• Spoiler vardır !

    BİR GARİP AŞK HİKAYESİ

    Bir yazarla daha tanıştım ve çok memnunum bunun için. Simonov. Savaşı ve insanı en iyi anlatan adamlardan, savaşla edebiyatı buluşturan..

    2. Dünya Savaşı yine. Ruslar ve Almanlar sahnede tabi, ne çekmiş bu iki millet birbirinden..

    Rus bir havacı pilot albay Polinin ile yine Rus bir tiyatrocu Galina aşkı.. Savaş ise bazen buz dağının görünen yüzü, bazen de görünmeyen yüzü olarak varlığını hep hissettirir hikaye boyunca.

    Albay Polinin bir görev sırasında yaralanır ve hastanede birkaç gün geçirmek zorunda kalır. Öncesinde ise tiyatroda tanıştığı Galina ile belli belirsiz bir yakınlaşması olsa da , süreç Galina'nın hastane ziyaretleriyle ivme kazanır. Bir gün, iki gün derken her gün ziyaretler devam eder ve malum olanın ilanı için esasında söze bile gerek kalmaz. Burada hemen Camus'un o dehşet muhteşem sözünü hatırlayalım, “Huzur, sessizce sevmek olabilirdi… Ama insan işte! Bir bilinci var ve konuşması gerekiyor. Sevmek, böylece cehenneme dönüşüyor.”

    Tartışılır tabi bunlar, konuşmak mı susmak mı falan uzun mesele. Biraz daha ilerleyip biraz daha yakınlaşırlar. Ve sonrasında ikisi için de aynı anda bir "Moskova" seçeneği ortaya çıkar. Albay atanarak mecburen gider Moskova'ya, Galina ise yine bu şehirdeki tiyatrocu arkadaşından cazip bir iş teklifi alır, bu arkadaş ise sıradan birisi değildir. Yalan yanlış, içine pek sinmese de bir ilişkisi olan adamdır ve bunu albaydan saklamıştır. (Tamam biraz Yeşilçam gibi)

    Albaydan kısa bir süre sonra da Galina gider peşinden. Tiyatro teklif eden arkadaş-sevgili karışık kişiye cevabını da Polinin'e verdiği bir mektupla verir, bunu şu adrese gönderir misin diyerek. Albay ise hazır aynı şehirdeyiz ne gerek var postaya diyerek bizzat tiyatrocu adamın evine gider. Seyreyle mevzuyu:) Kendin göndersene zarfı adama niye veriyorsun, ah şu kadınlar :)

    Evlerine varınca tabi çok saygıyla karşılanır albay, hem bir askerdir ülkesi için çarpışan hem de zahmet edip postacı gibi mektup getirmiştir. İki adam da birbirinden kıllanır , haz etmezler :) Ulan var bu işte bir iş derler karşılıklı :)

    Galina bıraktığı evine, başka bir deyişle gariban bekar odasına döner, bütün komşular taşınmıştır, sadece kocası savaşta ölen bir kadın komşusu kalmıştır. Hasret giderirler, kadın sevincinden bilemez ne yapsın. Buz gibi bir ev, her anlamda. Hem kışın ortası hem tek başına genç bir kadın. Kalkıp tiyatroya gider, sonra da tiyatrocunun evine. Tiyatrocu idarecidir aynı zamanda işler ondan sorulur hep. Albaydan da haber yoktur , neylesin bu zavallı Galina ?

    Fakat içi rahat etmez, ertesi sabah habersiz ayrılır o evden ve geri döner kendi evine. Komşu kadın der ki, seni her gün bir adam telefonla arıyor aynı saatte, dün söylemeyi unuttum bunu. E be kadın niye unutursun :)

    Telefon gelir yine, Galina karmakarışık ruh hallerindedir, hem istemez konuşmayı hem ister. Zor bela konuşur, geliyorum der albay 2 saatte, peki der kadın kapatır telefonu. Bu arada diğer tiyatrocu vatandaş çıkar gelir, Galina kapısını açmaz ona , canın cehenneme kadın sen bilirsin diyerek çekip gider adam.

