• İsveç’li petrol tüccarı Nobel milyonlarının, barış için ve savaş aleyhine en yararlı hizmeti yapana verilmesini vasi­yet etmişti. İsveç’teki bir komite, tabloları aracılığıyla sa­vaşa karşı çıktığı için, Rus ressamı Veresçagin’i seçmişti. Ama yapılan soruşturma, bu sanatçının inançlı olarak değil, bir rastlantı sonucu savaşa karşı çıktığı anlaşılmışta. Bunun üzerine, armağanın Tolstoy’a verilmesine karar verildi. L.N.'nin parayı kabul etmeyeceğinde hiç kuşku yoktu ama Dukhobor’ların vahşice işkence görmelerine neden olan, asker­lik görevini yapmadıkları için, herhangi bir kişiden daha çok, barışa yararlı katkıda bulunduklarını açıkladı.


    *Tolstoy, Stockholm Tagblatt gazetesine bir açık mektup gön­dererek, Nobel Barış Ödülünü kabul etmediğini gerekçeli olarak açıklamış ve bu ödülün Dukhobor tarikat topluluğu­na verilmesi gerektiği kanısında olduğunu bildirmişti. Mek­tup 1897 ekiminde yayınlandı. Cenevre’de Rusça yayınlanan Hür Düşünce gazetesinde de yayınlandı. Sofiya, Alfred No­bel ile, ünlü petrol sanayicisi L. Noel'i karıştırmış.
  • 2020 yılı içerisinde okumuş olduğum lakin listede bulamadığım kitaplar;

    1)In the Bunker with Hitler, B.F. von Loringhoven
    2)Hindenburg: Icon of German Militarism, William J. Astore&Dennis E. Showalter
    3)Life in the Third Reich, Richard Bessel
    4)Atatürk ve Askerlik, Suat İlhan
    5)Ateşkesin 60. yıldönümünde Kore Savaşı, ATASE
    6)Kore'de Türk Muharebeleri, ATASE
    7)Faşizm ve Savaş Üzerine, George Dimitrov

    Umarım hedeflediğim kitap ve makale okuma sayısına ulaşabilirim. Keyifli okumalar dilerim...
  • KRALIN TÜM ATLARI VE KRALIN TÜM ASKERLERİ:

    HİTİT SAVAŞ MAKİNESİ
    Bunu nasıl yaptılar? Bu soruyla ne demek istediğimi açıklamadanönce bazı sayılara bakalım. Ordunun Mevcudu Daha önce belirttiğimiz gibi Ramses'in yazıtlarına göre Hitit kralı Kadeş'teki çatışmada muharebe meydanına 47.500 savaşçı sürdü. Ramses, bu sayıya düşmanı Hititler tarafından tutulan çok sayıda paralı askerin dahil olduğunu iddia eder. Hitit krallarının büyük askeri harekatlar için saflarını paralı askerlerle kuvvetlendirdikleri olası olmakla birlikte (Hititler paralı askerlerden hiç bahsetmez­ler), Ramses de Kadeş'teki paralı askerlerin sayısını abartıyor ola­bilir. Abartılı olsa bile verdiği sayı büyük olasılıkla gerçeğe çok yakındır. Gerçekten de bu savaşçı kral, düşmanın mevcudunu azımsamak yerine abartmaya eğilimliydi. Böylece muharebeyi ka­zanırsa askeri itibarını artırabilir veya muharebeyi kaybederse de elinde bir bahanesi olurdu. Ne olursa olsun her iki ordu da sayısal olarak aşağı yukarı denkti. Muvattalli, aynı muharebe meydanın­da Ramses'in babasına yenildikten sonra kuşkusuz tüm kuvvetle­rini toplamıştı. En azından bu muharebe açısından ordusunda paralı askerlerin olduğu olasılığını düşünerek Muvattalli' nin Kadeş'teki kendi birlik­lerinin mevcudu 40.000 civarında olmalıdır. Elbette Anadolu'da, hem Hitit anayurdunda hem de güneydeki yeni başkent Tarhuntaş­şa çevresinde (başkentini Kadeş'ten önce taşıdığı varsayılırsa) kayda değer bir kuvvet bırakmış olmalıdır. Kralın selefleri, uzak diyarlarda büyük askeri harekatlar düzenledikleri sırada, anayurda ait bölge­lerde yeterince kuvvet bırakmadıkları zaman başlarına gelen acı ha­tıralardan dersler çıkarmışlardı. Tahminimce kral da imparatorlu­ğun kalbini korumak üzere en az 10.000-15.000 kişilik bir kuvveti geride bırakmış olmalıdır. Belki de bu askerlerin büyük bir kısmı 'ihtiyattı' ve çiftçi vb. gibi başka meslekleri vardı. Ancak gerekli hal­lerde hemen günlük işlerini bırakarak orduya katılan bu kişiler de askeri talimden geçirilmiş olmalıdırlar. Dolayısıyla Kadeş Muhare­besi sırasında Hitit ordusunun toplam mevcudu 50.000 ila 55.000 (birkaç bin eksik veya fazla) arasındaydı. Buna ek olarak (eğer askere alınmışlarsa) paralı askerler ve yardıma çağrıldıkları durumda tabi devletlerin sağlayacağı kuvvetler de vardı.

