• 1. Bölüm
    Battal Gâzi Destanı, Allah’a hamd ve senadan sonra Hz. Muhammed dönemindeki Battal Gâzi’nin gelişini haber veren olayla başlar. Rivayete göre, birgün Cebrail, Hz. Muhammed'e gelerek, kendisinden 2 yüzyıl sonra bir yiğidin geleceğinden ve Rum diyarını fethedeceğinden bahseder. Hz. Muhammed, bu haberi sahabelerine anlatır.

    Hz. Muhammed, Battal Gâzi’ye verilmek üzere ağzının barını ve mektubunu sahabelerinden Adülvehhâb’a emanet eder. Destanda bu kısımdan sonra başta 4 halife dönemi olmak üzere İslam tarihinin önemli olayları kısaca özetlenir. Bu arada Battal Gâzi’nin soyu Hz. Muhammed soyuna dayandırılır ve silsilesi ortaya konulur.




    Aradan 2 yüzyıl geçer. Hikâye M.S. 8. yüzyıllardaki Malatya’da başlar. Daha Battal Gâzi doğmamıştır. Dönemin Malatya emiri Numan’dır. Ömer adlı bir oğlu olur. Bu sıralarda Battal Gâzi’nin babası Hüseyin Gâzi, dağlarda avlanmaktadır.

    Şam dağlarında avlanırken bir geyiğin peşine takılır. Geyik Hüseyin Gâzi’yi bir mağaraya götürür ve gözden kaybolur. Mağarada Cafer’e yani Battal Gâzi’ye verilmek üzere Allah tarafından yerleştirilen çok iyi bir at, süngü, Hz. Âdem'in iki bölük saçı, Hz. Davut'un zırhı, Hz. İshak'ın zırhlı örtüsü, Hz. Hamza’nın bütün silahları vardır. Atın ismi Aşkar’dır ve bu isim de Allah tarafından verilmiştir.

    İlk önce Hüseyin Gâzi ata sahip olmak istemiş ancak gaipten gelen sesi duyana kadar Aşkar, Hüseyin Gâzi’ye teslim olmamıştır. Hüseyin Gâzi, bu atın ve silahların kendisi için değil, Cafer için saklandığını anlar ve emanetleri alıp geri döner.

    Yolda bir yerde uyuyup rüyasında Cafer’in kendi oğlu olacağı ve Rum diyarını fethedeceği müjdelenir. Bir süre sonra Emir Numan ölür ve yerine oğlu Ömer, Malatya emiri olur. Yine bu sırada hizmetçisi Tavabil Rumi, Hüseyin Gâzi’ye oğlu olduğunu müjdeler. Emir Ömer, çocuğun talihine bakar ve talihinin çok iyi olduğunu görür, çocuğun ismini Cafer koyar. Cafer yavaş yavaş büyür, ancak diğer çocuklardan farklıdır. Güzel ve babayiğittir.

    Hüseyin Gâzi avlanmaya meraklıdır. Birgün yine avlanmak için Mamuriyye tarafına gider ve o sıralar şehrin başında Rum kayserinin eşinin kardeşi Mihriyayil vardır. Mihriyayil, Hüseyin Gâzi’yi yakalar ve şehit eder. Birgün yarenler Abdüsselam, Ali bin Haşim, Yahya bin Mansur, Emir Ömer ve Abdülvehhâb otururlarken Hüseyin Gâzi’nin kızıl kana bulanmış atını görürler. Müminlerin habercisi Yahya bin Münzir, Hüseyin Gâzi’nin şehit edildiğini haber verir. Müminler ve dönemin halifesi Tavamık bin Mad yasa boğulurlar.

    Malatya’da Hüseyin Gâzi’nin yerine, Cafer küçük olduğu için başkomutan olarak Abdüsselam’ı dikerler. Bu olay üstünden 10 yıl geçer. Cafer, 13 yaşına basmıştır. Güçlü bir delikanlı olur. 4 kutsal kitabı okumuş, tefsir ve hadis ilimlerini öğrenmiştir. Şehrin vaizi olur. Ayrıca Gazan adlı silahşordan, silah ve savaş ilmini öğrenir. Birgün gezi sırasında arkadaşları Cafer’in ilimde ve silahşorlukta ne kadar üstün olduğunu görünce babasının mansıbını talep etmesini teklif ederler. O kadar ısrar ederler ki Cafer’in gönlü bunu istemeye başlar. Durumu Emir Ömer’e açar. Abdüsselam, babasının kanını yerde koymaması şartıyla ancak babasının mansıbını alabileceğini söyler.

    Cafer, o gece babasının kanını almak için Mihriyayil’i aramaya gider. Yolda ruhban gibi görünen Şemmas’la tanışır ve bir süre onun yanında kalır. Daha sonra intikamını almak üzere yola koyulur. Yolda Mihriyayil’in kardeşi Şamseb’le karşılaşır ve onu öldürür. Daha sonra Mihriyayil’i ve ün yapmış 14 beyi öldürür. Oradaki Eflahun adlı köle Müslüman olur. Öldürülen beylerin kellelerini alıp Malatya’ya döner. Malatya’da Cafer, babasının kanını aldığını ispatlar ve babasının mansıbını alır.

    Bu haberi alan Kayser, oğlu Şemun’u İbriyanus ve Kibriyanus adlı pehlivanlarla ve 40.000 askerle Malatya üzerine gönderir. Malatya beyleri Cafer’e bu belayı başlarına açtığı için kızarlar. Cafer, o gece kale kapıcısı İbrahim’e zorla kapıyı açtırarak savaşmak üzere tek başına gider. Bu aynı zamanda Cafer’in ilk savaşıdır. Şemun’un ordusuna karşı gelir ve yüce pehlivanlardan çoğunu öldürür.

    Bu sırada Malatya beyleri yanlış yaptıklarını anlarlar ve orduyu toplayıp Cafer’e yardıma giderler. Müslüman Türk ordusu burada büyük bir zafer kazanır. Savaşa gelen kayserin oğullarından Rebi tutsak edilir ve Müslüman olur.

    Savaşın ardından Hıristiyan kılığındaki Şemmas Pir, gerçek kimliğini ortaya koyar ve asıl isminin Abdülvehhâb olduğunu söyler. Hz. Muhammed zamanında olan olayı anlatır ve Hz. Muhammed’in mektubunu Malatya ulularına gösterir. Yine Abdülvehhâb’a emanet edilen Hz. Muhammed’in ağzının barını Cafer’in ağzına koyar. Cafer bunu yer yemez bütün ilimleri ve 72 türlü dili öğrenir. Savaştan elde edilen ganimetten Halifeye de gönderilir.




    Hikâyenin 2. bölümünde, ünlü Bizans pehlivanı Ahmer’in Cafer tarafından Müslüman edilmesi anlatılır. Daha önceki bölümde büyük bozguna uğrayan kayserin ordusu, geri döner. Kayser bunun üzerine daha büyük ordu toplayarak oğlu Şemun’u, Şemmas ve en önemli pehlivanı Ahmer’le birlikte Malatya üzerine gönderir.

    Malatya Gâzileri haberi alınca onlarda bir ordu toplarlar. Fakat Müslüman ordusu, sayıca kayserin askerinden çok azdır. Bu yüzden de bir dağın eteğine ordugâh kurup çevresini hendekle kazarlar. Aslında bu yer bundan sonraki savaşların olacağı ana mekânlardan biridir. Savaşta hendekten dışarı çıkıp içeri girilebilecek bir savunma hattı oluşturulmuş olur.




    Savaş sırasında ilk olarak taraflar arasında teke tek mücadeleler yapılır. -Battal Gâzi Destanı’nda bu sahnelerin ayrı bir önemi vardır.- Bu sırada sinirler iyice gerilir ve savaş stratejileri belirlenir. Her 2 taraf birbirini tanır. Bu cenkleşmelerde Caferle Ahmer karşı karşıya gelirler ve Cafer, Ahmer’i yener.

    Gün akşam olur ve herkes tarafına çekilir. Cafer, Ahmer’i takip eder ve onu konağında bulur. İkisi güreş tutarlar ve kim yenerse, yenilen onun dinine girecektir. Cafer, Ahmer’i yener ve Ahmer Müslüman olup Ahmed-iTarran ismini alır. Ahmed-i Tarran ise Cafer’e Battal Gâzi ismini verir.

    Hikâyede bundan sonra Cafer, Battal Gâzi olarak anılırken, Ahmer de Ahmed-i Tarran olarak anılır. Birgün sonra Ahmed-iTarran savaş meydanında Seyyid Battal ile tekrar karşılıklı cenge girer. Tekrar yenilince artık tam olarak Müslüman olup, kayserin ordusuna karşı savaşmaya başlar. Tabi kayserin ordusu sayıca çok fazladır ve bir ara Müslüman ordusu bunalır. Bu sıra Cafer’in duasıyla birlikte Allah tarafından bir fırtına çıkar ve kâfir askerinin üstüne tozu toprağı götürür. Böylece kâfir askeri bozguna uğrar. Hemen fetihname yazılıp Şam’daki halifeye ganimetlerle birlikte gönderilir.

    3. hikâyedeyse kayserin 4 oğlunun 500.000 askerle Malatya üzerine gelmeleri ve tekrar Battal Gâzi tarafından bozguna uğratılmaları anlatılır. Aradan kış geçer. Bahar geldiğinde Battal Gâzi birgün geziye çıkar. Gezi sırasında bir konakta çok güzel bir kız görür ve âşık olur. Kız Battal Gâzi’nin amcası Hasan’ın kızıdır. Fakat Battal Gâzi bir türlü kızı isteyemez. Bunun üzerine 40 gün geçer.




    Bir gece Emir Ömer, rüyasında Hz. Muhammed’i görür. Rüyasında, Hz. Muhammed, Hasan’ın kızını Battal Gâzi’ye verir ve Emir Ömer’den kızı istemesini söyler. Emir Ömer, Hasan’dan kızı ister ve Battal Gâzi böylece Zeynep Banuyla evlenir.

    Bu arada Mamuriyye beyi Mihran kayserden asker talep eder. Kayser, 4 oğluyla birlikte 500.000 askeri Malatya üzerine gönderir. Malatya Gâzileri, ancak 20.000 asker toplayabilirler. Tekrar önceki savaştaki dağın eteğine gelip kuyular kazarlar. Bu arada savaş meydanına Battal Gâzi’nin eşi Zeynep Banu da gelir. 2 taraf da savaş meydanına yerleşir. 300 kişilik ilk grubu Seyyid ve 10 silah arkadaşı tek başlarına bozguna uğratırlar. Daha sonra kâfir askeri dağı kuşatır ama Müslüman askerler buna da fırsat vermezler.

    Sonraki günler teke tek vuruşmalarda Seyyid Battal Gâzi ve silah arkadaşları başta İstanbul’un beyi Tekfur olmak üzere birçok kâfir beyini öldürürler. En son bu durumu gören kayserin oğlu Şemmas, dayanamaz ve meydanda Battal Gâzi’ye karşı yürür. Battal Gâzi, bunu bağlayıp esir eder. Bu durum karşısında bütün kâfir askeri hamle kılar. 2 ordu birbirine karışır ve kâfir askeri bozguna uğrar.




    Bu arada çadırda bağlı olan Şemmas ellerini çözüp kaçmayı başarır. Battal, onu aramaya gider ve tekrar yakalayıp getirir. Şemmas tekrar kaçmayı başarır ve Battal’ı öldürmek üzere geldiği çadırda, Zeynep Banu’yu bulup kaçırır. Seyyid, durumu anlayınca tekrar Şemmas’ın peşine düşer ve İstanbul’a kadar gider.