    Albayı da görmek istemez ama Galina (ne çok ister aslında ama) ve komşusuna albaya verilmek üzere bir not bırakarak çıkar gider evden. Albay sevinçle gelir, karşılayan komşu olur, kağıdı verir adama.

    "Size kendim hakkında bütün gerçeği söylemedim. Daha önce belki yapabilirdim ama cesaret edemedim, şimdi hiç faydası yok ve utanıyorum. Çok düşündüm ve sizi bir kere aldatan kişiye asla güvenemeyeceğinizi anladım. Haklısınız. Benimle evlenmemeniz sizin için daha iyi olur. Sizi herhalde şimdi de aldatabilirdim ama istemiyorum ve bunun için sizden utanıyorum. Elveda."

    Biraz zaman geçip evine doğru döner kadın ve kapıda albayın arabasını görür, bir köşeye sinip bekler. Albay çıkar ama o yine adım atmaz.

    "İşte tam o sırada Polinin evden çıktı. Hızlı, dönüşü olmayan bir yürüyüşle,durmadan,eve bakmak amacıyla durmadan gidiyordu. Arabaya yaklaştı, bindi ve araba hareket etti. Sadece yirmi adım ötesindeydi ama Galina ona seslenmek, onu durdurmak için en ufak bir davranışta bulunmadı."


    ......................................... SON .................................................
  • Spoiler ve Alıntı vardır !!

    "SANA KULLANILMAMIŞ ÇOCUKLUĞUMU BIRAKIYORUM ÜSTÜ KALSIN"


    Yazarı okumaya Palyaço kitabıyla başlamıştım, İstanbul okuma grubunun seçtiği, arkadaşımız Selman'ın önerisiyle okuduğumuz kitabıyla. O kitabı da güzeldi bana göre, Almanya ve bir dönem hakkında bilgilendiriciydi ve savaş hakkında da kısmen. Fakat bu kitap savaşa, yani 2. Dünya Savaşına daha fazla değiniyor, zaten Böll savaş konusu başta olmak üzere çok eser ortaya koymuş verimli bir yazar.

    Bazen bir kitap insanı bir yazara, bazen bir yazar insanı diğer kitaplara ısındırıyor ve merak unsurunu arttırıyor. Bazen de bir konuya yöneltiyor bizleri, burada da savaş söz konusu.

    Kitap isminden de anlaşılacağı gibi bir tren seyahati odaklı ve bu tren savaşa asker taşıyan bir trendir. Kahramanımız Andreas ve birkaç arkadaşının hikayesidir.

    Böll her şeyden önce bana göre müthiş bir üslup adamı. Kendine has özel bir ayrıntı yakalama uzmanı, hissetme ve hissettiklerini aktarma konusunda büyük bir usta.

    Savaşa giden bir asker ne hissederse, dünyanın bütün milletlerinde ve bütün savaşlarında, herhangi bir asker de onu hisseder işte. Kısaca ölümü bekler..

    "Yakında,dehşet veren bir söz. Bu yakında, geleceği sıkıştırıp eziyor,onu küçültüyor,kesin bir şey yok,hiçbir şey yok kesin olan,tam bir güvensizlik. Hem hiçbir şey değil, hem de her şey yakında. Yakında her şey,yakında ölüm.
    Yakında ölüyüm. Öleceğim,yakında. Sen kendin söyledin bunu,senin içinde biri,senin dışında biri söyledi sana bu yakındanın geleceğini. Her neyse,bu yakında,savaş içinde gerçekleşecek. Bu bilinen bir şey,hiç değilse kesin bir şey. Savaş daha ne kadar sürecek?"

    Alman genç ve silah arkadaşları trenle şehirler, sınırlar geçerler, Polonya'ya doğru uzanırlar.

    "Onu çok seviyorum,öleceğim ve öldüğüm zaman benimle ilgili olarak eline geçecek şey sadece resmi bir mektup olacak : Büyük Almanya uğruna ölmüştür."

    "Hanidir sıcak bir şey yemedim,sıcak bir şey yesem. İlk düşündüğüm şey : Sıcak bir şey yemelisin. Ölümünden on dört ya da on beş saat önce sıcak bir şey yemelisin."