    Ordunun Bileşenleri
    Ordunun çekirdeğini yılın her dönemi görevde olan profesyonel ve daimi bir kuvvet teşkil ediyordu. Kışlalarda yaşayan bu askerler her daim savaşa hazırdılar. Ancak genel olarak mevsimlik faaliyetler olan seferler ilkbahar ve sonbahar başı arasında düzenlenirdi. Tam zamanlı askerler 'sefer mevsimi dışında' inşaat projelerinde istihdam edilebilirlerdi. Örneğin yol inşaatlarında ve bakımında, kamu bina­larının ve savunma yapılarının inşasında çalışabilirler, ayrıca zabıta­lık da yaparlardı. Daimi orduda yer alan pek çok asker büyük olası­lıkla tabi devletlerden gelirlerdi. Kimi zaman Tarhuntaşşa gibi belli devletlerin gençleri askerlikten muaf tutulabilirlerdi. Bunun dışında gençlerin askere alınmasından ve talim için Hattuşa'ya gönderilme­sinden yerel memurlar sorumluydu. Birçok kişinin celp ve sevk me­murlarının kapılarını çalacaklarından korktuğunu hayal ediniz. Bir kez askere alınan kişinin başka bir seçeneği kalmıyordu. Yeterince paranız olsa bile sizin yerine başkasının gitmesi söz konusu değildi. Tereddüt içindeki acemi askerlerin tek tesellisi, kendi bölgelerinden celp edilen gençlerle beraber olmaları ve yine aynı bölgeden seçilen subayların emrine girmeleriydi. Yukarıda bahsedilen bu asker havuzuna, Hititlerin fetihlerden sonra savaş ganimeti olarak getirdikleri önemli sayıda mülteciyi de dahil etmemiz gerekir. Daha önce belirttiğimiz gibi çok sayıda mül­teci çiftliklere ve tarımla uğraşılan mülklere ve diğer emek-yoğun faaliyetlerin bulunduğu yerlere gönderilmekle birlikte asker gerek­sinimin artığı durumlarda orduya da katılanlar vardı. Bunların bir kısmı daimi orduda görev yaparken, bazıları gerektiğinde kullanıl­mak üzere ihtiyat olarak tutuluyordu. Ordunun başkomutanı kraldı ve genelde seferlere şahsen ön­derlik ederdi. Böylece büyük bir askeri önder olarak kraliyet ide­olojisindeki imgesini canlı tutardı. Ancak kimi zaman komutayı başta veliaht prens veya kardeşlerinden biri olmak üzere diğer aile üyelerine devredebilirdi. Komuta devri özellikle Hitit orduları­nın farklı bölgelerde savaştığı durumlarda veya görece önemsiz seferlere çıkıldığında görülürdü. Kral kuvvetlerin başında bizzat sefere çıktığında ise veliaht prens ve kraliyet ailesinin diğer erkek üyeleri Majestelerinin yüksek komutası altında tümen komutanla­rı olarak görev yaparlardı. Gündelik yaşamda olduğu kadar muha­rebede sırasında da kral MEŞEDİ adı verilen mızraklılardan olu­şan seçkin bir muhafız birliği tarafından korunurdu. Muhafızların başında ise kraliyet ailesi üyelerinden biri bulunurdu. GAL.ME­ŞEDİ adı verilen bu makam imparatorluk idaresindeki en prestijli görevlerden biriydi. Askeri hiyerarşide daha sonra aristokrasiye mensup bir subay­lar kadrosu yer alırdı. Subay sınıfı, toprak sahibi baronlar ve diğer eşraftan seçilirdi. Ancak Hitit askerlerinin tümü için geçerli olan onlar için de geçerliydi. Savaş, yarı-zamanlı bir işti ve daha önce söy­lediğimiz gibi ilkbahar ve sonbaharın başı arasına denk gelen sefer mevsiminde gerçekleşirdi. Ordu için savaşı zamanında bitirmek ve karlar düşmeden yurda dönmek önemliydi. Yarı-zamanlı subay sı­nıfı, büyük ölçüde kral tarafından bahşedilen geniş otlaklara ve tar­lalara sahip olanlarca oluşturulurdu. Bu topraklar karşılığında sefer mevsiminde krala askerlik hizmeti sunmak zorundaydılar. Kral da zaferlerin ardından elde edilen ganimetlerin (mülteciler veya savaş esirleri, sığır ve koyun vb.) bir kısmını subaylara dağıtarak onları ödüllendirirdi. Mülteciler, toprak sahiplerinin işgücünü önemli öl­çüde artırır, sığır ve koyunlar da sürülerini genişletirdi. Sefere çağrı­lan bir toprak sahibi, piyadeleri güçlendirmek amacıyla çok büyük olasılıkla beraberinde erkek tarım işçileri getirmek zorundaydı. Bu bir nevi 'çifte mukabele'2 sistemiydi. Seferlerin çoğunda piyadeler ordunun toplam kuvvetinin en az yüzde 90'ını oluşturuyordu. Geri kalan yüzde 10, büyük oranda subaylar arasından seçilen seçkin savaş arabacılar birliğini içeriyordu (Kadeş'teki Hitit ordusunda savaş arabacıların sayısı belli ki daha büyük bir yüzdeye karşılık geliyordu.


