• Savaş çığırtkanlığı yapanlar ve Özgür Suriye Ordusuna destek verenler Suriye’de ölen her insanın kanından sorumludur.
  • Doğrudan savaş çığırtkanlığı yapmak beceriksizlerin işiydi. Ulusların huzursuz edilmeleri ve böylece ulusal savunmaya önem verilmesini sağlamak yeterliydi.
  • 352 syf.
    ·8 günde·Beğendi·7/10
    Tarihi kurgu romanlarında istenen/beklenen o zamanın kişileri, çevresi, kültürü, yaşayışı, inancının iyi bir şekilde yansıtılabilmesi. Özgün adı Mila 18 olan Türkçeye Mila 18 ve 'Istırap Sokağı' adıyla çevrilen kitap, Polonya'da Varşova'ya bağlı bir kasabada savaşa doğru sürüklenen dünyada hem devlet içinde hem de kendi içlerinde var olma mücadelesi veren 'Yahudi toplumun' mücadelesini anlatıyor.

    Savaş zamanı en yakın kişilerin ya da halkların birbirine nasıl da ters düştüklerini de görüyoruz. Bir mahalle de veya bir toplumda beraber yaşayan insanların ufak bir kıvılcımla nasıl da birbirlerine düşman edilebileceğini de gösteriyor. İnsanların kafalarının içinde bulunan 'düşman', 'bizden değil', 'yok edilmeli' gibi kavramların nasıl da bir anda ön plana çekildiğini de görürüz.

    Polonya Varşova'da yüzlerce yıl beraber yaşayan farklı dine mensup insanların nasıl bir an da değişebileceğini göstermesi anlamında da önemli. Savaş öncesi ile savaş zamanı yaşanan
    aşk ve hüzne de tanıklık ediyoruz.

    Polonya ordusunda 'Yahudi' bir subayla, Katolik bir kadının savaşa doğru sürüklenen coğrafyada hem kendilerini hem de ülkelerini düşünmeleri içinde yaşanan çalkantı ve inançlarının çatışmasını da görüyoruz. "Öz vatanımıza dönmek için ne yapabiliriz?" diyen Yahudilerin ve bunun tartışıldığı ama kapana kısılmış bir vaziyette çıkış yollarının bile olmadığı bir ortamda sadece umuda özlemi okuyoruz.

    Polonya'da bulunan Yahudilerin 2.Dünya Savaşı öncesi ve savaş zamanı yaşadıkları zorluk da anlatılıyor. Almanya ile Rusya arasında kalan ve iki devletin arasında gizlice paylaştığı, savaşın acısı ve bölünen hayatların hikayesi de kitabın içinde yer alıyor.

    1961 yılımda yayımlandıktan kısa bir süre sonra 1963 yılında Türkçeye çevrilerek yayımlanmış. TArihi kurgu roman yazarı Leon Uris'in yine tarih ve kurguyu paralel işlediği, ikinci Dünya savaşı sırasında Polonya'da geçen hüzünlü bir hikayeyi okuyoruz.

    Kitap savaş öncesi durumdan haberler vererek konuya giriyor. Almanların kendilerinden kopartılan Polonya'yı ve diğer devletler içinde kalan Almanları özgürleştirmek istemesi; Hitler'in insanları hipnotize eden konuşmaları sonrası savaşa doğru ilerleyen kıta Avrupa'sının bir görüntüsü çiziliyor.

    Polonya'da yaşamın içinden kareler göstererek, savaş öncesi toplum durumu da anlatılıyor. Polonya'da bir mahalle (bölgede) beraber yaşayan Almanlar ile Yahudilerin savaş çığırtkanlığı başladığı andan itibaren yaşadıkları korku, gelecek kaygısı ve rahat hareket edememe ile karşı karşıya kalınıp,
    kıstırılmış bir şekilde hayatı yaşaması. Yavaş yavaş savaşın seslerinin yanı başlarına kadar gelmişken artık konuşmaların 'yarın ne olacak' tarzına dönüp, bugünü bırakıp yarına bakmanın telaşı içinde olan insanların içsel yolculuğuna tanıklık edeceğiz.

    Yahudi genç bir subay ile Katolik bir kadının aşkı konu içine dahil edilerek, hikaye genişletilip, biraz da duygusallık katılmış. Aşk herşeyi çözecek mi? Aşkın karşısında kim durabilir?

