Zavallı genç memur, yaşadığı şu kısa ömründe insanların ne kadar da acımasız olduklarını, sözde kibar olduğu düşünülen eğitimli ve sosyetik kişilerin içlerinde sonsuz kötülükler barındırdığını görerek ürperir, yüzünü elleriyle kapatırdı. Tanrım! En kötüsü de, insanların dürüst ve asil olarak değerlendirdikleri kişiler yapıyordu tüm bunları...
Beni anlamak istemiyorlar, görmüyorlar, dinlemiyorlar. Onlara ne yaptım ki ben? Neden eziyet ediyorlar bana? Benim gibi bir zavallıdan ne istiyor olabilirler? Hiçbir şeyim yok ki! Artık bana yaptıklarına dayanamıyorum, kafamın içi yanıyor ve her şey fırıl fırıl dönüyor. İmdat! Kurtarın beni! Bana şimşek kadar hızlı giden bir at arabası verin! Hadi, otur yerine uşağım, çın çın ötün arabamın minik çanları, dörtnala koşun atlarım ve beni dünyanın öbür ucuna taşıyın! Uzaklara, çok uzaklara, gözlerim görmesin hiçbir şeyi..
Eskiden, nedense her şeyin üstü kapalıydı benim için. Bütün bunlar, insan beyninin kafatasın içinde olduğunu düşündüğümüzden kaynaklanıyor olabilir, ama değil işte. İşin aslı, beyin Hazar Denizi'nden buraya rüzgârın esintisiyle geliyor.