    Silahlar ve Savaş Giysileri
    Hattuşa'nın ana kapılarından birinde bulunan ve Charles Texier'in aklını başından alan 2.25 m uzunluğunda meşhur bir savaşçı tanrı kabartması sayesinde Hitit piyadelerinin silahları ve teçhizatı ko­nusunda iyi kötü bir fikrimiz var. Savaşçı tanrının silahları belli ki kendisine tapan ölümlülerin de silahlarını temsil ediyordu. İlginç bir şekilde Mısırlılar, kabartma heykellerinde Kadeş mu­harebesindeki Hitit savaş arabacıları boyunlarından ayak bilekleri­ne kadar giysilerle tasvir etmişlerdi. Bu kıyafetler büyük olasılık­la kumaş ve deriden yapılmıştı ve kıyafetin altında zincir zırh yer alıyordu. Anlaşıldığına göre Hitit birliklerinde uçları kalkık deri ayakkabılar giyilmesi zorunluydu. Başlıca koruyucu teçhizat çeşitli tiplerdeki kalkanlardı. Standart bir kalkan, deriyle kaplı ahşaptan yapılırdı ve tepeden tırnağa koruma sağlardı. Hitit piyadelerinin silahlan, savaşçı tanrının sağ elinde yer alan savaş baltası ve tanrının beline taktığı kıvrımlı uçlu kılıçla temsil edilir. Hilal biçiminde kabzası olan kısa ve yivli kılıçlar düşmana saplamak, hafif kıvrımlı uzun kılıçlar ise düşmana hücum etmek amacıyla kullanılırdı ve her iki kılıç da Hitit ordusunda görülen standart silahlardandı. İlk tür kılıç dağlık alanlarda veya ormanlık bölgelerde yakın dövüşlerde ve göğüs göğse çarpışmalarda kullanı­lırdı. Uzun kılıçlar ise Hititlerin tercihi olan açık arazide yapılan muharebelerde daha etkiliydi. Ayrıca 2 m'den daha uzun mızraklar ordunun her kesiminde kullanılırdı.


    Savaş Arabaları ve Atlar
    Savaş arabaları seferlerde ilk kez büyük olasılıkla 1600 dolaylarında, Hititler atları tanıdıktan sonra kullanıldılar. Hitit atlarının savaş ara­balarında kullanılmadan önce yapılan hazırlıkların ayrıntıları günü­müze dek ulaşan bir kılavuzda görülür. İddialara göre bu çalışmayı Mitanni'den getirilen bir savaş esiri yazmıştı. Atların eğitimine ilişkin kılavuz, 214 günü içerir. Bu sürenin 32 gününde gece talimleri yapı­lırdı. Böylece hayvanlar gece harekatlarına alışmış olurlardı. Atlar, hız, güç, emirlere sürade tepki verme ve her şeyden önce dayanıklılık ko­nusunda eğitilirlerdi. Program başlamadan önce adar titizlikle ayrılır; yalnızca en kuvvetli ve en dinç olanlar eğitime tabi tutulurdu. Hititler, savaş arabalarındaki askerlerin sayısını ikiden üçe çı­kararak savaş arabalarında belirgin bir gelişme sağladılar. Böylece standart sürücü ve (mızrak, ok ve yay kuşanan) savaşçıya ek olarak kalkan taşıyan bir savunmacı eklenmiş oldu. Savunmacının tek işi düşmanın mızrak ve oklarına karşı sürücü ve savaşçıyı korumaktı. Dolayısıyla sürücü aracın manevrası ve sabit sürümü konusunda ta­mamen serbest olurken, savaşçı da düşmana saldırabiliyordu. Kadeş muharebesine ilişkin Mısır kabartmalarında üç savaşçılı savaş ara­baları tasvir edilmiştir. Ahşap bir çerçeve üzerine yerleştirilen deri kaplamadan meydana gelen savaş arabaları, savaş koşullarında te­peden tırnağa zırhlı ve silahlı üç savaşçıyı taşıyacak kadar kuvvetli olmalıydı. Bu ağır yüklü aracın daha dayanıklı olması için dingil, aracın arkasından alınarak orta kısmına takılmıştı. Kadeş'teki hesaplaşmanın kayıtları dışında, Hititlerin savaşta üç kişilik savaş arabaları kullandıklarına dair elimizde başka bir kanıt olmadığını söylemeliyim. Bu nedenle üç kişilik arabanın tek sefere mahsus bir taktik olduğundan kuşkulanıyorum. Belki de Hititler birkaç yıl önce I. Seti döneminde aynı yerde karşılaştıkları ve ye­nildikleri Mısır kuvvetlerine karşı avantaj sağlamak istemişlerdi. Üç kişilik savaş arabasının Hititlerce Kadeş'ten sonra bir kez daha kul­lanıldığına ilişkin hiçbir kanıt yoktur. Üç kişilik savaş arabasının teorik avantajlarına rağmen bu araç­ların muharebede kullanılmasına ilişkin bariz ve önemli sınırlamalar vardı. Bu sınırlamalar arasında üç kişilik savaş arabasının, iki kişiliğe göre yavaşlığı, manevra kabiliyetinin azlığı ve daha dayanaksız olması vardı. Arabanın ani bir dönüşü, sürücü ne kadar becerikli olursa ol­sun, büyük olasılıkla askerlerin savrulmasına neden olurdu. O halde bu savaş arabası çok büyük olasılıkla muharebenin başında kullanılır, bir savaş arabası takımı adeta modern tankların savaş düzenine girer, diğer kıtalardan daha hızlı hareket ederek düşman kuvvetlerinin ara­sına dalar ve böylece bu karışıklıktan faydalanan piyadelerin ilerleme­sini kolaylaştırırdı. Savaş arabası takımının hücum ettiği sıradaki hızı saat 45 km (28 mil) olarak tahmin edilir. Bazı Hitit krallarının söy­ledikleri, tanrıların 'kendilerinden önce muharebeye koştukları' sözü ilginçtir. Eğer bu sözü kelimenin tam anlamıyla ele alırsak, tanrıların olimpiyatlardaki sporculardan da iyi performans göstermiş olmaları gerekir. Elbette bir tanrıysanız aksi de düşünülemezdi. Savaş arabalarının, çetin toprakları geçerek yüzlerce kilometre uzaklıktaki muharebe meydanlarına nasıl taşındığı ve tepeden tır­nağa zırhlı savaşçılarının yaşamlarını riske atmayacak derecede sağ­lam bir durumda kalarak savaşa katıldığı da başka bir sorudur. Bu arabaların gerçekten de o denli zahmet çekilerek uzaktaki cephelere dek sürüldüğüne inanmakta zorluk çekiyorum. Bence savaş arabaları oralara taşınarak götürüldüler. Bunun için belki yük arabaları kulla­nıldı, belki de savaş arabaları parçalarına ayrılarak nakledildi. Ordu muharebe meydanına yaklaşırken, savaş arabaları hemen yük araba­larına yerleştirir, gerekirse parçalarına ayrılır ve böylece muharebe başladığında savaşa hazır halde olurlardı (savaş arabacıları takımı düşman topraklarına yaklaşıldığı zaman kendi arabalarını derhal birleştirmeleri konusunda eğitim almış olmalıdırlar). Bu nakliye, arabalara takılan atların da işine geliyor olmalıdır. Böylece hayvanlar arabayı ve sürücüyü uzun mesafeler boyunca çekmekten kurtularak, silahlı çatışmadan önce iyi bir durumda olabiliyorlardı. Süvarinin durumu nasıldı? Aslında Hitit ordusunda düzenli bir süvari birliği bulunup bulunmadığına ilişkin elimizde kesin bir kanıt yoktur. Bununla birlikte Hititlerin askeri harekatlarında, düş­man kuvvetlerine ve düşmana ait kentlerle kasabalara karşı küçük adı grupların kullanıldığını belirten atıflara ara sıra rastlıyoruz. At­lı birlikler büyük olasılıkla arama ve keşif faaliyetlerinde kullanılır ve ele geçirilen esirler ile hayvanların anayurda nakliyesinde refa­katçi olarak görevlendirilirdi (Mısırlıların da ordusunda az sayıda süvari kullandığını tesadüfen öğrenmiş bulunuyoruz).