    Yahudinin Yahudiyle, Hıristiyanın Hıristiyanla evlenmesi gerektiğine dair saklı inanış burada da kendini gösterir. Karışıklık olmasın diye herkesin kendi sınırları içinde kalması gerektiğinie inanlan dini/kültürel inanışın bu iki kişinin de karşısına çıktığını görürüz.

    Kendilerine ait bir toprak parçası olmadığı için sürekli oradan oraya sürgün edilen Yahudilerin, Polonya gibi Katolik Hıristiyanlığın yaygın olduğu bir yerde yaşaması, çalışması ve hayatta kalması hele bir de savaş içinde çok zor bir durumu oluşturur. Bunu iliklerine kadar yaşayıp, sürekli aşağılanan, hor görülen bir toplumun bireyi olmak hiç de kolay bir durum da değil.

    Polonya'da Yahudi yerleşimi ve sebepleri üzerine biraz konuşuluyor. Niçin Yahudilerin burada olduğundan ve neden şimdi gitmeleri gerekir üzerine tarihin içinden okuyucuya aydınlatıcı bilgiler de veriliyor. Yani bir çeşit sebep-sonuç ilşkisi kuruluyor.

    Polonya içindeki Yahudilerin, Ukrayna'dan gelen Kazaklar tarafından katledilmeleri, kendilerini dış dünyaya kapatmaları ve belli bölgelerde yaşamaya zorlanmaları ve bu yüzden iyice dine sarılıp, kendi içlerinde mezhepler ve mistik tarikatların kurulmasına giden yolun da sebebi anlatılmaya çalışılıyor.

    Sadece belli bir aşk ya da Yahudilerin katliama maruz bırakılması anlatılmıyor. Konunun bütünlüğü için de arka plan olarak Yahudi tarihi, dili, kültürü hakkında bilgiler de veriliyor.

    Polonya'nın Rusya ve Almanya arasında paylaşılması ve yaşanan sıkıntılar; Nazilerin Polonya'yı işgal etmesiyle işbaşına getirilen yeni yönetimin, kapanan yaraları kaşıması da anlatılıyor.

    Yahudi toplumu içinde yapılan toplantılar, kıstırılmış ve hapsedilmiş küçük bir toplumun kendi içinde var olma mücadelesi, umudun, umutsuzlukla çatışması; yani bu kara günlerden çıkışın umudunu yaşayanlarla yaşamayanların bir arada yaptıkları toplantılar, Nazilerden kurtulma yöntemleri üzerine yapılan çalışmalar; bu arada kendi içlerinde yaşanan
    görüş ayrılıklarıyla ilgili derin tartışmaların da su yüzüne çıktığı görülür.

    Farklı açılardan anlatılır olaylar. Tek kişinin anlatması yerine farklı kişilerin anlatımıyla ilerler. Yahudiler vardır ama bunun yanında gazeteci de var; ayrıca konuya dahil edilen partizan veya iyiler de mevcut.

    Polonya'da Alman zulmü altında yaşayan Yahudilerin bir odaya hapsedilmiş gibi yerlerinden yurtlarından atılması, mal varlıklarına el konulması, başka yerlere gitmelerine izin verilmemesi kısaca bir halkın kıstırılmışlığının hüzünlü, acı hikayesi.

    İşbirliği. Her taraf arasında. Yahudilerle Naziler içinde; Nazilerin Nazilerle, Polonyalıların Nazilerle, işbirliği içinde çıkar çatışmaların da üst seviyede olduğu bir durumun da görüntülendiği bir yapı.

    Mila 18, Varşova gettosunda var olma mücadelesi veren bir avuç insanın hikayesini anlatır. Kapana kısılmış halden özgürlüğe gidecek yolu açmak için yerin altında ve üstünden işbirlikçi yapıyla ve Nazi askerleriyle yaptıkları mücadele anlatılır. Çok zor koşullar altında yaşam savaşı veren halkın, bir avuç kalacak kadar yok edilmelerine tanıklık edilirken, direniş ve mücadeleyi bir an olsun bırakmamayı da görürüz.