    Kayser, Zeynep Banu’yu küçük kızı Mehpeyruz’un yanına koyar. Mehpeyruz, 40 gündür Hz. Muhammed’i rüyasında görmektedir. Seyyid gelip Zeynep Banu’yu ve Mehpeyruz’u bulur, beraber gizlice kaçarlar. Bu arada Battal Gâzi, Mehpeyruz ile de evlenir. Kayser durumu haber alınca oğullarını Battal Gâzi’nin ardınca gönderir. Yolda karşılaşırlar. Mehpeyruz, ağabeyleri Şemmas ve Konstantin’i yaralar. İkiz kardeşi Ramini’yiyse Müslüman yapar. Battal Gâzi, Ramini, Zeynep Banu ve Mehpeyruz, gelen orduyu bozguna uğratırlar. Malatya’ya gelirler. Yine bir fetihname yazdırılıp Halife’ye gönderilir.

    4. bölümde Abdüsselam’ın Rum’a gidip esir olması ve Battal Gâzi tarafından kurtarılması anlatılır. Hikâyenin başından bu yana Abdüsselam, Battal Gâzi’nin başarılarını çekemez ve onu kıskanır. Başkomutanlığı elinden aldığı için Battal Gâzi’yi hiç sevmez.

    Battal Gâzi’nin bu başarılarından sonra kıskançlığından sinirle çıkar gider. Tarsus’a varır. Tarsus beyi Muhammed ibn-i Hüseyin, Abdüsselam’ın arkadaşıdır. Abdüsselam, derdini orada açıp Seyyid’den dert yanınca, mecliste bulunan Nasr-ı Hubbab, Battal Gâzi’nin hüner gösterdiğini, bu durum karşısında kendisinin de hüner gösterip mansıbı tekrar geri alabileceğini söyler. Ne yapacağı konusunda da, şunları sıralar:

    Harcan’daki kayserin kızını getirmesini, ya da İstanbul’da Serabil Keşişi öldürmesini ya da ab-ı mabudiyyeyi dökmesini ya da İsa Mesih’dan bu yana yanan kandili söndürmesini ya da kızıl altından putu getirmesini söyler. Böylece bunlarla halifeden tekrar eski mansıbını talep edebileceğini belirtir.

    Abdüsselam, bu öneriler doğrultusunda elbiselerini değiştirip Rum’a gider. Fakat kayser bunun geldiğini haber alır ve yakalattırır. Buna bir ham gön giydirirler ve güneşin altına asarlar. Deri kurudukça büzülür ve Abdüsselam’ı dayanılmaz acılar içinde yavaş yavaş öldürmeye başlar. O zaman İstanbul’da yaşayan Müslümanlardan Müheng-i Hindi durumu Battal Gâzi’ye bildirir.

    Battal, Müheng-i Hindi’nin yardımıyla Abdüsselam’ı kurtarmaya gider. Kendini bir keşiş kılığına sokar ve İstanbul’un en yüce ruhbanı Meftul’un yanına varır. Meftul’u Kudüs’teki yeğeninin kendisi olduğuna inandırır. Bütün ruhbanlar Battal Gâzi’nin vaazları karşısında hayran kalırlar. Hatta Battal Gâzi, Ayasofya’da kayser dâhil bütün Bizans ulularına vaaz ve nasihat eder. Gece Abdüsselam’ı Müheng ile kurtarmaya gider ve onu oradan kurtarır. Müheng’in evine gelerek Abdüsselam’ı orada tedavi etmeye başlar. Gündüz ruhban kılığında İstanbul’da faaliyetlerine devam eder.

    Abdüsselam, iyice iyileştikten sonra bir gece keşişlerin ulusu Serabil’in yanına gelir ve Serabil ile birlikte 400 yüce keşişi öldürür. İsa Mesih’dan bu yana yandığı söylenen kandili bozar. Ab-ı mabudiyyeyi döker. Kızıl altından putu alır. O gece Battal Gâzi, Müheng’in evinden Abdüsselam’ı alıp Malatya yoluna düşer. Yolda giderken bir yerde yol ikiye ayrılır. Abdüsselam’ın gözleri dolar. Orada Serabil denen bir beyin Nevruz Banu adında bir kızı vardır ve ona âşıktır. Battal Gâzi, Abdüsselam’ı orada bırakıp kaleye gider ve keşiş kılığında içeri girer.

    Battal Gâzi, şehrin başında bulunan Tefanuş’u öldürüp Nevruz Banu’yu kaçırır. Fakat Tefanuş’un oğlu Mihriyanus 12.000 askerle Battal Gâzi’nin arkasına düşer. Battal Gâzi, Mihriyanus’u öldürünce ordusu da bozulur. Abdüsselam, Battal’ın bu iyilikleri karşısında çok müteşekkir kalır ve Battal’a karşı olan bütün kini gider. Malatya’ya gelirler ve Nevruz Banu Müslüman olup Abdüsselam ile evlenir.

    5. hikâyede Battal Gâzi’nin babasının katillerinden Mihran’ı öldürmesi anlatılır. Birgün Tarsus uluları otururken Nasr-ı Hubbab, Battal Gâzi’yi över. Meclisteki Medhor, Battal Gâzi’nin daha babasının kanını almadığını, Mihriyayil’in kardeşi Mihran’ı öldürmediğini belirtir. Bunun üzerine Muhammed ibn-i Fellah, Battal Gâzi’nin intikamını almak üzere Mihran’ı öldürmek için yola koyulur. Muhammed, yolda bir manastırın önünden geçer. Manastırdaki Mihriyayil’in kızı rüyasında Hz. Muhammed’i görmüş ve onu Muhammed ibn-i Fellah’a vermiştir. Bu arada Battal Gâzi, durumdan haberdar olur ve
    Muhammed’in peşinden yola çıkar.

    Muhammed, Mihran’ı 40 silahlı kölesiyle bulur. Muhammed, 40 köleyi de öldürür ancak yorulmuştur ve Mihran bunu öldürmek üzereyken BattalGâzi yetişir, Muhammed’i kurtarıp Mihran’ı öldürür. Manastırda 40 Müslüman esirdir. Onları çıkarıp manastırdaki 40 güzel kızla evlendirirler. Buradan Tarsus’a gelirler. Fakat Tarsus yakınlarında Sinbat adlı bir kâfir kale kurmuş ve yolları kesmiştir. BattalGâzi), Malatya’ya mektup yazarak yardım ister. Ahmet Tarran, Abdülvehhâb, Tavabil, Nasr-ı Hubbab ve 300 pehlivan yardıma gelirler. Tarsus beyi de 300 kişiyle destek olur. Sinbat’ın ordusunu kırarlar ve Sinbat kaleye sığınır.

    Battal Gâzi kalenin su yolunu kullanarak kalenin içine girer. Sinbat’ı ve 40 kişiyi öldürüp kale kapısını açar. Müslüman askerler, içeri girip kaleyi fethederler. Birgün yine bir yaşlı adam ağlayarak Battal Gâzi’ye gelir. Muhammed ve Said adlı oğullarının kayıp olduğunu söyler. Seyyid bunun üzerine Aşkar’a binip Rum’a yönelir. Yolda bir kaleye gelir. Oradaki bir manastırda şenlik vardır ve şenliğe Şemun da gelecektir. Esir edilen Müslümanlar işkenceyle öldürüleceklerdir.

    Battal Gâzi hemen manastıra yönelir. Manastırın önünde Şemun ve Gazban çadır kurmuşlardır. Seyyid gizlice manastıra girip Müslüman esirleri kurtarır. Gazban’ı öldürür ve Şemun’a oğlunun ava gittiğini söyler. Şemun da ava gider. Hapisten kurtulan 70 Müslüman, Şemun’u yakalayıp parça parça ederler. Şemun ve Gazban’ın öldüğünü gören asker bozulur ve kaçar. Battal Gâzi, Muhammed ve Said’i alarak Malatya’ya gelir. İhtiyar, oğullarını görüp mutlu olur. Bütün olanlar halifeye mektupla bildirilir.

    6. hikâyede kayserin vezirinin, kızı Beyza’yı Battal Gâzi’yi öldürmek üzere göndermesi anlatılır. Battal’ın oğullarını öldürdüğünü haber alan kayser çok üzülür. Bunun üzerine kayserin veziri Akratis, Beyza adlı kızını Battal Gâzi’yi öldürmek üzere Malatya’ya gönderebileceğini söyler. Kayser bu işi başarırsa Beyza’yı oğluna alacağını söyler. Bunun üzerine Yahudi tüccar Yemliha’yla Beyza’yı bir sürü hediyeyle Battal Gâzi’ye gönderirler.

    Battal Gâzi, Beyza’dan hoşlanır. Beyza bunu fırsat bilerek bir gece Battal Gâzi’yi öldürmeye çalışır; fakat Battal engel olur. Beyza hemen Müslüman olup aman diler. Yahudi Yemliha İstanbul’a kaçar.

    Diğer taraftan birgün Battal Gâzi, dostlarıyla otururken Abdurrahman adlı kişi içeri girer. Aliyun adlı kâfirin İstanbul’da deniz kenarına ev yaptırdığını ve eline geçen Müslüman'ı öldürüp bahçesindeki ağaçlara kellelerini astırdığını söyler. Battal Gâzi, Şemmas Pir’in yanına uğradıktan sonra bu deniz kenarındaki köşke gelir. Orada Muhammed bin Fellah ile karşılaşır. Bu arada Aliyun’un babası Dehyan çıkagelir. Battal Gâzi, Dehyan’ı ve sonra Aliyun’u öldürüp başlarını ağaca asar. Bu arada Tarsus beyleri yardıma gelirler. 20.000 kâfir askerini kırarlar.

    Muhammed bin Fellah ve Battal Gâzi, Malatya yoluna düşerler. Yoldayken Muhammed, Mihriyayil’in kızının öldüğünü ve burada bir kıza âşık olduğunu belirtir. Battal Gâzi, bu kızın Yahya ibn-i Efşan adlı Müslüman'ın kızı olduğunu anlar ve Muhammed’i kızla evlendirerek orada bırakır. Kayser, Aliyun ve Dehyan’ın ölümünü haber alınca korkusundan Battal Gâzi’ye mektup yazar. 2 şehrin anahtarını ona gönderir ve haraca razı olur.

    Battal Gâzi Malatya’da dostlarıyla otururken içeri Kasım ve Mansur adlı 2 genç girer. Mallarını amcalarının gasp ettiğini ve kendilerine geri vermeye razı olmadığını söylerler. Battal Gâzi, İskenderun kadısına mektup yazarak durumu düzeltmesini söyler. İskenderun kadısı gerekeni yapar ve gençlere mallarını verir. Bir 2 gün sonra bu 2 genç, bir kavgaya karışırlar ve adam öldürmeye teşebbüsten hapse girerler. Bunlar hapisten kaçarlar ve Kaymuna şehrine gelirler. Şehrin beyi Kantur, bunları zindana atar. Kasım ve Mansur’u Kantur’un kızı Hıristiyan yapar ve Kantur, bunlara önemli mevkiler
    verir.

    Birgün Kantur, Battal Gâzi’den çok şikâyet eder. Kasım ve Mansur, Battal Gâzi’yi getirebileceklerini söylerler ve bu söz üzerine Malatya’ya gelirler. Battal Gâzi’ye kadının malları kendilerine vermediğini söylerler. Battal Gâzi hazırlanıp yola koyulur. Yolda bir yerde uyurken bu 2 kardeş Battal Gâzi’yi öldürmek isterler ancak kıyamazlar ve Kantur’a haber verirler. Kantur gelip Battal Gâzi’yi yakalar, zindana atıp kaysere mektupla durumu bildirir. Bu sırada Kaytur Hz. Muhammed’i rüyasında görür ve bütün beyleriyle birlikte Müslüman olur. Durum bizzat Kaytur tarafından halifeye bildirilir. Bundan sonra Kaytur Çuy-ı Ferakıb çayının kenarında Abad Kalesi’ni yapar.

