• *KAÇ TAKİPÇİN VAR* *SENİN?*
    🖋🖊🖋🖊🖋🖊🖋
    *🗝Geçen gün :*
    ```“Kaç takipçin var?” diye sordum, sosyal medya fenomeni bir arkadaşa. ```
    -⏳ *“Çok” dedi, uçuk rakamlardan sözetti.* ```Nabzımı yoklamak için :```
    *-“Senin de çoktur”* ```deyip gözlerimin içine baktı. ```
    *-“Yok" dedim,*
    -📚```"Benim senin kadar çok takipçim yok. Hepi topu topu```` *sekiz*``` tane dedim.”
    Merakını gidermek için saymaya başladım:````

    📌💎```Birinci
    ve en büyük takipçim```` *Alemlerin Rabbi ALLAH'tır * .```Uykuda bile takip eder beni.
    O’ndan gizli kalmak mümkün değildir.````

    *Sonraki*
    ```iki adet takipçim ise```
    *Kirameyn katibeyn dir.*
    ````İyi kötü, hayır veya şer ne yapsam anında kayda geçerler.````
    📌 *Dördüncü*
    ```takipçim``` *şeytandır*.
    ```Ve takipçilerin en tehlikelisi.
    Hayırla hiç işi olmaz.````

    📌 *Beşinci* takipçim *nefsimdir* .
    ```Tıpkı boynu bükük, masum yüzlü ama şımarık bir çocuk gibidir.
    Aç gözlüdür, doymak nedir bilmez. ```
    .
    📌 *Altıncı* sıradaki takipçim ise *rızkımdır* .
    ```Şimdiye kadar bir vefasızlığını görmedim```

    📌 *Yedinci*
    ```takipçim de imtihan için olduğunu bildiğim musibet ve sıkıntılarımdır. Çoğunlukla beni okşar gibi geçerle ama çoğu zaman da ziyareti uzayan bir misafir gibi oturdukları yerden bir türlü kalkmak bilmezler.```

    🌪```Sekizinci ve son takipçim ise```` *ölümdür* .
    ```Her an yanında taşıdığı mutlaka bir bahanesi vardır.
    Trafik ve iş kazaları, kalp spazmı,
    nefes yetmezliği, doğal afetler,
    savaş ve terör eylemleri,
    yaşlılık ve hastalık onun en çok kullandığı bahanelerdendir. ```
    *Ben onu unutsam o beni unutmaz, ense kökümde dolaşır durur.*

    ```Bütün takipçilerimin hepsi bu kadar. Aslında bir tane daha var.````
    🎞 *O da, siz beni mezarlıkta bırakıp gittikten* ```sonra benimle kalacak olan```
    *📗salih amellerim.*
  • 164 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Efendim yeni senenin ilk kitabı olarak L. N. Tolstoy'un Hacı Murat'ını seçtim. Her ay bir #hasanliyucelklasikleriokuyorz etkinliğinde 20 Aralık - 20 Ocak'ın kitabı idi kendisi. Şahane bir kurgu. En nihayetinde kitaptaki karakterler gerçek. Çeçen asıllı Kafkas lider Hacı Murat'ın Şeyh Şamil'e olan kini ile başlıyor kitap ve Çeçen-Kafkas-Ruslar arasında geçen bir hayat telaşı. Ama nasıl? Hep bir vuruşma, hep bir savaş. Siyasi bir içerik aslına bakarsanız. Çeçenlerin kendi aralarında ikiye ayrılıp Ruslara karşı savaşmak istemeleri ve istememeleri üzerine. Güçlü bir anlatım ve kurgu. Hazin son. Hacı Murat'a hayli üzüldüm kitabın ortalarını okurken açıkçası sıkıldım yani tam sıkılmak da değil, "eee yani, nereye bağlayacaksın?"diye soruyordum kendime, çünkü Rus askerlerinin bir nevi hayatları veya durdukları muhitleri, aldıkları kararları vs ile devam ediyordu. Fakat sonuna doğru birden heyecanlanmaya başladı kitap. Anlatıp da bilgi vermek istemiyorum. Bana göre o zaman kitabın çok da anlamı kalmıyor. Fakat bu kitabı tavsiye eder miyim, bilemedim. Ben kararsız kaldım diye benimle kararsız kalacak değilsiniz. Bence siz de okuyun, öyle karar verin. Hatta şunu da ekleyeyim, kitabın son cümlesi ve kitapla ilgisi muhteşemdi bana göre.
  • Mîlâdî 609 yılında Mekke’de dünyaya gelen Hz. Fâtıma (rah) Hz. Peygamber’in (sav) en küçük kızıdır. Lakabı “beyaz, parlak ve aydınlık yüzlü kadın” anlamında Zehra olmakla beraber, kendisi “iffetli ve namuslu kadın” anlamındaki Betûl ismiyle de tanınmıştır.[1]

