tanıtımı aşamasında anlatıcı, Çentoviç'ten bir dâhi olarak söz ediyor. Fakat girişte, az önce de dediğim gibi Çentoviç'in entelektüel cehaletin yüz bulmuş hâli olduğu anlatılıyordu. Burada cehalet ile deha arasında nasıl bir bağ kurulmak istendiğini anlayamadım. Salt bir konuda uzmanlaşmış ve başkaca bir insani ve akademik, entelektüel meziyeti bulunmayan bir insan da dâhidir, deniliyor zannımca. Ki zaten tarihte de dehası ispatlanmış birçok insanın sorunlu karakterler olduğunu anlatan bilgileri de bir yerlerden hatırlıyorum. John Nash, Da Vinci, Galilei, Mozart gibi birçok dâhinin farklı psiko-sosyal sorunları olduğunu biliyoruz. Burada da böyle bir mesele mi anlatılmak istenmiş, orası soru işareti olarak kaldı bende.

    Nazizme yapılan atıflar ve eleştiriler ayrıca dikkat çekiciydi. Nazizm, dünyada birçok yıkıma yol açtığı gibi birçok bilimsel gelişmenin de öncüsü olmuş bir hareket aslında. Dr. B. de bu durumu tam olarak karşılayan bir örnek. Yani Nazizmim hem yıkımını veriyor Dr. B. bize hem de bilinçsizce yol açtığı gelişimi... Örneğin bakınız günümüzdeki birçok tıbbi gelişme, Nazi doktorlarının canice ortaya koydukları tıbbi çalışmaların (?) sonucu ortaya çıkmış olarak kabul ediliyor. İnsan bedeninin tanınması gibi ve hatta organ nakilleri, farklı ameliyatlar gibi tıbbi eylemlerin birçoğuna Nazi doktorlarının yaptığı canice deneylerin ön ayak olduğu, konuşulan ve anlatılan bir gerçekliktir. Başka bir örnekle, dünyanın en ünlü uzay markalarından birisi ve hatta birincisi olan NASA'nın kurucu liderlerinin de Nazi Almanya'sından kaçan mühendisler olması, bunun başka bir anlatımıdır. İşte Dr. B. de bu bağlamda hem Nazizmin çilesini çekmiş, mesela NASA'yı var eden mühendisler gibi ülkesinden kaçmak zorunda bırakılmış hem de bu zulmün sonucu olarak bir yeti kazanarak satranç konusunda uzmanlaşmış ve fakat bunu da bilinçsizce yaptığından, gene bir olumsuzluk olarak bu durum ona geri dönmüş.

    Gene Nazizme yapılan bir başka atıfla, yalıtılmış ve toplumdan soyutlanmış insanların işkencenin en büyüğünü çektiği, Gestapo'nun otel odası sorguları sırasında şöyle anlatıyor 41. sayfada: "... etrafımda hep yalnızca masa, dolap, yatak, duvar kâğıdı, pencere vardı, oyalanabilecek hiçbir şey yoktu, hiçbir kitap, gazete, yabancı yüz, bir şeyler not etmek için kurşunkalem, oynayacak kibrit yoktu, yoktu, yoktu. ... Toplama kampında belki insan elleri kanayana ve ayakkabıların içindeki ayakları donana kadar el arabasıyla taş taşımak zorunda kalıyordu, iki düzine insanla berbat bir kokunun içinde, soğuktan donarak yatıyordu. Ama öte yandan insan, yüzler görebiliyordu, bir tarlaya, bir el arabasına, bir ağaca, bir yıldıza, herhangi bir şeye, ne olursa olsun, herhangi bir şeye bakışlarını dikebiliyordu, oysa burada insanın çevresinde hep o aynılık vardı, hep o değişmeyen, korkunç aynılık vardı."

    Bu durum, tarihte yaşamış bütün toplumlarda bir işkence yöntemi olarak kullanılmıştır. Günümüzde de biz, kendi kendimizi yalnızlaştırarak kendimize işkence ediyoruz sanırım.

    Dr. B.'nin durumunda bir "altın orta" örneği de sezdim ben. Elli dokuzuncu sayfada, kendi kendisiyle satranç oyarken kendi kendisine öfkelenen Dr. B. "... bu durum aşırı tinsel yüklenmenin bütünüyle patolojik bir biçimiydi." diyor. Buradan, Aristoteles'in altın ortasına bir atıf yapabiliriz diye düşünüyorum. Altın orta, Aristoteles’in erdem anlayışının özetidir. Ona göre erdem, ortada olandır. Erdemli eylem, her zaman pratik bilgelik sahibi olan bir kişinin seçeceği türden bir araçtır. Burada Nazi zulmü gören Dr. B. altın ortayı bulamamış ve aşırılığa kaçarak hem kendine hem de satranç meziyetine yazık etmiştir...