    7. hikâyede Battal’ın Mağrib’e gidip Firdevs’i öldürmesi anlatılır. Birgün Seyyid evde yemek yerken lokmalar elinden düşer. Battal Gâzi bunun bir şeye işaret olduğunu anlar. Çok geçmeden içeri Tavabil adlı bir Yahudi girer. Samiyye şehrinden geldiğini ve oranın Firdevs isimli bir pâdişâhı olduğunu söyler. Firdevs’in kızına âşık olduğunu belirtir. Ayrıca Samiyye kalesinde 70 Müslüman'ın esir olduğunu ve Hz. Muhammed sülâlesinden insanların, Hz. Ömer ve Ebû Bekir soyundan kişilerin esir yattığını anlatır. Oradaki bir yaşlı kişinin kendisine mektup verdiğini ve mektubu Battal Gâzi’ye iletirsen istediği kızı alabileceğini söylediğini anlatır. Eğer sevdiği kızı alırsa kendi de Müslüman olacağını belirtir.

    Battal Gâzi, Yahudi Tavabil ile Batı'ya doğru yola koyulur. Deniz kenarına geldiğinde Aşkar’ı bir aslana emanet eder ve gemiye binerler. Bir adaya gelirler ve orada Firdevs’in Battal Gâzi’yi öldürmek üzere gönderdiği Sincar adlı pehlivanla karşılaşırlar. Battal Gâzi onu öldürür ve Sincar’ın kılığına girip Samiyye’ye gelirler. Firdevs’e Sincar’ın Battal Gâzi’nin kellesiyle geldiği haberi ulaşır. Firdevs büyük bir törenle Sincar zannettiği Battal Gâzi’yi karşılar. Battal Gâzi, Firdevs’in davetlisi olarak saraya gider ve orada Firdevs’i öldürür. Zindandaki Müslümanları çıkarıp onları silahla donatır. Firdevs’in ünlü 10 beyini de öldürür.

    Haber duyulunca şehir birbirine karışır, ufak bir mücadeleden sonra bütün halk Müslüman olur. Battal Gâzi, peygamberin soyundan olan Asım’ı kuyudan çıkarır. Ebû Bekir soyundan Avf’ı ve Ömer soyundan Ebû Tahir’i de kurtarır. Bu arada Firdevs’in öldüğünü haber alan Calut isimli oğlu ve Harut adlı damadı ordu toplayıp kale kapısına dayanırlar. Battal Gâzi, gece kâfir ordusunu birbirine kırdırır. Sabah yabancı kimsenin olmadığını gören Calut sinirlenir ve Battal Gâzi’yi meydana davet eder. Battal Gâzi meydana iner ve Calut’u öldürür. Bu sefer Harut hamle kılar. Bir 2 hamle ardından Battal Gâzi, kaçar gibi görünerek at sürer ve Harut Battal Gâzi’nin ardınca gider. Battal Gâzi, bunu ıssız bir yerde öldürür ve Harut’un kılığına girer. Geri Harut’un çadırına gelir.

    Çadırdayken Harut’un kardeşi Talut’u çağırır ve onu da çadırda öldürür. Gece kaleye gider ve sabah kâfir askeri durumu öğrenince kaçışmaya başlarlar. Bu sırada Hz. Hızır, bunların önünü kesip Battal’ın dinine neden girmediklerini sorar. Kâfirler, İsa Mesih'in ölüyü dirilttiğini, eğer Battal Gâzi de ölüyü diriltirse Müslüman olacaklarını söylerler ve durumu Battal Gâzi’ye de anlatırlar. Battal Gâzi hemen savaşa son verir ve 40 gün mühlet ister. Asım, Battal Gâzi’ye ölüyü diriltme duasını Hızır İlyas makamında 40 gün oruç tutarak öğrenebileceğini söyler.



    Battal Gâzi Hızır İlyas makamına gider ve 40 gün oruç tutup ibadet ettikten sonra İlyas peygamberden ölüyü diriltme duasını öğrenir. Tekrar Samiyye’ye gelir ve şehrin uluları ve halkı huzurunda Firdevs’in öldürdüğü bir kız ve oğlanı diriltir. Dirilen 2 ölü de Müslümanlığa ikrar getirirler. Bütün şehir halkı Müslüman olur. Battal Gâzi Ebû Bekir oğlanlarından Abdüllokmın’ı oraya halife diker ve Firdevs’in kızını Yahudi tacire verir. Yahudi tacir hemen Müslüman olur. Battal Gâzi, Asımyle Malatya yolunu tutar. Geri denizden gelirler ve karaya çıkınca Battal Gâzi bir nara haykırır. Arslan Aşkar’ı ve yanında 700 at daha getirir.

    Hikâyenin devamında Bahtiyar adlı kâfirin hikâyesine geçilir. Battal Gâzi Malatya yoluna devam ederken yolda bir kaleye rast gelir. Kalenin Müslümanlara çok eziyet eden acımasız Bahtiyar adlı pâdişâhı vardır. Battal Gâzi kaleye bir çoban kılığında girer ve Bahtiyar’ı öldürür. 700 Müslüman'ın da hücumuyla kale ele geçirilir. Battal
    Gâzi kaleyi yıkıp harap eder ve içindekileri Müslüman yapar. Bu arada Battal Gâzi’nin Batı’ya gittiğini haber alan Kayser bunu fırsat bilip hemen Şahseb adlı meşhur pehlivanı, Sercayil ile 100.000 askerle Malatya üzerine gönderir. Malatya Gâzileri, durumu haber alınca tekrar Malatya dışındaki Feth-i Cebel isimli dağın eteğine gelip kuyular eşerler ve kuyuların arkasına sığınırlar. Fakat savaş başlayınca Müslümanlar çok bunalırlar.

    Ahmed Tarran, Abdülvehhâb, Cude Gâzi gibi 14 seçme pehlivanı esir ederler. Emir Ömer, halifeye hemen mektup gönderir. Eba Müslim’in torunlarından Ali bin Mızrab 12.000 Harezmli yiğitle yetişir. Fakat savaşta Ali de çok ağır yaralanır ve bacağı kopar. Kâfir askeri tam Malatya’ya girecekken Battal Gâzi yolda yetişir. Ölüyü diriltme duasıyla Ali’nin kopan bacağını iyileştirir. Battal Gâzi’nin gelişiyle savaş Müslümanların lehine gelişir. Battal Gâzi Şahseb’i öldürür ve kâfir askeri bozulur. Savaş ganimetinden beşte bir çıkarıp Asım, Tahir ve Avk ile halifeye gönderirler. Daha sonra bu 3 kişi Kâbe’ye geçip oraya yerleşirler.

    8. hikâyede Battal’ın Battal Gâzi’nin Rum’da esir olup kurtulması anlatılır. Ordunun bozulduğu ve Şahseb’in öldüğü haberini alan kayser korkar. Mücayil adlı vezir bütün yolların bağlanmasını ve Battal Gâzi’nin böylece yakalanabileceğini söyler. Bu durumu haber alan Battal hemen yola koyulur. Battal’ın arkasından Musa, Cude Gâzi, Ahmed Tarran, Abdülvehhâb, Nasr-ı Hubbab, Eflahun, Abdüsselam, Muhammed, Nezir, Ali bin Haşim, Yahya, Kasım ve Mansur gelirler. Battal Gâzi bunların gelişine memnun olmaz ve kendisinin tek başına daha iyi mücadele edeceğini söyler. Arkadaşları Rabianin kendilerini buraya getirdiğini söylerler.

    Daha sonra aynı şekilde Tavabil de çıkagelir. Battal Gâzi arkadaşlarını alır yola koyulur. Bakar ki bütün yollar tutulmuş. Oradan Mıştıran kalesine gelirler. Kalenin pâdişâhı kâfir Kelb bin Sabbah’tır. Battal Gâzi savaştan önce bir göle gusül almaya girer. Aşkar’ı ve elbiselerini gölün kıyısına bırakır. Bu arada Kelb’in baş komutanı oraya gelir. Battal’ı Battal Gâzi’yiöldürmek isterler ancak Battal Gâzi kurtulur. Battal Gâzi’nin atını elbiselerini alıp ve arkadaşlarını esir edip kaleye giderler. Battal Gâzi, suda sabaha kadar yüzer. Bir manastırın önünde sudan çıkıp, manastırda karnını doyurur ve oradaki bir mağaraya sığınır. Daha sonra manastıra Kelb’in oğlu ve Şemun, Battal’ı Gâzi’yi aramak üzere gelir. Battal, askerleri öldürüp Kelb’in oğlunu Müslüman yapar ve manastırdaki Hayz rahiple birlikte bütün rahipleri öldürür. Daha sonra Mıştıran’a yönelirler.

    Mıştıran’a gelince Kelb’in oğlu babasına olanları anlatır. Fakat Battal Gâzi kendisini rahip kılığına sokar ve öyle vaazlar eder ki, kimse Kelb’in oğluna inanmaz. Battal’ı şehrin manastırına alırlar. Bu arada Kelb, oğlunun ısrarına dayanamayarak, durumu kontrol etmeleri için manastıra adamlar gönderir. Adamlar Hayz rahibin ve öbür keşişlerin öldürüldüğünü anlatınca Battal Gâzi’yi şehrin içinde yakalarlar. Kayser’e mektup yazarlar. Fakat gece Kelb rüyasında Hz. Muhammed’i görür ve bütün şehriyle beraber Müslüman olur. Kelb ismini Abuzer olarak değiştirir.

    Kayser Battal Gâzi’nin esir olduğu haberini alınca Kilbad’ı 100.000 askerle Malatya üzerine gönderir. Battal durumu haber alıp Kilbad’a 2 gün içinde yetişir. Bir gece Kilbad’ın çadırına gizlice girer fakat Kilbad’ın çok genç olduğunu görünce belki Müslüman olur diye dokunmaz. Yanına bir mektup bırakıp gider. Fakat Kilbad Müslüman olmaz ve savaş başlar. Tam kâfir askeri bozulacakken 100.000 kâfir askeri Süheyl bin Sinbat, Tefanuş komutasında gelirler. Müslüman askeri gayretle kâfir askerini tam bozacakken bu sefer Konstantin 100.000 askerle çıka gelir. Battal Gâzi’nin ölmediği ve Kelb’in Müslüman olduğu haberini alan Arakıl kayser 200.000 askerle desteğe yetişir.

    Kayser Müslüman askerin azlığını görünce beylerine bu askeri yenemedikleri için çok kızar. Battal Gâzi meydana girip Kilbad’ı büyük hünerle öldürür. Kâfir askeri bunun üzerine hücuma geçer. Battal kayserin tahtına yönelir. Elindeki süngüyü kayserin tahtına savurur. Kayser kendini tahtından aşağı atıp kaçmaya başlar. Bu durumu gören kâfir askeri bozulur. Ganimetin beşte birini Abuzerle halifeye gönderirler. Halife de Malatya Gâzilerine hediyeler gönderir.