    Ordu Disiplini
    Elimizde fazla bir ayrıntı olmamakla birlikte, orduda talim ve disipin son derece sert ve sıkı olmalıydı. Seferi kuvvetlerin sıklıkla denetledi­ği bölgelerin uzaklığı, sefer süresinin kısalığı ve çetin çevresel koşullar düşünüldüğünde, orduda sertlik ve sıkılık gerekli olmalıydı. Askerler her zaman fiziksel olarak formlarının zirvesinde olmalıydılar. Sefer güzergahı boyunca ve varış noktasında, düşmanın hareketlerine der­hal karşılık verebilecek durumda bulunmalıydılar. Firariler, cezalan­dırılmaları için doğrudan krala bildirilirdi. Suçlu bulunanların idam edildiği kesin gibidir. Ancak büyük olasılıkla korkaklıklarının işareti olarak kadın kıyafetleri giydirilen firariler, idam edilmeden önce tüm kıtaların önünden geçirilirlerdi. Subayların veya erlerin sadakatsizli­ğini bildirmemek de idamı gerektirirdi. Bir keresinde ciddi bir kriz yaşandığında kral, anayurttaki eyaletlerden birinde konuşlanmış subaylarını emirlerine derhal yanıt vermedikleri takdirde idamla ve gözlerine mil çekmekle tehdit etti: 'Bu mektup size ulaşır ulaşmaz, derhal Majesteleri'nin huzuruna gelin. Eğer gelmezseniz (askerlerim) size gelecek ve sizi orada kör edecekler.' Bu olay, bizi bölümün başında sorduğum soruya geri götürür. Bunu nasıl yaptılar diye sorarken kastettiğim buydu. Hitit kralları, sınırlı kaynaklarına rağmen büyük bir imparatorluk kurmayı ba­şardılar. On dördüncü ve on üçüncü yüzyıllarda gücünün zirvesine erişen bu imparatorluk, Anadolu'nun batı kıyılarından Anadolu Ya­rımadası boyunca Fırat ırmağına ve güneyde Suriye'ye, Şam'ın kuze­yine dek uzanıyordu. Bu devlet, iç işlerinde büyük ölçüde bağımsız­lıklarını koruyan, çoğu zaman Hitit efendilerine karşı ayaklanan ve birbirlerine hiç benzemeyen sayısız tabi krallıktan oluşan bir krallık­tı. Hatti hükümdarları, ana kuvvetleri seferdeyken kendi anayurtla­rını bile savunacak yeteri kadar askere sahip olmamalarına rağmen nasıl bu uçsuz bucaksız bölgeyi kontrol edebildiler? Hitit kralları ay­rıca Hatti' nin yiyecek kaynaklarının azami kapasitede olduğundan emin olmak zorundaydılar. Yiyecek üretimi tamamen emek-yoğun bir faaliyetti. Ülkenin tarımda çalışan işgücünün büyük bir kısmı (özellikle tarım takviminin en yoğun dönemlerinde) orduya katıldı­ğında tarım faaliyecleri bundan çok ciddi bir şekilde etkileniyordu. Hitit ordusunun ihtiyatlar dahil mevcudunun 50.000 civarında ol­duğu (daha fazlası değil) ve buna tabi devletlerin kuvvetlerinin de eklendiğini tahmin ediyoruz. Hacci' nin silahlı kuvvetlerinin kontrol altına almak zorunda olduğu geniş topraklar düşünüldüğünde bu sayının fazla olmadığı görülür. O halde sorumuza geri dönelim. Bu­nu nasıl yaptılar? İşe bir seferin lojistiğini düşünerek başlayalım. En önemli ko­nulardan biri kıtaların çorak veya kısmen kurak olan ve kimi zaman düşman veya düşmanlara sempati besleyen nüfusun yaşadığı bölge­lerdeki yürüyüşleri sırasında yeteri kadar yiyecek ve içeceklerinin bu­lunmasıydı. Temel gıda maddeleri anayurttan getirilirdi. Bu madde­ler arasında, öküzlerin veya atların çektiği ve uzun katarlar oluşturan yük arabalarında veya eşeklerin sırtına yüklenen heybelerde taşınan un ve ekmek ('asker ekmeği') vardı. Buna ek olarak, sefer güzerga­hında ve hedef alınan topraklarda belli aralıklarla inşa edilmiş ve
    'mühürlü evler' adı verilen yiyecek ambarları da hem orduya hem de ordudaki hayvanlara gıda sağlardı. Hitit seferi kuvvetlerinin geçtiği bölgelerde bulunan Hatti'ye tabi veya dost hükümdarlardan da tayın tedarik edilirdi. Hitit kralı, orduya verilen tüm malların bedelleri­nin tamamen ödeneceğini garanti ederdi. Ancak ordu düşman veya t;:ı.rafsız topraklardan geçerken birliklere kasabalar köyleri ve yiyecek kaynaklarını istedikleri gibi yağmalama izni tanınırdı. Bu noktada başarılı bir seferin ardından yurda dönüş konu­su öne çıkar. Sefere çıkan iyi talim görmüş ve fiziksel olarak fit olan kıtalar, hedef noktasına kayda değer bir hızla ilerlerdi. An­cak dönüş çok daha yavaş olmalıydı. Bunun nedeni anayurda zorla götürülen çok sayıda mülteci ve savaş ganimeti olarak alınan bol miktarda sığır ve koyun olmalıydı. Hitit kayıtlarına göre bazen bu mültecilerin (erkek, kadın ve çocuklar) binlerle iade edilirdi. Yine anlatılanlara göre orduyla beraber götürülen canlı hayvanlar sayıla­mayacak kadar çoktu. Yukarıda sayılanların anayurda getirilmesinin önemli avantaj­ları vardı. Gerçekten de mülteciler, özellikle 1. Şuppiluliuma'nın saltanatının son yıllarında yaşanan büyük salgından sonra, anayur­dun nüfusunu artırma açısından hayati bir öneme sahiptiler. Can­lı hayvanlar da ülkedeki sürülerin sayısını önemli ölçüde artırırdı. Mültecilerin ve hayvanların ordudaki varlığı, dönüş yolculuğunun oldukça yavaş geçmesine neden olduğu için bir dezavantajdı. Ay­rıca hem bu insanları hem de hayvanları beslemek için daha fazla yiyeceğe ihtiyaç duyulurdu. Bunun dışında elde edilen ganimetler sıkı bir korumaya tabi olmalıydı; insanların kaçması önlenmeli ve hayvanlar yerel akıncılara karşı korunmalıydı. Kral, kaçan mülte­cilerin iltica edebilecekleri devletlere karşı sert uyarılarda bulunur; tabi devletlerle kaçakların iadesi konusunda antlaşmalar imzalardı. Böylece tabi devletlerin hükümdarı bu zayiatın önemli ölçüde azal­tılmasını sağlarlardı. Elbette bu mültecilerin Hitit nüfusu içinde ne kadar çabuk ve ne derece etkin bir şekilde asimile edildikleri de önemli bir soru­dur. Bu konuda hiçbir bilgimiz yok. Ancak Hatti'nin nüfusunun oldukça heterojen bir yapıda olduğu düşünüldüğünde ve kesin et­nik ayrımlara dayanan bir nüfus yapısı söz konusu değilse bu yeni unsurların süratle özümsendiğini söyleyebiliriz. Bildiğimiz kada­rıyla anayurtta yeni gelenlere karşı bir ırk ayrımı veya ırk üstün­lüğüne dayanan unsurlar yoktu. On dördüncü yüzyılın başlarında binlerce savaş esirinin başlattığı bir ayaklanma dışında (bakınız 7. Bölüm), tarımsal işgücüne ve orduya katılan mültecilerin, belki de büyük bir baskı altında kalarak, yeni yaşamlarına iyi kötü uyum sağladıklarını anlayabiliyoruz. En azından bu konuda aksi yönde bir bilgiye sahip değiliz. Ancak 'bunu nasıl yaptılar?' sorusuna yanıt vermeye çalışırken başka bir soru daha soralım: 'Bunu yapmaktan kaçındıkları durum­lar var mıydı?' Kraliyet ideolojisi, kralın etkileyici fetihler ve yağma akınları yoluyla askeri bir önder olarak gücünü göstermesini gerek­tiriyordu. Savaşçı kültürü Hitit toplumunun derinlerine işlemişti. Buna rağmen Hatti Büyük Kralları anayurtlarının ötesindeki askeri maceralara yalnızca başka çareleri kalmadığında girişirlerdi. Krallar, bu girişimlerin maliyeti ve tehlikelerinden haberdardılar. Bu şekilde davranmalarının nedeni, insan gücünün kısıtlı olması ve toprakta ve inşaat ve kentlerin tahkimatı gibi büyük projelerde çalışanların sayısını önemli ölçüde etkilemekten kaçınmalarıydı. Bu görüşler, Hitit krallarının kimi zaman kendilerine tabi dev­letlerin şımarık hareketlerine son derece hoşgörülü davranmaları­nı ve bölgesel ayaklanmalara askeri kuvvede karşılık vermek yerine yerel hükümdarlarla anlaşmaya çalışmalarını açıklar. 8. Bölüm'de Hitit krallarının, düşmanla işbirliği yaparak batıda kendi küçük im­paratorluğunu kurmaya çalışan işgüzar ve hain Madduvatta'ya karşı bile askeri güç kullanmakta tereddüt ettiklerini gördük. Daha sonra batıda, dönek Piyamaradu sürekli olarak Hitit otoritesine karşı çıktı ve bir Hitit kralının (büyük olasılıkla III. Hattuşili) kendisine kar­şı sefer açmasına dek bu hareketlerine devam etti. Hattuşili, sefere başladıktan sonra bile Piyaramadu'nun Hatti'ye ait batıdaki devlet­lerde başlattığı asi faaliyetleri diplomatik yollarla durdurmaya çalıştı ve bunda başarılı olamadı.
  • 50 syf.
    Yine psikolojik tahliller açısından harika bir Zweig kitabı. Savaş karşıtı olan Zweig'ın kendi düşüncelerini de çokça yansıttığı savaş karşıtı bir eser. Askerlik için sağlık kontrolüne çağrılan Ferdinand ve karısı Paula'nın savaşla ilgili düşüncelerini ve davranışlarını okuyoruz. Kendisi de savaş karşıtı olan ressam Ferdinand eline ulaşan askerlik celbiyle birlikte pek çok psikolojik durumdan geçiyor ve karısı ile ters düşüyor. Ferdinand'ın kendisi de savaşa karşı olmasına rağmen kafasının karışmasını ve savaşa katılıp katılmamak üzerine düşüncelerini okuyoruz. Karakterlerin hem zihnini hem de kalbindeki acıları ve korkuları harika şekilde yansıtan bir eser. Bakalım Ferdinand kararını ne yönde verecek.
  • 280 syf.
    Marquez, bu romanında Latin Amerika’nın Atatürk’ü Simon Bolivar’ın hayatının sonundan bir kesiti anlatmaktadır.