    Kitap bazen yavaşlasa da akıcı bir üslupla yazıldığı için yaşanan olay, anılar, duygu ve düşünceler iyi yansıtılmış. Zulüm, işkence ya da kısaca insanlık dışı muamele ile karşı karşıya kalan bir avuç Yahudi'nin ölüme gidişlerinin hikayesini okuduk. Gerçek olayların çoğu gerçek kişilerden oluşan yapısıyla örülü bir kitabı okuduk. Çoğu yer insanın içi sızlatır. Bu zulme karşı koyamayan ya da göz yumanlara kızdık. Savaşın yüzünü kanalizasyon içinde gördük. İnsanlığı aradığımızda onu orada gördük. Azınlığın topyekun imha dilmesini gördük. Kısaca savaşın iğrenç yüzünü 'Istırap Sokağı' içinde gördük.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Kitap 1963 tarihli, Nihal Yeğinobalı çevirisi, Altın Kitaplar baskına sahip. Ancak sahaflarda bulabilirsiniz.
    + Bu kitabı 26/08/2018 - 1/9/2018 tarihleri arası okuyup, notlar alıp, düzenlemesi ve siteye eklenmesi ise 13/11/2018 tarihinde yapılmıştır.
    + Mila 18, gettoda yaşayan Yahudilerin merkez sığınakları için verdikleri isim.
  • 277 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    -SPOİLER, ÖZET VE BİRAZ DA YORUM İÇERİR-
    Kalemimin kitaptan önce bittiği özel bir kitap desem yanlış olmaz herhalde. Altı çizilecek o kadar çok yer vardı ki sanırım sadece buraları tekrar okumak istesem kitabı 2. kez bitirmiş kadar olurum.

    Bir çırpıda biten ve günlük hayattaki pek çok olayı anlatmış olan bu kitap kesinlikle ufuk açıcı. Gece ve gündüzden çocuk yapmaya; ilişkilerden ideolojilere pek çok konuya değinilmiş.

    ''Papa'nın cennetine inanmayan Giordano Bruno'nun anısına'' diyerek ve Wilhelm Reich'in: “Asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.” cümlesini alıntılayarak başlıyor kitap.

    Kitapta övülen şeyler genelde insanların günlük hayatta olumsuzluk atfettiği şeyler: Gece, deliler, cehennem gibi. Yine aslında özgürlük, seçim serbestliği, aşk gibi olumlu çağrışımlar yapan kavramların da zannettiğimiz gibi olmayabileceğinden bahsedilmiş. İyi bir şeyi övmek kolay ama bu kavramlara böyle bakıp bunları kuvvetlice temellendirmek ancak Gündüz Vassaf gibi bir ustanın yapabileceği bir şey.

    İlk bölümde Gecenin özgürlük, gündüzün ise totaliter kurumların baskısını getirdiğini iddia eder. Aslında totalitarizmi sadece her şeye muktedir güçlerin dayatması olarak görmez yazar. Bazen hatta çoğunlukla bu kurumları biz kendi kendimize inşa ederiz.

    Gündüz hızlı tüketim yapıp düzene hizmet etmemiz gerektiği için yemeği de hızlı yeriz. Fast food dayatmasıyla karşılaşırız ama gece yemek konusunda özgürüzdür mesela.

    ''Aslında, tüm totaliter kurumlarda, daha doğrusu, tüm kurumlarda insan her zaman erken yatmak zorundadır - yatılı okullarda, manastırlarda, ailede, cezaevlerinde, hastanelerde... Kişinin istediği saatte yatma hakkını destekleyen, bu özgürlüğe onay veren hiçbir kurum tanımıyorum. Aşk (?) üzerine kurulu olan ve iki kişinin özgür iradesiyle gerçekleşen evlilik kurumunda bile, çiftler yatağa aynı saatte girmezlerse, biri daha geç yatar, geceyi daha fazla yaşarsa, sorunlar çıkmakta gecikmez. Kurum her zaman “geç” yatanı suçlar, erken yatanı değil'' der ve ''Gün ışığı içimizdeki teslimiyetçiliği ortaya çıkarır, ama geceleri kendimizi özgür hissederiz.'' diyerek geceye karşı olan nefretimizi sorgular. Adı Gündüz olan birisinin geceye övgü ile başlaması sanırım büyük bir ironi olsa gerek.

    ''Düzen güçleri bizi, geceden, özgürlükten kaçınmaya koşullandırmışlardır. Kitaplar gece okunur. Sinema, tiyatro ve müzik gösterileri gece olur. Gece sarhoş oluruz, gece kumar oynarız.''

    ''Yaşamın anlamı” gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse
    bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.''