    Savaşı anlatan bu yazarların diline ve çevirilerin de güzelliğine öyle hayran oluyorum ki alıntılamadan anlatamıyorum bu kitapları, anladım bunu. Uzatmamaya gayret ederek bağlamaya çalışayım.

    "Yaşamak güzel şey, diye düşünüyor, güzel şeydi doğrusu. Ölümümden on iki saat önce yaşamanın güzel şey olduğunu anlıyorum,artık çok geç. Şükretmedim hiç, insansı sevinç diye bir şey olacağını inkar ettim hep. Oysa yaşamak güzel şeydi. Utanıp kızarıyor,korkudan kızarıyor,pişmanlıktan kızarıyor. İnsansı sevinç diye bir şey olduğunu gerçekten de inkar ettim ben, yaşamak güzeldi oysa. Benim mutsuz bir yaşamam vardı. Elden kaçırılmış hayat dedikleri türden, her saniye acı çektim bu korkunç üniforma içinde, beni ölesiye terlettiler,kanımı akıttılar savaş alanlarında,adamakıllı kanımı akıttılar,üç defa yaralandım er meydanı dedikleri yerde."

    Polonya'daki cepheye varmadan önce bu ülkeye giriş yaptıktan birkaç saat sonra, askerlerin başındaki vicdanlı komutan, askerleri önce güzel bir lokantaya götürüp yedirir içirir. Sonrasında ise bir geneleve giderler. Askerlerin derdi uçkurdan ziyade, hasret kaldıkları bir parça kadın şefkati ve yakınlığıdır.
    Kahramanımız Andreas burada, radyodan gelen tanıdık müziklere kapılıp gider, ona burada müzik bilgisi olan ve piyano çalabilen bir kadının bulunduğunu ve onu tercih edebileceğini söylerler ve bir gecelik hikaye, kitabın da temel hikayesi yaşanır. Bir geceyi piyanolu bir odada baş başa geçirirler, yatarak değil, oturarak, müzikle ve sohbetle. Birbirlerine hayat hikayelerini anlatarak, dertleşerek, can yoldaşı olarak. Buradaki bana göre olağanüstü samimi edebi zenginliği aktarmak isterdim ama hem yeterince uzattım hem de okumanız daha güzel olur.

    Savaş öncesinin yıkımları, savaşın yıkımlarına eklenir ikisi için de , ortak noktalarını keşfederler. Aşk diye bir şey varsa işte yaşanır aralarında böylece, birkaç saat içinde. Sabah yola devam etmek yerine kendisiyle kaçmasını teklif eder bu talihsiz genç kadın. Andreas da ister bunu elbette. Fakat ansızın bir saldırı alır canlarını, savaş sürmektedir zaten.

    Belki beceriksiz bir anlatım oldu farkındayım. Siz okuyup kendiniz değerlendirin derim, son olarak kitaptan bir cümleyle bitireyim en çok etkilendiğim,

    "Sevinç çok şeyi silip süpürür, acı çok şeyi nasıl silip süpürürse öyle."
  • Kitap incelemesinden ziyade yazarın hayatına dair bilgi içeren bir yazı yazmak istedim.

    Fikirleriyle, hayatıyla beni etkilemiş bir insandır kendisi. İncelemede yazdığım bilgilerin kaynağı;
    Kızı Ümit Meriç’in yazdığı: Babam Cemil Meriç
    Dücane Cündioğlu’nun yazdığı: Bir Mabed Bekçisi

    TRT'de yayınlanan Türkiye’nin Ruhu Belgeseli ve İstanbul Valiliğinin Cemil Meriç’in hakkında yayınladığı yazılardan benim not ettiğim, altını çizdiğim yerlerin bir kısmı.
    Muhtemelen uzun bir inceleme olacak olsa da, konu Cemil Meriç olduğu için kısa bir özet olarak görülebilir.