    Siyer kaynaklarında Hz. Fâtıma’nın (rah) adı ilk kez müşriklerin Hz. Peygamber’e (sav) karşı gerçekleştirdikleri bir saldırı vesilesiyle geçer. Rivayete göre Kâbe’de namaz kılmakta olan Rasûl-i Ekrem’in (sav) secdeye vardığı sırada müşriklerden Ukbe b. Ebû Muayt tarafından omzuna bir deve işkembesinin atılması üzerine hadiseye şahit olan küçük yaştaki kızı Fâtıma koşarak babasının üzerindeki pislikleri temizlemiş, bu esnada bunu yapanlara kızıp söylenmiştir.[2] Hz. Peygamber’in (sav) hicretinden kısa bir müddet sonra Hz. Fâtıma (rah), yanında Hz. Ali (ra) ile onun annesi Fâtıma bint Esed (rah) olduğu halde üvey annesi Sevde (rah), kız kardeşi Ümmü Gülsüm (rah) ve Ebû Bekir’in (ra) ailesiyle birlikte Medine’ye hicret etmiştir.[3]


    Evlilik çağına geldiğinde Hz. Fâtıma (rah) ile ilk önce Hz. Ebû Bekir (ra) evlenmek istediğini bildirdi. Ancak Rasûlüllah (sav) kendisinin bu konuda Allah’ın vereceği hükmü beklediğini bildirerek, onun talebine olumlu cevap vermedi. Hz. Ebû Bekir’in (ra) ardından Hz. Ömer (ra), Hz. Fâtıma ile evlilik talebinde bulundu, ancak o da olumsuz cevap aldı. Bu arada Hz. Ali’nin (ra) ailesi, kendisine Hz. Peygamber’e (sav) giderek kızını ondan istemesi tavsiyesinde bulundular. Hz. Ali (ra) bunun üzerine Allah Rasûlü’n’e (sav) kızıyla evlenmek istediğini bildirdi. O da gelen teklifi kızı Fâtıma’ya (rah) bildirdi. Hz. Fâtıma (rah) bu teklif karşısında susup ses çıkarmayınca, bunun rıza anlamına geldiğini düşünen Hz. Peygamber (sav) Hz. Ali ile Hz. Fâtıma’nın (rah) izdivacına onay verdi.[4] Evlilik hicretten beş ay sonra Receb ayında gerçekleşti.[5]

    Hz. Fâtıma (sav) ile evlenmeye karar verdiği sırada son derece fakir bir delikanlı olan Hz. Ali (ra) nikahta geline mehir verecek kadar mala sahip değildi. Bu halini kendisi şöyle anlatır:  “Hz. Peygamber’e kızıyla evlenmek istediğimi bildirdim, ancak kendisine hiçbir şeyimin olmadığını söyledim. Bunun üzerine Allah Rasûlü (sav) bana “Hani şöyle şöyle bir günde sana verdiğim el-Hutamiyye[6] denen zırhın nerede?” diye sorunca onun yanımda olduğunu söyledim. Bana mehir olarak bu zırhı Fâtıma’ya vermemi söyledi. Rivayete göre Hz. Ali (ra), Bedir Gazvesi’nde ganimetten payına düşen zırhı, başka rivayetlere göre ise devesini ve bir kısım eşyasını satarak 450 dirhem gümüşü Hz. Fâtıma’ya (rah) mehir olarak vermiştir. Düğün esnasında Hz. Fâtıma’nın (rah) babasının evinden götürdüğü çeyizi ise kadife bir örtü, içine hurma lifi doldurulmuş deri bir yastık, iki el değirmeni ve yine deriden yapılma iki su kabından ibaretti.[7] Hz. Ali de düğün esnasındaki mal varlıklarını şöyle özetler: “Fâtıma ile evlendiğimde bir koç derisi dışında yatağımız yoktu. Onu gece yatak, gündüz de oturmak üzere sergi olarak kullanırdık. Bu zamanda herhangi bir hizmetçimiz de yoktu”. [8] Sahabeden Esmâ bint Umeys (rah) ise Ali-Fatıma evliliği esnasında onların fakirliklerine şu ifadeleriyle şahitlik eder: “Fâtıma ile Ali’nin yatağını evlendiklerinde ben hazırlamıştım. Yatakları ve yastık olarak kullandıkları şey hurma lifinden başkası değildi. Ali, düğünde ziyafet verdi. Düğün masrafları için zırhını bir Yahûdîye yarım çuval arpa karşılığında rehin bırakmıştı”.[9]

