• Dış ses (Pavese): “İnsanları öldüren kader, onları görebilmemiz ve gözlerimizi bu cesetlerle doldurabilmemiz için bizi de sorumlu kılıyor. Korku, alışılagelmiş korku, kaçış değil. İnsan gerçeği kavradığı için utanıyor– işte gerçek önümüzde. Her ceset sen, ben ya da biz olabiliriz. Arada hiç fark yok. Eğer yaşıyorsak, bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz. Bu nedenle her savaş bir iç savaştır. Her şehit, yaşayan canlıya benzer ve ondan ölümünün hesabını sorar.”
  • Siyasal öğrenim ve eğitim, diyoruz. Siyaset, kürsü veya edebiyat ötülgenliği değildir; kıyasıya gerçek ve ciddi sosyal savaştır, en çetin uygarlık savaşıdır. Her savaş gibi, medeniyet ve toplum savaşında da Nicelik (Kemmiyet: sayı,rakam) değil, Nitelik (Keyfiyet, kalite) roI oynar. Savaşın bir bilime dayandığı kadar bir güzelsanat oluşu burada gizlenir. Sayı üstünlüğü, hiç bir zaman başarının garantisi olmamıştır.
  • “Yazmasaydım alçak olacaktım biraz.”

    Zaman gittikçe çoğalarak kendini tüketiyor, silik bir anı olarak bizi o sonsuz boşluğa fırlatıp çürümenin vaktini geciktiriyordu. Dahası anımsamanın ardında bıraktığı her çatlak gibi bizi dinginlikten uzaklaştırıyor ve bize mutlak bir acı veriyordu.

    Ey insan soyunun sağırlığının tarihi! Bugün günlerden Roboski.Böyle günlerde ruhumun o kadar çok yaşlandığını hissederim ki, o vakit, sadece tek kişilik yeri kalmış bir köy mezarlığı kadar soğuk gelir bu dünya bana. Lakin kıblesi kalbi olanlar iyi bilir. İnsanı bir tek kendi vicdanının sesi sağır eder…

    İktidar zenginleri sever, yoksullarla pek ilgilenmez. Kapitalist zihniyetin menfi mefhumunu idealleştirme arzusu içerisinde olanlar o sivri dişlerini geçirmiş, kemirirken zihinleri. Esirgemek zenginlerin, merhamet de fakirlerin kaderiydi şu hayatta. John Steinbeck’in Gazap Üzümleri romanında geçen "Gidip şu lastiği çalarsanız, siz hırsız olursunuz; ama onlar patlamış bir lastik için sizin 4 dolarınızı alırken buna iyi ticaret diyorlar," sözü ilgilendirmezse bir iktidarı, mensubu olduğu bireyleri ise itaatsizlik yoluna başvurarak kendi çözümlerini getirirler.

    İtaatsizlik özgürlüktür. Bunu bize cennetteki yasak meyveyi koparan ilk insan öğretti.

    Hayatını idame ettirebilmek için ya Bahman Ghobadi’nin Sarhoş Atlar Zamanı filmi gibi ya da Tarık Dursun K.’nın Kurşun Ata Ata Biter (1983) romanı gibi katırlarla birlikte sınıra yakın yerlerde kaçakçılık yapar bazılarımız. Ölüm en çok onlara yakındır bu hayatta.

    Bilmek çoğu zaman mutsuzluk getirir bir insana. Öleceğini bile bile yaşama fikrinin ürkünçlüğü darlandırır mesela insanı. Hem sonra zihninin sokaklarında kaybolmak korkutur. Varoluşunun sütunlarını yıkıp kendini bir enkazın altında en umutsuz bir baş ağrısıyla bulurken sonsuz bir döngünün kapılarını aralar, boşluğun soğuk koridorlarında gezinip hiçliğin tülünü örter üzerine. Adını koyamadığı bir keder öylece sızar damarlarından. Etten bir mermerin tedirginliği sarmalar durur ruhunu. Ve artık kelimeleri de yetişemez zamana. Her şeye geç kalır; ama bir tek ölüm erken gelir ona. Oysa zamansızlık değildir bu; çünkü hiçbir randevusuna geç kalmaz Azrail. Değil mi ki insanoğlunun en büyük keşfidir ölüm. Çok sonra anlar ki insan, gerçek geçmişi öngörmektir. Bilir ki insanı ölüm değil ölümsüzlük korkutur. Şüphesiz bunu en iyi, Homeros’un İlyada isimli mitolojik eserinde geçen Akhilleus bilirdi. İnsan dediğimiz çok fena: bazen bildiğini anlayamaz bazen de anladığını bilemez. Boşluğa sığamayıp daim örseler kendini.