    Fikir işçisi, Türkiye’nin ruhu, Aydın gibi sıfatları fazlasıyla hak eden Türkiye’nin yetiştirdiği ender insanlardandır kendisi.
    Çocukluğundan başlayacak olursak yakınlarının tasvirine göre;
    ‘’Kısa pantolonlu, gözlüklü, yalnız ve farklı.’’
    Çocukluğu boyunca hayatının diğer dönemlerinde de olacağı gibi yalnız.
    Yaşıtları oyunlar oynarken o sütten kesildiği yaşta, dört yaşında okumayı öğreniyor.
    Mehmet Emin Yurdakul’un Türk sazı dergisini o yıllarda elinden düşürmüyor. Dört yaşında, dört numara miyop.
    Ailesini ve kendisini şöyle anlatıyor;
    ‘’Babam çeşitli nikbetler yüzünden hayata küsmüş eski bir yargıç. Az konuşan, çatık kaşlı hareketlerine akıl erdiremediğim bir insan. Annem bu yabani dünyada aşinası olmayan, hasta bir kadıncağız. Silik, mızmız. 12 Aralıkta doğan ben, hep itilip kakılmışım, düşman bir dünyada dostsuz büyüdüm. Daima başka, daima yabancı. Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçtım.’’

    İlkokulu bitirip Antakya Sultaniyesine başlıyor, bu okul tam ona göre. Öğretmenlerinin bazıları iki doktora yapmış, mutasarrıflık, profesörlük ünvanı almış kişiler. Aynı zamanda farklı milliyetlerden öğretmenleri de var bu okulda. Fikir hayatına böyle bir ortamda atılıyor Cemil Meriç. Hatay’ın Fransız mandası olduğu bu yıllarda müfredatta buna uygun tabii. Birçok ders Fransızca okutuluyor. Bu sayede Fransız Edebiyatını çok daha yakından tanıma fırsatı bulmuş. Ama yalnızca Fransız Edebiyatı ile sınırlamamış kendisini, okuma yelpazesi çok daha geniş ve okuma sevgisi çok daha büyük.
    Yıllar sonra bu durumu şöyle anlatıyor;
    “Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Bu dünya, kitaplara açılıyordu; bu, sonsuzluğun erken keşfiydi belki de.’’

    Çok okuyan, fikirlerini tartışmak isteyen bir insan kendisi fakat onunla tartışabilecek hiç kimse yok çevresinde. Her sene sınıf birincisi ama bu da yetmiyor ona ve yazmak istiyor.
    İlk yazısı ‘’Yerel gün’’ gazetesinde çıkmış. Ardından Hataylı Türklerin Fransız mandasına direnmesini destekleyen bir yazı yazıyor. Bu yazı Fransız İstihbaratının gözünden kaçmıyor, ‘’Fransız karşıtlığı’’ ile suçlanıyor ve okuldan artık hiçbir şekilde mezun edilmeyeceğini anladığından okulunu son senesinde bırakmak zorunda kalıyor.

    Bunun üzerine gözlerinin ışığı daha da sönmeye başlıyor bu yıllarda, altı numara miyop ve yine büyük bir arayışın içinde.
    Marksist bir anlayışa sahip, daha sonra ki durakları Ateizm ve Türkçülük olacaktır.
    Cemil Meriç’in arayışlarla geçen fikir hayatı kendi yaptığı bir tasnife göre şu dönemlere ayrılıyor:
    1917-1925: Koyu bir Müslümandır.
    1925-1936: Şoven milliyetçidir.
    1936-1938: Sosyalisttir.
    1938-1960: “Âraf” dediği kuluçka devrindedir.
    1960-1964: Hint devrindedir.
    1964’ten sonra ise sadece Osmanlıdır.

    1933’de İstanbul’a taşınıyor ve Nazım Hikmet ile tanışıyor. Geçim sıkıntısının kendini gösterdiği bu yılları şöyle anlatıyor;
    ‘’Yıllarca aç kaldım ve koca bir şehirde yapayalnız. Gurbet ve açlık, bu şehrin kaldırımlarında bir başka aç Cemil Meriç hiçbir zaman dolaşmamıştır. Temsil ettiği beşeri değerleri lekelememek için açlıktan kıvranmaya razı olan adam.’’

    Ekonomik nedenlerden dolayı İstanbul’da tutunamıyor ve mecburen memleketine geri dönüyor. Kazandığı sınav sonucunda İskenderun tercüme odasına giriyor. Bu iş ona yeniden umut veriyor fakat çok uzun sürmüyor bu durum.
    Bir telefon emriyle aniden görevine son veriliyor.
    Ardından Hatay Aktepe’ye, Nahiye Müdürü olarak atanıyor. 22 gün sonra tekrar görevden alınıyor, yine bir telefon emriyle.