    9. bölümde kayserin en büyük seferi ve bu seferde Battal Gâzi’nin verdiği mücadeleler ve kayseri öldürmesi anlatılır. Birgün Battal, arkadaşlarıyla otururken bir yaşlı kişi gelir ve Harcın’dan geldiğini, kölesini zindana attıklarını ve onu görmeye gittiğinde Cude Gâzi’nin oğlu Musa’yla karşılaştığını söyler. Musa’nın kendisine Malatya’ya gidip Battal Gâzi’ye durumu haber vermesini istediğini belirtir. Battal Gâzi hemen Aşkar’a binip Harcın’a gider. Fakat kaleye girecek yol bulamaz. Ayrıca kale çok iyi korunmaktadır. Günlerce çare arar, bulamaz.

    Birgün Çin pâdişâhı, oğluna Tariyun’un kızını almak ister. Bu yüzden de nişan takmak için gelirler. Battal Gâzi, bunlara saldırır, kimini öldürür, kimi canını zor kurtarır. Tariyun hemen oğlu Kasurayla ordu gönderir. Battal Gâzi orduyu bertaraf edip Kasura’yı dağa çıkarır. Tariyun hemen dağa komutanı Mahiyarla binlerce kişilik ordu gönderir. Battal Gâzi bunları da kılıçtan geçirir. Bu sefer Tariyun kendisi binlerce askerle dağa çıkar. Battal’ı namaz kılarken yakalarlar. Hemen kaysere mektup yazıp Battal Gâzi’nin yakalandığını bildirirler. Battal Gâzi’yi zindana atarlar.

    Musa, Battal Gâzi’yi görünce üzülür. Battal Gâzi üzülmemesini, her işte hikmetler olduğunu söyler. Aradan bir hafta geçer. Tariyun’un kızı Battal Gâzi’yi Hıristiyan etmek için sık sık yanına gelmeye başlar. Fakat ne etse Battal Gâzi’yi döndüremez. En sonunda Battal, gaipten bir sofra yemek indirir ve kız bu olay karşısında şaşkınlığa düşer ve ah vah ederek oradan ayrılır. Bu arada duvar yarılır ve gaipten taşçı kazması Battal Gâzi’ye verilir. Battal bununla prangalarını kırar, zindanın duvarını kazıp dışarı çıkar. Gülendam’ın odasına gelir. Bu arada Gülendam da peygamberimizi rüyasında görmektedir. Rüyasında Hz. Muhammed Gülendam’ı Battal Gâzi’ye verir. Kız uyandığında Battal Gâzi’yi karşısında bulur. Hemen zindancıyı çağırıp olan bitenden kimseye bahsetmemesini söyler. Zindancı da rüyasında Hz. Muhammed’i görmüş ve Müslüman olmuştur.

    Gece yarısı gelip bütün esirleri dışarı çıkarırlar. Esirler Battal Gâziyle Gülendam’a nikâh yaparlar. Battal Gâzi Musa’yı ve 9 yaşlı esiri Malatya’ya gönderir ve olan bitenlerden kimseye bahsetmemeleri için tembihler. Kendi Gülendam’ın yanında kalır.

    Gülendam babasıyla otururken kayserden mektup gelir. Kayser, mektupta Battal Gâzi’yi şehrin ortasında hemen yakmasını emreder. Gülendam bunu duyunca babasına Battal Gâzi’nin sağ olmadığını söyler. O sırada zindancı içeri girer ve esirlerin kaçtığı yolunda feryat eder. Zindanda bir kâfir esir ölüsü vardır. Gülendam bunun Battal Gâzi olduğunu söyler. Tariyun ölü cesedi ateşte yakar ve küllerini kaysere gönderir. Kayser bu külleri yüzüne gözüne sürer. Bu haber Malatya’da da duyulur. Battal Gâzi’nin arkadaşları, halife ve bütün Müslümanlar yasa boğulurlar. Zeynep hatun üzüntüsünden ödü patlayıp ölür.

    Bu arada kayser Battal Gâzi’den kurtulduğunu zannederek bütün askerini İstanbul’da toplar. Bütün kâfir memleketlere haber salar. Kayserin bu hazırlığından halifenin haberi olur. Her 2 taraf da savaş hazırlığına başlar. Her 2 taraf da kendilerine bağlı ve yakın yerlerin hepsine mektuplar yazıp asker toplarlar. Bu sırada Tariyun da askerini toplayıp kaysere katılmak üzere yola koyulur. Gülendam hamiledir. Battal Gâzi Gülendam’ı babasının yanında bırakıp kayserin ordusuna doğru yola koyulur. Kalun iklimine gelir ve Şemun’un sayısız askerle orada konakladığını görür. Kayser sürekli asker toplamaktadır. Asker yere göğe sığmaz olur. 100 kere 100.000 asker toplanır.

    Battal Gâzi Kudüs’e gelince kendini ve atını siyaha boyayıp Hintli kılığına girer. Tariyun’un oğlu Kasura’nın yanına gider. Oradan kaçıp İstanbul’a gelir ve kayserin ordusunda saka suretinde dolaşmaya başlar. Her gece ünlü beylerden 5-6 tanesini öldürür. Kayser dahi bu durumdan âciz kalır. Bunun üzerine herkes tanıdığına kefil olsun denilir. Herkes birbirine kefil olur ancak Battal Gâzi açıkta kalır. İncil’den ayetler okur ve kaysere dil döker. Kayser bundan etkilenip Battal Gâzi’ye kefil olur. Battal yine geceleri kayserin beylerini öldürmeye devam eder. Kayser baktı olacak gibi değil, hemen orduya hareket emri verir.

    Kayserin hareket ettiğini haber alan halife de bir buçuk yıldır topladığı askerle yola çıkar. Battal Gâzi kayserin ordusunda sürekli beyleri öldürmeye ordunun huzurunu bozup zayıflatmaya devam eder. Bu arada kaysere Müslüman ordusunun öncü kuvvetinin görüldüğü haber verilir. Kayser askerlerin bir bölümünü oraya gönderir. Müslüman ordusundan haber getirecek adam aranır. Battal Gâzi hemen bunu yapabileceğini söyler. Sonra gece geri gelip Kapus’u kaçırır. Konstantine gelip Kapus’un Müslümanları bulduğunu ve acele yardıma gelmesi gerektiğini bildirir.

    Gece vakti Kapus’un ordusuyla Konstantin’in ordusunu karşı karşıya getirir ve onları birbirine kırdırır. Konstantin’i de kaçırır. Bu şekilde oyunlarla Battal Gâzi Kapus’u, Şemun’u, Tariyun ve oğlunu kaçırıp bunları Şemmas’ın yanındaki bir su kuyusuna hapseder. Yine benzer bir oyunla kayserin veziri Akratis’in ordusuyla Tariyun’un ordusunu birbirine kırdırır. Ölen kâfirin haddi hesabı belli değildir. Akratis, bunları Battal Gâzi’nin yaptığını anlar fakat o da bunları yapan kişinin Battal Gâzi değil de Hintli bir zenci olduğunu zanneder. Battal Gâzi kayserin ordusuna epeyce zarar verir ve Malatya’ya gelir.

    Malatya’da herkes uzaktan onu Battal Gâzi’ye benzetir fakat yakına gelince onun siyah olduğunu görüp şüphede kalırlar. Battal Gâzi herkese kendini cinni olarak tanıtır. Müslüman öncü birlikleri Akratis’le karşılaşır. Akratis çok Müslüman'ı şehit eder. Battal Gâzi en sonunda meydana inerek onlarca kâfir beyini öldürür. Her gün dağdan siyah cinni şeklinde iner akşam olunca tekrar geri çıkar. Gece vakti Akratis’in ordusunu birbirine kırdırır.

    Bu haberleri alan kayser bir ara aklını yitirir. Hekim ararlar, bu arada oraya gelen Battal Gâzi hekim kılığında kaysere ilaç sürer. İlaç kayserin saçını sakalını döküp yüzüne bakılmaz hâle getirir. Müslüman orduları tekrar Feth-i Cebel dağının eteğinde konaklarlar. Kâfir ve Müslüman orduları karşı karşıya gelirler. Her 2 taraftan da kırılanın haddi hesabı belli değildir. Ne zaman ki Battal Gâzi dağdan iner durumu hemen Müslümanların lehine çevirir. Bu savaşlar sırasında halife de yetişip Müslüman ordusuna katılır.

    Halifenin geldiği akşam Battal Gâzi gizlice kayserin çadırına gider. Ahmed Tarran ve Mumlan Gâzi’yi oradan kurtarır. Onlara Müslüman ordusuna müjde vermelerini Battal Gâzi’nin ölmediğini söylemelerini ister. Battal tekrar kayserin çadırına gelip kaysere ot koklatıp bayıltır ve onu dağa çıkarır. Sıkıca bağlar ve sonra onu uyandırır. Kaysere kendisinin İsa Mesih olduğunu ve Battal Gâzi’nin ölmediğini, Battal Gâzi’nin ancak onun elinden öleceğini söyler. Tekrar ot koklatıp bayıltır ve çadırında yattığı yere koyar. Sabah kayser uyanır ve rüya gördüğünü zanneder. Beylerine Battal Gâzi’yi ancak kendisinin öldürebileceğini, bunu İsa Mesih’in kendisine söylediğini belirtir. Battal Gâzi o gün gerçek kimliğiyle meydana girip kayseri ister.

    Beyler ilk önce meydana kayseri salmazlar. Fakat meydana kim girdiyse ölür. Kayser, Battal Gâzi’yi ancak kendisinin öldürebileceğine inanarak en sonunda meydana girer. Battal Gâzi, kayseri de öldürür. Kâfir ordusu dehşete düşer. Müslümanlar sevinirler. Bu arada morali bozuk ve zayıf düşen kâfir askeri birden hücum ederler. Müslümanlar kâfir askerini bozup savaşı kazanırlar.

    Battal Gâzi Şemmas Pir’in manastırındaki kuyudan Konstantin, Şemun, Tariyun, Kalun ve Kapus’u çıkarıp getirir. Battal Gâzi bunları öldürmek ister. Fakat halifenin yanında Ukbe isimli gizli din tutan bir kadı vardır. O engel olup sabaha kadar mühlet ister. Bunları alıp çadırına gider ve kendisinin Hıristiyan olduğunu ve haracı kabul edip barış yapmalarını, kayserin intikamını kendinin alacağını söyler. Sabah olunca barış sağlanır, halife Konstantin’i kayser yapar ve her yıl haraca bağlayıp Müslümanlara kötülük yapmaması konusunda söz alır. Bundan sonra halife birkaç gün Malatya’da kaldıktan sonra bütün pâdişâhlar ve beyler memleketlerine hareket ederler.

    10. bölümde halifenin kadısı Ukbe’nin yaptığı fitneler anlatılır. Emir Ömer birgün halifenin adına ziyafet verir. Ziyafet sırasında Ukbe, bir lokmayı Battal Gâzi’ye bir lokmayı Tevabil’e, bir lokmayı da Ebû Ömer oğlanlarından Abdurrahman’a verir. Lokmalar zehirlidir. Birkaç gün geçtikten sonra halife Battal Gâzi’yle vedalaşıp Bağdat’a döner. Battal Gâzi ve arkadaşlarına verilen zehir yavaş yavaş tesir eden zehirlerdendir. Aradan günler geçer.

    Birgün Tevabil titrer ve rengi değişip ölür. Peşinden aynı şekilde Abdürrahman zehirlenip ölür. Birkaç gün sonra da Battal Gâzi titremeye başlar. Her tarafı şişer. Saçı ve sakalı dökülür. Hemen halifeye panzehir göndermesi için durum bildirilir. Halife panzehir gönderir. Ukbe, panzehiri götüren postacıyı buldurup şehit ettirir. Ukbe hemen Konstantin’e mektup yazıp durumu bildirir. Konstantin haberi casuslarına doğrulatınca yanında hazır bulunan yüz bin askere hemen emir verip acele Malatya
    üzerine yürürler.