    Simon Bolivar, 1783 yılında İspanyol asıllı bir Venezüella soylusunun oğlu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşlarda anne ve babasını kaybetti. Öğretmenlerinden Simon Rodriguez’in eşitlikçi fikirlerinden henüz çocukken etkilenmeye başladı. 16 yaşında hukuk eğitimi için İspanya’ya gitti ve burada tanıştığı soylu bir kız olan Maria Teresa ile evlenerek ülkesine döndü. Ancak bu evliliği eşinin sarıhummadan ölümüyle sadece bir sene sürdü. 1804’te yeniden Avrupa’ya gitti ve burada eğitimi esnasında Alman bilim adamı Humbolt’un anti-sömürgeci fikirlerinden etkilendi. Buna ek olarak J.J.Roussea, Thomas Hobbes, John Locke gibi düşünürlerin de fikirlerinden etkilenerek nihayetinde yeniden ülkesine döndü. Avrupa’dan dönmeden eski kıtada şu yemini ettiği söylenir: “Atalarımın tanrısının, onurumun, vatanımın üzerine ant içerim ki, İspanyol egemenlerin bizi boyunduruk altında tutmak için kullandıkları zincirleri kırana dek bedenimin ve ruhumun huzura kavuşmasına izin vermeyeceğim.” Atatürk aynı konuda bulunan pek çok sözüyle birlikte şunları demiştir: “ Ulusumun bağımsızlığı yolunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.”(1923) (Mustafa Kemal’den Atatürk’e, Kültür Bakanlığı Yayını Cilt I, s. 158)