    1939’da ise polis Cemil Meriç’in evini basıp tüm kitaplarına ve dergi koleksiyonlarına el koyuyor.
    Suçu ‘’Komünizm propagandası yapmak ve Bağımsız Hatay Hükümetini devirmeye teşebbüs.’’
    Savcının talebi, idam.
    Cemil Meriç mahkemede muhalifliğinden ödün vermiyor ve ‘’Ben bir marksistim’’ diyor.
    Böyle bir cümle Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde ilk kez kullanılıyor.
    Bu dönemi ve gördüğü baskıyı şu satırlarla anlatmış;
    ‘’Herhangi bir Batı ülkesinde büyük bir fikir adamı olabilirdim. Ama ezdiler. Acaba daha ezilen kaç kişi var bu memlekette, her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye çalışan zavallı memleketim. Karanlığa o kadar alışmışsın ki, yıldızlar bile rahatsız ediyor seni. Memleketim… En seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çeken memleketim.’’

    İki ay tutuklu kaldıktan sonra beraat ediyor fakat geri kalan hayatı boyunca polisin takibinden kurtulamıyor.
    1940 yılında yeniden İstanbul’a giderek yabancı diller yüksekokuluna kaydını yaptırıyor. Burada da hocalarının bilgi eksikliğini yüzlerine vurmaktan kaçınmıyor.
    Öyle ki Öğretmeni Sabri Esat Siyavuşgil, ‘’Evladım senin bu derslere hiç ihtiyacın yok ki, artık okula gelme’’ diyor.
    O da daha fazla kitapların dünyasına sığınıyor, Salâh Birsel tanıklık ettiği kitap tutkusunu şöyle anlatıyor;
    ‘’Gece gündüz okurdu. Bu yüzden gözlerinin gücünü her geçen gün biraz daha yitirirdi. Ne var ki o buna hiç aldırmazdı.Odasında masanın üstüne sandalyesini koyar, kendisi de sandalyeye çıkar ve kitabını ampule 30 cm uzaklıkta okurdu. Bunu, elektrik ampulünü aşağı kadar iletecek kordona verecek parası olmadığı için yapardı. Parasız oluşunun sebebi, eline geçen parayı kitaplara yatırmasıydı.’’

    En sevdiği yazar, düşünce dünyasına onunla girdim dediği Balzac. Çeviriler yapmaya bir yandan da dergilerde yazdığı yazılarla para kazanmaya çalışıyor. Yalnızlıktan yakındığı 1942 yıllarında, Kerim Sadi’nin ısrarıyla Öğretmen arkadaşı Fevziye Menteşoğlu ile tanışıyor. Birkaç ay sonra ona, “İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım. Ne dersiniz? Benimle evlenir misiniz?” şeklinde bir evlenme teklifinde bulunuyor. Fevziye Hanım’ın cevabı kısa ve net: “Cesaretimi takdir edersiniz”
    Ve evleniyorlar.

    Bu yıllarda yabancı diller okulundan mezun oluyor ve mecburi hizmetini yapmak için Elazığ’a tayin ediliyor. Savaş yılları açlık, sefalet ve kıtlığı beraberinde getiriyor. Ve Fevziye Hanım, aşırı soğuk yüzünden peş peşe iki çocuğunu düşürüyor.Cemil Meriç ise buz gibi salonda öğrencilerine eğitim vererek acısını dindirmeye çalışıyor.
    Fevziye Hanım 3.kez hamile kalınca İstanbul’a gidiyor, Cemil Meriç de bu yıllarda görevinden istifa ederek onunla beraber gidiyor. Geçinmek için gece gündüz Balzac çevirileri yapmaya devam ediyor. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Fransız Okutmanlığı görevine atanıp bir yandan da Sosyoloji üzerine dersler veriyor.