    Battal Gâzi gün geçtikçe ağırlaşır. Muhammed bin Fellah bir ağaç altında Battal Gâzi için ağlarken Rabia gelip Muhammed’i alıp Battal’ın yanına gelir. Battal Gâzi’nin ağzına bir damla panzehir koyar. O an Battal Gâzi’nin gözleri açılır. Şişeyi içince kusarak bütün zehri vücudundan dışarı atar. Şişenin dibinde kalanı yüzüne sürer. Hemen saçı sakalı yerine gelir. Bu ara kayserin geldiğini haber alan Malatya şehrinde ortalık karışmıştır. Battal Gâzi arkadaşlarıyla kayserin ordusunu karşılayıp hücum ederler ve kâfir askerini bozguna uğratırlar. Konstantin kaçarak canını zor kurtarır.

    Battal Gâzi tamamen iyileşince Tariyun’a mektup yazıp Gülendam’ı hemen göndermesini ister. Tariyun korkusundan hemen kızını çeyiziyle birlikte gönderir. Ukbe, Battal Gâzi’nin ölmediğini görünce halifeye ve Mumlan-ı Gâzi’ye zehir verir. Halife vefât eder ve yerine oğlu Müslim geçer. Bu arada Abdülvehhâb, Cuy-ı Ferakib kenarında bir makam yaptırmıştır. Herkes bir hediye verir. Battal Gâzi’nin bir şeyi olmadığı için ava çıkar. Avdayken kayserin Çin pâdişâhının oğlu için gönderdiği
    kız kardeşini görür. Kızın adı Hümayun Dilefruz’dur. Battal Gâzi kızı çeyiziyle alır. Kız birkaç kez kurtulup kaçtıysa da Battal Gâzi tekrar yakalar ve kızı halifeye gönderir. Halife Dilefruz’u çok beğenir ve devamlı onunla beraber olur.

    Kayser kız kardeşinin halifeye götürüldüğünü duyunca çok üzülür. Ukbe, halifeye mektup yazarak kardeşini kaçıracağını söyler ve halife avdayken Dilefruz’u kaçırtıp İstanbul’a gönderir. Daha sonra Ukbe, halifeye Battal Gâzi’nin Dilefruz’u Abdülvehhâb için kaçırdığını söyler. Halife bu duruma çok sinirlenir ve Abdülvehhâb ile Battal Gâzi’yi idam ettirmek için Bağdat’a çağırır. Battal Gâzi halifeden 40 gün mühlet ister. Bu mühletin sonunda Dilefruz’u İstanbul’dan alıp getirir.

    Yolda Ukbe’nin kaysere gönderdiği mektupları casuslardan yakalar. Battal Gâzi Abdülvehhâb asılmak üzereyken yetişir. Ukbe’nin gizli Hıristiyan olduğunu evindeki gizli tapınağı bularak kanıtlar. Halife bu duruma çok üzülür ve Battal Gâzi’den özürler diler. Ukbe’yi Battal Gâzi’ye verir. Ukbe, Battal Gâzi’ye kendisini kayserin satın alacağını ve kendisini öldürmemesini söyler. Kayser çok mal gönderir ve Ukbe’yi satın alır. Yolda giderlerken Ukbe’yi tekrar yakalar. Kayser Ukbe’yi tekrar satın alır ve Ukbe İstanbul’a gelir. Kayser Ukbe’yi İstanbul kadısı yapar. Ukbe kadı olunca öküze keçi, keçiye tavuk denilmesini ve fiyatının da ona göre ayarlanmasını emreder. İstanbul halkı bundan çok eziyetler görür.

    Birgün Battal Gâzi otururken İstanbul’daki dostu Müheng içeri girer ve olanları anlatıp Ukbe’den şikâyet eder. Battal Gâzi, Aşkar’a binip İstanbul’a gider. Pazarda dururken bir genç, öküz satmaktadır. Ukbe’nin adamları gence bu keçiyi kaça satarsın derler. Genç, hayvanın keçi olmadığını öküz olduğunu söyler. Ukbe’nin adamları gence iyi bir sopa atıp bir daha böyle söylememesini emrederler. Adamlar gidince Battal Gâzi öküzün kaç lira olduğunu sorar. Genç, böyle söylememesini yoksa başının belaya gireceğini belirtir. Battal Gâzi öküzü satın alır.

    Bir zaman sonra Ukbe’nin adamları gelir ve öküzü keçi fiyatına Battal Gâzi’den alırlar. Battal Gâzi öküzün kuyruğunun kendisine verilmesi şartıyla kabul eder ve öküzün kuyruğunu alarak keçi fiyatına öküzü verir. Daha sonra bu öküz kuyruğunu yüzüp her tarafına çivi çakarak onu çiviyle döşer. Daha sonra Ukbe’nin evine kadın kılığında girerek onu falakaya yatırır ve her vuruşunda “Bu keçi kuyruğu mudur yoksa öküz kuyruğu mudur?” diye sorar. Ukbe’yi iyice döver. Kayser Ukbe’yi kullanılmayan eski bir hamamına saklar ve orada tedavi ettirir. Battal Gâzi sonunda orayı da bulur ve doktor kılığında Ukbe’nin yanına girip tekrar o çivili kuyrukla aynı soruyu sorarak onu döver. Her tarafı yara bere içinde kalır.

    Kayser Ukbe için bir meydan ortasında çadır kurdurur, etrafını askerle doldurup orada tedavi ettirmeye başlar. Battal Gâzi ne yaparsa yapsın Ukbe’nin yanına sokulamaz. En sonunda deli bir ata binen askeri görür. Askerle atı üzerine sohbete başlar. Frenk askeri atının en iyisi olduğunu iddia eder. Battal Gâzi de inanmamış gibi görünerek bunu kanıtlamasını ister. Elindeki kuyruğu gösterip bunu Ukbe’ye göstermesini ve “Keçi mi öküz mü kuyruğu” olduğunu sormasını ve kuyruğu
    çadıra atıp kaçmasını ister. Asker denileni yapar ve çadıra gidip kuyruğu sallayıp aynı soruyu Ukbe’ye sorar ve kuyruğu Ukbe’nin önüne atıp geri dönüp kaçar. Ukbe şoka girmiştir. Şoktan çıkınca Battal Gâzi’yi bırakmamaları için feryat eder. Bütün askerler Frenk askerinin peşine düşerler. Battal Gâzi rahatça çadıra girip Ukbe’nin derisini yüzer. Deriye ot doldururlar ve 40 yıl Malatya kalesinde asılı
    kalır.

    11. hikâyede Battal Gâzi Hindistan’a gider. Birgün Battal Gâzi’nin oğulları mektepten mezun olurlar ve hocalarına hediye götürmek isterler. Battal Gâzi sırtındaki cübbesini çıkarıp verir. Çünkü başka malı yoktur. Gülendam Battal Gâzi’ye böyle uygun olmayacağını söyler. Battal Gâzi de Emir Ömer’in kızını almaya karar verir.

    Gidip ister. Fakat Emir Ömer işi yokuşa sürüp karısının aklıyla Battal Gâzi’den Hindistan’daki ak fille birlikte çok mal mülk ister. Battal Gâzi bunu kabul eder ve Hindistan yoluna koyulur. Hz. Hızır'ın da yardımıyla hemen Hindistan’a gelir. Orada Tantaniyye şehrine varır. Şehrin pâdişâhı Mihraseb Battal Gâzi’yi davet etmek üzere bir kulunu gönderir. Battal Gâzi kafir olduğu gerekçesiyle daveti kabul etmez ve orada kavga olur. Bütün şehrin askeri Battal Gâzi’ye hücum ederler. Battal Gâzi çok yara alır ve bir viraneye sığınır.

    Mihraseb’in veziri gece rüyasında peygamberimizi görüp Müslüman olur ve gelip Battal Gâzi’yi alıp saraya götürür. Ona hizmet eder. Behnam daha sonra Battal Gâzi’yi Mihraseb’in huzuruna çıkarır. Mihraseb konuşan putunu Battal Gâzi’ye gösterir. Putun içinden şeytan konuşmaktadır. Battal Gâzi Kurân okuyunca put yüzüstü yere düşüp parçalanır ve kelime-i şahadet getirir. Mihraseb bunu görünce İslam'ın hak din olduğunu anlar. Battal Gâzi’ye döner ve bir devin kızını kaçırdığını eğer getirirse bütün memleketiyle Müslüman olacağını söyler. Seyyid Behnam ile birlikte yola koyulur. Yolda 40 karış boylu Ancaf zengi ve kardeşi Azraf zengi vardır. Onları yenerek Müslüman eder.

    7 gün yoldan sonra bir kaleye gelirler. O kalede esir olan Kıravan şahının kızı Battal Gâzi’yi karşılayarak devin yerini gösterir. Battal Gâzi tahtı kaldırıp devin gittiği yere gitmek ister fakat bir deniz kenarına gelir. Nasıl geçeceğini düşünürken Hz. Yunus'u içinde taşıyan balık gelip Battal Gâzi’yi alır ve deniz içinde devin olduğu yere getirir. Battal Gâzi devi öldürüp bütün kızları kurtarır ve geri gelir. Bütün memleket pâdişâhları gelip kızlarını görürler ve Müslüman olurlar. Battal Gâzi, Mihraseb’e ak fili sorar. Mihraseb o filin Heylan sulatnının elinde olduğunu haber verir.

    7 gün yol gittikten sonra bir meydanda Mısır sultanının ve Heylan sultanının savaştığını görür. Mısır sultanı tam yenilecekken Battal Gâzi’nin yardımıyla kurtulur. Ak fil Heylan’ın altındadır. Ak fil Battal Gâzi’yi görünce Heylan’ı ayağının altında ezip Battal Gâzi’ye gelip uysal olur. Battal Gâzi ak fili ve Emir Ömer’in istediği malların hepsini alıp Malatya’ya gelir. Fakat Battal Gâzi Hindistan’dayken kayser gelip şehri harap etmiştir. Emir Ömer’in kızını da kaçırmışlardır.

    Battal Gâzi Aşkar’a binip Rum’a yönelir. Ladikiyye’ye gelir. Orada nişanlısının vezirin oğlu Behmen’e verilmek üzere düğünün yapıldığını görür. Bu sırada Ukbe’nin oğlu Velid, Battal Gâzi’yi tanır ve ayağına düşüp Müslüman olduğunu söyler. Battal Gâzi vezirin oğlunu öldürüp nişanlısını kurtarır ve Velid ile Malatya’ya gelir. Düğün yapılıp Emir Ömer’in kızını Battal Gâzi’ye verirler. Ak fili halifeye gönderirler.

    12. bölümde Battal Gâzi’nin Ketayunla macerası anlatılır. Birgün Velid, Battal’ın (Battal Gâzi’nin) evine gelir ve Battal Gâzi’nin karısı Fatıma’yı saçlarını tararken görüp âşık olur. Birgün Battal Gâziyle bağa giderler. Velid, bağın anahtarını unuttuğunu söyleyerek Battal Gâzi’nin evine Fatıma’yı kaçırmaya gelir. Fatıma buna teslim olmayıp bir uçurumdan düşerek ölür. Velid, İstanbul’a kaçar. Battal Gâzi ardınca takip eder. Bir manastıra gelir, ancak içerde Velid vardır ve bunu tanır. Battal Gâzi içeri girip Velid’i öldürmeye çalıştıysa da Velid kaçmayı başarır. Battal Gâzi kaç kez yakaladıysa da Velid her seferinde kurtulur.