    1809’ta Napolyon’un İspanya’yı işgali üzerine İspanya’nın Güney Amerika’daki sömürgeleri üzerindeki otoritesi zayıfladı ve bu bağımsızlık isteyen Amerikalıların cesaretini artırarak özgürlük hareketlerinin artmasını sağladı. Bolivar bu yönde birçok toplantılara katıldı ve 1810’da İspanyol valisi, Venezülla’dan sürüldü. Bolivar, 1806’da tek başına Venezülla’yı kurtarma hareketinde bulunmuş ama başarısız olmuş Miranda’yı Caracas’a özgürlük hareketinin başına geçmesi için ikna eder; kendisi de ailesinin maddi kaynaklarını bu hareket için sunar. İspanya İmparatorluğu’nun sömürüsünün namlusu böylelikle kendilerine dönmüş olur. Temmuz 1811’de Venezülla bağımsızlığını ilan eder ve Latin Amerika’da bir ilke imza atmış olur. Ancak bunun ardından Cumhuriyetçilerle Kralcılar arasında iç savaş patlak verir. Miranda’ya geniş yetkiler verilir, Bolivar da stratejik öneme sahip bir bölgenin başına getirilir. Ancak Miranda uğradığı başarısızlıklar üzerine bir de kıtadaki İspanyol Valisi’yle özgürlükçüler aleyhine bir anlaşma yapar ve Bolivar’ın bölgesi de bir başka ihanet sonucunda kaybedilir. Böylelikle 1812’de bölge yeniden İspanyolların egemenliğine girer, Miranda ise geri kalan ömrünü Cadiz zindanlarında geçirir. Bolivar ise ülkeden ayrılmak zorunda kalır.