    Çarpıcı bir sonla biten kitabı ben genel Zweig tutumum eğiliminde gayet beğendim. Hele ki yukarıda bahsettiğim türden çıkarımları bana sağlaması, beğenimi daha da artırdı. Tek eksik yanı, yeterince alıntı çıkaramamam oldu. Belki ben alımlayamadım, o da olabilir; ama kitaptan beklediğim seviyede alıntı çıkaramadım. Bunu da olay örgüsüne yoğun bağlılıktan kaynaklı olarak görüyorum. Bu bağlamda incelemenin bu kısmını kitaptan yaptığım ve en beğendiğim alıntıyla sonlandırıyorum:

    "... bir insan kendini sınırladığı ölçüde sonsuzluğa da yaklaşmış demektir." (s. 10)

    Kendinizi, altın ortanızı bularak, o ortada sınırlayınız değerli dostlar. Yoksa ucumuz bucağımız, kendimize bile faydasız olacaktır...

    Son sözde özetle, çok güzel bir kitap. Entelektüel boşluklardan, bu boşlukların dolduruluşundan ve doldurulamayışından, salt yeteneğin özellikle zekâ gerektiren bir şey olmadığından ve alt ve üst sınırlı aşırılıkların aslında ne kadar zararlı olabileceğinden ve bu zararı kâra çevirebilmenin de entelektüel birikimle bile kimi zaman sağlanamayabileceğinden bahseden, çok hoş bir kitap.

    Hem kısacık. Bir çırpıda okunuyor. Okutuyor da kendini. Kabiliyetli bir yazı bütünü yani.

    Okunmalıdır.
  • 83 syf.
    ·Beğendi·10/10
    #okudumbitti #kitapyorumu
    Kitap, eserde adı belirtilmeyen baş karakterin New York’tan Buenos Aires’e giden bir gemiye binmesiyle başlıyor. Öykü boyunca anlatıcılık rolünü üstlenen baş karakter, dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic’in de gemide olduğunu öğreniyor. Onunla bir maç yapmak istiyor ancak Czentovic buna hiç de istekli görünmüyor.

    Bunun üzerine baş karakter, onun dikkatini çekebilmek için McConnor adlı bir adamla satranç masasına oturuyor. Oyun yine de Czentovic’in dikkatini çekmeyi başaramıyor. En sonunda McConnor, Czentovic’e para karşılığı maç teklif ediyor. Ancak bu şekilde ikna edilebilen Czentovic, böylelikle masadaki yerini alıyor.

    McConnor kaybedeceği bir hamle yapmak üzereyken, yabancı bir ses duruma müdahale ediyor. Kitapta Dr. B. adıyla verilen sesin sahibi, satrançtaki hünerini Czentovic’ten apayrı bir hikayeye borçlu olarak anlatılıyor. Kitabın gelişme bölümünün doruklarında, ikili arasında kıyasıya bir rekabet gelişiyor. Öyle ki iş artık, satrançtan ziyade savaşın acı bir temsiline dönüşüyor.
  • 83 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Satranç, yazarının ölümünden kısa süre öne yazılan düzyazılı metinlerden biridir. Stefan Zweig bu kitabı yazdığı sıralarda eşi Lotte Zweig ile Brezilya'ya sürekli yerleşme kararı almıştı. Nazilerden çok uzak oması ve kişisel hiçbir sıkıntı ve sorunu olmamasına rağmen Zweig burada da Naziler'in korkunç etkisinden kaçamamıştı.
    Korkunç gelişmeleri dikkatle takip eden Zweig kendini karamsar bir dünyada buldu. Arkadaşlarına yazdığı bir mektupta şunları söylemişti: "Sizler yeni bir gün doğumunu bekleyebilirsiniz, benim buna gücüm kalmadı..." Bunun ardından da eşi Lotte ile birlikte hayatına son verdi.
    19. yüzyılın son çeyreğinde bütün alanarda çok etkili olan psikoloji bilimi ve Stefan Zweig'in inanılmaz psikolojik analiz tekniği ile harmanlanmış bu harika eser işte böyle karamsar ve umutsuz bir ortamda kaleme alınmıştı. Zweig yazarlığı boyunca yazdığı bütün biyografi ve metinlerde kelimeleri ustalıkla kullanan yazar kimliğinin yanı sıra başarılı ve yetenekli psikolog kimliğini de eserlerine katmıştır. Yazdığı eserlerde karakterlerin psikolojik dünyasını okuyuculara sunmuş ve her defasında hayranlık uyandırmayı başarmıştır.
    Detaylı kitap incelemesi için=> https://bloggerzadeler.blogspot.com/...degerlendirmesi.html
  • 67 syf.
    ·2 günde·Beğendi·6/10
    Üniversite eğitimi için farklı bir şehre taşınan bir gencin yaşadıklarını anlatan novella. Kitap çevirisi itibari ile diğer Stefan Zweig kitaplarına oldukça benziyor. Fakat kitabın konusuna gelindiğinde, ana karakterimizin yaşadığı bir takım olaylar anlatılırken, Zweig ı Satranç ve Korku gibi popüler kitaplarından tanıyan insanların pek alışık olmadığı ayrıntılara da yer veriliyor. Şahsen pedofili ile ilgili bu ayrıntıları okuduğumda kitaptan zevk alamayacak noktaya gelmedim. Bu olayın bir edebî eser içerisinde bulunması bence gayet doğal. Çünkü pedofili son 10 yılda dünyada birden ortaya çıkan bir şey değil. Fakat burada bir şeye dikkat etmek lazım ki o da "Child Grooming" ve "Sexual Grooming" kavramları doğrultusunda gelişen bu olay, kitapta ne kadar normalleştirilmiş ? Buna ek olarak dönemin avrupasında bu kavramlar kendine ne ölçüde yer buluyor ? Yukarıda belirttiğim bu kavramlar -benim kitap incelemesi yazarken daha fazla iğrençleşmemek istediğim için net olarak açıklamadığım- konunun meraklılarına kesinlikle araştırmalarını tavsiye ettiğim kavramlardır. Son olarak normalleştirme ölçütü, sizin midesizliğinizdir. Keyifli okumalar...
  • 83 syf.
    ·1 günde·9/10
    Kitapta duygusal çözümlemeler, çok iyi bir şekilde anlatılmış. Hikaye sonlara doğru tansiyonunu arttırması ve artan gizem ile okuma zevkini arttırdı. Okuma alışkanlığı kazanmak isteyen biri için ideal bir kitap.
  • 456 syf.
    ·10/10
    KANLI BİR ‘GO’ MAÇINA HAZIR MIYIZ?