    Cennetin sıkıcı olduğu için Adem'in yasak elmayı yediğinden bahseder. Yoksa Dante'nin Cehennemi kadar Cennet'ini de beğenirdik der. Ama hayır. Cennet kısmı hatırlanmaz bile. Çünkü cennete gitmek için pek çok aracı varken cehenneme giden yolda yalnızızdır. Hatta öyle yalnızızdır ki kötüyü asla göstermeyen hükümetler, reklamlar vardır ve hatta mezarlıklar bile şehir dışındadır, köyün uzağındadır. Çünkü sadece cenneti görmek ister; cehennemi ise hayal dahi etmek istemeyiz.

    Sözcüklerin de esiri olduğumuzu söyler.
    Her aşk farklı ise hepsinin bir hikayesi varsa neden standart bir cümle ile: Seni seviyorum ile tekdüzeleştiriyoruz hayatı?

    ''Peki, ya aşkın karşılığı olan hiçbir sözcük olmasaydı? O zaman aşk olmayacak mıydı yani? Aşk duyulmayacak mıydı o zaman? Aşk, sözden önce de vardı.'' sanırım her şeyin özeti olan cümle.

    Karşıdakini dinlediğimiz zaman bile ''Anlıyorum'' diyerek aslında söz sırasının bize geçmesi için beklediğimizi, sıra bize geçince de az önce karşıdakinin yaptığı gibi sözcüklerle diğer tarafa hükmetmeye çalışacağımızı, rolleri değişip onun yerine geçeceğimizi söyler.

    ''Dünyayı sözcüklerle tutsak ettik. Bu süreçte biz de, kendi sözcüklerimizin tutsağı olduk.''

    Deliliğin hakim görüşlere meydan okuma olduğunu ve bu nedenle garipsendiğini iddia eder. Öyle ya çocukla çocuk oluyorsak deli deli hareket etme derler, oy kullanmazsak delirdin mi? derler. Çünkü hepimiz öylesine delirmişizdir ki deliliği basit şeylere indirgemişizdir.

    Her meslekte önemli olan başarılı olmaktır ama psikiyatrlar için bu böyle değildir. Henüz deliliği iyileştirdiğini kanıtlayabilen yoktur ama bu meslek hızla büyür. Neyin delilik sayılacağına hakim ideoloji karar verir, psikiyatristler de buna hizmet eder. Öldürürsen delisindir ama askersen ve öldürmemişsen yine delisindir. Bunu ancak örgütlü olmakla aşabiliriz. Ne de olsa eş cinsellik de delilikti ama bugün delilik değil. Delilerin bayrağı, partisi, tabuları yoktur. Deli özgürdür.

    ''Yarışın kendisi asla sorgulanmaz. Tersine, yarışı sorgulayanlar psikiyatrist tarafından sorgulanırlar.''

    Kahramanların bile kendimizde bulamadığımız gücün ve cesaretin simgesi olduğu yazar. Sosyalist ülkelerdeki kahramanlar başa geçene göre değişirken, kapitalist ülkelerde ise tüketim toplumu gereği kahramanlar çok daha çabuk değişir.

    ''Totaliter bir toplum, kahramansız olamaz. Özgür bir toplum ise kahramanlarla var olamaz.''

    Peki ya haberler ve gündem? Onu da o kadar çok tüketir ve o kadar çok bilgi bombardımanına tutuluruz ki analizini yapamadan uçar gider. Şuurumuz kaybolur.

    ''Tarih bilinci az olan ya da hiç olmayan bir toplumu yönetmek kolaydır. Böyle bir toplum eleştirici değildir ve kurulu düzenden kolayca duyar.'' Alın size totalitarizm.

    İlk üniformamızın bebekken giydiğimiz mavi ya da pembe kıyafetler olduğunu ve daha bu yaşta taraf seçmeye zorlandığımızı, oyunlarla da bunu sürdürdüğümüzü söyler. Normalde ''Biz'' kelimesi çokluğu ifade etmeliyken siz ve biz ayrımı yaparak azınlığı temsil etmeye başlar. Bu nedenle de seçmek totaliterdir. Seçilenler bize bir şey vaat ediyor gibi görünse de biz seçimlerimizle onlara bir şeyler vaat ederiz ve zenginleşen hep onlardır.

    Eskiden olduğu gibi hâlâ yöneticilerimiz var. Farklı olan, yasallıklarını Tanrı'dan değil, bizden almaları.

    ''Seçmek, böl ve yönet kuralını kendi kendimize dayatma yöntemidir. Seçerek ve taraf tutarak, gerek bilgiyi gerekse insanları bölüyoruz. ''

    Taraf seçmemek, kurulu düzenin meşruiyetine meydan okumaktır.