    Vaktiyle Katolik öğrenci gençliği önderlerinden birisi olan ve Latin Amerika’daki direnişi de simgeleyen papaz Frei Betto, polisler tarafından işkence görür. İşkence yapan polislerden biri, “Ateist komünistlerle ne işin var?” deyince, “ Benim için insanlar ateistler ve müminler diye ikiye ayrılmaz, ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılır,” diye karşılık verir Frei Betto.

    İktidarlar erildir. Dayatma anlayışları vardır. Zamanla bu dayatmalar kendi halkını bombalamayı dahi meşru kılar.
    "Devlet kendi şiddetine hukuk, bireyinkine ise suç adını verirdi."

    Özne hatırlamak ve anımsamak isterken iktidarlar bunu unutturmak isterler. Boşluğu dövme çabasından başka bir şey değildir bu. Hakikatin üstünü örtmek, hakikatin kendisini yok etmez.

    Hakikati sıradanlaştırarak, çözüme düğüm - ötekiye çalım atarak, öldürülmeleri olağanlaştırarak, yaşama hakkını itibarsızlaştırarak, umudu ipotek altına alarak ve en nihayetinde kalpleri mühürleyerek belleğin kapısına kilit vurmak ister her iktidar. Ama hangimiz açık sözle “Ne çıkar siz bizi anlamasanız da,” der Edip Cansever gibi.

    Kürtçe de bir söz vardır: mar qula nas dike/ yılan deliğini tanır; ne eksik ne fazla:
    Şuursuz ve kötücül iktidarlar, ölümler ve öldürülmeler karşısında utanç duymaktan uzaklaştırır özneyi. Lakin ölümlere ve öldürülmelere hiç de yabancı olmayan bir kavmin çocuklarıyız biz.

    Bu dünya kendimizden saklanmak için pek müsait bir yer değil. Aslolan belki de günahkâr düşüncelerin gölgelerinin ağırlığı altında ezilirken bile yüce ruhların duyumsadığı o ıstırabı yaşayabilmektir.

    Manayı imha etmeye çalışan bir iktidar, imha ettiği şeyin yeniden mana kazanabileceğini unutur. Tıpkı o Meksika sözü gibi: “Bizi gömmeye çalıştılar, fakat tohum olduğumuzu bilmiyorlardı.”

    Ne iktidar kendisini oluşturan bireyden bağımsız ne de birey kendisinin temsil eden iktidara bağımlı düşünülebilir. Özne hiçbir zaman tarafsız olamaz.

    Foucault, "Kurumların ve düzenin motoru savaştır," der.
    Gerçek şu ki her devlet kendi savaşının hayalini kurar. Bundandır savaşlar dişildir, yeni devletler doğurur. Savaş her devleti kendi sınırlarının içine hapseder. "Kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, fakat bu onun uzun sürmesini engellemez."

    Zaferi bir taraftan çok diğerine yakıştıran mekanizma faşizmdir. Faşizmin bir hayali yoktur. Olsa olsa bir ülkenin en milliyetçi insanı, ülkenin en ucundaki insan hapşırdığı zaman kendini nezle bulabilen insanı olabilir. Ötesi yanıltmaca.
  • "İnsanları öldüren kader, onları görebilmemiz ve gözlerimizi bu cesetlerle doldurabilmemiz için bizi de sorumlu kılıyor. Korku, alışılagelmiş korku, kaçış değil. İnsan gerçeği kavradığı için utanıyor- işte gerçek önümüzde. Her ceset sen, ben ya da biz olabiliriz. Arada hiç fark yok. Eğer yaşıyorsak, bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz. Bu nedenle her savaş bir iç savaştır. Her şehit, yaşayan canlıya benzer ve ondan ölümünün hesabını sorar."
    Tezer Özlü
    Sayfa 29 - Yapı Kredi Yayınları
  • “İnsanları öldüren kader, onları görebilmemiz ve gözlerimizi bu cesetlerle doldurabilmemiz için bizi de sorumlu kılıyor. Korku, alışılagelmiş korku, kaçış değil. İnsan gerçeği kavradığı için utanıyor– işte gerçek önümüzde. Her ceset sen, ben ya da biz olabiliriz. Arada hiç fark yok. Eğer yaşıyorsak, bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz. Bu nedenle her savaş bir iç savaştır. Her şehit, yaşayan canlıya benzer ve ondan ölümünün hesabını sorar.”
  • Savaş üzerine herkes bir şeyler yazabilir, ve savaş her zaman korkunçtur. Ama barış üzerine bir şeyler yazmak, yani bizim barış dediğimiz şey üzerine, çünkü bu, gerçekte savaştır... Gerçek savaş, her zaman adı barış olan savaşın patlamasıyla doğar...(...)