    ‘Şibumi’ Uzak Doğu felsefesini, aslen Batılı olan bir karakterden dinlediğimiz bir kitap.

    Öncelikle söylemek isterim ki kendi çapımda oluşturduğum favori kitap karakterleri listeme yeni bir isim dahil oldu; Alexander Nicholai Hel. Kitap bu karakterin gelişimini anlatan bir bildungs roman aslında. Kitap öyle bir kurguyla kaleme alınmış ki, başından sonuna Nicholai Hel kimdir, nasıl düşünür, nasıl sekiz dil bilen, çok zeki ve mistik yetenekleri olan bir çocukken CIA,IRA gibi kuruluşların kiraladığı bir katile dönüşebilir... size bunları merak ettiren bir dizilim var kitapta.

    Karakterin Amerika’ya daha doğrusu onun deyimi ile Amerikanizme olan nefretini dile getirdiği sahneler gerçekten okunmaya değer. Öte yandan aslında her şeyin ötesinde kitaba ismini veren ve Japon felsefesine bir kez daha hayran bırakan o kavram ‘şibumi’ye ulaşma yolculuğu okuyoruz. Her ne kadar karakterin bazı davranışlarını şibumiye uygun bulmasam da... Şibumi nedir peki? Hel’i yetiştiren Japon generalin deyimiyle;

    “Şibumi, sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır... Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçakgönüllülük demek.”

    Uzak Doğu insanının, manevi ve doğal olana değer verme felsefesi birçok yerde Batılı maddeci anlayış ile karşılaştırılarak bize sunulmuş. Okurken hak vermemek elde değil.

    Kitapta dikkatimizi çeken bir diğer nokta ‘Go’ oyunu. Karakterimiz satranca benzeyen zeka ve strateji oyunu olan go oyununda uzun yıllar eğitim almış ve go oyununu kafasında yaşayan gerçekten ilginç bir karakter. Kitapta geçen go oyunu sahneleri bana Zweig’ın Satranç kitabını anımsatmadı desem yalan olur.

    İncelememde son olarak kitapta dipnot olarak düşülen ilginç bir olaya değinmek istiyorum. Kitabın yazarı Trevanian’ın diğer bazı kitaplarında detaylı şekilde anlatılan tehlikeli bir dağa tırmanma yöntemi, tecrübeli bir dağcı tarafından denenmiş ve dağcı hayatını yitirmiş. Yine Trevanian’ın bir başka kitabında anlatılan müzeden tablo çalma yöntemi, kitap İtalyanca’ya çevrildikten sonra Milano Müzesi’nden üç tablonun çalınmasında kullanılmış. Bu nedenle Şibumi’de Hel’in kendini savunma yöntemi olan Çıplak Elle Öldürme yöntemlerini, detaya inmeden yazan yazar bunun bir sosyal sorumluluk duygusu olduğunu söylüyor...

    Şibumi kitabı için söylenebilecek daha birçok şey var aslında. İncelemesi birkaç satır ile bitebilecek bir roman değil.
    Kitabı okumuş olan birileriyle saatlerce konuşma ve tartışma gereği hissediyorsunuz... Hatta kitabın son sayfası bitince günün birinde kitabı bir kez daha okumak için söz veriyorsunuz kendinize.

    Kitap uzun bir kitap olsa da bir solukta okunacağını garanti ediyorum. Özellikle felsefe ve tarihe ilginiz varsa ve biraz macera biraz da gizem dolu bir kahraman okumak istiyorsanız..