    Gözlerinde ki bozukluk daha da ilerlemeye başlamış.
    Bir bahar akşamı. Cemil Meriç, eşi Fevziye Hanım'la birlikte, akrabası Ahmet Çipe'nin konuğu. Sohbetler yapılır, yemekler yenir, çaylar içilir. Cemil Meriç'in gözlerinde 12,5 miyop ve kuvvetli hipermetrop vardır. Merdivenlerden inerken son eşiği göremeyen Cemil Meriç düşer. Bir şeyi yoktur. Ev sahibiyle vedalaşıp sokağa çıkarlar.
    Yolda yürürken, eşinin kulağına yaklaşıp şöyle söyler: "Fevziye, elektrikler mi kesik, hiçbir şey göremiyorum."

    38 yaşında görme yetisini tamamen kaybetmiştir. Fakat bu durum bile onu hayattan koparmaz. En çok üzüldüğü şey, bir daha kitap okuyamayacak olmasıdır. Öğrencileri bu üzüntüsünü bildiği için her gün onun evine gelerek saatlerce kitap okur. Yine tüm eserlerini gözlerini kaybettikten sonra verir.
    Cemil Meriç, eserlerinde bilhassa Türkçe’nin hızla kan kaybetmesi ve mâzi ile aradaki çatlağın her geçen gün biraz daha büyümesi, bunun Türk toplumunun bugünü ve yarını üzerinde icra edeceği yıkıcı tesirler üzerinde durur. Bir düşünce geleneğinden mahrum olmaları yüzünden Eflâtun’un ünlü istiaresinde geçtiği gibi “mağara”ya kapatılmış olan Türk aydınlarının kısa zaman aralıklarında hızla burçtan burca savrulmalarına işaret eder. Gerçeğin kimsenin tekelinde bulunmadığını, dolayısıyla ona ancak ortak bir gayret ve açık bir zihinle ulaşılabileceğini, sağ-sol çatışması gibi Avrupa’dan ithal edilen suni kamplaşmaların Türk insanı ve aydınının zaten zayıf ve mecalsiz bırakılmış dinamiğini iyice körelteceğini, aydınların kendi kültür köklerini olduğu kadar dünya kültürünü, içine girmek için Tanzimat’tan beri çırpındığımız Avrupa’yı bile son derece yetersiz ve sığ bir şekilde tanıdığını belirtir. Öte yandan Jurnal Cilt 2’de Lamia Hanıma yazdığı mektuplar aşkın en saf ve en tutkulu halidir. Edebi değeri son derece yüksek bir eser.

    Gelelim 1980 yılında yayınlanan bu kitabına. Edebiyattan Felsefeye, Doğu Batı meselesinden, Oryantalizme kadar her konu ayrıntılı ve sade bir biçimde kendine yer bulmuş.
    Kendi söylemiyle kurmak istediği kütüphanenin bir kısmı ve yazdığı bir ansiklopedi.

    Anlaşılmasını temenni ettiğim bir insandır Cemil Meriç. Sıkıntıların, sorunların, baskıların yıldıramadığı kitap sevdası benzersiz, büyük bir ‘’Fikir Adamı.’’

    Kendisininde söylediği gibi;
    ‘’Bütün hayatı vermekle geçti. Bilgisini, zamanını, kalbini. Başkalarında yaşadı, başkaları için yaşadı. Kendisinin olmayan bir dava yüzünden damgalandı. Ve uğrunda çarmıha gerildikleri onu taşladılar. Hayatı bir delinin yazdığı hikâye.’’
  • Neden, diye sormuştu Deleuze, her aşk, her yaşantı, her olay bizi yaralıyor, paramparça ediyor? “Neden bütün olaylar hep bir salgın, savaş, yaralanma ya da ölüm türünden?” Hiçbir zaman olaya eşitlenemiyoruz, diyordu Deleuze - hep ya çok erkeniz ya da çok geç kalıyoruz; ya çok aceleciyiz ya çok pasif, ya çok ilerdeyiz ya erişemeyecek denli uzakta. Ya şu: “Bana çok zayıf, kırılgan gelen hayatım, kayıp gidiyor elimden”; ya da bu: “Hayata karşı zayıf olan ben kendimim, beni altüst eden, benimle hiçbir alakası olmayan biricik şeylerini ortalığa döküp saçan hayat.