    Rivayete göre Ensârdan bir grup Hz. Ali’ye (ra) Fâtıma’yı (rah) istemesini söylediklerinde Hz. Ali (ra) de bu amaçla Rasûlullah’ın (sav) evine ulaştı. Rasûlullah (s) “Ebû Tâlib’in oğlunun ihtiyacı nedir?” diye sordu. Hz. Ali, “Ben de Fâtıma bt. Rasûlullah’ı (s) istediğini söyledi. Bunun üzerine Rasûlullah (sav), “Hoş geldin! Sen zaten aileden birisin.” dedi. Daha sonra aralarından herhangi bir konuşma geçmedi. Oradan ayrılan Hz. Ali (ra) Ensâr’dan grubun yanına döndüğü zaman kendisine ne haber getirdiğini sorduklarında Hz. Ali “Bana “Hoş geldin!” sözünden başka bir şey söylediğini bilmiyorum.” dedi. Onlar da “Rasûlullah’ın (sav) söylediği bu sözlerden biri dahi sana yeter. Sana evden biri gözüyle baktı ve merhaba demekle sana evinden yer verdi.” dediler. Nitekim Allah Rasûlü (sav) kısa süre sonra Hz. Ali’nin (sav) kızıyla nikahlanmasına izin verdi. Ardından da kendisine, “Ey Ali! Düğün için yemek vermek gerekir.” dedi. O da yanında bir adet koçun bulunduğunu söyledi. Ensâr’dan bir grup her biri avucunda bir miktar un getirdi. Bu şekilde düğün yemeği için gerekli malzeme de temin edilmiş oldu. Düğün gecesi geldiğinde Hz. Peygamber (sav), Hz. Ali’ye, “Benimle karşılaşıncaya kadar hiçbir şey konuşma.” dedi. Hz. Peygamber (sav) gelince bir kap istedi, onunla abdest aldıktan sonra abdest suyunu Hz. Ali’nin (ra) üzerine serpti. Ardından da, “Allah’ım! Her ikisine de mübarek kıl, onlara nesillerini de mübarek kıl.” diye dua etti.[10]

    Ali-Fâtıma evliliği gerçekleştiğinde yeni çift bir süre Hz. Peygamber’in (sav) evinde kaldılar. Ancak Allah Rasûlü’nün (sav) ailesi de kalabalıktı, yeni evlilerin burada uzun süre kalmaları mümkün değildi. Bunun üzerine Ensar’dan Hârise b. en-Numân, Rasûlullah’a (sav) gelerek “Ya Allah’ın Rasûlü! Duydum ki, Fâtıma’yı yanına almışsın. İşte benim evlerim. Bunlar Neccâroğullarının sana en yakın olan evleridir. Şüphesiz ki, kendim de, mallarım da Allah ve Rasûlü içindir. Allah’a yemin olsun ki, ya Rasûlullah! Benden aldığın mal bana bıraktığından daha hayırlıdır” sözleriyle yeni evli çiftlere evlerinden birini tahsis etti. [11]

    Hz. Fâtıma (rah) Hicretin 3. yılının Ramazan ayında (Şubat 625) ilk çocuğu olan Hasan’ı, bundan bir yıl sonra Şaban (Ocak) ayında Hüseyin’i dünyaya getirdi. Daha sonraki yıllarda küçük yaşta ölen Muhassin ile Ümmü Gülsüm ve Zeyneb doğdular.[12]