    Battal Gâzi yolda giderken bir yiğitle cenk eyler. Yiğidi alıp yere vurduğunda bunun bir kız olduğunu görür. Kız meşhur Ketayun’dur. Kendisini yenen bir yiğit bugüne kadar çıkmamıştır ve ilk yenenle evlenecektir. İsmi Adn-ı Banu’dur. O gün meydana toplanırlar. Kız kendini isteyen bütün erkekleri helak eder. Battal Gâzi tekrar onu yener ve Bedrun şaha verir. Hamiran durumu öğrenir ve düğün hazırlıkları yapılır. Bedrun şah ve Adn-ı Banu Müslüman olur. Gerdek gecesi Adn Battal Gâzi’yi ağlarken görür. Battal’ın eşleri ölmüştür ve üzgündür. Adn ona Mehpeyruz’un kızkardeşi Ketayun’dan bahseder ve o kadar anlatır ki Battal Gâzi görmeden âşık olur. Fakat Ketayun, Battal Gâzi’nin korkusundan denizin ortasında bir kulede oturur. Battal Gâzi, Ketayun’un yardımıyla onu kaçırır. Fakat Velid Hamiran’a gidip durumu haber verir. Hamiran askerle yolları keser. Battal Gâzi kaleye sığınıp askerle devamlı vuruşur.

    Fakat birgün Ketayun Battal Gâzi’yi ilaçla uyutur. Battal Gâzi’yi tutup esir ederler. Battal Gâzi bir ara bağlarını kırıp 50-60 kâfiri tepeler. Fakat tekrar yakalanıp Sülukıyye’de büyük bir ağaca bağlanır. Kıravan şahı oğlu ve askerleri Battal Gâzi’nin başını beklerler. Uyuduklarında Allah tarafından bir yılan gelip onların yemek kaplarına kusar. Askerler ve Kıravan şahının oğlu yemeği yiyince zehirlenip ölürler. Ketayun sinirlenip Battal Gâzi’ye kılıç çalar. Kılıç yanlışlıkla Battal Gâzi’nin elindeki bağları keser. Battal Gâzi birçok beyi öldürür ancak kâfirler üstüne çullanıp bunu tekrar yakalarlar.

    Kayser gelip Battal Gâzi’yi Erces dağındaki kuyuya, cehennem çukuruna attırır. Battal Gâzi kuyuda şah-maranla karşılaşır ve bir canavar vesilesiyle kurtulur. Battal Gâzi’yi hâli Adn ve Bedrun tarafından Malatya’ya bildirilir. Bu arada Battal Gâzi’nin öldüğünü duyan Fağfur-ı Çin Ketayun’u kendine vermesi şartıyla 200.000 askerle Malatya’ya yürür. Ketayun bu işten hoşlanmaz ve Battal Gâzi’ye yaptıklarından dolayı pişman olur. Gece gündüz ağlamaya başlar ve kuyunun başında bekler.

    Kayser bütün askerini toplayıp Malatya tarafına yürür. Malatya’da savaş başlar. Adn ve Bedrun orada şehit olurlar. Müslüman askeri çok bunalır. Halife yardıma yetişir. Bu arada Battal Gâzi, Ketayun’u alıp Malatya’ya yönelir. Malatya’da Müslümanlar zor durumdadır. Birçok yüce Gâziler esir edilmiştir. En sonunda Halife baş açıp Allah’a yalvarmaya başladığında Battal Gâzi yetişir. Savaşı hemen Müslümanların lehine çevirir. Gece gizlice kayserin ordusuna girip esir arkadaşlarını kurtarır. Hileyle Kıravan şahı ve Şemun’u alıp ağaca sıkıca bağlar. Gece kayseri ve 40 adı belli beyini alıp şehrin önüne darağaçları yaptırıp bunları asar. Kâfir askeri bunu görünce bozulup yenilir. Kayser ölünce yerine Esatur’u kayser yaparlar. Battal Gâzi, Esatur ile barışıp onu haraca bağlar.

    13. bölümde Battal Gâzi’nin İstanbul’a gitmesi konu edilir. Birgün halife ava çıkar ve o sırada ağacın dibinde burnu kulağı kesik bir adam yatar. Halifeyi görünce Esatur’dan şikâyet eder ve Halife için getireceği mallara Esatur’un el koyduğunu ve kendisini bu hâle koyduğunu anlatır. Halife bunu duyunca 900.000 asker toplayıp İstanbul üzerine yürür. Kayser de bunun üzerine 900.000 asker toplar. 2 ordu Cebel dağında karşı karşıya gelirler. Karşılıklı vuruşmalardan sonra Esatur meydana girer. Battal Gâzi tam Esatur’u öldüreceği sırada Esatur kaçar ve 2 ordu birbirine girer. Esatur hemen yedek atla kaçar. Kâfir ordusu bozguna uğrar.

    İslam ordusu hazırlık görüp İstanbul’a yönelir. Esatur mal ile asker toplar. Fakat askerle Battal Gâzi’yi durduramayacaklarını anlayınca büyücü ifritleri çağırırlar. Büyücü Harus’a mektup yazarlar. Harus ordusuyla çıkagelir. Harus, Battal Gâzi’yi tek başına yenemeyeceğini, bu nedenle Zülkarneyn’in mezarında bulunan Güzende cazuyu çağıracağını söyler. Büyücüler ilk olarak İslam askerlerini zor durumda bırakırlarsa da Battal Gâzi çeşitli dualar okuyarak onların büyülerini yok eder ve Hızır’ın verdiği oklarla büyücüleri öldürür. Kayserin ordusu tekrar yenilir. Kayser kaleye sığınır. Barış ister.

    Battal Gâzi, Esatur’dan bir gön yeri ister. Esatur kabul eder. Battal Gâzi bir hayvanı yüzüp derisini ince kıyım kesip şehrin yarısını alır. Oraları yıkıp mescit ve Müslüman mezarlığı yaparlar. Esir olan Şemmas Pir çıkarılır. Fakat hemen vefât eder. Müslüman mezarlığına gömülür. Esatur haracı kabul eder. Halife Malatya’ya döner ve 7 gün kaldıktan sonra Bağdat’a hareket eder.

    14. bölümde Abdülvehhâb Gâzi’nin Rum’a gitmesi ve İslam’dan çıkması konu edilir. Muharrem ayında Mutasım halife vefât edip yerine Mümin halife geçince Malatya’nın uluları halifeyi ziyaret etmeye giderler. Şehrin başına Abdülvehhâb’ı dikerler.

    Battal Gâzi, oğulları Beşir ve Nezir’i Abdülvehhâb’a emanet eder. Fakat birgün Beşir ve Nezir kaybolur. Abdülvehhâb onları aramak için Rum’a gider. Fakat Rum’da da birçok yüce kişinin kızı oğlu kayıp olmuştur ve bunu Battal Gâzi’den bilirler. En son kayserin veziri Akranus’un kızı kaybolur. Bunun üzerine kayser 300.000 askerle Mamuriyye’ye gelir. Abdülvehhâb Rum’a gelmiştir. Namaz kılarken Esatur’un beyleri onu yakalayıp hapse atarlar. Abdülvehhâb’ı öldürmezler ama din değiştirmesi için çok uğraşırlar. Esatur’un kızı Hurmenk Abdülvehhâb’ı baştan çıkarır ve Abdülvehhâb dil ile Hıristiyanlığa geçer.

    Battal Gâzi Malatya’ya gelir. Oğullarını bulamayınca durumu öğrenip Rum’a doğru yola çıkar. İstanbul’a gelip kayserin sarayına Çin elçisi kılığında girer ve Abdülvehhâb’ın ağzına bir yumruk atar. Fakat daha sonra Battal Gâzi kaçmayı başarsa da Falıkrat tarafından yakalanır. Falıkrat hemen kaysere haber verir. Esatur yola çıkar. Battal Gâzi hileyle elini çözüp Falıkrat’ın yerine geçer ve Falıkrat’ı da kendi yerine geçirir. Kayser Falıkrat’ı Battal Gâzi zannedip odun getirtip ateşte yaktırır.
  • ŞEYTANIN SAĞDAN YAKLAŞTIĞI BEL’AM İBNİ BAURA’NIN İBRETLİK HİKAYESİ

    Bel’am İbni Baura israiloğullarına mensup bir zattır. Bel’am İbni Baura ihlası ve ameli ile öyle bir makama çıktı ki, ismi Azam’ı bilirdi. Körleri, kötürümleri,sakatları iyileştirirdi bunlar ona ALLAH'ın (c.c) birer lütfu idi. Her duası kabul olunurdu. Bel’am İbni Baura’nın kavmi kâfirdi. Bu kavmin içinde sadece kendisi ve ailesi müslümandı. Bel’am’ın kavmi kâfirliklerini ve isyanlarını azdırdılar. Öyle ileri gittiler ki; CENAB-I HAKK Musa Aleyhisselama onlarla savaşması için emir verdi. Musa Aleyhisselam savaş hazırlıklarına başlayınca bu haber çabucak duyuldu . Bel’am’ın kavmi haberi duyunca korkuya kapıldılar ve dediler ki:

    "Bizim Musa ile baş edecek gücümüz yok.’’
    Aralarında ne yapacaklarını tartışırlarken biri şöyle dedi: "Şu duası kabul olan Bel’am’a gidelim, o bizi Musa’dan kurtarır.'' Kavmin ileri gelenleri Bel’am’ın yanına gidip durumu söylediler:

    "Musa ordusu ile yola çıktı, üzerimize geliyor, bizi helak edecek. Gidecek yerimiz yok, sana geldik, bize yardım et, Musa’yı bizden uzaklaştır.''

    Kavmi dinleyen Bel’am onlara dedi ki:

    "Siz ne istediğinizin farkında mısınız? Musa ALLAH’ın nebisidir, ben ALLAH’ın dostunun aleyhine nasıl dua ederim?''

    Bel’ am kavmin talebini reddetti. Fakat kavmin yapacak başka bir şeyi yoktu. Musa Aleyhisselam ile baş etmeleri imkansızdı. Önlerinde bir çıkar yol vardı: Bel ’am’ ı İbn-i Baura yı ikna etmek.

    Kavmi birçok hediyelerle, ziynetlerle Bel’am’ın hanımına gittiler ve dediler ki:

    "Başımızda şöyle bir sıkıntı var. Biz senin efendinle konuştuk, ama bir türlü ikna edemedik. Sen bizim yerimize efendin ile konuş ve onu ikna et, bize yardım etsin.''

    Kadın hediye ve ziynetleri görünce '' Tamam'' dedi.
    Ben Bel’am ile konuşup bu işi halledeceğim.''
    Bel’am’ın hanımına karşı düşkünlüğü vardı, onu çok sever, onun sözüne itibar eder, isteklerini yerine getirirdi.

    Hanımı Bel’am’ ın yanına gelerek ona durumu arzetti. "Bunlar bizim yakınlarımız, komşuluk hakkı vardır. Yakınlarımız darda kalınca onlara yardım etmek görevimizdir. Şimdi onlar çok büyük bir sıkıntı ile karşı karşıyadır. Senin gibi bir adam nasıl olur da komşularına yardımdan kaçınır?''

    Bel’am İbni Baura:

    "Hiç olacak iş mi? Bir Peygamberin aleyhine nasıl dua edilir? Bu ona ALLAH katından verilmiş bir emirdir. Şayet bu emrin ALLAH katından olmadığını bilsem, kavmime dua edebilirdim."

    Karısı vazgeçecek gibi değildi. Bir açık kapı buldu ya, ''Bu emir ALLAH katından olmasaydı..."
    O da bu emrin ALLAH katından olmadığını anlatmaya, bu konuda bel’am’ı ikna etmeye çalıştı. Uzun uğraşmalar sonucunda, kadın Bel’am’ı ikna etti. Bel’am Musa Aleyhisselem’ın aleyhine dua etmeyi kabul etti.