    Ulus Baker - Dolaylı Eylem
  • İndirmiş olduğum bir kitap uygulamasının nasıl olabileceğini kontrol etmek için rasgele seçtiğim bir kitaptı. Anlatımi basit yormayan bir kitaptı çünkü edebi bir yanı yok, yani açıkçası tavsiye etmeyeceğim bir kitap oldu. Başlarken normal seyrinde devam ediyor gerisi tamamen cinsel içerikli. Kitaptaki her diyalogta "tatlım " kelimesi aşırı kullanılmış haa unutmadan Nate 'in o inanılmaz gri gözler... Sürekli gri göz ve tatlım, baydı yani. Jules'in ağzından anlatılmış her şey ama o son bölüm Nate anlatmış ve centilmen adamımız Jules'i için şirket açıyor. Bak sen. Aman neyse tavsiye edemiyecem malesef
  • "Neden benimle bir içki içmeye gelmiyorsun?"
    "Niçin geleyim?"
    "Her şeyde bir neden mi ararsın? Her zaman bu kadar ciddi olmak zorunda mısın? Herkes gibi arasıra hiç nedensiz bir şeyler yapsan olmaz mı? Öyle ciddi, öyle yaşlısın ki! Her şey önemli senin için. Her şey büyük. Her dakika. Hareketsiz duruyor olsan bile. Biraz rahatlayamaz mısın ... önemsiz olamaz mısın?"
    "Olamam."
    "Bu kahramanlıklardan usanmıyor musun?"
    "Benim neyim kahraman?"
    "Hiçbir şeyin. Her şeyin. Bilemiyorum. Yaptığın şeylerden söz etmiyorum. Çevrendeki insanlara yaydığın duygu öyle."
    "Ne?"
    "Öyle normal dışı ki! Bir baskı. Bir gerilim. Senin yanındayken. Hep seçenek var karşısında insanın. Ya seni, ya dünyanın geri kalanını seçmek söz konusu. Ben bu tür bir seçme yapmak istemiyorum. Dışardaki biri olmak istemiyorum. Bütünün parçası olmak istiyorum. Dünyada basit ve hoş olan öyle çok şey var ki! Hepsi savaş, mücadele ve kendini mahrum etme değil. Oysa ... seninle öyle."
  • Eyy yaşamak derdi
    Eyy can sılası
    Beyhude telaş
    Süslü yalanlar hülyası
    Bir ömürde bir gün ağarması olmaz mı sende
    Hep mi iç kanamasısın
    Hep mi kalp ağrısı
    Karanlıklar berduşu seni
    Bir gün yüzün yok mu
    Sükutta geceyarısısın hep
    Kör kuyuma bir kıvılcımın çok mu?
    Gönülde nasır
    Kalpte diken
    Ne geçmez hastalıkmışsın serimde
    Neyin hesabını görüyorsun ki
    Bitmedi derdin benimle
    Bu ne ölüme şehvetli savaş
    Bu ne muazzam düşmanlıkmış böyle
    Kısmeti sürgün
    Nasibi hapis
    Neyin kusuruna bakmışta dönmez talih
    Hangi güzeli ekmiş de biçmemiş kader
    Ne vermiş de almamış benden
    Hangi kirpiğin hakkı kalmış kalbimde
    Hangi gözün ateşinde ıslanmamışım
    Hangi dağılmamdan derlemişte beni
    İsyanımdan uslanmamışım..?
    Bir ruh borcum var tensiz
    Bir yâr yazgım var kalemsiz
    Hiç mi sarılmaz
    Çare kollarında düşlerimin yarası
    Dermanlar dizinde okşanmaz mı
    Başımın bir tek belası
    Gül sineye yaslanmaz
    Yar koynunda tatlanmaz mı bir kere
    Hicranın iç deşen sancısı
    Ne bitmez kinin varmış canıma
    Ne sönmez nefretin aşkıma
    Pesim de yok ama bil
    Yeterim yok
    Beterinle gel
    Tüm bozgunlarına hazır yalnızlıklarım var
    Çarmıha gerilmiş hayallerim
    Örsünde bükülmüş ümitlerimden
    Kanıksadım batıp çıkmaları
    Eyy hayat
    İnadına yaşamak seni
    Sana inat sevmek
    Benim ömrümün işi bu
    Seninki de gelip geçmek...