    Hz. Ali ile Hz. Fâtıma zor şartlarda evliliklerini yürütmeye çalıştılar. Zira diğer Müslümanlar gibi onlar da rahat geçinebilmek için maddî imkanlardan mahrumdular. Rahat bir hayat sürebilmek için hem paraya, gerekse hizmetçiye ihtiyaç duyuyorlardı. İmkansızlıktan bunalan Hz. Ali (ra), eşi Fâtıma’ya (rah) bir gün şunları söyledi: “Allah’a yemin olsun ki, su çekmekten artık göğsüm ağrımaya başladı. Babana bir savaş esiri verilmiş. Onu bize hizmetçi olarak istesen!” Bunun üzerine Fâtıma (rah) da kendisinin de değirmen taşında un öğütmekten ellerinin kabardığı şikayetiyle babasına müracaat etmeye karar verdi. Rasûlullah’a (sav) gittiğinde “Seni buraya getiren şey nedir ey biricik kızım?” sorusuna muhatap olunca, Fâtıma (rah), “Sana selam vermek için geldim.” diyerek utandığından bir şey istemeden geri döndü. Hz. Ali (ra) hanımına ne yaptığını sorduğunda Hz. Fâtıma (rah), utandığından bir şey isteyemediğini söyledi. Bu sefer her ikisi birlikte Hz. Peygamber’in (sav) yanına vardılar. Hz. Ali (ra), “Allah’a yemin olsun ki, ya Rasûlullah! Su taşımaktan göğsüm ağrımaya başladı.” dedi. Onun ardından Hz. Fâtıma (rah) da “Benim de un öğütmekten ellerim kabardı. Allah sana bir esir nasip etti. Onu bizim hizmetimize versen!” deyince Rasûlullah (sav) onları şöyle cevap verdi: “Allah’a yemin olsun ki, şu Suffe ehli aç iken, onlara infak edecek bir şey bulamazken, onları bırakıp da sizlere verecek değilim. Ben o esirleri satıp ele geçeni Suffe ehline infak ediyorum.” Bu söz üzerine ikisi de evlerine döndüler. Bu gelişmeden kısa süre sonra Rasûlullah (sav) bizzat onların evine ziyarete geldi. Gördü ki her ikisi de yorgana sarılmış halde idiler. Başlarını örttüklerinde ayakları, ayaklarını örttüklerinde başları açıkta kalıyordu. Onun gelişini fark edince toparlandılar. Rasûlullah (sav) kendilerine yerlerinde durmalarını söyledikten sonra “İkinize de benden istediğinizden daha hayırlı bir şey söyleyeyim mi?” diye sordu. Onlardan “olur” cevabını alınca da “Cibrîl’in bana öğrettiği sözler var. Her namaz sonrasında on defa “sübhanallah”, on defa “elhamdülillah”, on defa da “Allahu ekber” dersiniz. Yatağa girdiğinizde de otuz defa “sübhanallah”, otuz üç defa “elhamdülillah” ve otuz dört defa da “Allahu ekber” dersiniz” dedi.[13]

    Her ailede olduğu gibi bilhassa evliliklerinin ilk yıllarında Hz. Ali (ra) ile Fâtıma (rah) arasında küçük çaplı bazı anlaşmazlıklar meydana gelmiştir. Zaman zaman da Hz. Ali’nin (ra), Hz. Fâtıma’ya (rah) karşı sert davrandığı olurdu. Nitekim bir defasında Hz. Fâtıma (rah), babası Allah Rasûlü’ne (sav) giderek kocasını şikayet etti. Hz. Ali de hemen peşinden gidip Hz. Fâtıma (rah) ile Rasûlullah’ın (sav) konuşmalarını duyabileceği bir yerde durdu. Hz. Fâtıma (rah), Hz. Peygamber’e (sav) Ali’nin kendisine karşı sergilediği sert tavır hakkında şikayette bulundu. Rasûlullah (sav) “Ey biricik kızım! Dinle, kulak ver ve aklet! Kocasının isteklerini yerine getirmeyen kadını idare etmek mümkün değildir.” dedi. Daha sonra da yanına gelen Hz. Ali’ye (ra) dönerek niçin eşine böyle davrandığın sordu. Bunun üzerine Hz. Ali (ra), yaptığından vazgeçtiğini söyleyerek artık eşini hiçbir şekilde üzmeyeceğine dair söz vermiş, bundan sonra da eşler arasında herhangi bir tartışma meydana gelmemiştir.[14]