    Bolivar vazgeçmez ve Cartagena’da devrimci güçleri, kıtadaki İspanyol egemenliğini yok etmek üzere örgütlemeye devam eder. Bu yönde ilk önemli siyasal metin olan Cartagena Bildirisi’ni hazırlayarak “Tek devlette birleşin” mesajı verir. Ardından Cumhuriyetçilerin desteğiyle başkomutanlığa getirilir. İspanyolları altı meydan savaşında mağlup eder. 1813’te Caracas’a girer ve kendisine halk tarafından “El Libertador” yani kurtarıcı unvanı verilir. Bolivar tüm siyasal yetkileri elinde toplamıştır. Ancak bu sırada Napolyon Savaşları sonlanmış ve İspanya İmparatorluğu’nun tüm dikkati Latin Amerika’ya yönelmiştir. Bu zamana kadar Atlas Okyanusu’nu geçen en büyük orduyla İspanyollar Bolivar’ın ordusunu bozguna uğratır, Caracas’a girerek halka yoğun baskılar yapmaya başlarlar. Bolivar ise hayatını kıl payı kurtararak soluğu Jamaika’da alır. Burada kendisinin en büyük devrimci bildirgesi olarak nitelenen ‘Jamaika’dan Mektuplar’ı yazar. Bu mektupla, bütün İspanyol Amerika’sı için İngiltere’yi örnek alan bir anayasal cumhuriyet önerir: ömür boyu görev yapacak seçilmiş devlet başkanlığı sistemi. Kulağa makul ve mantıklı gelmiyor olsa da o dönemin Latin Amerika şartlarında tam tersi özelliğe sahip olduğu söylenilebilir. Çünkü özgürlüğe ulaşmaktan daha zor olanı, iyisiyle kötüsüyle asırlardır süren bir düzenin yıkılmasının sonucunda oluşacak kaos ortamından özgürlüğün sürekliliğini sağlayacak devrimleri yapabilmektir. Bu konuda kendi cumhuriyetimizin ilk yıllarına bakacak olursak, Kurtuluş Savaşı’ndan çıkan ülke yıkık ve asırlardır geri kalmışlığın altında inlemekteydi. Ülkenin kısa vadede kalkınmasını ve daha önemlisi halkın üzerinden asırların geri kalmışlığını atacak ve çağdaşlaşma bilincinin temelini atacak devrimlerin yapılması gerekmekteydi. Bu, kimilerinin 2020 dünyasının şartlarından değerlendirip anti demokratik işler, kültür asimilasyonu, bir gecede cahil kaldık, din elden gitti gibi yaklaşımlarla anlaşılabilecek olgular değildir. Nitekim 2020 dünyasının daha iyi şartlarında bile yeni peydah olan daha kolay çözülebilir sorunlarımızı bile bir araya gelip çözememekteyiz ama 1920-30’ların Türkiye’sini çok kolay ve yüzeysel şekilde sertçe ele alabilmekteyiz. Atatürk’e yapmak istediği devrimlerde silah arkadaşlarından birçoğu karşı çıktılar. Kimisi Cumhuriyetin ilanı bana haber verilmedi, hilafet dursun, harf devrimi olmasın hatta kadınlara haklar verilmesin diyenler de oldu. Rahatsızlıklarını ise genellikle Paşa, diktatör olmak istiyor, ülkeyi padişahtan kurtardık ama şimdi başka tek adama bıraktık, demokrasi yok gibi yaklaşımların arkasından dile getirmeye başladılar. Sanki daha düne kadar saltanatın durmasından da yana olanlar kendileri değillermiş gibi. Nihayetinde bunlar tasfiye edildi ve Atatürk’ün liderliğinde devrimler yapılarak kaostan çağdaşlaşma bilincinin atıldığı ve uluslaşlamanın sağlandığı bir ülke yaratıldı. Tabi ki mükemmel değildi, sorunlar vardı ama şu an Ortadoğu ülkeleri gibi değiliz. Biraz tarih okuyanlar bilir ki Kurtuluş Savaşı’ndan sonraki dönemlerde Arap coğrafyasında da İran’da benzer devrimler yapılmaya veya benzer hareketler artmaya başladı ama hiçbiri başarılı olamadı. Bu parafı, romanda Bolivar’ın bir sözüyle kapıyorum: “Hiçbir meclis hiçbir cumhuriyeti asla kurtaramamıştır.”

    Bolivar sonuç alınamayan üç yıllık savaş döneminden sonra 1817’de korunaklı bir yere merkezini taşıdı. Burada İngiliz ve İrlandalı paralı askerlerden ve yerel güçlerden oluşan birliklerine Paez ve Santander’i de ikna ederek onların da birliklerini ekledi. 1819’da ise askerlik tarihinin en cesur hareketlerinden birine girişti: 2500 kişilik ordusuyla sel basmış ovalardan ve buzlu dağlardan geçerek And dağlarını aşarak 7 Ağustos 1819’da Boyaca Savaşı’nda İspanyolları mağlup etti. Ardından da Bogota’ya girdi. Bu, Güney Amerika’nın kuzeyi için dönüm noktası olarak kabul edilir. Bolivar düzenlenen kongrede başkan ve askeri diktatör seçilir. Üç gün sonra da Büyük Kolombiya Cumhuriyeti kurulur. Haziran 1821’de Caracas’a girer, peşinden Ekvator kurtarılır. İspanyol hakimiyetindeki tek ülke olan Peru ise Peru’nun Bolivar’ı San Martin ile Simon Bolivar’ın anlaşmasıyla düzenlenen seferde kurtarılır, seferin yarısında ise komutanlığı tek başına Bolivar’ın en güvendiği generallerinden Sucre üstlenir. Sucre ardından yukarı Peru’yu da kurtarır ve buraya Bolivar adı verilir.

    İspanyollar kıtadan tamamen atılmış, Bolivar Avrupa’dayken ettiği yemini yerine getirerek muzaffer bir lider olmuştur ama işi daha yeni başlamaktadır. Çünkü şimdi bu işe başlarken hayalinde olan Latin Amerika’yı bir devlet olarak örgütleyerek Ekvator, Kolombiya, Peru, Venezuella, Bolivya ve Panama’dan oluşan Büyük Kolombiya Cumhuriyeti’ni tam manasıyla oluşturmaya çalışacaktır. Bu fikrini 1826’da Panama’daki konferansta sunmuş ama silah arkadaşları olan generallere benimsetememiştir. Bu generaller ve diğer temsilcilerde bağımsızlık fikri ağır basıyordu ama Bolivar için bağımsızlığın tek yolu, sınırlar içinde tek bir millet ve cumhuriyetten geçiyordu. Sucre’nin dediği üzere “Vatanımızı yabancıların sultasından kurtardık. Şimdi onu kurtarıcıların ellerinden kurtarmak gerekiyordu.”