    Yaratıcılığın insanı kötülüklerden alıkoyduğunu; idama, soykırıma, katliama muhalefet olunmasının imkansız olduğu, bunun ancak üretmekle son bulacağı yazıyor. Neşet Ertaş'ın: ''Nerede bir türkü söyleyen görürsen, korkma! Yanına otur, çünkü kötü insanların türküleri yoktur.'' cümlesi aklıma geldi.

    ''Yaratıcılıkta taraflar yoktur. İnsan, yaratıcılık eylemi sırasında, bunu şuna tercih etmez. Yaratıcılıkta muhalefet yoktur.''

    Bir kelam da işçi sınıfına söylemiş Gündüz Vassaf. İşçilerin ücretler ve çalışma saatleri konusundaki mücadelelerini bomba yapmamak, dinamit imalinde bulunmamak gibi konularda gösteremediklerini çünkü özel menfaatler dışında mücadele eden bir insanlık olmadığını söylemiş.

    Önceden bebekler uzakta olur, yaşlılar el üzerinde tutulurdu. Artık yaşlılar huzur evlerinde, bebekler ise AVMlerde. Çünkü yaşlılığı unutmaya çalışıyoruz.

    Yaşlanma, yaşlılık ve ölüm marjinalleştiriliyor, bertaraf ediliyor.

    Hakkımızda çok şey bilinmesi de kurulu düzene hizmet eder. Çok şey bilmeleri için de çok fikir belirtmemiz lazım. Her konuda fikrimiz var. Anketlerde hiç fikrim yok seçeneği üstün çıkmıyor.

    Sosyal medyada savaş çığırtkanlığı yapanlar var. Çünkü önceden düşmanıyla yüz yüze gelen savaşçı, her türlü saygıyı da gösterirdi. Şimdi her şey bir tuşa bağlı. Makineler ile görüyoruz işimizi. Düşman karşımızda olmayınca empati yeteneğimizi de kaybediyoruz. İşin özünden uzaklaşıp sürece katılmıyoruz.

    ''Düğme bizi gitgide daha cahil kılıyor. Düğme bizi gitgide daha totaliter kılıyor. Eylemlerimizin özünü yitirdik artık, sadece önceden belirlenmiş davranış kalıplarını tekrarlayıp duruyoruz.''

    Elimizin altındakinin değerini bilmiyoruz. Öyle olmasa hayatımızda ilk kez gördüğümüz yerde sürekli foto çekip hep bulunduğumuz yerlerde bu eylemi ihmal eder miydik? Anı yaşamıyoruz.

    Darwinist de olsak yaratılışçı da olsak insanın en üstün olduğuna inanıp bencilce davranıyoruz. Evrenin merkezine kendimizi koyuyoruz.

    ''Homo sapiens'i varoluşun merkezine oturtmamız, birkaç yüzyıl öncesine kadar dünyayı her şeyin merkezine yerleştirmemiz kadar gülünç. Yadsınamaz fizik gerçeklerine dayanarak fiilen Kopernik devrimini yaptık.''

    ''Bir yandan spor için başka canlı türlerini öldüren avcılara kupalar, ödüller verirken, bir yandan da kendi türünden olanları öldüren insanları idam cezasına çarptırıyoruz.''

    ''Ne var ki homo sapiens'in amacı, yaşamdan daha zengin bir anlam çıkarmak, onu daha yoğun algılamak değil, kendi çıkarlarını kollamak ve yaşama hükmetmek olmuştur.''

    Çocuk yaparken de çevresel ve geleneksel faktörlerin etkili olduğu ve çocuğu ancak o doğduktan sonra kabullendiğimiz bence çarpıcı bir gerçek.

    Aşkı da anlayamadığımız açık.

    ''Aşka, tüketilecek, sahip olunacak ya da teslim olunacak bir nesne gözüyle bakıldığı zaman nefret de ortaya çıkar. ''

    Duygularımızı yeterince gösteremediğimiz, sadece kendisine tahakküm edebildiğimiz evcil hayvanlar veya çocuklar karşısında bunu yapabildiğimiz veya para karşılığı ilişkilerde efendi köle ilişkisi oluşunca bunu yapabildiğimiz gibi bir tespit var.