    Bel’am’a o gece rüyasında ''Ey Bel’am helak olacaksın'' denildi. Karısının baskısıları öyle bir gözünü döndürmüştü ki, rüyasındaki uyarıyı önemsemedi bile. Sabah olduğunda her zamanki gibi eşeğine binerek dua ve niyazda bulunduğu dağa çıkmak için yola koyuldu. Yola koyulmuşlardı ki eşek adım atmadı. Eşeğini dövdü olmadı. Eşek ayak diremiş, bir adım dahi atmıyordu.

    ALLAH (c.c) izni ile eşek dile gelip konuştu:

    "Ey Bel’am sana yazıklar olsun! Sen beni nereye götürüyorsun?Görmüyorsun ki önümü melekler kesmiş. ALLAH’ın nebisinin aleyhine dua etmeye nasıl gidebilirim, bırak beni.''

    Bel’am baktı olmayacak eşeğini bıraktı, yaya olarak dağın tepesine çıktı. Dağın zirvesine çıkan Bel’am’ın yanına kavminden de bir takım beyinsizler gelmişti. Hep birlikte başladılar Musa Aleyhisselem’a beddua etmeye. Bel’am’ın yaptığı beddualar, ters dönüyor, kavmine yöneliyordu. Kavmi şaşırdı:

    "Ey Bel’am! Sen ne yapıyorsun? Sen bize beddua ediyorsun!"

    "Benim elimden birşey gelmiyor. Ben Musa’nın aleyhine dua ediyorum, ağzımdan dua sizin aleyhinize çıkıyor." Bel’am ebedi kaybedenler kervanına yazılmıştı. Duası biter bitmez dili uzamaya başladı. Dili göğüslerine kadar uzadı.

    Bel’am dedi ki:

    "ALLAH’a yemin olsun ki, dünyamı da ahiretimi de kaybettim. Benden size hayır yok. Siz şimdi beni iyi dinleyin. Ellerinizin altındaki genç kızlarınızı giydirin, bir güzel süsleyin. Musa’nın ordusu gelince, kızlarınızı ordunun içerisine salıverin. Kızlarınız Musa’nın ordusundaki erkeklerin kendilerine saldırmasına ses çıkarmasınlar.''

    Musa Aleyhisselam’ın ordusu, yaklaşınca genç kızlar, genç kadınlar, Musa Aleyhisselam’ın ordusunun içerisine dalıverdiler. Musa Aleyhisselam’ın ordusunun içersine giren kadınlardan bir tanesi çok güzeldi, güzelliği dillere destandı. Bu güzel kadın komutanlardan birinin dikkatini çekti. Komutan kadını alarak doğruca Musa Aleyhisselam’ın yanına çıktı.

    Komutan kadını göstererek dedi ki:

    "Sen şimdi diyeceksin ki, bu kadın sana haramdır?''

    Musa Aleyhisselam:

    "Evet haramdır. Sakın o kadına yaklaşma."

    Fakat komutan Musa Aleyhisselam’ın sözünü dinlemedi ve kadına yaklaştı. Komutanın yaptığı çirkinliği gören bazı beyinsizler de aynı çirkinliği yaptılar. Aradan çok zaman geçmedi ki askerler arasında kolera salgını baş gösterdi. Rivayet edilir ki, yetmiş bin kişi koleraya yakalandı. Sonra ordunun içinden güçlü kuvvetli bir zat çıktı, komutan ve birlikte olduğu kadını bir kılıç darbesiyle öldürdü. Bundan sonra salgın bıçak gibi kesildi ve askerler sağlığına kavuştular. Hazret-i Yûşâ komutasındaki ordu tarafından Belkalılar hezîmete uğramışlar Bel’am da öldürülenler arasında yerini almıştı.

    Mevlâ Tealâ, Bel’am İbni Baura’dan imanını soyup çıkardı. Onda bulunan bütün özellikler gitti. Bel’am İbni Baura’dan yüksek makam alındığı gibi rivayet edilir ki, tarihin ilk inkar kitabını da Bel’am yazmıştır.

    "Dileseydik, elbette onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve heveslerinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğinkine benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.''

    (Araf, 176)

    Muhammed (s.a.v) buyurdular ki:

    "Ahir zamanda kişinin cehenneme girmesi ya zevcesinin, ya annesinin, ya babasının, ya da evladının yüzünden olacaktır.''

    Bel’am İbni Baura’nın kıssası bir çok peygamberin merakını celbetmiştir.

    ALLAH Teala’ya sormuşlar:

    Ya RABBi! Bel’am İbni Baura’ya bu kadar ayetler verdin, onları niye muhafaza etmedin?''

    CENAB-I HAKK buyurmuş ki:

    "Biz ona çok sayıda nimetimizi verdik, o verdiğimiz nimetlere bir gün şükretmedi. Eğer şükreden bir kul olsaydı, onu muhafaza ederdik.''


    RABBİM ŞÜKRÜMÜZÜ ARTIRSIN
  • 362 syf.
    ·4 günde·10/10
    Beş Paralık Roman tek kelimeyle muhteşemdi, bayılarak okudum. Savaş ve sistem eleştirisi muazzam bir kurguya yedirilmiş, son derece sağlam karakterlerle anlatılmış. Hem edebi açıdan oldukça doyurucu, hem de eleştirileriyle oldukça sarsıcı bir klasik. Bertolt Brecht’in tarzı Charles Dickens’a benziyor biraz, özellikle Müşterek Dostumuz’u anımsattı kitap yer yer. 1900’lerin başında, Afrika’daki İngiliz sömürgelerinde savaşlar sürerken, Londra’daki insanlar, askerler, halk, tüccarlar, politikacılar ve finans sektörü resmediliyor. Oldukça akıcı ve sürükleyici. Mutlaka ama mutlaka okuyun.
  • Karl Marx'ın "Tehlikeli" Olarak Nitelendirdiği Sosyal Sınıf: Lümpen Proletarya

    Çevrenizde de sıklıkla görebileceğiniz bu insan türünü Karl Marx yıllar önce tanımlamış ve literatüre kazandırmış.
    Karl Marx'ın "Tehlikeli" Olarak Nitelendirdiği Sosyal Sınıf: Lümpen Proletarya

    Kelime anlamı nedir?
    marx'ın dilimize kattığı meşhur lumpen kelimesinin aslıdır lümpen proletarya. lumpen almanca paçavra demektir. marx aşağıda tarifi yapılan lumpen proletarya'yı sosyalist devrime zararlı olabilecek bir sınıf olarak görür.

    Daha detaylı bir tanım
    marx, 18 brumarie’de lumpen proletaryayı, “dilenciler, paçavra toplayıcılar, genelev işletenler, yankesiciler, salıverilmiş mahkumlar, terhis edilmiş askerler, haydutlar, burjuvazinin perişan olmuş maceracı dallarından oluşan, tüm sınıf konumlarının reddettiği dağınık bir kitle” olarak tanımlar. daha geniş anlamıyla lümpen proletarya, sınıf bilincine dair tartışmayla ilişkilidir. bu kavramla kapitalist toplumsal formasyonlarda savaş gibi uzayan ve ağırlaşan iktisadi, siyasal, toplumsal bunalım, çözülme dönemlerinde nüfusun önemli bir kesiminin gerici (reaksiyoner) siyasal ideolojilere ve akımlara açık yüzergezer kitle olduğuna işaret edilmek istenmektedir. marksist faşizm çözümlemelerinde otto bauer ve kısmen troçki, bu kavrama başvururlar.

    lümpen proleter sınıfa bakış açısını görmek, marksizm ve anarşizm arasındaki vizyon farkını özümsemek için aydınlatıcı
    marx, lümpen proleter sınıfın devrim için bir motivasyonu olmadığını söyler. zira sınıf bilinci geliştirmedikleri için devrime katkı bir yana tehlike oluşturacaktır. çünkü var olan sistem gündelik yaşantılarını devam ettirmeleri için zorunludur.

    fahişelerin, eğitimli işsizlerin, dilencilerin ve yasadışı para kazanan korsan kitap - cd'ciler ve marjinalize edilmiş eğlence sınıfının (şarkıcılar, drag-queen'ler) lümpen proleter olduğunu unutmamak lazım.

    bakunin ise işçilerin kapitale dahil edilmesinin devrimci güdüyü yok edeceğini ve devrimci gücün en çok lümpen proleterde olduğunu söyler. zira sistemden kazanmayan, işlemesine yardımcı olmayan bu kitle aynı zamanda kaybedecek bir şeyi olmaması nedeniyle en gözü kara sosyal grup.

    günümüz türkiye'sinde lümpen proletarya her gün artıyor ve ezililyor. ilkokul kompozisyonu gibi entry girmekten nefret ediyorum ama bilgiliendirici bir entry girmeye başladığımda beynimde görünmez bir düğme açılıp giriş gelişme sonuç moduna giriyor. yeni nesil ve inci sözlük gerçeği ile zamanın bakunini haklı çıkarmasını umuyorum.

    neticede bakunin'e katılmadan edemiyorum.


    Lümpen proleterya ve işçi sınıfı bağlantısı
    komünist manifesto'da "dangerous class" -tahminen viktoryen whig edebiyatına bir gönderme olarak tırnak içine alınmıştır- ve social scum olarak tanımlanmış sınıfsal parça/fraksiyondur bu.

    marx ve engels'e göre eski düzenin bir kalıntısıdır- ve büyük ihtimalle scum bu nedenle kullanılmıştır. hem en aşağılık noktayı, hem de kalıntı olma durumunu temsilen.

    ne var ki yedek iş gücü ordusu üzerine fikirleri daha olgunlaşmamıştır marx'ın, bu bağlamda lümpen proletaryanın aslında bir kalıntı değil, bizatihi kapitalist üretim biçiminin yeniden üretiminin bir öğesi olduğu göz ardı edilmiştir. belki kapital'in üçüncü cildinin sonunda göz atabildiğimiz sınıflar üzerine bölümü tamamlayabilseydi daha açık bir tanıma ulaşabilirdik.

    o nedenle daha sağlam bir argüman lümpen proletarya'nın işçi sınıfının durak noktalarından birisi olduğu, nasıl katı olan her şey buharlaşıyorsa, işçi sınıfının da -öznel olarak değil, ama nesnel olarak- lümpen proletaryaya dönüşmesinin kaçınılmaz olduğudur.

    suç ve kriminal fikrin oluşumu, buna ilaveten kapatılmanın genelleşmesi, bu dönüşümün olmazsa olmaz parçalarıdır.
  • 210 syf.
    ·4 günde·9/10
    O zamanlar en çok sahip olduğumuz şey mermiydi.Nereye uzanırsanız uzanın sırtınıza batıyor,canınızı yakıyordu.Dört bir yanımızdaki evler ve ağaçlar harap edildikten sonra,askerler tarlalara akın etmeye başladı;süngüleri ile ölü otları kesiyorlardı."
    "Bu savaşa karşı nasıl direnebilirdik,ne yapabilirdik?Tam anlamıyla çaresizdik."
    Şu sıralar kendimle içselleşmişken bu kitap bana tokat gibi geldi.Sahici dert sahibi mi idim?Ölümle karşı karşıya hiç gelmiş mi idim?Ya da ekmek için kavgaya girişmiş mi idim?
    Isınmak için tabut yakmış mı idim?Hayır tabiki. Battaniyemin altında sıcacık evimde sadece gözlerim dolu dolu sayfaları çevirmiştim.Olay 1950'ler de Çin'de gerçekleşiyor.Fugui'nin sarsıcı hayat hikayesini okuyoruz.Çin'deki iç savaş yüzünden çocukların mağduriyeti,gene bir "İzm"ler yüzünden ailelerin harap oluşları...
    2020 yılındayız ve yanıbaşımızdaki Suriye'nin İdlib kentindeki olayları okumamıza gerek kalmadan kameralardan izliyoruz sadece izliyoruz...Jiazhen,Youqing,Fengxia sizlerin pirinç tarlasındaki o yaşam mücadeleniz unutulmayacak türden.Gene ne kadar az şükrettiğimi hatırlattınız bana,ve bu durumdan bir kez daha utandırdınız.Yayımlandığında ülkesinde yasaklanan ki bu duruma şaşırmadım,bir hayat öyküsünü okumanın çok daha ötesinde yaşatan bir eser,kalemine sağlık Yu Hua.
  • Hz. Ömer (ra) dünyadayken cennetle müjdelenen sahabilerdendir. Ayrıca Peygamber Efendimiz (asm) hayattayken, Hz. Ömer (ra)'in savunduğu fikirlerini doğrulayan ayetler inmiştir. (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II; Suyûtî, 137-140).