    Ve ben anlatmak istedim ki, savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır...
    Ingeborg Bachmann
    Sayfa 9 - Yapı Kredi Yayınları, 2017. 10. baskı, Çeviren: Ahmet Cemal
  • ———-ZEVKLER VE RENKLER İÇERİR———-
    Milliyetçilik görevini ifâ ederken elde edilen coşkunun körleştiren ışığı sebebiyle zaman zaman ırkçılığın sınırlarında fink atan, cedlerinin kökeni dayanıyor diye bağnazlık ve mantıktan yoksunlukla onları göklere çıkartıp gülünç bir duruma düşen, şairin o göz boyayan dünyasına kendinizi kaptırdığınızda sizi etnik kibrin doruklarında gezdiren, tüm bu olumsuzluklara rağmen mürekkebinin oldukça büyüleyici olduğu bir zât-ı muhteremin kitabıdır.
    ———-ZEVKLER VE RENKLER İÇERİR———-

    Nihal Atsız. Kimilerine göre milliyetçi kimilerine göre ırkçı olup edebiyatta farklı alanlarda eser vermiş ve oldukça başarılı olmuş, hayatı siyasi mücadeleyle geçmiş biridir.

    Milliyetçi ama ne tür bi’ milliyetçi? Liberali de var muhafazakârı da sonuçta.

    Gerçek anlamda Ziya Gökalp ile elle tutulur hale gelen Türk milliyetçiliği, laik ve kültürel bağlantıyla kurulmuş Atatürk Milliyetçiliği ile serpilmiş. Atatürk sonrası dönemde, Türk etnisitesinin öne çıkmasıyla, Anadolucu ve etnik milliyetçilik vücut bulmuştur. Bunların haricinde, muhtelif siyasi ve dini görüşlerin etkisiyle de muhafazakâr ve liberal milliyetçilik de kendini göstermiştir.

    Nihal Atsız’ın en önemli isimlerinden biri olduğu etnik milliyetçilik anlayışı, 1930’lar Türkiye’sindeki baskılara rağmen/sayesinde serpilmeye başladı. 2.Dünya Savaşı zamanında bir hayli güç kazanan bu hareketin liderleri 1944’te mahkemeye verildi. Fakat toplumdaki komünizm karşıtlığı ve bazı diğer sebeplerden ötürü tutuklular serbest bırakıldı. Bu gelenekte üç isim önemlidir: Nihal Atsız, Reha O. Türkkan ve Rıza Nur.

    Etnik köken konusunda Türkkan’ın biraz daha esnek davranması haricinde hepsinin düşünceleri aynı kapıya çıkmaktadır. Atsız, zaten Rıza’dan etkilendiğini söylüyor. Biz Atsız’a odaklanalım.

    Atsız Mecmua ve Orhun adlı dergileri çıkardı. Milliyet/etnisite konusundaki görüşleri ise şöyledir:
    -Millet kavramı milletler arası değişkenlik gösterir. Fakat sadece Türk milleti vardır. Diğerleri hakkında konuşmak gereksizdir.
    -Bir kimsenin kendisine Türk diyebilmesi için gerekli koşul Türk kanından olmasıdır. Yeterli koşul ise, Türk kanına ilaveten, Türk dili ve dileğinin bulunmasıdır.
    -Her milletin bir ülküsü mevcuttur. Türk milletinin ülküsü ise ‘’Türk Birliği’’dir. ‘’Türk Birliği’’ ise şu üç adımda gerçekleştirilebilir:
    1)İstiklal
    2)Kardeş milletlerin istiklali
    3)Fetih ve emperyalizm

    Atsız’ın siyasi düşünceleri haricinde dili kullanışından da bahsedilmeli. Sürpriz olmayacak şekilde, yabancı kelime kullanımı en az seviyededir. Yalın bir dalı vardır. Ayrıca Türk-i Basit geleneğinin en önemli temsilcilerinden Edirneli Nazmi üzerine makalesi bulunmaktadır.**

    Yolların Sonu, aynı zamanda Deli Kurt adlı romanın son bölümünün adıdır.***

    Nihal Atsız diye hitap ediyoruz fakat aslında kendisi bunu tercih etmezdi. Soyadını başa getirerek Çiftçioğlu Hüseyin Nihal Atsız’da ısrar ederdi.*