    Velhasılıkelam, her konuya farklı açıdan yaklaşılan bu kitap okuduğum iyi kitaplardan biriydi.
  • 352 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Çoğunluk ne der? Aykırı düşünen buharlaşır? Sisteme uymak? Dönemin adamı olmak?
    Tüm bu yukarıdakiler, aslında bizim ülkemizin özeti değil mi? Özellikle son dönemlere baktığımızda ne kadar karaktersiz ve ruhsuz insanın var olduğunu gördük ülkemizde. Herhangi bir siyasi parti iktidara gelebilir veya iktdarını diğerlerine nazaran daha otokratik temeller üzerine bina edebilir. Bazen de kendisinde olmayan bir kutsallığı varsayarak teokratik bir düzen tesis etme çabasına girişebilir. Bunun tarihte örneği çoktur. Baştan söyleyelim kitap, mutlu sonla bitmiyor. Kitaptaki parti ve lideri Büyük Birader'e göre hiçbir zaman da iktidardan düşmeyecekler. Kendilerini Nasyonal Sosyalist Parti'den ya da Bolşevik Parti'den farklı ve daha üstün görüyorlar. Onların yaptığı hatalara düşmeyeceklerini, daha sert bir tavır içerisinde olduklarını iddia ediyorlar. Naziler ve Komünistler de yenildiler. Dışarıda izledikleri siyaset neticesinde dünyanın tepkisini çekerek, dış müdahaleye açık hale getirdiler kendilerini. Kendi siyasal görüşünüzü dünyaya yaymaya kalkarsanız dünya elbette buna bir tepki verecektir. Atatürk, bu yüzden Yurtta Sulh Cihanda Sulh dememiş miydi zaten. Ama elbette dışarıya oynayabilmek için evvela içeride kuveetli olmak gerekir. 1984'de olan da bu. Büyük bir savaştan sonra dünyanın tek bir noktasına değil de çeşitli noktalarına atılan nükleer bombalar neticesinde yaşamaktan yorulan insanlar kendilerini iktidara gelen partinin egemenliği altına bırakmışlar. Bu parti de kendi dünya görüşünü sadece devletin yönetim mekanizması değil, aynı zamanda zümresi altındakilerin yaşam biçimi haline getirmiş. Sonunda iki kere ikinin beş ettiğini söyler hale gelmiş. Ve siz de buna inanmak zorunda kalmışsınız. İş öyle bir hal almış ki zamanla partinin söylediği her şey genel kabul hale gelmiş. Farklı düşündüğünüz için sizi öldürebilirler. Ama asıl korkunç olan söylediklerinde haklı olmaları. Kalabalıkları kontrol etmek zordur. Toplumu denetim altına alabilmek için hiyerarşik bir yapı kurarsınız. Halk, devletle iletişimini bu hiyerarşik makamlar aracılığı ile sağlar. Ancak otokratik yönetimlerde halkın kendisi hiyerarşik bir yapıdır. Devlet, amiriniz rolünü üstlenir. Bu bence insanlık adına özgürlüğü kısıtlayıcı ve gereksiz bir tedbirdir. İlk makinelerin ortaya çıkışıyla birlikte aklı başında insanlar, ağır çalışma koşullarının ve eşitsizliğin hüküm sürmemesi gerektiğinin farkına varmışlardı. Makineler böyle bir amaçla kullanılmamasına karşın üretim fazlası olarak paylaştırılmak zorunda kalınan bir zenginlik üretmişlerdi. Bu da tabi ki yaşam kalitesini artırdı. Yaşam kalitesi artınca insanlar daha özgür hareket etmeye ve en önemlisi düşünmeye başladılar. Düşününce ne mi oluyor? Otokratik düzenin halkı esaret altına aldığı hiyerarşik yapı tehlikeye giriyor. İnsanların daha az çalıştığı, marketten istediği her şeyi alabildiği, iphone X'e sahip olduğu, mercedes bmw audi gibi lüks sınıf araçların sokaklarda sıradan bir şeymiş gibi görülebildiği bir dünya hayal edin. En önemlisi ise bunların kredisiz, vade farkı altına yatmadan alınabildiği bir dünya... Böyle bir dünyada oldukça fazla boş vakit kalırdı. Bu da insanlara OKUR özelliği kazandırıp, kendi başına düşünebilmeyi sağlardı. Sonunda bu insanlar, hiçbir işe yaramadıkğını