    Bu nedenle onun hakkında ileri geri konuşmak asla caiz değildir. Allah'ın cennetlik dediği ve görüşünü doğrulamak için ayet indirdiği bir zat hakkında dedikodu yapmak hiç bir Müslümana yakışmaz.

    İlmi

    Hz. Ömer (ra)'in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer (ra) ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömer (ra)'in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah (asm)'ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir. [Muhammed Revvâs Kal'acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer (ra) b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer (ra)'in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir].

    Hz. Ömer (ra), hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O, Peygamber (asm)'den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer (ra)'in kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, 123).

    Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn Ömer (ra)'den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (asm) hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: "Ebu Bekir ve Ömer (ra)'den başkasının fetva verdiğini bilmiyorum." karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).

    Şahsiyeti Hz. Ömer (ra), inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, Müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm'ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.

    Hz. Ömer (ra) halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; "Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah'a yemin ederim ki, herhangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım."

    Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması, onu, diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun Müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.

    Hz. Ömer (ra) güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer (ra) şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.

    Hz. Ömer (ra) ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; "... ve namazı ailene emret." (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:

    "Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime zulmetmiş bulunuyorum." (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer (ra) ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul, II / 373).

    Hz. Ömer (ra)'in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer (ra), Bizans ve İran'a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescidin çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine'den Mekke'ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir.

    Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (ra)'i ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer (ra), Ahnef'i gördüğünde ona;"Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun..." dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini söyleyince O; "Benden daha iyi köle kimmiş?" diyerek karşılık vermiştir (Şıblî, a.g.e., I / 384-385).

    Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (ra)'ın ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (ra)'a âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm'ı yeryüzüne hakim kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır.

    Hz. Ömer (ra) geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (asm)'in Medine'de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayber'in fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (ra) kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti. İslâmda ilk vakıf olayı budur:

    "Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur." (Buharî, Şurût, 19).

    Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için ashaba müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)'ın teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında Müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen ashaba verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (ra), yemek olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.

    Hz. Ömer (ra)'ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer (ra) din konusunda o kadar tavizsizdi ki, şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah (asm)'in yanına gitti. Resulullah (asm)'dan bir şey istemek için orada bulunan kadınlar, Hz. Ömer (ra)'in sesini duyduklarında hemen kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer (ra) içeri girdiğinde Resulullah (asm) gülüyordu. Hz. Ömer (ra) ona; "Allah yaşını güldürsün ya Resulullah." dedi. Bunun üzerine Resulullah (asm); "Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini işitince perdeye koştular." dediğinde Hz. Ömer (ra); "Ya Resulullah, onların çekinmesine sen daha layıksın." dedi. Sonra da kadınlara dönerek; "Ey nefislerinin düşmanları! Resulullah (asm)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?" diyerek onlara çıkıştı. Kadınlar; "Evet. Sen Resulüllah (asm)'den sert ve haşinsin." dediler. Resulullah (asm), "Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi." (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 22).

    Başka bir rivayette Resulullah (asm) onun için şöyle buyurmuştu:

    "Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer (ra)'e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer (ra)'den kaçmasın." (Suyûtî, a.g.e., 133).

    Resulullah (asm), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer (ra)'ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi:

    "Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır." (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II).

    Bu, Hz. Ömer (ra)'ın işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (asm);

    "Allah doğruyu Ömer (ra)'in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır." (Üsdül-Ğâbe, IV / 151; Suyutî, 132)

    demektedir. Bir defasında da Hz. Ömer (ra)'i göstererek şöyle demişti:

    "Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır." (Suyûtî, a.g.e.)

    Ömer (ra)'ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha önce onun gösterdiği doğrultuda olması da te'yid etmektedir. Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir:

    "Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makam-ı İbrahim'de, hicab'da ve Bedir esirlerinde." (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II).

    Hz. Ömer (ra) ötekileri zikretmemiştir. Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için Resulullah (asm)'e inen ayet bunlardan biridir. (bk. Müslim, aynı bab; Hz. Ömer (ra)'ın görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140).

    Kısaca Hayatı

    Hz. Ömer (ra), ikinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah (asm)'ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (ra), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe, Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (asm) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).

    Kaynaklar Hz. Ömer (ra)'in Müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer (ra) gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-Ğâbe, IV, 146).

    Hz. Ömer (ra), sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (asm)'ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun Müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (ra)'in Müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti:

    "Ömer (ra), Resulullah (asm)'ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (asm)'i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer (ra)'in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kız kardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (ra), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur'an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (ra), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kız kardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kız kardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (ra), hemen orada imân etti ve Resulullah (asm)'ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda Müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (asm)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu öğrenen Ömer (ra), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer (ra) olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer (ra) silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza:

    "Bu Ömer'dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır." diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (asm), Ömer (ra)'ın iki yakasını tutarak;

    "Müslüman ol ya İbn Hattab! Allah'ım ona hidayet ver!" dediğinde, Ömer (ra), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı." (İbn Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.).

    Rivayetlere göre Ömer (ra)'ın Müslüman oluşu, Resulullah (asm)'ın yapmış olduğu; "Allah'ım! İslâmı Ömer (ra) b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt." şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa'd, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).

    Ömer (ra), risaletin altıncı yılında Müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman Müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).

    Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı Müslümanlar, Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (ra) Müslüman olunca doğruca Beytullah'ın yanına gitti ve Müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, Müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç Müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması Müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; "Ömer (ra)'in Müslüman oluşu bir fetihti." (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre, Müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (ra) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (ra) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.

    Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (asm)'ın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.

    O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu zaman Müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer (ra), gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (ra), beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır:

    "Ömer (ra)'den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; "Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin." dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi."(Suyûtî, a.g.e., 130).

    Ömer (ra), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (asm)'ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (ra) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (asm) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi:

    "Allah, hakkı Ömer (ra)'in dili ve kalbi üzere kıldı." (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).

    Ömer (ra), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e karşı gönderilen seriyyedir.

    Ömer (ra), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.

    Resulullah (asm)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer (ra) büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (ra) olmuştur.

    Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer (ra)'i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (ra)'ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; "Rabbin seni Ömer (ra)'i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer (ra) oldukça sert bir kimsedir." demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; "Derim ki: Allah'ım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım." karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer (ra)'i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer (ra)'in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü'l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).

    Hz. Ömer (ra) Döneminde İslam Devleti ve Fetihler

    Resulullah (asm)'ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek Müslümanlarla bütünleşmişlerdi.

    Bunun peşinden Resulullah (asm), İslam tebliğinin insanlara ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a), Resulullah (asm)'ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (ra)'in üzerine düşen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer (ra) bir taraftan Suriye'nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşi peşine gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam'ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu'be, Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı.

    Suriye'nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki Hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer (ra)'a bildirildi. Hz. Ömer (ra) ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine'den komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye'ye doğru yola çıktı. Cabiye'de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer (ra), bizzat Kudüs'e kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (ra) kısa bir müddet Kudüs'te kaldıktan sonra Medine'ye geri döndü.

    Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer (ra), bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan'a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı.

    Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât planıyla Mısır'ı fethetmeyi başarmış, Müslümanları Mısır'dan geri püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra, Mısır'da da Bizans'ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer (ra) ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul t.y., I, 285-286).

    İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, Müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze geldiklerinde Müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı.

    Hz. Ömer (ra), bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.

    Hz. Ömer (ra)'den önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği "divan" teşkilatını kurdu.

    Ayrıca, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varlıklarını korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları yürütmekteydiler. Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine'de tesis ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur.

    Hz. Ömer (ra), feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.

    Hz. Ömer (ra), yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe'ye, Şureyh b. el-Haris'i, Mısır'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadı tayin etmiştir. Onun Medine'deki kadısı Ebû Derda (r.a)'dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari'dir. Hz. Ömer (ra), tayin ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177).

    Hz. Ömer (ra)'ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark yoktur.

    O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş, Hristiyan ve Yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.

    Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer (ra), fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm'ın, Müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur'an, hadis ve fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer (ra), devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317).

    İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer (ra) zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16).

    İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen, kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer (ra)'in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O, Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid'in Taberiye'de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15).

    Hz. Ömer (ra), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer (ra) tarafından tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvan'ı görevlendirmişti. Utbe, sekiz yüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.

    Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandığı büyük zaferden sonra İran içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin'de bulunmaktaydı. Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde etkilediği anlaşılınca, Hz. Ömer (ra), Sa'd'a iklim bakımından uygun ve merkez ile arasında deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması talimatını verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah şehir kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi.

    Amr b. el-As, Mısır'ı fethettikten sonra İskenderiye'yi karargah edinmek için Hz. Ömer (ra)'dan izin istedi. Hz. Ömer (ra), haberleşme açısından endişe duyduğu için kendisiyle Mısır'daki kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil'in doğu yakasına geçerek burada Fustat adlı şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka yine askerî amaçlı merkezler de oluşturulmuştur.

    Hz. Ömer (ra)'in idare anlayışı Hz. Ömer (ra), toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman Müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare ederdi. O "İstişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur." demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce meseleyi Müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden Kureyşliler'in düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer (ra), Müslümanların yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi. Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer (ra)'in adâlet anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.

    Hz. Ömer (ra) idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini:

    "Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer (ra)'den sorar diye korkarım."

    sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer (ra), merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer (ra) hakkında rivayet edilen şu olay onun bu sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir:

    Bir defasında Eslem'le birlikte Harra taraflarında (Medine'nin dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem'e;

    "Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına gidelim." dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer (ra), onlara;

    "Işıklı aileye selâm olsun." dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra, yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer (ra) ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer (ra) merakla tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve;

    "Allah bunu Ömer (ra)'den elbette soracaktır." diye ekledi. Hz. Ömer (ra), ona;

    "Ömer (ra) bu durumu nereden bilsin ki?" diye sorduğunda kadın;

    "Madem bilemeyecekti ve unutacaktı, neden halife oldu?!." karşılığını verdi.

    Hz. Ömer (ra) bu cevap karşısında irkilerek Eslem'le birlikte doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (ra);

    "Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım." diyerek buna izin vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (ra) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem;

    "O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum." demektedir. Hz. Ömer (ra) oradan ayrılırken kadın;

    "Siz bu işe Ömer (ra)'den daha layıksınız." dedi. Hz. Ömer (ra);

    "Ömer (ra)'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun." dedi. (Üsdü’l-Gàbe, IV, 67)

    Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.