    Bu bahiste zikredilen başka bir rivayete göre ise Hz. Ali (ra) ile Hz. Fâtıma (rah) arasında bir tartışma olmuştu. O sırada Rasûlullah (sav) onların evine girdi. Kendisine bir sergi serilince üzerine uzandı. Hz. Fâtıma (rah) bir yanına, Hz. Ali (ra) de diğer yanına uzandı. Rasûlullah (s), Hz. Ali’nin (ra) elini alıp göbeği üzerine koydu. Sonra Hz. Fâtıma’nın (rah) da elini alıp göbeğinin üzerine koyduktan sonra onları barıştırarak aradan çekildi. Hz. Peygamber’i (sav) görenler, “Sen içeri girerken başka bir hal üzereydin; şimdiyse yüzünde bir hoşnutluk görüyoruz.” dediklerinde Allah Rasûlü (sav) “Sevdiğim iki kişinin arasını bulunca beni sevinmekten hangi şey alıkoyabilir ki?” karşılığını vermiştir.[15]

    Hz. Peygamber (sav), Hz. Ali (ra) ile Hz. Fâtıma (rah) arasında meydana gelen ve neredeyse onların evliliklerine mal olabilecek bir krize de müdahale ederek onların evliliklerinin kurtulmasına vesile olmuştur. Rivayete göre Mekke’nin fethinden hemen sonra Hz. Ali (rah) Ebû Cehil’in kızı Cüveyriyye ile evlenmek istemiş veya Ebû Cehil’in yakınlarının kızlarını Hz. Ali (ra) ile evlendirmek istemişlerdi. Bu gelişmeden son derece rahatsız olan Hz. Peygamber (sav) ashâbına hitaben yaptığı konuşmalarda Fâtıma’nın (rah) kendisinin bir parçası olduğunu, onun üzülmesini istemediğini, Rasûlüllah’ın (sav) kızı ile Allah düşmanının kızının kesinlikle bir araya gelemeyeceğini, Cenâb-ı Hakk’ın helâl kıldığı bir şeyi haram kılmamakla beraber, bu evliliğe izin vermeyeceğini, Ali’nin (ra) ancak Fâtıma’yı (rah) boşadıktan sonra bir başka kadınla evlenebileceğini söylemiştir. Hz. Peygamber’in (sav) yaptığı konuşmada damadı Ebu’l-Âs’ın kendisine verdiği sözde durduğunu belirtmesi, Ebu’l-Âs’a Zeyneb’in (rah) üzerine bir başka kadınla evlenmemeyi şart koştuğunu hatıra getirmekte, aynı şekilde Hz. Ali’den (ra) de böyle bir söz aldığını, fakat Ali’nin (ra) bunu unutmuş olabileceğini düşündürmektedir. Hz. Peygamber’in (sav) şiddetli tepkisi sebebiyle Hz. Fâtıma’nın (rah) üzerine evlenmekten vazgeçen Hz. Ali (ra) Fâtıma’nın (rah) vefatına kadar bir başka kadınla evlenmemiştir. Buna karşılık Rasûl-i Ekrem (sav) de her fırsatta Ali (ra) ile Fâtıma’nın (rah) evine gelerek ikisinin arasına oturması, hem kızına hem de damadına beslediği derin sevgiyi ifade etmesi onları birbirine bağlamış, hatta zaman zaman her biri Rasû­lüllah’ın (sav) kendisini daha çok sevdiğini ileri sürerek onun gönlündeki müstesna yerlerinden emin olduklarını ifade etmişlerdir.[16]

    Hz. Fâtıma (rah), eşi ve çocuklarıyla ilgilenmesinin yanı sıra evliliği döneminde cihad faaliyetlerinden de geri durmamıştır. Nitekim Uhud Gazvesi’nde on hanımla birlikte gazilere yiyecek ve su taşıyan Hz. Fâtıma (rah), bu esnada yaralıları tedavi etmiştir. Bu savaşta Hz. Peygamber’in (sav) dişinin kırılması üzerine yüzündeki kanları temizlemiş, kanın dinmediğini görünce bir hasır parçasını yakıp küllerini Rasûlüllah’ın (sav) yüzüne bastırmak suretiyle kanı durdurmaya çalışmıştır.[17]