    İlk çatlak Venezuella’daki savaşlarda hep yanında olan Paez ile Yeni Granada’daki Santander’in (Bolivar’dan sonra ikinci adam olarak görülür ve Bolivar tarafından Yasaların Adamı olarak nitelenir) yüzünden çıkar. İkisi arasında iç savaş çıkar, Santander anayasa gereği Paez’in cezalandırılmasını ister ama birliğin bozulmaması için Bolivar Paez’le uzlaşır. Bu ‘hata’ Santander’in daha sert muhalif cephe oluşturmasına yol açar. Ulusal Meclis Bolivar başkanlığında 1828’de toplandığında Santander’in önderlik ettiği liberaller mecliste çoğunluğu yakalamış vaziyettelerdir. Bundan dolayı Bolivar, başkanlık yetkilerini güçlendirecek anayasal değişiklikleri yapamaz. Ülkede siyaset kilitlenir. Bolivar, eski anayasanın geçersiz olduğunu, yenisinin de yapılamadığını öne sürerek bütün yetkileri eline almak ister. Bunun üzerine Santander’in organize ettiği düşünülen bir grup liberal, Bolivar’a bir gece yarısı suikast girişiminde bulunur. Bolivar sevgilisinin uyanıklığı sayesinde bundan kurtulur. Santander’in idamına karar verilse de Bolivar onu sadece sürgün eder.

    Peru bir toprağı ele geçirmek için Kolombiya’ya saldırır ama Sucre onları mağlup ederek Kolombiya’yı kurtarır. Bir süre sonra Bolivar’ın en çok güvendiği bir generali daha ayaklanır, Sucre yine bastırır. Ama güvendiği insanların bu tutumlarından dolayı Bolivar derin umutsuzluğa sürüklenir. Ülkenin zayıflaması nedeniyle ABD, İngiltere ve Fransa ülkenin iç işlerine karışmaya başlarlar. Nihayetinde 1829’da Venezuella, Büyü Kolombiya Cumhuriyeti’nden ayrıldığını açıklar. Ülkede de hava Bolivar’ın aleyhine döner, bunda muhaliflerinin kendisinin tiran olmak istediği, cumhuriyet düşmanı olduğu ve özel hayatına dair küçük düşürücü haberler etkili olur. Bunlardan dolayı ve en önemlisi büyük hayalinin hüsrana uğraması nedeniyle hayal kırıklığına uğrayan Bolivar, 1830’da Bogota’dan Avrupa’ya gitmek üzere ayrılır. Bu esnada ardılı olarak gördüğü Sucre’nin bir suikast sonucu öldürüldüğü haberi üzerine kahrolur. Bununla birlikte hava ondan yana dönmüş gibidir: Bogota’da halk ayaklanmış ve El Libertador’un başlarına geçmesini istemektedir. Ancak hüsrana uğramış Bolivar artık kendi labirentinde kapalı kalmıştır, çağrıya yanıt vermez. Avrupa’ya gitmekten de vazgeçerek kendisine zamanında en çok muhalif olan bir muhit olan Santa Maria’da bir eve çekilir. Burada 17 Aralık 1830’da tüberkoluzdan hayatını kaybeder. Kimilerine göre çağrı üzerine tekrar Bogota’ya dönmek için hazırlandığı, düştüğü bir tuzakta öldürülmüştür.

    Marquez’in romanı ise Bolivar’ın 1830’da Bogota’dan ayrılıp Magdalena Irmağı üzerindeki son yolculuğunu anlatır. Yanında sadık uşağı bulunur ve en çok onu görürüz. Bu esnada geçmişe kısa dönütlerde hayatındaki önemli olaylar anlatılmış olunur. Romanda ağır basan bir zamanların And Dağlarını aşarak büyük zaferler kazanan, İspanyolları kıtadan kovan generalinin trajik sonunun betimlenmesidir: yoğun hayal kırıklığı, üzüntü, öfke, öz eleştiri, aşklar ve diğerleri. Ve bunların nihayetinde ise Bolivar’ın son sözleri: “Neler oluyor?... Bana vasiyetnameden ve günah çıkartmaktan söz edilecek kadar mı kötüyüm?... Bu labirentten nasıl çıkacağım?”

    Son olarak romanda Bolivar’ın şu sözleri kulağa küpe olunasıdır: “Borçlara duyduğum nefret, İspanyollara duyduğumdan daha fazladır, bu yüzden de Santander’i uyarmıştım ve borç kabul edecek olursak ulusumuza yapacağımız iyiliğin hiçbir işe yaramayacağını söylemiştim, çünkü yüzyıllar boyunca faiz ödemeye devam edecektik. İşte şimdi açıkça görülüyor: Bu borç bizi mahvedecek.” Akla Atatürk’ün tam bağımsızlıkla ilgili şu sözleri geliyor: “"Siyasî, malî, ekonomik, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bunların herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğunu ifade eder." ve “"Tam bağımsızlık, ancak ekonomik bağımsızlıkla mümkündür."

    Bağımsızlık bir ruhtur, Türkiye’de de Latin Amerika’da olsa veya dünyanın bir başka yerinde de olsa özgür zihinlerde hayat bulur ve bulacaktır.

    İyi okumalar