    Şu ilginç teorisini de sizinle paylaşmak isterim, görünce çok güldüm: ‘’Savaşlar, kahramanlık ruhunu beslemiş, erdemli insanların yetişmesine sebep olmuş, destani edebiyatı yaratmıştır. Yirminci yüzyıla doğru yaklaştıkça savaşlar daha ıstıraplı bir hal almakla beraber, hiçbir şey onun ahlâki karşılığı olmamış­tır. Ve uzun zamandır savaşmayan milletlerde ahlâki bir bozulmanın başladığı gözden kaçmamaktadır. Mesela İsveç’te kültür ve refah son dereceye vardığı, bu alanda Amerika ve Almanya’dan bile üstün bulun­duğu halde, İsveç halkının ahlâkındaki günden güne çoğalan yozlaşma, düşündürücü bir hal almaktadır.***

    *’’Nihal Atsız’’, Oğuz ÖZDEŞ
    **’’Türkçecilik Akımı ve Temsilcileri’’, Birol İPEK
    ***‘’20.yy’nin Büyük Türkçüsü Nihal ATSIZ’’, Osman Nuri EKİZ

    Kaynakça
    1-‘’Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Milliyetçiliğinin Tipolojisi’’, Murat KILIÇ

    Kitaptan bazı alıntılar:

    ‘’Darmadağınık ve perişan aklım.
    Beni sersem ediyor bunca acı.
    Çare yok: Yazdı ezelden Yaradan,
    Çare yok: Sade ölümdür ilâcı...’’

    ‘’Siyasette muhabbet... Hepsi yalan, palavra...
    Doğru sözü <<Kül Tegin>> kitabesinde ara...
    Lenin’den bahsederse karşında bir maskara
    Bir tebessüm belirsin sadece dudağında.’’

    ‘’Kâinat aşk ile gelmişti dile,
    Bülbül şi’r okuyordu bir gonca güle,
    Rüzgârın hıçkıran sesinde bile
    Sevdânın nağme-i rebâbı vardı.’’

    ‘’İnsan oğlu ümitlerle dolup taşmalı,
    Aryalarla Turanlılar karşılaşmalı.
    Tabiatın yürüyüşü belki yavaştır;
    Hız verecek biricik şey ona savaştır!
    Keskin olur likörlerden ayranla kımız,
    Karnera’yı yere serer Tekirdağlı’mız.
    ...’’

    ‘’Candarmalar genç efeyi sardılar,
    Kırk ölümden beğendiğini sordular,
    Kızanları bir bir yere serdiler.
    Sarı Zeybek kara sürmez şanına,
    Erlik için kıyar kendi canına.’’

    ‘’Bu toprağa nasıl dersin kara bir ölü
    Ki bağrında bütün şanlı ecdat gömülü.
    Yabancılar bir gün yine akın ederse,
    Ve zaferi kendisine yakın ederse
    Sevgiliimi aldı diye bu kara toprak
    Tarihin ün meydanından uzak kalarak
    O toprağın uğruna sen can vermez misin?’’

    ‘’Ey Benito Musolini! Ey gayet yüce,
    İtalyanlar başvekili muhterem Duçe!
    İşittim ki yelkenleri edip de fora
    Gelecekmiş orduların yeşil Bosfora.
    Buyursunlar... Bizim için savaş düğündür;
    Din Arabın, hukuk sizin, harp Türklüğündür.
    Açlar nasıl bir istekle koşarsa aşa
    Türk eri de öyle gider kanlı savaşa.
    Hem karadan, hem denizden ordular indir!
    Çarpışalım, en doğru söz süngülerindir!
    Kalem, fırça, mermer nedir? Birer oyuncak!
    Şaheserler süngülerle yazılır ancak!
    ...’’

    ‘’Kaynar elbet damarında hâlis Türk kanın,
    Damarında çünkü kanı var <<Atilâ>>nın,
    ...’’

    ‘’Gerilir zorlu bir yay
    Oku fırlatmak için;
    Gece gökte doğar ay
    Yükselip batmak için.
    Mecnun inler, kanını
    Leylâ’ya katmak için.
    Cilve yapar sevgili
    Gönül kanatmak için.
    Şair neden gam çeker?
    Şiir yaratmak için.
    Dağda niçin bağrılır?
    Feleğe çatmak için.
    Açılır tatlı güller
    Arılar tatmak için.
    Göğse çiçek takılır
    Solunca atmak için.
    Tanrı kızlar yaratmış
    Erlere satmak için.
    İnsan büyür beşikte
    Mezarda yatmak için.
    Ve ...........................
    Kahramanlar can verir
    Yurdu yaşatmak için...’’