anladıkları hiyerarşik yapının yarattığı ayrıcalıklı zümreyi ortadan kaldırırdı. Ama gelin görün ki bizim ülkemiz de dahil olmak üzere hiyerarşik toplum varlığını sürdürmeye devam ediyor. Çünkü hiyerarşik toplum, varlığını ancak yoksulluğa ve cahilliğe yaslanarak sürdürebilir. Şimdi diyeceksiniz ki "herkesin elinde iphone var, herkes altına araba çekmiş, bayramlarda tatile çıkılıyor, oteller dolu vb... İyi de insanlar, gidip telefon operatörlerinden, uzun vadelerle normal fiyatının üzerine 2-3 bin lira farkla alıyorlar telefonlarını. Bankadan çektikleri yüksek faizle alabiliyorlar arabalarını. Tatile bütün yıl çalışıp biriktirdikleriyle gidebiliyorlar. Kendimizi kandırmanın bir anlamı yok. Hiyerarşik bir toplumda yaşıyoruz. Ülkemizin gündemi sürekli meşgul. Hatta dünya gündemi de. Sürekli bir savaş çığırtkanlığı var. Savaş nedir biliyor musunuz? Savaş, halk kitlelerini fazlasıyla rahata erdirecek, dolayısıyla uzun sürede kafalarının fazlasıyla çalışmasını sağlayacak araç gereç ve donatımı paramparça etmenin bir yoludur. Savaş, ilke olarak her zaman halkın basit gereksinimleri karşılandıktan sonra geriye kalabilecek üretim fazlasını tüketecek biçimde tasarlanır. Amaç sizi psikolojik olarak da etki altına almaktır. İlle de bunu savaşla sağlamak zorunda değilsinizdir. Çünkü savaşın ciddi maliyetleri en güçlü ekonomileri bile tehdit eder hale gelmiştir. Ülkenizde insanları etkisi altına alabilecek sansasyonel eylemleri düzenli aralıklarla meydana getirmek de aynı işlevi görecektir. Olanı söylüyorum, nefret söylemi yapmıyorum. Bunlar var olan gerçekler değil mi. 1984'deanlatıldığı gibi bugün de pek fazla değişen bir şey olmadı aslında. İdareler gene insanlara hükmetmek istiyorlar. Bunu da acı çektirerek, aşağılayarak yapıyorlar. İnsanların zihinlerini darmadağınık edip, sonra yeniden biçimlendiriyorlar. Muhalefeti zayıflatıp, parçalıyorlar. Hayata ger düzeyde müdahale edip, insanları eğip büküyorlar. Onlara göre;
    ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR. İKİ KERE İKİ BE EDER. TANRI İKTİDARDIR. Orwell, bizi uyandırmak ve uyarmak istemişti. Ancak biliyoruz ki elimizdekini kaybetmeden değerini anlayamıyoruz. Soğuk suyun içerisinde yavaş yavaş kaynatılan insanlarız. Umarım ayırdına vardığımızda çok geç olmaz.
  • 56 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Stefan zweig' in ilk olağanüstü gece kitabını okumuştum bu kadar iyi kitabı varmıdır diye düşünmüştüm ve en az onun kadar iyi kitabını okudum kısacık fakat çok fazla anlamı olan bir kitap,ancak paula' nin ferdinand'a sarfettiği sözler gerçekten çok duygulandırdı savaş çığırtkanlığı yapan herkesin okuması dileği ile
  • Sultan Abdülhamîd Han, Mithat Paşa'nın:
    "Rusya ile savaşmamız lâzım!" raporuna karşı "Rumeli'nin tamamiyle elimizden çıkmasına sebep olacaklar!" diyerek muhtemel bir felaketi haber vermişti. Mithat Paşa'nın savaş çığırtkanlığı mevzusunda en büyük yardımcıları Serasker Redif ve Damad Mahmud Celaleddin Paşa idi. Ahmed Cevdet Paşa bunlar için:
    "Mithat Paşa efkâr-ı âmmeyi tehyic ile muhârebe yoluna sevk etti. Sanki topu o doldurdu. Redif Paşa ile Mahmud Paşa dahi ateş ettiler. Devleti bir büyük tehlikeye attılar." demektedir. Bütün vükelâ ve herkes harb taraftarı idiler.
    Kolektif
    Sayfa 109 - Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir (40-Tetimme), TTK, Ankara 1991, s. 170. Mahmud Kemal İnal Son Sadrazamlar, VI, cüz, İstanbul 1965, s. 827.