    Allah Rasûlü (sav), Hz. Fâtıma’ya (rah) son hastalığı sırasında Kur’ân-ı Kerîm’i Cebrail ile her yıl bir defa birbirlerine okuduklarını, bu sene Cebrail’in aynı maksatla iki defa geldiğini, bunun ise vefatının yaklaştığına işaret olduğunu söylemesi üzerine Fâtıma (rah) ağlamaya başladı. Hz. Peygamber’in (sav), ailesinden ilk önce kendisine onun kavuşacağını, ayrıca onun mümin kadınların hanımefendisi olduğunu söylemesi üzerine de tebessüm edip sevinmiştir.[18]

    Hz. Peygamber’e (sav) çok düşkün olan Fâtıma (rah) babasının vefatından dolayı çok sarsıldı. Rasûl-i Ekrem (sav) defnedildikten sonra gördüğü Enes b. Mâlik’e (ra) “Rasûlüllah’ın üzerine çarçabuk toprak atmaya eliniz nasıl vardı, gönlünüz nasıl razı oldu?” diyerek çıkıştı, ağladı, günlerce gözyaşı döktü. [19]

    Hz. Fâtıma (rah), Rasûlüllah’ın (sav) ahirete irtihalinden beş buçuk ay sonra 3 Ramazan 11 (22 Kâsım 632) tarihinde vefat etti. Cenaze namazını Hz. Abbâs (ra) veya Hz. Ali (ra) kıldırdı. Vasiyeti üzerine geceleyin Hz. Ali (ra), Hz. Abbâs (ra) ile oğlu Fazl (ra) tarafından Cennetü’l-Bakî’a defnedildi.[20]

    Rasûlüllah’ın (sav) hususî terbiyesiyle yetişen Hz. Fâtıma (rah) onun hem haya ve edep gibi özelliklerini, hem de konuşma tarzından yürüyüşüne kadar birçok vasfını kendinde barındırmıştır. Bu güzel hasletleri sebebiyle Rasûl-i Ekrem (sav) Fâtıma’yı (rah) görünce sevinir, kendisini ayakta karşılar, elini tutarak yanaklarından öper, ona iltifat edip yanına veya kendi yerine oturturdu. Babası kendi evine gelince Fâtıma (rah) da onu aynı şekilde karşılayıp ağırlardı. Hz. Peygamber (sav) sefere giderken aile fertlerinden en son Fâtıma (rah) ile vedalaşır, seferden dönünce de ilk olarak onunla görüşürdü.[21]Kadınlardan en çok Fâtıma’yı (rah), erkeklerden de Ali’yi (ra) sevdiğini söyleyen Rasûl-i Ekrem (sav), “Fâtıma benim bir parçamdır, onu sevindiren beni sevindirmiş, onu üzen de beni üzmüş olur” ve “Bana melek gelerek Fâtıma’nın (rah) cennetliklerin hanımefendisi olduğunu müjdeledi” demiş[22]cennetlik kadınların en faziletlilerini saydığı bir başka hadisinde de önce Hz. Hatice (rah) ile Fâtıma’nın (rah), sonra da Âsiye ile Meryem’in adlarını vermiştir.[23]

    Allah Rasûlü (sav), Fâtıma’nın (rah) Hz. Ali (ra) ile evliliğinden dünya gelen oğulları olan Hasan (ra) ve Hüseyin’i (ra) çok severdi. Ebû Hureyre (ra) bir gün Allah’ın Rasûlü (sav) ile dışarı çıktıklarını ve Fâtıma’nın (rah) evine geldiklerinde Peygamber’in (sav) Hasan’ı (ra) kastederek “Küçük adam orada mı? Küçük adam orada mı?” buyurduğunu, ardından Hasan’ın (ra) geldiğini, kucaklaştıkları sırada Allah’ın Rasûlü’nün (sav) : “Ey Allah’ım ben onu seviyorum, senin de onu ve onu sevenleri sevmeni niyaz ediyorum” diye dua ettiğini bildirmiştir.[24] Üsâme b. Zeyd’in (ra) rivayetine göre ise Hz. Peygamber (sav) Hasan’ı (ra) ve onu alır: “Ey Allah’ım!, onları sevdiğim için, senin de onları sevmeni niyaz ediyorum” diye dua ederdi. Bir başka rivayette Üsâme b. Zeyd (ra), Rasûlüllah’ın (sav) kendisini ve Hasan’ı (ra) dizlerine aldığını, bir dizine kendisi, diğer dizine Hasan’ı (ra) oturttuğunu ve “Ey Allah’ım! Onlara merhamet etmeni niyaz ediyorum, çünkü ben onlara merhamet ediyorum” diye dua ettiğini söylemiştir. [25] Yine Üsâme b. Zeyd (ra) şöyle der: “Bir gece bir işim için gittiğimde, Peygamber dışarıya elbisesinin içinde bir şeyle çıktı. Ben, ona elbisesinin içinde ne olduğunu sorunca elbisesini açtığında Hasan (ra) ile Hüseyin’i (ra) gördüm. Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Bunlar benim oğullarım, benim kızımın oğulları! Ey Allah’ım ben onları seviyorum, senin de onları ve onları sevenleri sevmeni niyaz ediyorum”.[26]


    [1]    İbn Abdilberr, el-İstîâb fî Ma’rifeti’l-Ashâb, I-VI, Kahire ts, (Dâru Nehdati Mısr), IV, 1893.

    [2]    Buhârî, Salât, 109.

    [3]    Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf, I, (thk. Muhammed Hamidullah), Jerusalem, 1963, s. 269-270.

    [4]    İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I-VIII, Beyrut ts. (Dâru Sâdır), VIII, 19-20.

    [5]    İbn Sa’d, VIII, 22.

    [6] “el-Hutamiyye” “kılıçları kıran” anlamındadır. Zırhlar imal eden, kendilerine Hatme b. Muhârib denen Abdülkays’ın bir boyuna nispet edilir.

    [7]    İbn Sa’d, VIII, 20-21.

    [8]    İbn Sa’d, VIII, 22.

    [9]    İbn Sa’d, VIII, 23.

    [10]   İbn Sa’d, VIII, 21.

    [11]   İbn Sa’d, VIII, 22-23.

    [12]   İbn Sa’d, VIII, 26; İbn Abdilberr, IV, 1894.

    [13]   İbn Sa’d, VIII, 25.

    [14]   Buhârî, Edeb, 3, 11; İbn Sa’d, VIII, 26.

    [15]   İbn Sa’d, VIII, 26.

    [16]   Buhârî, Fedâil, 16, Nikâh, 109; Müslim,Fedâil, 17.

    [17]   Vâkıdî, Meğâzî, I, 249.

    [18]   Buhârî, Menâkıb, 25.

    [19]   Buhârî, Meğâzî, 83.

    [20]   Buhârî, Fedâil, 12; İbn Sa’d, VIII, 29-30; İbn Abdilberr, IV, 1898-1899.

    [21]   İbn Abdilberr, IV, 1895.

    [22]   Buhârî, Fedâil, 12.

    [23]   Buhârî, Menâkıb, 25, 31.

    [24]   Buhârî, Menâkıb, 27; Müslim, Fedâil, 17.

    [25]   Buhârî, Fedâil, 24.

    [26]   Buhârî, Menâkıb, 27; Tirmizî, Menâkıb,31.
  • 448 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    İstanbul’da tüyap fuarında almıştım bu kitabı, artık Malatya’da yaşayacağımdan benimle birlikte geldi ve belkide okumam için bana yaklaşmasını beklemişim diyorum. Öyle güzel bir kitap ki , tamamen vazgeçmek istediğin bir anda elinden tutup, sana hayatı sevdirebileceğin ve yaşanılır hale getirebileceğin öğütler verip bir yola sürüklüyor Alan’ı. Ama aynı anda okurken seni de..
    “biliyorsun.. insanların intikam almaktan vazgeçecekleri gün, yeryüzünde çok az daha savaş olur. İsrail-Filistin çatışmasına bak. Her iki taraftakilerde düşmanın öldürdüğü kardeşlerinin, yeğen yada amcalarının intikamını almak istedikçe savaş devam edecek. Hemde hergün intikamı alınması gereken daha fazla ölüm yaratarak. Istırap içindeki bu adam ve kadınların kendi ölülerinin değil, intikamlarının yasını tutmalarına yardım edilmediği sürece bu asla sona ermeyecek”
  • 118 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Kasabada iki topluluk. Biri kasaba sakinleri, diğeri orayı kuşatan ordu. "Kömür çıkartacağız, halkınıza sahip çıkın! Yanlış bir şey yaparsalar kurşuna dizeriz!." Belediye başkanı onlar özgür insanlar onlara emir veremem diyor, albay kurşuna dizeriz diyor. Ve başlıyor baskı. Yıllarca özgür yaşamış, ekmeği peşinde ruhu özgür bir insana savaşın verdiği baskı ile kaba davranan bir asker. Adam kendine engel olamıyor. Özgür o. Alıyor eline kömür çıkardığı kazmasını ve kan dökülüyor. Kurşuna dizeceğiz halka ders olsun! Ve ikinci kan aktı. Bir kadının kalbi, gencecik üniversite çağında, çiftlik ve şiirlerini okuyacağı kadını hayal eden bir teğmenin alnına doğru sesten sonra, kan sıçradı. Yazgısına kurşun sıktı o aslında. Halka ders olmadı bu, özgür onlar. Nefret büyüdü. Büyüdü. Büyüdü. Haberler geldi. Kazandık kazandık dünya bizim! Her yer işgalimiz altında. Yaşasın! Komutanım memlekete döneceğiz değil mi kazandığımıza göre? Dönecek miyiz? Karlar yağıyor, yağıyor çatılara, kaldırımlara, kalplere yağıyor kar. O karı kan boyuyor. Silahlar tek şarkı. Nefret tek insani duygu. Kaldırımda biri düşman askeri diğeri halktan bir insan geçiyor. Düşmanca bakıyorlar birbirine. Haberleri yok! Onun kalbinde evi kocası, diğerinin ise evi ailesi ve kardeşleri.
    Kar yağıyor yine ruhlara, kalplere, meydana. Geçiyor zaman, geçiyor.
    Sayıklamaya başlıyor teğmenler, heyhat delirdi bile bir çoğu. Gönderin bunları memlekete.
    Genç bir teğmen dayanamıyor, kocasını öldürdüğünü bilmediği kadından biraz sıcaklık umuyor. Tanrı hakkı için dur! Kötü niyetim yok! Benimle biraz insan gibi konuşmaz mısın? Birazcık sıcaklık göster bana. Yalvarırım. Ama kadının ruhu buz gibi. Alıyor makası eline. İkisinin de bilmediği sebepten dolayı gencecik bir teğmen ölüyor. Kan tekrar boyuyor karı. Geçiyor zaman geçiyor, geçiyor. Ordu gergin, halk hala özgür ders almıyorlar. Ordu sinirli, ne yapacağını bilmiyor! Halk dimdik. Albay'ın dili kalbi varmıyor söylemeye ama emir veriyor, kurşuna dizin şunu! İçten içe yanıyor kalbi. Belediye başkanını ve doktoru esir alıyorlar. İkisi neşe içinde idama giderken, okul zamanlarını yad edip, Sokrat'tan söz ediyorlar. Onlar kaçmasın diye başlarında bekleyen nöbetçi asker mektup soruyor. Kalpler özlemle dolu. İşgal eden ordunun ruhu çöküyor. Tutsak olan ordu oluyor. Aslında sadece birbirlerine ihtiyaçları var. Bir tas çorba, sıcak bir sohbet ve sevgi. Bunu istiyor hepsi. Ama emir geldi dizin kurşuna! Komutanım kazandık değil mi? Yendik onları değil mi? Evimize dönecek miyiz?
    Evet, evet dünyanın yarısı bizim öyle diyorlar.
    Komutanım halk bize neden saygı göstermiyor? Hani saygı göstereceklerdi? Nefret ediyorlar bizden! Bitmeyecek bu savaş! Bitmeyecek! Biri daha delirdi. Gönderin bunu. Bitmeyecek bitmeyecek!